
Transkript
Merhabalar, Kendi Normal'in Dayanılmaz Hafifliği Podcast'ine hoş geldiniz.
Yeni bir bölümle karşınızdayım.
Ben Ferhat Çekiçöz.
Bir önceki bölümde başladığımız ve bir bölüm daha işleyeceğimiz kayıp konusuyla ilerleyeceğiz.
Bugün de ağır bir konu, zor bir konu.
Daha önce de bir önceki bölümde de bahsetmiştim.
80 soru geldi sizlerden.
Hepsine tek tek eğilmek, cevap vermek istiyorum.
Bu sebeple soruları 3'e böldüm.
Üç bölüm şeklinde çekmek üzere.
Hepsi değerli sorular.
Hepsi eminim ki hepimizin demesem de birçoğumuzun zaman zaman rahatlıkla kendini bulabileceği sorular.
Daha fazla vakit kaybetmeden kayıpla ilgili sorularınıza gelin bir bakalım.
Günün birinci sorusu.
Kaybetme korkusu bu korku ile her gün ölmek.
Korkuların yaşıyor olması bitmeyen döngü demiş bir.
Dinleyici burada ilginç bir açmazdan bahsediyor dinleyici.
Aslında bir şeyleri kaybedeceğimizi bilmek, varoluşçu felsefeye göre bir şeyleri kaybedeceğimizi bilmek, bir şeylerin sonunun olduğunu bilmek bizi
her gün öldürmez.
Tam aksine her gün daha canlı bir şekilde, daha niyetli bir şekilde.
daha isteyerek yaşamaya sevk eder, yönlendirir.
Amacım burada tabii ki bu soruyu, bu yorumu gönderen dinleyiciye bir şeydir, yanlış yaşadığını söylemek kesinlikle değil, onun altını çizmek isterim.
Fakat bu şekilde deneyimliyorsa belki de burada aktaramadığı başka bir şeyler daha oluyor demektir.
Sonluluk bizi nasıl canlı hissettirir diye soracak olursanız, sonunun olduğunu bildiğimde elimdekini, Tam olarak istediğim şekilde canlı,
uyanık, dimdik, niyetli bir şekilde yaşama şansı elde ederim.
Elimdekinin bu bir insan olur, bir deneyim olur, zaman olur.
Elimdekinin sonsuza dek benimle kalacağına dair bir yanılsamaya kapılacak olursam o noktada gerçekten de varoluşum biraz komik
bir kelime olacak ama lapalaşır, omurgasını yitirir.
gerçekten de ayağa kalkıp tam anlamıyla sarılamam, sahip çıkamam.
Bu nedenle zaman zaman ilişkilerde, bu yorumu yapan kişinin söylediğinin tam aksini söyleyeceğim, iddia edeceğim.
Zaman zaman ilişkilerde kendinizi kayıp hissettiğinizde öyle ya da böyle bu ilişkiyi kaybedeceğinizi, bu ilişkinin de bir sonu olacağını hatırlatın kendinize.
Bunu hatırlattıktan sonra sizde uyanan...
Hisler aslında tam da size yön verecektir.
Bir soruyla devam edeyim.
Sağlıklı bir yaz yaşayıp yaşamadığımı nereden anlayabilirim?
Ne kadar sürecek diye sormuş bir dinleyici.
Farkındayım bu soruya daha önce cevap verdim bir önceki bölümde ama tekrar eden bu soruları silmemeyi tercih ettim.
Çünkü hepimizin birçoğumuzun en azından hepimiz deyip genellemeyim.
Birçoğumuzun çok fazla sağlıklı yaz kavramıyla ve yazın ne zaman biteceğiyle Haşir neşir olduğumuzu, boğuştuğumuzu görüyorum.
Aynı mesajı bir daha bir daha vermekten hiç yorulmayacağım.
Sağlıklı bir yas yaşayıp yaşamadığınızı anlamanızın yolu yasınızı yaşıyor musunuz?
Yani yasınızı yaşıyorsanız zaten sağlıklıdır.
Yasınızı ertelemek, kendinize yasınızı yaşamayı, yaşama imkanını tanımamak, yas tutamamak.
Aslında bunun tırnak içindeki sağlıksız versiyonu.
Ama bunu da söyledikten sonra şunu eklemek isterim.
Sağlıksızlığın etrafına bir tırnak koydum.
Çünkü bir kayıp yaşadıktan sonra sürekli yaslı da olamayız.
Daha iyi hissettiğiniz, daha keyifli olduğunuz, daha mutlu hissettiğiniz, kaybınızı unuttuğunuz günler, anlar, saatler, haftalar bile olacaktır.
Bu yasınızı tutmadığınız anlamına gelmiyor.
Yasınızı yaşamak...
Kaybetmiş halinizle ne geliyorsa onu yaşayabilmek.
Gelenler unutmak olabilir, öfke olabilir, isyan olabilir, çok derin bir hüzün olabilir.
Ne geliyorsa onu yaşamakla alakalı.
Yaz bitmez.
Ne kadar sürecek demiş.
Yaz bitmez. Yaz şekil değiştirir.
Yaz şekil değiştirir derken kaybınızla ilgili hissettikleriniz sürekli yeni hallere, yeni formlara bürünür.
dönüşür, farklı duygulardan akar geçersiniz.
Çok önemli bir ayrıntı şu ki bundan Heidegger bahseder, Halit'i ruhi olarak bahseder.
Duyguların veya ruh hallerinin hiçbir kalıcı değildir.
Hepsi bir akışı halindedir.
Şu an biraz daha rahat hissediyorum, birazdan daha kaygılı hissedebilirim, sonra biraz daha öfkeli hissedebilirim, sonra biraz hüzünlü hissedebilirim.
