
Transkript
Kendi normanın dayanılma safifliğinin bir bölümüne daha hoş geldiniz.
Ben Ferhat Çakiçöz ve her hafta olduğu gibi bu haftada yepyeni bir konuyla karşınızdayım.
Bu hafta bir parça boş konuşmak üzerine konuşacağız.
Umarım ben çok boş konuşmam.
Derli toplu bir şekilde birkaç kelam edebilirim, birkaç fikir aktarabilirim sizlere.
Tabii ki boş konuşmam, tabii ki demeyeyim aslında şaşırabilirsiniz.
Boş konuşmanın varoluşçu felsefede oldukça derin ve manidar bir yeri var.
Özellikle boş konuşmak deyince aklımıza Heidegger gelmesi gerekiyor.
Heidegger açık açık boş konuşmak demiyor ama Türkçe çevresiyle lakırtı veya lagaluga.
dediğimiz olgudan çok cana bahsediyor.
Ben de bugün biraz onlardan bahsedeceğim.
Fakat işin daha felsefi yanına girmeden evvel ve spesifik olarak tek tek sorularınıza bakmadan evvel çok gözüme çarpan bir şeyi söylemek isterim.
En azından soru soranlar için bunu söyleyebilirim.
Belki sizler de... Soruları okudukça bana katılırsınız.
İlginç bir şekilde boş konuşmamıza çok sahip çıkar vaziyette gördüm hepimizi.
Hafif tepkili sorular.
Hafif tepkili demeyeyim ama boş konuşma hakkını savunan sorular ve yorumlar vardı gelen sorular arasında.
İlgimi çekti.
Tabii ki boş konuşabiliriz.
Hakkımız değil mi arada bir yapamaz mıyız?
Gibi sorular, yorumlar gelmiş.
Ayrıntılı cevap vereceğim onlara da sırasıyla geldikçe.
Tabii ki hakkımız, tabii ki yapabiliriz.
Bunda ayıp, günah bir şey yok.
Ama bununla beraber ne yaptığımızın farkında olmakla alakalı bir konu.
Malum varoluşçuluk...
Yaptıklarımızın her zaman bir yönünün, bir yönelimselliğinin olduğundan bahseder.
Ve boş konuşuyorsak bile aslında yaptığımız şey boşa bir şey değil, sallama bir şey değil, öylemesine bir şey, rastgele bir şey değil.
Hala daha bir şeyler yapmaya çabalıyoruz.
Hala daha bir yönümüz var.
O yönü görmekte fayda var diye düşünmeden edemiyorum.
Bununla beraber bir de ufacık bir not eklemek isterim.
Bugünkü konuyla da bir parça alakalı geldi diye.
Geçen hafta paylaştığım bir Instagram postunda, paylaşımında bir kişi, bir takipçim bir
şeyden bahsetmişti. Bir taraftan çok fazla ihtiyacınız ne, onu anlayın.
Diyorsunuz bir taraftan da sadece ihtiyaçlar odaklı hareket etmeyin diyorsunuz gibi bir yorum bırakmış.
Çok haklı bir yorum. Burada ihtiyaç kelimesinin kafa karıştırdığını düşünüyorum.
Sebebi de aynı şeyi işaret etmek için aynı kelimeyi çok özür dilerim.
Farklı şeyleri işaret etmek için aynı kelimeyi kullanmışım.
İhtiyaç ihtiyaç deyip durmuşum.
Bugün de bahsedeceğim çünkü konumuz bir parça işte ne yapmaya çalışıyoruz, ihtiyacımız ne, yönümüz ne, yönelimselliğimiz ne gibi yerlere gidiyor.
Bir ihtiyaç, şöyle söyleyeyim, bir ontolojik ihtiyaçlardan bahsedebiliriz.
Bir de daha soyut, daha dışarıdan güdülenmiş, daha bir altı boş, arkası boş bir resmin peşinden koşma.
vari hedef odaklı ihtiyaçlardan bahsedebiliriz.
Belki bu noktadan itibaren bu ikisini birbirinden ayırmak için birine ontolojik ihtiyaçlar demeliyim.
Ontolojik ihtiyaçlar hepimizin bir şekilde hayattayken bazı ihtiyaçları var.
Bunlar farklı ikilemlerle açıklanıyor.
Bir taraftan ait olmaya ihtiyacımız var.
Bir taraftan kendimize ait bir kimlik inşa etmeye ihtiyacımız var.
Bir taraftan bir işte...
Kendimize ait bir ahlak sistemimizin olması gerekiyor.