Yas da bu Durmaksızın devam eden dalgalanmadan muaf değil.
Üçüncü soru.
Anlam kaybı beka yaşamına duyduğun özlem yaz kavramıyla ilişkilendirilebilir mi?
Kesinlikle ilişkilendirilebilir.
Evlenmek, biriyle aynı evi paylaşmaya başlamak, çocuk sahibi olmak, iş değiştirmek, başka bir ülkeye yerleşmek, başka bir şehre yerleşmek.
Örnekleri sonsuza dek uzatabilirim.
Sonsuza dek olmasa da bayağı uzatabilirim.
Değişimler de birer kayıptır.
Ve değişimi ne kadar isteyip ne kadar istemediğiniz sizi o kayıp veya hissinden koruyamaz.
Başka bir değişle çok istediğiniz bir değişiklik olabilir.
Dört gözle beklediğiniz, çok çabaladığınız bir değişim olabilir bu.
Ama o değişimi yaşarken, yaşadığınız sırada...
Bir şeyleri kaybedeceksiniz ve o kaybettiğinizle ilgili tabii ki de özlem duyacaksınız ve bir yas yaşayacaksınız.
O yüzden evlendikten sonra bekar yaşamınızın yasını tutabilirsiniz.
Anne veya baba olduktan sonra anne veya baba olmayan halinizin yasını tutabilirsiniz.
Çünkü o haliniz öldü, o haliniz geride kaldı.
Aslında var olduğumuz sürece an be an deri değiştirerek, form değiştirerek, Bir önceki versiyonumuzu geride bırakıyoruz.
Bir önceki halimizi bir önceki varoluşumuzu öldürüp yerine yeni bir şey yaratıyoruz.
Yeni bir şey doğuruyoruz.
Bir önceki bölümde de bu bölümde de insan varoluşu yaslı bir varoluştur derken aslında biraz da bunu kastediyorum.
Sadece dışarıda kaybettiklerimiz değil kendimizle de ilgili kaybettiklerimiz bizi mütemadiyen süre gelen bir yaslık hali içinde Dördüncü,
daha söyleyecek çok şey var mı? Bir sorunun cevabı olarak aklımdaki her şeyi söylemek için kendimi durdurdum.
O yüzden bir duraksadım.
Günün dördüncü sorusu.
Zorunlu şehir değişikliği, geride bıraktığımız arkadaşlarımız, işimiz, sokaklar, biten bir dostluk ilişkisi yine bir önceki soruyla çok alakalı, çok ilişkili geldi.
Tabii ki de üzgün hissedersiniz.
Tabii ki de bir şeyleri kaybettiniz.
Burada özellikle zorunlu şehir değişikliği, zorunlu kelimesi çok dikkatimi çekti.
Nasıl bir zorunluluk bilmiyorum.
Ama o zorunlunun şekline göre de kaybımızın derinliği, bizde açtığı yarık, farklılık gösterebilir.
Bir memur olarak uzun zamandır görev yaptığınız şehirden başka bir şehre atandıysanız bu da zorunlu bir şehir değişikliği.
Koparılıyorsunuz en nihayetinde ve bir yas hissedersiniz.
Ama bununla beraber deprem sebebiyle, güvenlik sebebiyle, istenmediğiniz için, ırkçılığa maruz kaldığınız için, olduğunuz yerden
kopmak zorunda kaldıysanız bunun daha farklı bir yarığı vardır.
Daha derin veya daha sığ diye ayırmak istemem.
Çünkü kayıp kayıptır, yasta yastır gerçekten.
Acılar arasında bir hiyerarşi kurmayı çok tehlikeli buluyorum.
Ne kendinize yapın ne başkasına yapın.
Nacizane önerim. O yüzden ben de oradan uzak durmak isterim.
Fakat farklı dememin sebebi şu ki zorla bir yerden koparılırken, bir yerden kovulurken, bir yerde çok tatsız
şeyler yaşayarak oradan ayrılmak zorunda kaldığımızda kayıbın beraberinde getirdiği daha şiddetli, Daha agresif duygularla da baş başa kalabiliriz.
Bir parça daha zor olmasının, zor olma potansiyelinin olmasının sebebi birazcık bu.
Ama bununla beraber bütün değişiklikler tercihli olsun veya tercihsiz olsun, zorunlu olsun veya sizin seçiminiz olsun beraberinde bir kayıp getiriyor.
Beşinci soru.
Babam öldü.
Keşke başka doktorluğa götürseydim.
Pişmanlığım asla geçmiyor.
Bir yakınını kaybettikten sonra daha ne yapabilirdim?
Elimden gelen her şeyi yaptım mı?
Aa şu da vardı, aa bu da vardı, şurada şöyle de bir doktor vardı.
İşte bilmem kim bilmem ne hastanesine gitmiş.
Orada tedavi görüp hayatı kurtulmuş, iyileşmiş.
O kadar fazla duyduğum kurgulardan biri ki o kadar fazla duyduğum yeni taze kayıp yaşanmış kişilerin bir şekilde kendilerine
Çekinmeden söyleyeceğim umarım çok haddim aşmam kendilerine işkence yöntemlerinden biri ki bu yorumu yazan kişi karşımda olsaydı ve arkadaşım olsaydı lütfen
dur ve yapma bunu kendine derdim.
Eğer kendi içinizde o günün koşullarında o günkü aklınızla o gün...
Aklınızın yettiği kadarıyla çünkü bazen bir şeyin dışına çıktığımızda da alternatif yollar görebiliyoruz.
Bir şeyin dışındayken dışarıdan gazel okumak kolaydır diye bir laf vardır ya.
Aslında o kendimiz için de geçerli.
Bir krizin içindeyken daha sıkışık, daha daralmış bir dünya görüşüyle baş başa kalırız.
Ve o krizin dışına çıktığımızda krizdeki halimizi yargılarken buluruz kendimizi.
Onu yapsaydın, bunu yapsaydın, şunu yanlış yaptın vesaire diye.
Yapmayın. Önceki halinize, o günleri yaşayan halinize bir haksızlık.
Tabii ki ontolojik anlamda, varoluşçu anlamda her zaman farklı alternatifler var.
Ve hiçbir zaman bütün alternatifleri gerçekleştirme şansınız yok.
Hasta babanızı bütün doktorlara gösterme şansınız yok.
Ve bu tip hastalık durumlarında doktor seçimi gerçek bir varoluşsal seçim olarak karşımıza çıkıyor.
Ama birini seçmek zorundasınız.
En fazla 2-3 doktordan görüşü alabilirsiniz.
Bilemediniz 5, hadi bilemediniz 10.
Ama bu konuda uzmanlaşmış bütün doktorları gezme şansınız çok düşük.
O yüzden keşke başka doktorlara götürseydim.
Aslında kaybınızı bir yerde bir reddetme çabası.
Kaybı reddetmek de yasın parçası.
Reddetmeye çalışmak.
Aslında bir şey yapabilirdim ama A tembelliğimden, B akılsızlığımdan, C işte bilgisizliğimden, D bilmem neden yapmadım.
Aslında bu kayıp olmayacaktı ama ben elimden geleni yapmadığım için oldu.
Öyle mi acaba gerçekten?
Ontolojik anlamda sınırsız özgürlükte kaybolmadan evvel.
Milyonlarca alternatifte kaybolmadan evvel daha gerçekçi bir yerden bakmaya ihtiyacınız olabilir.
Hasta bir yakınınızla ilgileniyorsanız sınırlı sayıda doktora gidebilirsiniz.
Sınırlı bir vaktiniz vardır.
Ve bütün çabalarınıza rağmen, yine dışarıdan gazel okumak kolaydır, vay bir laf olacak ama bütün çabalarınıza rağmen sonuç istediğiniz
gibi olmayabilir. Bir sonraki soru.
Altıncı soru. Yaşanmamış aşkın kaybı nasıl geçer?
Yaşanmamış aşkın kaybı da geçmez.
Kaybettiniz. Yaşamadınız ve kaybettiniz.
Hatta bu soruyu biraz genişletmek isterim.
Yaşanmamış aşkın kaybı geçmediği gibi alınmamış ebeveynliğin de kaybı geçmeyebilir.
Görmediğiniz sevginin de kaybı geçmeyebilir.
Bir şey kaybettiğimizde onu kaybetmiş vaziyette yaşamaya devam ediyoruz.
Ben birine çok aşık oldum ama bir şekilde bu aşk gerçekleşemedi o ya da bu sebepten ötürü ve ben bununla bu gerçekleşmemişlikle,
çünkü gerçekleşmemiş haliyle bir şey gerçekleşmiş oldu, yaşamaya devam etmek zorundayım.
Kayıp geçmez.
Kaybettiniz ve o kayıpla yaşayacaksınız.
Belki başlangıç noktanız burası olmalı.
Belki başlangıç noktanız burası olursa bir lokma daha yasın getirdiklerine daha açık hale gelirsiniz.
Daha ferah olabilirsiniz.
Belki. Yedinci soru.
Kendimizin eski zamanlardaki halini özlememiz de yas mıdır?
Lise zamanları, tatil, bekarlık.
Peki tabii ki. Az önce bu soruya cevap vermiş bulundum.
Eski hallerim her an yaşadıkça, seçim yaptıkça aslında deri değiştiriyoruz.
Aslında yeni bir forma kavuşuyoruz ve her yeni forma kavuşmak.
Bu arada tercihli bir şey değil.
Bu çok ontolojik, çok varusal bir şey.
Sartre transandantaldir insan varoluşu der.
Ve tam olarak bundan bahseder.
İstesem de kendimi sabitleyemem.
Benim seçimim dahilinde değil dönüşmek ve değişmek.
Dönüşeceğim ve değişeceğim.
Her seçimimle bir önceki kendimi geride bırakacağım.
O yüzden tabii ki de o eski hallerinizi özlersiniz ve bu da bir yastır.
Sekizinci soru.
Başsağlığı ziyaretinde yaslı birine söylenecek neler olabilir?
Ne desek boş kalıyor.
Tabii ki karşınızdakinin kim olduğu aranızdaki ilişkiye göre çok değişebilecek bir şey soruyorsunuz.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Ama ben kendi adıma söylediğimi paylaşabilirim sizinle.
Belki içinde işe yarar bir şey bulursunuz.
Gerçekçi şeyler söylüyorum.
O anla ilgili şeyler söylüyorum.
Çok yakın zamanda başıma geldi.
Ne yapabilirim? Hiçbir fikrim yok.
Hiçbir şey de yapamazmışım gibi geliyor.
Ama burada olduğumu bil isterim.
Sabırlar dilerim. Buradayım.
Ne yapabilirim bilmiyorum ama buradayım.
gibi dediğim gibi o kişiyle ilişkinize bağlı, durumla ilgili, durumla alakadar gerçekçi bir şeyler söylemeye gerek var.
Başsağlığı cümlelerini ikiye ayırmak mümkün.
Bazen öyle başsağlığı lafları ediyoruz, başsağlığı dileklerinde bulunuyoruz ki adeta karşılaştığımız kaybı, başkasının kaybı ama sonuçta biz de o kayıpla karşılaşıyoruz.
karşılaştığımız kaybı yok saymaya çalışıyoruz.
Ben önce kapatmaya, örtmeye çalışıyoruz.
Mesela başın sağ olsun çok öyle bir cümle olabiliyor bazen.
Başın sağ olsun yani siz sağ olun, siz yaşayın, ölen öldü.