Bir taraftan etrafımızda yaşadığımız, beraber paylaştığımız ortam, bulunduğumuz ortamların ahlak sistemleriyle de bir şekilde uyumlu olmamız gerekiyor vs.
vs. Bunlar ontolojik ihtiyaçlar.
Bir de böyle daha soyut ama soyut dediğime bakmayın aslında.
Örnek verdiğimde işte soyut değil gayet hayatımın merkezinde diyeceğiniz.
Ama gerçekten benim ihtiyacımı dışarıdan empoze edilmiş bir ihtiyaç var.
Daha hedef odaklı hallerimiz var bir de.
O hedef odaklı hallerin peşinden koşabilirsiniz tabii ki.
Ama peşinden koşarken o hedef odaklı hallerin arkasındaki otolojik ihtiyaçları da görmeye çalışın derim.
Çok basit bir örnek vereyim.
Bunu danışanlarımda da çok görüyorum.
Etrafımda şu anda bekardan kastım hayatımda hiç partneri olmayan arkadaşlarımda da çok görüyorum.
Benim bir sevgilim olsun.
İlla bir sevgilim olsun. Sevgilim olsun da sevgilim olsun.
Tabii ki yani bunun ontolojik ihtiyaç olan bir tarafı var.
Hepimiz demiyorum ama birçoğumuz hayatı paylaşmak için yanımızda birini isteyebiliyoruz.
Ama bununla beraber bunun bir de dışarıdan empoze edilmiş bir kısmı var.
Dışarıya dönük bir kısmı var.
Tam da o dışarıya dönük kısmıyla o hedef odaklı kısmıyla yani tabir caizse diyeceğim tabir caizse kelimesi tabirini de çok kullanıyorum diye.
tenkit edildim. Onu da az kullanmaya çalışıyorum.
Gördüğünüz gibi ben de sosyal baskının kurbanı oluyorum yavaş yavaş ve zaman zaman.
Ama tabiri caizse sırf ele güne göstermek için, sırf benim de sevgilim var demek için, sırf kolunuza takıp gezdirmek için, sırf benim sevgilim,
benim de sevgilim, biz diyebilmek için, birilerine bir şeyleri kanıtlamak için bunu yapıyorsanız gerçekten bunun için de bir hedef odaklık.
var denilebilir. Bu dediğim gibi bu hafta Instagram'dan gelen bir soruya istinaden verdiğim cevap olsun.
Genelde böyle çok fazla bu tip soruları cevaplandırmıyorum ama çok yerinde bir soruydu.
Takipçime de teşekkür etmek isterim bu anlamda.
Hem de bugünün konusuyla çok alakalıydı.
Fakat yine her zamanki gibi giriş segmentini çok uzattım.
36 tane sorumuz var.
Yavaş yavaş sorularımıza başlayalım.
Birinci soru.
Ötekinin sınırına girme korkusuyla boş konuşmaktan utanmak hem de lafı dolandırma dürtümü ne yapacağım bir gülen smiley bir gülücükle gelmiş bu soru.
İki soru var bunun içinde bence.
Ötekinin sınırına girmek istemiyorsanız ben diliyle konuşun.
Ben kırıldım, ben öyle hissettim, şöyle şöyle yaptın, ben bunu şöyle yorumladım, şöyle yapmanı diledim.
Bilmem yapmak ister misin?
Birazcık böyle felsefi bir yere gidecek olursan Martin Buber ben o ben sen tipi ilişkilenmelerden bahseder.
Belki kitaptan da kendi Norman'ın dayanılma safifliğinden de hatırlıyorsunuzdur.
Bir parça ben sen seviyesinde kaldığımızda aslında ötekinin sınırına girmemiş oluyoruz.
Girmemiş oluyoruz demeyeyim o kadar kesin konuşmuyorum ama güvenli bir alanda kalıyoruz.
Tabii ki her zaman kendimizi ötekinin sınırına girerken bulabiliriz.
Çok olası bir şey. Bu birinci kısmıyla ilgili olsun.
İkinci kısmında da lafı dolandırma dürtümü ne yapacağım demiş dinleyici.
Burada bir haydi gelci bir giriş yapalım.
Haydi gere göre lakırtı veya lagalugaya başvurmamızın sebebi deneyimimize, ihtiyacımıza, arzumuza,
kısacası dile getireceğimiz şeye, Sahip çıkamamamız.
Sahip çıkamadığımız için lafı dolandırıyoruz, lagaluga yapıyoruz, boş konuşuyoruz, soyut konuşuyoruz, uçuyoruz, gidiyoruz.
Ama bir türlü gerçekten iletmek istediğimiz şeyi iletemiyoruz.