Tabii ki bu niyette söylenmediğinde böyle olmak zorunda değil ama iyi bir örnek olarak vermek istedim.
Bununla beraber bazı baş sağlığı dilekleri var ki o kaybı yaşarken, o kaybın zorlukluyla boğuşanın Yanında durduğumuzu
ileten dilekler. Ben bu tip dileklere yönelmeye çalışıyorum.
Her zaman en doğru cümleleri ettiğimi iddia edemem.
Her zaman en doğru cümleleri etmek ne kadar mümkün.
Ona da daha devasa bir şüphem var.
Ama biraz daha öyle bir yerde kalmaya çalışıyorum.
Kaçıncı? Dokuzuncu soru oldu değil mi?
Burada soruların sayısı sırası ve sayısı biraz karışık.
Seksen soruyu üçe böldüğüm için bir ilişkini...
Bir ilişkinin bitişinin ardından onu kendi iç dünyamızda canlı tutabilir miyiz?
Tabi burada soruyu soran kişi canlı tutmaktan neyi kastediyor bir parça onu merak ettim her şeyden önce.
Canlı tutmak bitişini reddeden bir canlı tutmak mı?
Çünkü bitmiş bir şeyin bitişini reddetmek bir yerde bir parçada olsa yası ertelemek yası yaşamamak demek olabilir.
Yoksa bittiyse bitse de ilişki, o ilişki içinizde yaşamaya devam edecek.
O ilişki ister bir haftalık olsun, ister 15 yıllık, 20 yıllık, 50 yıllık olsun.
Bitse de sizin bir parçanız olmaya devam edecek zaten.
Aslında yası yaşayabilmenin ana arterlerinden biri de bunu görmek, buna sahip çıkabilmek.
Evet bu bitti ama benim hep parçam olmaya devam edecek diyebilmek.
O yüzden zaten sizin çabanız haricinde tabiri caizse iç dünyanızda canlı kalacak biten her şey.
Kaybettiğiniz her şey.
Sizin bir parçanız olarak kalmaya devam edecek.
Ama dediğim gibi bu sadece içeride değil dışarıda da bir bitirmeme çabasına doğru giderse belki de gerçekliğin reddine doğru gidebilir.
Tabii ki de gerçekliği reddetmekte de özgürüz.
Yine Sartre'ye bir referans vermek isterim.
İnsan her zaman inkar halindedir.
İnsan her zaman kendini kandırma halindedir.
Öyle ya da böyle. Başka türlü ontolojik gerçeklerle sürekli karşılaşma şansımız yok.
Çok yorucu, çok bitirici.
Ama kıvamını da tutmak lazım değil mi şimdilik?
Yine buna dair söyleyecek çok şeyim var ama kendimi bir lokma durdurdum.
10. soru. Kendimizi çok sevdiğimiz bir halde bulamadığımızda...
Hissettiğimiz o geçmişi özlemde yaz deneyimi mi?
Kesinlikle bu da bir yaz deneyimi.
Bu soruya iki kere daha cevap vermiş oldum ama bir üçüncü kere daha cevap verebilirim.
Soru gelirse onuncu kere de cevap verebilirim.
Aynen öyle. Özellikle tatsız zamanlarda geldiğimiz yerden aldığımız halden memnun olmadığımızda kaybettiklerimiz daha görünür
hale gelir. Eskiden ne kadar huzurluyduk, ne kadar mutluyduk, ne kadar sakindik, ne kadar sükunet dolu bir hayatımız vardı gibi gibi.
Ve böyle zamanlarda kaybettiklerimiz daha belirginleşir.
Evet yaz, yaslı varoluşumuz ve zaten hep bizimle olan o yaz yeni ve daha büyük dalgalarla kıyılarımıza
vurmaya başlar. O yüzden de geçmişe duyulan özlemde bir nevi bir yaz deneyimi demek mümkün.
11. soru.
Biri ölmeden yasın tutmak, örneğin ayrılmak, ölümü kabullenmekten daha zor gibi geliyor.
Bir önceki bölümde de buna daha çok güzel bir yorum vardı.
Soru değil tam anlamıyla yorum.
Orada da söyledim.
Yine kayıplar ve yaslı arasında bir hiyerarşi kurmaktan çekinirim.
Ama yaşayan birini kaybetmekle...
Yaşamı sonlanmış birini kaybetmek arasında nitel bir fark var, nicel bir sıralama yapmasak bile.
Yaşamını kaybetmiş bir kişinin kaybında, yasında yok olan ihtimallere, yok olan potansiyellere
dair bir yaz tutarız.
Ancak kaybettiğimiz kişi hala hayattaysa reddedilmeye dair.
Elimizden tırnak içinde kullanıyorum tabi bunu.
Elimizden alınanlara dair bir yaz tutarız.
İkisi nitel anlamda birbirinden oldukça farklı yerlere denk düşer.
Tabi ki kişisel anlamda birini ötekinden daha zor bulabilirsiniz.
Yine kişisel öznel deneyimlerinize de bir şey diktat etmekten çok çekinirim.
Ama nitel anlamda oldukça farklı ve orada kritik olan neyi kaybettim sorusu.
Biri öldüğünde ve onu kaybettiğimde o kişiyle beraber yaratabileceklerimin ihtimallerini, o ihtimaller dünyasını kaybetmiş oluyorum.
Biri hala hayattayken ve onu kaybettiğimde biz artık beraber bir şey yaratmayacağız denmiş oluyor bana.
Beraber yaratma ihtimalini kaybetmiş oluyorum.
Bir tarafından öyle ya da böyle istenmemiş oluyorum.
Çok çok farklı deneyimler.
Ama dediğim gibi birini ötekinin üstüne koymaktan özenle çekinirim.
12. soru.
Yalom yasları kişinin kendi ölümlülüğüne üzülmesi ve hatırlaması olarak okuyor.
Sizce diye sormuş biri.
Bu soruyu bayağı sevdim.
Beni tanıyanlar bilir.
Çok büyük bir yalom aşığı değilim.
Biraz da haksızlık etmiş gibi hissediyorum.
Çünkü gerek öğrencilerimin çok büyük bir kısmını gerek, danışanlarımın çok büyük bir kısmını gerek.
Bu podcasttaki siz dinleyicilerimin çok büyük bir kısmını aslında Yalom'a borçluyum.
Yalom'un popülerleştirmesi sayesinde varoluş ekol, varoluş psikoterapiden bu kadar sık ve geniş çapta bahsediliyor.
O yüzden... Hep içimde bir tarafımda cız ediyor.
Haksızlık ediyorum ya. Adam da neler yaptı aslında alan için.
Hatta neredeyse kişisel anlamda benim için.
Kişisel anlamda bana bir şey yaptığını bilmiyor ama bana bir iyilik yaptığını bilmiyor ama hep böyle bir sıkışıp içim cız ediyor ama yine de samimi hislerimi söylemek durumundayım ki madem çok net bir şekilde bunun sorusu
da geldi. Yalom'un söylediği birçok şeye katılmıyorum.
Yalom'un söyledikleri Bazı durumlarda gerçek olabilir, bazı durumlarda doğru olabilir ama bir şekilde Yalom varoluşçu felsefeyi psikoterapi alanında
kuramlaştırmak için bir yola çıktığında diğer ihtimalle çok dışarıda bırakarak ilerlemiştir.
Çok karışık ve soyut bir şey söyledim onu şimdi bir ete kemiğe büreyim.
Evet ben birini kaybettiğimde ve...
Bununla ilgili bir yazısının içinden geçerken kendi ölümlülüğüme de üzülebilirim.
Kendi ölümlülüğümü de hatırlamış olabilirim.
Hatta ana deneyimim kendi ölümlülüğüm etrafında dönebilir.
Ama bu her zaman geçerli bir durum değil.
Varoluşçu felsefe genel anlamda sonluluktan bahseder.
Genel anlamda sonluluk.
Altını çizmek isterim.
Benim kendi sonluluğum değil.
Tabii ki de... En bana yakın, en bana dokunacak olan benim kendi sonluluğumla alakalı olan hisler.
Benim kendi sonluluğum daha doğrusu.
Ama her kayıpta, her yastığa ben kendi ölümlülüğümü hatırlıyorum diye bu kadar üzülüyorum.
Bana çok tek boyutlu, çok indirgemeci bir bakış açısı gibi geliyor.
Dediğim gibi kayıp, ihtimallerin kaybı.
Tabii ki onlar benim ihtimallerim.
Ama ihtimallerin kaybı.
Otomatikman kendi ölümlülüğüme...
Bağlanmak zorunda değil diye özellikle altını çizmek isterim.
13. soru sürekli orada kalmakla duyguyu özlemi yaşayıp hafiflemek arasındaki ince çizgi ne yapalım?
Sürekli orada kalmakla duyguyu özlemi yaşayıp hafiflemek.
Ben bu soruda bir ikilem hissedemedim.
Bir ikilem varmış gibi.
Evet arasındaki çiz ince çiz gidiyor çünkü dinleyici bir iklim varmış gibi geldi.
Ben anladığım şekilde cevap veriyorum.
Zaten sürekli orada kalarak değil ama yasta kalarak yasın getirdiklerine spontane bir şekilde yasın getirdikleriyle karşılaştıkça yasın getirdiklerine temas ederek
bir şeylerin dönüşmesine izin verebiliyoruz.
duyguyu, özlemi yaşayıp hafiflemek diye dinleyicinin özetlediği bu olsa gerek.
Çok da güzel bir özet olmuş eğer doğru anlıyorsam.
Yaz az önce de söylediğim gibi yaşandıkça şekil değiştirir.
Yaşandıkça hafifler. Ama zaman zaman daha ağırlaştığı zamanlarda olur.
Bir kere hafiflemesi kalıcı olarak hafiflediği anlamına gelmez otomatikman.
Altını çizmek isterim. Ama bununla beraber Sürekli orada kalma kısmını anlayamadım.
Belki yani çağrışımı paylaşabilirim.
Soruyu soran kişiye bir haksızlık ediyorsam çok özür dilerim.
Yası yaşayacağım diye kendinizi zorla bir yerde tutmaya çalışmayın.
Maalesef bazı psikoterapi yaklaşımlarının çok yanlış anlaşılması sonucunda acının içinde kal, hislerin içinde kal falan gibi böyle ne derler?
Önermeler ortaklığı geziyor.
Hayır, duygularda kalmaya kesinlikle kendinizi zorlamayın.
Duygular gelsin, yaşayın, temas edin.
Zaten kendiliğinden gidecekler, yerlerini başka duygulara bırakacaklar.
O yüzden sürekli orada kalmaya çalışmayın.
Sürekli yasta, kayıpta kalmaya çalışmayın.
Özellikle bunun altını çizmek isterim.
Günün ve bölümün 14.
sorusu. Yaz varuşumuzun bir parçası.
Bunun farkında olmak nasıl bir katkı sağlıyor?
Ağır geliyor demiş bir dinleyici.
Hafif bir sistem var hissine kapıldım.
Bütün bunları size hatırlatanlardan biri olarak üstüme alınasım geldi.
Ağır gelir. Ağır gelmesi kadar doğal bir şey olamaz.
Varuşumuzun... parçalarının farkına varmak otomatikman bize mutluluk ve hafiflik getirmeyecek.
Burada Nietzsche'ye bir referans vermek isterim.