Bunun ana sebebi de içeride biz her şeyden önce sahip çıkamadığımız için.
Kısacası boş konuşmak, lakırtı, lagaluga otantiklikle.
sahip çıkmakla alakalı bir şey.
Buna dair böyle çok sık verdiğim eğitimlerde de verdiğim bir örnek vardı.
Burada da vermek isterim.
Birinci sorudan hemen konuyu dağıttım ama bu girişi yapmakta fayda var diye düşünüyorum.
Bundan 6-7 sene evvel de herhalde işte evde bir tadilat vardı ve işte diyelim ki 1 Ekim'de Teslim edeceğiz demişlerdi.
Atıyorum şu anda tahliye hatırlamıyorum.
Çok uzun zaman önce olan bir şey olduğu için 1 Ekim'de teslim edeceğiz dediler evi.
Tamam çok güzel. 15 Eylül geldi.
Bu arada iki günde bir gidiyorum gelişmelere bakıyorum.
İşte nasıl gidiyor bazı kararlar vermek gerekiyor falan.
15 Eylül'de gittiğimde bir anda şey dank etti.
Yani duvarlar... Daha sıvası kuruyor.
Onun üstüne işte alçı yapılacak.
Onun üstüne boya yapılacak.
Biz 15 gün sonra bu eve taşınacağız sözüm ona.
Ve dönüp usta başına sordum.
Hüseyin Usta biz 15 gün sonra taşınıyoruz.
Nasıl olacak bu iş dedim.
Hüseyin Usta abi işte aşağıdakiler de saat 10'dan önce çalıştırtmıyorlar.
4'den sonra çalıştırtmıyorlar.
Belediyeden de geldiler de öyle de oldular.
Böyle de oldular.
Adam da bulamıyoruz da çok da sıcaktı da.
Tam olarak lakırtı veya lagaluga bu aslında.
Bana vermek istediği mesaja sahip çıkamıyor gibi gelmişti ustabaşı.
Bana şey dese abi sen unut iki haftada taşınmayı.
Buranın en az dört haftası var.
Hatta sen hazırlık da yapma hiç şimdi.
Ben sana haber veririm dese boş konuşma olmayacak, lakırtı olmayacak, lagaluga olmayacak.
Haydi gere göre. Lakırtı, lagaluganın zıttı ortaya bir söylem koyabilmektir.
Ortaya bir söylem koyabilecek.
Abi sen unut, biliyorsun çok sorun yaşadık, elimizden geleni yaptık, olmadı.
Sana da çekiniyorum bunu söylemeye ama unut iki haftaya falan taşınamıyorsun.
Lagaluga, lakırtı boş konuşmak ile net bir şey söylemek, ortaya bir söylem koymak arasındaki temel fark bu.
Lafı dolandırdığımızda genelde söyleyeceğimize, iletmek istediğimize sahip çıkamıyoruz.
O yüzden laga, luga, lakırt böyle.
Ağzımızdan adeta kelimeler saçılıyor ama nereye gittiğini bilemiyoruz bir türlü.
İkinci soru. İçimden geldiği gibi konuştuğumda boş konuşuyorum gibi hissedip kendimi kötü hissediyorum.
Neden? Bu çok özel bir soru ama bir soruyla karşılık verebilirim.
Eğer içinizden geldiği gibi konuştuğunuzda boş konuşuyormuşsunuz gibi geliyorsa, bir yere oturmuyorsa bir dönüp kendinize şu anlamda bakın.
İletmek istediğinizi, söylemek istediğinize sahip çıkıyor musunuz?
Sizin zihninizde net mi söylemek istediğiniz?
Sahip çıkmak...
aslında önce bir netleştirmeyi de gerektiriyor.
Ben karşımdakine kırıldım.
Sadece kırgınlığımı söyleyeceğim.
Ondan bir beklentim yok. Ben karşımdakine kırıldım.
Bir şekilde telafi etmesini, onaymasını isteyeceğim ondan.
Bu yaptığına çok mutlu oldum.
Sadece bunu paylaşacağım onunla.
Neyse ne söylemek istediğiniz şey.
Ana mesajınız diyeyim.
O ana mesajı netleştirmek aslında bizi lagalugadan, lakırtıdan uzaklaştıran oluyor.
3. Hiç durmadan konuşan, asla dinlemeyen insanların konuştukça kaygısı azalır mı?
Emin değilim biliyor musunuz?
Bazen de artabilir. Aslında bazen de artabilir ama günün konusunda şöyle bağlayabilirim.