Nietzsche yüklerimizle, döngülerimizle tanışmamız gerektiğini, onları yakından tanımamız gerektiğini söyler ve şöyle bir söz
verir bize. İnsan yüklerini...
yanında taşıdıklarını ne kadar yakından tanırsa onları daha iyi şekilde taşımayı öğrenir, güçlenir ve bir süre sonra yükler yük olmaktan çıkar.
İşte çok Nietzsche'nin kendine has o şiirsel Epik diliyle diyeyim.
Epik değil de şiirsel diliyle yük olmaktan çıkar ve insan dans eden bir yıldıza dönüşür.
Çünkü artık hareket etmek kolaylaşır.
Zorla elimizi ayağımızı itiştire itiştire yaptığımız hareketleri çok kolay yapmaya başlarız.
Aynı şey yas içinde geçerli.
Vahuşumuzun yaslı olduğunu kabul etmek başta çok zorlayıcı olsa da ve ağır gelse de ve zaman zaman ağır gelmeye devam edecek olsa da Başlangıç noktamızın burası olması
gerekiyor. Bunu görmek, buradan bunu kabul ederek, buna sahip çıkarak başlamamız gerekiyor.
Ama her zaman her şeye mütemadiyen sahip çıkmak mümkün değil.
Onu da altın çizmek isterim.
Sürekli otantik olmak, sürekli kendine sahip çıkan, kendine aitliği kabul eden bir konumda olmak da mümkün değil.
O yüzden zaman zaman da yok sayıyoruz, zaman zaman da inkar edebiliyoruz.
15. soru. Kaybetme korkusu olmayan sevgi olur mu?
Buna çok net ve kısa bir cevap verebilirim.
Olmaz. Seviyorsanız sizin artık bir parçanızdır.
Vaazunuzun bir parçasıdır.
Ortak bu insan olabilir, bir şey olabilir, bir nesne olabilir.
Ortak ihtimalleriniz, onunla beraber gerçekleştirebilecekleriniz üzerine bir yatırım, umut beslemeye başlarsınız, yatırım yapmaya başlarsınız.
Kendinizi onunla beraber var etmeye başlarsınız ve bunun aniden yok olması ihtimali, aniden veya göre göre fark etmez yok olması ihtimali bir kaybetme korkusu uyandırabilir
içinizde. Dikkat edin bir şeyleri kaybetmekten korkmuyorsanız zaten artık orada değilsinizdir.
Artık yatırımınız kalmamıştır.
Çok çok el ele.
Gezen iki kavram sevgi ve kaybetme korkusu.
Seviyorsanız kaybetmekten korkarsınız.
Kaybetmekten korkmuyorsanız gerçekten samimiyete kaybetmekten korkmuyorsanız zaten çok bir bağınız kalmamış olabilir o şeyle.
Veya zaten çoktan bağınızı yitirmiş, bağınızı kaybetmiş olabilirsiniz.
O ayrı bir yaz konusu olabilir.
16. soru.
Sizi büyüten dediğinizi kaybedince onun verdiği gücü mü kaybeder insan?
Zor ve ağır bir soru soran kişiyi bilmiyorum ama daha önce de soruları hazırlarken de okuduğumda çok yükünü hissetmiştim diyeyim.
Şimdi de okuduğumda hissettim.
Hayatınızda önemli bir rol oynamış kişileri kaybettiğinizde.
Size bir şeyleri vermiş kişileri kaybettiğinizde.
Sizi bir parça bile olsun.
Siz yapmış, bugüne getirmiş kişileri kaybettiğinizde onların size olan tırnak içinde katkılarını kaybetmiyorsunuz.
Kaybetmezsiniz. Onların size verdiği gücü, bakış açısını, özgüveni, sevgiyi, onda görülmüş olmanın verdiği
muhteşem, teyit eden, hafifletici hissi kaybetmemiş olursunuz.
Kaybetmezsiniz. Ama artık daha fazlası gelmeyecektir.
O güne kadar aldıklarınızla onları içinizde yaşatarak devam etmek zorundasınız.
O yüzden o güne kadar sizde kalan sizinle beraber sizin hayatınız içinde sonsuzlaşır.
Viktor Frankl'ın çok güzel bir lafı vardır.
Gerçekleşen sonsuzlaşır diye.
Ama o günden itibaren alabileceklerinizi artık alamayacaksınız.
ihtimallerinizi kaybetmiş olursunuz o yüzden şey demeye getirmekten çekinirim bu yüzden böyle dolanıp birkaç şeyi bir daha bir daha vurgulamak ve tekrar etmek istedim işte
ne güzel işte hayatına büyük katkılarda bulunmuş müteşekkir olmalısın şükür etmelisin bugüne kadar sana böyle katkılarda bulunduğu için bu kadar seni sevdiği için şükür
etmek içinizden gelmeyebilir Evet o güne kadar paylaştıklarınız, sahip olduklarınız sizinle hep kalacak ama yenileri gelmeyecek.
Yenilerine dair ihtimallerinizi yitirdiniz.
O yüzden sizi büyüten dediğinizi kaybettiğinizi onun size verdiği gücü kaybetmezsiniz ama ondan daha fazla güç alma şansınızı yitirirsiniz.
Çok zorlayıcı bir ara yer, sıkışmış bir yer.
17. soru.
Kayıp ve yasla ilgili vahşi düşünceler içeren okuma öneriniz, roman ya da metin demiş biri.
Kayıp ve yastan ayan beyan bahseden felsefi metin bildiğim çok fazla yok.
Çünkü kayıp ve yas aslında antik gündelik meseleler.
Felsefi meseleler değil.
Direkt olarak felsefi meseleler değil.
Ama bununla beraber Heidegger'in Varlık ve Zamanını okursanız.
Kierkegaard'ın ölümcül hastalık veya korku ve titremesini okursanız, Sartre'ın varlık ve içtiğini okursanız, kayıp ve yasa dair birçok
iz bulabilirsiniz. Kayıp ve yastığından direkt bahsetmezler ama kaybeden varoluştan bahsederler, dönüşen varoluştan bahsederler, bir şeyleri geride bırakan varoluştan bahsederler.
Bu bahsettiğim metnin hiçbiri bununla beraber...
Kolay ulaşılabilir metinler diye.
Kitaba edinebilirsiniz.
Kitaba edinmekte bir sorun olacağını zannetmiyorum.
Ama okuduğunuzda ne kadar anlarsınız, metin ne kadar sizi içine alır ona dair büyük şüphelerim var.
Bu size özel bir durum değil.
Bu aslında metinle bir şekilde ilişkilenmeye çalışan herkesin yaşadığı ortak bir deneyim bile denebilir.
Onun yerine edebi eserlere.
Önermenizi çok öneririm.
Şu an direkt aklıma gelmedi şu veya bu olur diye ama Kayıp ve Yaz deyince aklıma en hızlı gelen isim.
Eminim ki bunun üstüne birçok isim daha ekleyebilirim.
Birazcık böyle kitap ve kütüphanemi karıştıracak olsam ama Murakami.
Murakami'nin romanları ve kısa öyküleri Kayıp ve Yaz'ı çok güzel ve çok ince.
Çok derinlikli bir şekilde inceler.
Spesifik bir kitap adı vermeyeyim.
Murakami'nin romanlarına bakmanızı bir öneririm.
Dediğim gibi biraz daha düşünsem başka isimler gelir.
Hatta şu anda aynı anda dönüp kütüphaneme bakıyorum.
Andrea Aciman keza yine çok güzel bu konuyu işleyen isimlerden biri.
Çok yakın zamanda...
Yazarın adını unuttum.
Unuttuğum için de kitabı da söylemekten çekiniyorum.
Yazarın adını unutup çok saygısızlık görselci kitabın adına ortaya atmak.
O yüzden eminim ki bulabilirsiniz.
İyi bir şöyle toparlayayım.
İyi bir edebi metin zaten bu temaları öyle ya da böyle işliyordur, işleyecektir.
18. soru.
Babamın vefatın üstesinden gelmede vaazuçluk nasıl yardımcı olabilir?
Aslında bu podcast'ı dinliyorsanız aşağı yukarı nasıl yardımcı olacağına dair bir fikir edinmişsinizdir diye düşünüyorum.
Nasıl yardımcı olabilir?
Her şeyden önce kaybetmenin hayatın bir parçası olduğuna dair söyleyecek çok şeyimiz var.
Ama bunu söylerken karşımızdakine kaybetmek hayatın bir parçası.
Sen de yani artık bununla yaşamayı öğren, kabullen falan gibi acımasız ve...
Ruhsuz bir yaklaşımla yaklaşmamayı tercih ediyoruz.
Kaybetmek çok üzücü.
Kaybetmek bir parçaya parçalanmak.
Kaybetmek kaybetmektir.
Sonluluktur. Sarsar.
Beraberinde getirdiklerine kendinizi açık tutun.
Herhalde iki bölümdür.
Tekrar ettiğim ana mesaj olur.
Ama dediğim gibi zaten bir önceki bölümü, bu bölümü ve bir sonraki bölümü dinlediğinizde Size nasıl yardımcı olabileceğine dair birçok fikir edinebilirsiniz.
19. soru.
Kaybımız ile birlikte bir parçamızı da kaybediyor gibi olan hissimizi nasıl açıklarız?
Bir parçanızı kaybediyorsunuz.
İhtimaller bir parçamız. Ben eşimi kaybedersem eğer diyelim ki eşimle beraber yaşayabileceğim, hayalini kurabileceğim, beraber gerçekleştirebileceğim
şeylerin de ihtimallerini kaybetmiş olurum.
Ben evimi kaybettiğimde o evde güvenli, sıcak, kendimle baş başa geçirebileceğim günleri, günlerin ihtimalini kaybetmiş olurum.
Her kayıpta gerçekten de bir parçamızı kaybetmiyoruz da bir parçamız şekil değiştiriyor.
İhtimal dahilinde olan, özgürlük alanımızda olan, umut veren bir şeyden katılaşmış, netleşmiş.
Kayıtsız şartsız böyledir bir şeye dönüşüyor.
Kayıtsız şartsız o ihtimali yitirdime dönüşüyor.
Bu bile baş başına insanın midesine oturan bir şey.
20. soru.
Tutamadığımız yastığa şimdi çıkınca ne yapabiliriz?
Şimdi tutun.
Tutamadığınız yastığa kendini nasıl gösterir?
Özlem olarak gösterir, pişmanlıklar olarak gösterir, hayıflanma olarak gösterir, öfke olarak gösterir.
O yaz kendini hangi duygularla açığa vuruyorsa o duygulara temas edin, o duygulardan kaçmayın.
Az önce söylediğim gibi duyguların özellikle içinde tutmaya çalışmayın kendinizi, duyguları özellikle uzatmaya çalışmayın.
Ama geldiğinde temas edin, size çarpsın, sizi de yankı uyandırsın, sizi sarsın.
Sonra sağ sınıftan bakalım ne çıkacak.
Bütün bunlara biraz açık durmak derdim.
21. soru.
Sürekli öleceğim ya da sevdiğim insanların öleceği korkusuyla nasıl yaşanır?
Daha ölmediniz ve sevdiğiniz insanlar da şu an için hayatta.
Evet bir gün öleceksiniz.
Bir gün öleceğiz. Ben de dahil hepimiz.
Bir gün öleceğiz ve bir gün sevdiğimiz insanlar da ölecek.