Lagaluga yapmak, lakırtı yapmak bizi ontolojik kaygımızdan uzaklaştırıyor.
Sahip çıkmamak bizi ontolojik kaygımızdan uzaklaştırıyor.
Ve her zaman bu kadar kaygılı kalamıyoruz.
O yüzden de soru gelecek ama şimdiden söyleyeyim.
Hani laka luka yapmaya hakkımız var.
Bazen bir şeyler fazla geldiğinde sahip çıkamayacakmışız gibi hissettiğimizde boş konuşabiliriz ve bunda hiçbir sorun yok.
4. Sınırlarımızı çizmek her seferinde neden bu kadar zor?
Boş bir konu değil galiba hocam.
Bugünün konusuyla bu haftanın konusuyla alakalı olmasa da kısa bir cevap vermek isterim.
Sınırlarımızı çizmek zor çünkü sürekli çizmeye devam etmemiz gerekiyor.
Şöyle düşünün bir bahçeniz var.
Etrafına bir duvar örüyorsunuz.
Hani o bahçeye istemediğiniz yabancı insanlar girmesin.
Neresi sizin araziniz neresi değil belli etmek için.
O duvara... Duvar işte taş beton ona bile bakmamız gerekiyor.
O sınırı bile bir çabayla ayakta tutmamız gerekiyor ki insanlar arası sınırlarda bunu çok daha sık sürekli elimiz üstünde olması gerekiyor.
Sınırlarda bir kere çekip de kenara çekilebileceğimiz şeyler değil sürekli bir müzakere halinde olmamızı da bizden talep eden şeyler tam da bu sebepten ötürü.
Çok ama çok zor.
Haklısınız. 5.
Boş konuşmaya dair dürtüsel ihtiyaçların kaynakları neye dayanıyor olabilir?
Buna da aslında cevap vermiş bulundum.
Sahip çıkamamaya dayanıyor.
Burada dürtüsel kısmı paranteze almak istiyorum.
Ne kadar dürtüsel? Dürtüsel kelimesi çok enflasyona uğradı.
Ama bir insan neden boş konuşur diye soruyorsanız, neden boş konuşmaktan kendini alıkoyamaz diye soruyorsanız sahip çıkamıyor demektir bir şey.
Ben neden boş konuşuyorum diye soruyorsanız bir şeye sahip çıkamıyorsunuz demek ki orada.
Ve şeyin ayrımını da yapmak isterim bu noktada.
Önce kendi içinizde sahip çıkmayı hedefleyin.
Sahip çıktığınız şeyi illa karşı tarafa iletmek zorunda değilsiniz.
Ya ben şu anda çok öfkeli hissediyorum deyip kendi içinizde o duyguya sahip çıkıp kendi içinizde tutabilirsiniz.
Böyle de bir özgürlüğünüz var.
Altı. Sanki sürekli ciddi şeyler konuşmalıyım ama böyle de yalnız kalıyorum.
Ciddi şeyler dediğiniz ne tam olarak onu sormak isterim.
Dündü galiba bir meslektaşımla konuşuyorduk ve meslektaşlarımızı çekiştiriyorduk, iki meslektaş.
Bazı meslektaşlar ne kadar terapi dilinden konuşuyor günlük hayatta bile diyorduk.
Bunun ne kadar böyle o konuşmayı aslında sığlaştırdığını, kişileri yabancılaştırdığını bir şekilde...
Erozyon yaratıyor gerçek anlamıyla.
Bundan bahsediyorduk.
Sürekli ciddi konuşmak da böyle bir şey.
Yani bazen şaka yapmalıyız.
Bazen dalga geçmeliyiz.
Bazen tiye almalıyız.
Bazen ironik olmalıyız.
Bazen sahip çıkamamalıyız.
Bazen sahip çıkmamakla da barışık olmalıyız.
O yüzden de sürekli ciddi konuşmalıyım.
Çok büyük bir baskı ve evet yani insanları sizden uzaklaştırır ve sizi kendinizden yabancılaştırır.
O yüzden nacizane önermem.
7. Kime göre neye göre boş ya da laga luga vs.
nasıl bilebiliriz?
Belki karşı tarafın gündemi bunlar.
Doğrudur ki biri gelip de ya çok boş konuşuyorsun diyebilir ama...
Tam da o sırada siz aslında boş konuşmuyorsunuz, ona çok net bir şey söylüyorsunuz ama karşınızdaki sizin söylediklerinizi değersizleştirmek için böyle bir yola başvuruyor olabilir.
Evet olabilir ama bu karşı tarafın sorunu.
Bu değersizleştirmeye boyun eğmemek de sizin seçiminiz olabilir.
Hayır, boş konuşmuyorum, sana şunu şunu şunu ifade etmeye çalışıyorum deyip mesajınızı aynı netlikle tekrar edebilirsiniz.
Varoluşçu tarafa dönecek olursak kime göre boş konuşmak lagaluga?
Size göre. Kendinize dönüp bakın.
Ben şu an ağzımdan çıkan şeylerin arkasında iletmek istediğim mesaja sahip çıkıyor muyum çıkmıyor muyum?
O mesaja sahip çıkmıyorsanız lagaluga yapıyorsunuz.
Ve bir daha söyleyeyim lagaluga yapmaya da hakkınız var.
Ama ne yaptığınızı bilin.
Önemli olan ayrım bu tam olarak.
Sekiz. Henüz dile gelemeyenler boş konuşurken ağzımdan çıkıyor olabilir mi?
Aynen öyle. Yani bazen hatta çoğunlukla neye sahip çıkmadığımızın da farkında olamıyoruz, bilemiyoruz.
Ve ağzımızdan lagaluga şeklinde dökülürken fark edebiliyoruz.
Veya bazen bir konuşma bitiyor gelmiştir başınıza, benim çok başıma geliyor.
Ya ben burada şimdi tam olarak ne demeye çalıştım?
Allah Allah ya ben bile anlamadım diyorum ve sonra düşünüp anlayabiliyorum.
Sahip çıkacak şeyi bile fark etmemiş olduğumu fark ediyorum.
O yüzden evet henüz dile gelmemişler.
Boş konuşurken ağzınızdan saçılabilir.
Çok doğal, çok insani.
Dokuzuncu soru bugünle hiç alakalı değil.
Neden insan koşmak ister diye sormuş.
Çünkü koşmak çok güzel bir şey değil mi?
Çok kısa bir cevap. vereyim günün konusuyla alakalı olmasa bile.
Onuncu soru. Bu aslında ötekinden gelen değerlendirme değil mi?
Az önce buna cevap vermiş bulundum.
Evet ötekinden gelen bir değerlendirme de olabilir.
Sizin söylediklerinizi, sizin durduğunuz yeri değersizleştirmek, küçümsemek için biri böyle söylüyor olabilir.
Veya başka bir sebeple dile getirdiklerinizi lakırtı, lagaluga, boş konuşma olarak isimlendirebilir.
Ama siz boş konuşmuyorsanız mesajınızı aynı netlikle tekrardan ifade edebilirsiniz ve boş konuşmadığınızı ekleyebilirsiniz.
Bu tam olarak bu ilişkisel transaksiyonda müzakere etmeniz gereken şey gibi görünüyor.
11. soru.
Düzelti çok seviyorum.
Nedendir bilmem dozunda icra etmek bence meziyet.
Boş konuşmayı seviyor galiba dinleyici.
Sorunun başı ucundan sonundan kopmuş.
Sevebilir. Bu arada boş konuşmak yani şöyle söyleyeyim.
Daha yüzeyel, daha böyle dedikodu, daha işte lay lay loğum, daha hafif şeyler konuşmakla ilgili bir mesele yok.
Az önce dediğim gibi sürekli ciddi ciddi konuşmak bu çok büyük bir baskı üstünüzde.
Lütfen böyle bir yere girmeyin.
dozunda icra etmek meziyet doğrudur.
Dozunda icra etmek meziyettir.
Hayatta biraz boş yapmak, biraz değil, istediğiniz kadar boş yapabilirsiniz.
Sürekli çok ciddi, çok dik, çok sahip çıkmış, çok net ve bilmem ne falan.
Hem gerçekleştirmesi neredeyse değil, imkansız bir ideal.
Hem de çok hayatınızı çoraklaştıracak bir şey.
12. soru. Bunu yapmayı tercih ettiğim için tuhaf uyumsuz bulunuyorum.
Öneriniz. Pardon bunu yapmamayı tercih ettiğim için tuhaf uyumsuz bulunuyorum.
Amerika'da yaşayan bir dinleyici onu da not etmiş.
Öneriniz nedir?
Çok kültürel farklar var tabii ki.
Ama bence o kültürel kodların arasında yine mesajınıza önce içinizde sahip çıkıp.
Sonra da sahip çıkılmış bir şekilde o mesajı karşı iletmenin yollarını bulabilirsiniz.
Aynı şey İngiltere için de geçerli.
Benim çok sık yer aldığım, ikinci en çok yer aldığım kültürel bağlam bileniniz bilir.