O gün gelene kadar elimizdeki zamanı nasıl kullanmak istiyoruz?
Bence en önemli soru bu.
İlgilenmemiz gereken soru bu.
Kendi ölümümüzün veya sevdiklerimizin ölümünün üç boyutlu fantezilerini kurmak bir yerden sonra bir hapishane, bir yerden sonra insanı paralize eden bir hal.
Onun yerine evet her şeyin ben dahil her şeyin ve herkesin bir sonu var.
O son gelene kadar olan vaktimizde ne yapacağız?
Ben niyetli, istekli, dimdik, uyanık bir şekilde ne arzu ediyorum, ne yapmak istiyorum elimdeki bu zamanla?
Bu soruyu insan kendine bıkmadan, usanmadan bir daha bir daha sormalı.
Çünkü her seferinde farklı cevaplar geliyor.
Her seferinde cevaplarınızın değiştiğini göreceksiniz.
Ve verdiğiniz cevaplar aslında hayatta size rehberlik için gelmiş.
Sizden size küçük mesajlar.
22. soru.
Ölümü kabullenemiyorum. Kendi ölümümü korkutmuyor ama bebeğimin benden önce ölmesi.
Ölümü kabullenebilir miyiz?
Emin değilim yani. Ölümü kabullenmek, sonluluğumuzu kabullenmek, kendi sonluluğumuzu başkalarının sonunu kabullenmek çok gerçekçi gelmiyor bana da.
O yüzden lütfen ulaşmamız gereken standardı, hedefi ölümü ve sonluluğu kabullenmek.
gibi koymayın. Sadece hepimizin sonu var.
Herkesin sonu var.
Bu böyle deyip bunun yarattığı dalgalarla kalabilmek.
Bunun yarattığı dalgaları açık tutabilmek kendimiz.
Birinci kısımla ilgili bunu söylemek isterim.
İkinci kısımla ilgili Tabii ki terapistim.
Bir terapist olarak bu podcastı da yapıyorum ama çok dikkatimi çeken ve rahatsız eden bir şey hissettim.
Kendi ölümümü korkutmuyor ama ebeveynlerimin benden önce ölmesi.
Bizim toplumumuzda çok güzel bir laf vardır.
Allah sıralı ölüm versin diye.
Toplum, geynek, görnek ve toplum klişelerine sığınarak benimle paylaştığınız şeyi başımdan savmak değil amacım.
Ancak öte yandan...
Biyolojik anlamda ebeveynlerimizden daha uzun yaşama ihtimalimiz daha yüksek.
Ontolojik anlamda da.
Bir çocuğun ebeveyninin ölümünü görme ihtimali çok daha yüksek.
Ebeveynin çocuğunun ölümünü görme ihtimalinden.
Ne oluyor da bu terse dönmüş vaziyette?
Ne oluyor da bu bu kadar büyük bir korku yaratıyor?
Eğer aranızda böyle hissedenler varsa kesinlikle araştırmaya değer bir konu.
Bir de çok böyle özel bir şey paylaşmak isterim.
Anneannem kendi annesinden önce ölmüş.
Çok genç yaşta ölmüş.
Ben de tanımadım anneannemi.
Ve o gün bugündür bizim ailede çok böyle net, içi dolu bir şekilde söylenen bir şeydir.
Kimseye kendi çocuğunun ölümünü göstermesin diye.
Çünkü geride kalan ebeveyne kalan yük...
İnanılmaz böyle çok ınlamaya başladım kusura bakmayın zor bir konu.
Dediğim gibi bu yorumu paylaşan kişinin deneyimini de baştan savmak reddetmek yanlış hissediyorsunuz demekten de çok imtina ederim.
İmtina etmek isterim.
Ama burada bir çapraşık ters bağlanmış bir şey var.
Terapinize taşıyın deyip çıkayım işin içinden şimdilik.
Çünkü bu konu uzun.
Karşımda da bu yorumu getiren kişi olmadığı için tam bir diyaloğa giremiyorum.
Kendimi tekrar edeceğim.
Günün bölümün son sorusu.
23. soru. Yaz süreci ne zaman biter?
Ölen annem babamın acısı azalmıyor.
Hayatıma devam edemiyorum.
Yaz bitmez ama hayatımıza devam ederiz.
İkisi birbirinden farklı şeyler.
İkisi birbirinden ayrılmıyorsa, yasınız bütün hayatınızı kaplıyorsa, hayatınıza devam etmekte çok güçlük çekiyorsanız gerçekten terapiden fayda görebilirsiniz.
Çünkü yas, yaslı olmak bir ruh hali, bir duygular zincire.
Başından beri söylediğim gibi farklı duygular halinde dalga dalga bize vurur.
Her dalganın farklı bir yankısı, farklı bir etkisi olur.
Kimisi çok daha zorlayıcı olur, kimisi daha rahat olur.
Ama en temelde hayatınıza devam etmenizi engellememesini bekleriz bütün bu dalgaların.
Özellikle akut zaman geçtikten sonra.
Tabii ki bu soruyu soran kişi hayatıma devam edemiyorum derken neyi kastediyor bilmeden cevap veriyorum.
Şu an tamamen farezi cevap veriyorum.
Ama evet eğer yaz bitmez ama hayatınıza devam edemiyormuş gibi hissediyorsanız.
Bir terapiste başvurun.
Yasınızlı terapistinizle beraber taşıyın ve çalışın derim.
Bugünlük de bu kadar.
Bu zorlu konuda benimle kaldığınız için teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümümüzde kayıp üzerine olacak.
Bir 23 sorumuz daha var.
Sonra da bir sonraki konumuza doğru devam edeceğiz.
Kendinize iyi bakın.
Önümüzdeki hafta görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