Evet orada da böyle çok direkt olmak hoş karşılanan bir şey değil.
Ama o ne derler?
Lafı dolandırmanın içinde bile ortaya net bir söylem koymak, mesajı net bir şekilde vermek mümkün.
Bunun yollarını bence araştırmakta fayda var.
Bütün kültürler içinde geçerlidir.
Evet doğrudur ki çoğu kültür, ki Türkiye'de buna katarım, çok direkt iletişim hoş karşılanmıyor, boşa düşüyor veya hakaretvari algılanabiliyor.
Ama dediğim gibi bu mesajınıza sahip çıkıp...
Onu doğrudan vermeniz için bir engel olmamalı elbet bir yolu vardır.
13. soruyla devam edelim.
Bir dinleyici yeni tanıştığım biriyle lagaluga olsun, sessizlik de olsun derken aşırı kişisel paylaşım diye bir yorum bırakmış.
Yapmayın derim herhalde en temelde.
Tabii ki kişisel paylaşımlar yapmak, ilişkileri...
hızlandırır, kişileri yakınlaştırır.
Orada dikkatimi çeken kelime aşırı oldu.
Sessizlikte kalamadığımızda bazen sessizliği yarattığı gerginliği üzerimizden atmak için olur olmadık.
Sonrasında pişman olacağımız olur olmadık derken aslında içerik olarak olur olmadık bir şey yok ama sonrasında pişman olacağımız keşke paylaşmasaydım diyeceğimiz şeyler paylaşırken bulabiliyoruz kendimizi.
Belki de sessizlikle ilgili bir şeye sahip çıkamadığımız için bu noktada da laga luga yapıyoruz.
Bazen biriyle tanışabilirsiniz.
O insanla bir muhabbetin ilerlemesini çok isteyebilirsiniz.
Ama elinizdeki veri aslında birbiriniz için uygun olmadığınız yöndedir.
Sessizlik başka bir şeyi anlatıyordur.
Tam da o sessizliğin size anlattırdığı, size hissettirdiği şeye sahip çıkmamak üzere sessizlikte kendimizi...
Lega Luga yaparken bulabiliriz.
Bir sonraki soruya geçecek olursam.
14. soru. Aşktan vazgeçmek duygularda aşkta belirsizlik.
Şu sıralar hayat hikayem demiş biri.
Çok bugünün temasıyla ilgili, ilişkili değil.
Ama yine de madem dinleyici böyle bir şey iletmiş, ben de bir kelime etmiş olayım, bir kelam etmiş olayım.
Aşktan vazgeçmeyin ama aşkın peşinden de koşmayın.
Aşk akışta olan bir şey.
çabayla olan bir şey değil.
Ama bir taraftan da açık durmaya devam etmek gerekiyor.
Aşktan vazgeçmek bana biraz böyle hayata küsmek gibi geliyor ama böyle fare daha küsmüş, daha haberi olmamış tadında bir hikaye yazıyoruz.
Yapmayın derim.
Aşk varsa var, yoksa yok.
Peşinden özel bir çaba sarf etmeyin, bulmak için.
Ama açık durmaya devam edebilirsiniz.
15. soru. Çok seviyordum.
Neden bilmem dozunda çok ciddi ortamda büyüdüm.
Burada ne demek istedi acaba dinleyici?
Tam olarak anlayamadım. Çok seviyordum.
Neden bilmem dozunda çok ciddi bir ortamda büyüdüm.
Az önce aslında buna bir parça cevap vermiş bulundum.
Orta bir söylem koymak, net bir mesaj vermek illaki sürekli...
günlük anlamda anladığımız sürekli ciddi kalmak demek değil.
Bunları da birbirinden ayırt etmek gerekiyor.
Sürekli ciddi kalmak bizi kendimizden yabancılaştırır, insanları bizden uzaklaştırır.
Çok çoraklaştırıcı bir şey tabii ki de.
Lütfen bu podcast bölümünü dinleyip, en azından başlığını okuyup sadece vahşi terapistler de insanlar hep ciddi konuşsunlar diye öneriyor gibi bir şey çıkarmayın.
Öyle bir şey çıkarsanız gerçekten...
vermek istediğim mesaj baya yanlış bir şekilde sizlere ulaşmış olur.
Öyle değil. Bu dozunda lagaluga yapmak faslını anlamadım.
Ama varoluşçu anlamda şeyi ayırmak isterim.
İster eğlenin, ister espri olsun, ister şöyle alayım cümleyi baştan.
Sürekli ciddi olmak zorunda değilsiniz.
Sürekli Sahip çıktıklarınızı karşınızdakiyle paylaşmak zorunda değilsiniz.
Kendinize dair fark ettiklerinizi karşınızdakiyle paylaşmak zorunda değilsiniz.
Ama siz fark etmeye çalışın.
Onun dışında istediğiniz gibi geyik yapabilirsiniz.
Tabii ki de espri, geyik, daha light, hafif konular bunlar çok çok olması gereken şeyler.
17. soruya geliyorum.
Dil süçmeleri. Yanlış kelime kullanımı genelde bilinçaltımız mıdır?
Bir anlam ifade eder mi diye sormuş bir dinleyici.
Yine çok bugünün temasıyla ilgili değil.
Bu soru çok psikanalitik bir yerden geliyor.
Dil sürçmelerinin ve yanlış kelime kullanımlarının bilinçaltı değil bu arada.
Bilinç dışı onu düzelteyim.
Bilincimizin altı yok. Bir şeyler bilincimizin dışında kalabiliyor.
Ve sıkı durum bunu sadece vahuşlular söylemiyor.
Bunu psikanalistler de söylüyor.
Bilinçaltı yanlış bir kullanım.
Dil süçmeleri, yanlış kelime kullanımları bilinç dışımızdan bir sızıntı mıdır?
Bir anlam ifade eder mi?
Bazen eder, bazen etmez.
Bazen eder ama bulamayız.
Çok böyle sıkı sıkıya yapışmamakta fayda var.
Şeye de bir dipnot olarak düşmek isterim.
Biliyorum ben de...
Bu davanın savunucularındanım diyeyim.
İşte insan kendini tanımalı, kendini anlamalı, kendine yakınlaşmalı, şöyle olmalı, böyle olmalı.
Bazen de kendimize bir sır olarak kalacağız.
Bazen de her şeyi anlayamayacağız.
Bazen de anlamamız gereken şey kendini kendiliğinden gösterecek.
Biz tepişsek de, çabalasak da o anda kendini göstermeyecek.
Biraz bunları da alan vermek gerekiyor.
Kendimizle tanışmayı fazla ciddiye alıp fazla çabalı hale getirdik.
O yüzden diliniz mi süçtü?
Bir anlamı olabilir.
O anda göründüyse ne ala?
Görünmediyse de belki başka bir noktada kendini gösterecek.
18. Kendi düşüncelerini duymamak için mi sürekli ve boş konuşur insanlar?
Olabilir. Ben otomatikman bunu söylemem.
Kendi düşüncelerini duymamak için boş konuşuyor insanlar demem.
Ama doğrudur ki kendimizden mesafe almanın da bir yolu boş konuşmak.
Ortaya net bir söylem koymamak çok direkt bağlantılı.
Az önce de ifade ettiğim gibi bir şekilde ortaya bir söylem koymadığımda kendime sahip çıkmadığımda kendimle ilgili Deneyimlere,
duygulara, düşüncelere sahip çıkmadığımda ağzımdan legaluga dökülmeye başlıyor.
Çok birbiriyle ilişkili tabii ki de.
19. soruya hemen bir uğruyorum.
Her duygumuzu sorgulayıp neye hizmet ettiğini anlarsak nasıl aşkın arzusunun tadını çıkaracağız?
Aşkla ilgili değil de arkadaşlar.
Bana soru yöneltin.
Anketi Instagram'da yaptım.
Bir şekilde aşkla ilgili böyle bir sürü yorum ve soru gelmiş.
Az önce buna da fark etmeden cevap vermiş oldum.
Her duygumuzu sorgulayıp neye hizmet ettiğini anlamak zorunda değiliz.
Lütfen yapmayın bunu da.
Deneyim yaşanacak bir şeydir.
Kierkegaard'ın çok güzel bir lafı var.
Hayat çözülecek bir problem değil, yaşanacak bir gerçekliktir.
Yaşanacak bir deneyimdir der.
Lütfen, evet. Kendimizi tanımalıyız, kendimize yakından bakmalıyız ama bunu ekstrem boyutlara taşıyan da bir grup insan olduğunu görüyorum.
Yapmayın, kendi deneyiminizin içini boşaltırsınız ki bu soruyu soran kişi de zannedersem böyle bir yerden seslenmek istedi.
Gelelim 20. soruya.
Ötekinin duygularına hükmet, hükmedememenin çaresizliğini ne yapacağız?
Ötekinin duygularına nasıl hükmetmeyi hayal ediyorsunuz?
Ben de onu size sormak isterim.
Ne kadar büyük bir iddia.
Ötekinin ne hissedeceğini ben belirleyeceğim.
Bence bunun imkansızlığıyla ve büyüklüğüyle bir süre kalın.
Nasıl bir şey hayal ettiğinizin ne kadar imkansız olduğunu, ne kadar ötekini nesneleştirdiğini.
Ötekini nesneleştirirken, burada size bir etik çıkış, etik ders vermek değil amacım.
ötekini nesneleştirirken ne kadar kendinizi de nesneleştirdiğinizi fark edin.
Sonra oradan belki bir yere doğru işler evrilir, yol alınabilir.
21. soru.
Kültürel birikimi olan sevdiklerimizle boş konuşmanın rahatlatıcı etkisi neden olabilir?
Bence sadece kültürel birikimi olan sevdiklerimizle değil.
Öyle boş konuşmalar olur ki bilmiyorum belki başınıza gelmiştir.
Benim geliyor böyle bazen Bir arkadaş ortamında birileriyle karşılaşıyorum, tanışıyorum.
İlk defa karşılaştığım, tanıştığım insanlar.
Çok keyifli bir gün geçiyor.
Çok keyifli bir yemek geçiyor.
Bir daha yıllarca görmüyorum.
Belki görmeyeceğim o insanları.
Kelimenin gerçek anlamıyla geyik yapıyoruz.
Eğleniyoruz. Canlı hissediyorum.
Ben kendi adıma konuşayım. Çok güzel bir şey bu.
Hayatı o kadar da ciddiye almamak gerekiyor.
Bence yetişkinlikle ilgili en büyük meselelerden biri de bu.
Burada biraz varoluşçuluktan ayrılıp psikanalizi özellikle Winnicott'ı kulaklarına çınlatacağım.
Oyun oynamayı unuttuk.
Oyuncu bir yerden bakmayı unuttuk.
Her şey çok ciddi. Varoluşçuluk bize aslında her şeyin ne kadar ciddi ve...
Bir o kadar da ne kadar da geçici ve önemsiz olduğunu hatırlatıyor.
Evet yaptığım her seçimin sonuçları var ve seçimlerimin sonuçlarıyla yaşadığım sürece yaşamak zorundayım.
Ama bir taraftan da yani her şeyin sonu var.
Çok güzel bir laf vardır.
Çok da amiyane olacak.
Çok da şey yapmamak lazım bazen de.
22. soru.
Spesifik bir insanın yanında hiç susmamak, sessiz kalamamak.
Hele ciddi olmak bize neyi anlatır?
Hele ciddi olmak olmamak bize ne anlatır?
İlişkinize dair bir şey anlatıyor.
Şeyin altını çizmek isterim.
Boş konuştuğumuzda da, lagaluga, lakırtı yaptığımızda da aslında yine bir mesaj vermeye çalışıyoruz karşı tarafa.
Bunun altını özellikle çizmek isterim.
Sessizliği doldurmak için non-stop konuştuğumuzda da bir şey göstermeye çalışıyoruz karşı tarafa.
Sadece vermeye çalıştığımız mesaja, göstermeye çalıştığımıza sahip çıkmadığımız için darmadağınık bir şekilde çıkıyor.
Ortaya net bir şey koyamıyoruz.
O yüzden de işte birinin yanında böyle davranıyorum, şöyle davranıyorum, sessizlik olmasın diye böyle sürekli konuşuyorum ama boş konuşurken kendimi buluyorum gibi yerlerde buluyorsanız kendinizi, bunları
deneyimliyorsanız tam da yaptığınızın içinde Ne yapmaya çalıştığınız sorusunun cevabı gizli.
O yüzden bana değil kendinize sorun.
Birinin yanında sessizliğe katlanamayıp o sessizliği non-stop dolduruyorsanız bir şey yapmaya çalışıyorsunuzdur elbette.
23. soru yine alakasız bir soru.
Bu alakasız soruları elesem mi acaba yavaştan ben?
Para için yaşamak, yaşamak için para paradoksu.
Yani para hem çok ontolojik hem çok ontik bir şey.
Belki başka bir...
Başka bir bölümde değinirim ama bu bölümde değinemeyeceğim.
24. soru.
Varoluş değiştirilebilir mi yoksa sadece zamanla kendini tamamlar mı?
Ne garip bir soru.
Varoluş sizden bağımsız bir şey değil.
Varoluş sizsiniz. Hayatınız.
Siz değişiyor musunuz?
Hayatınız değişiyor mu? Her zaman eksik mi kalıyor?
Tamamlandığını hissediyor musunuz?
Ben de bunları bırakmış olayım.
25. soru muhtemelen başka bir sorunun veya yorumun devamıydı ama ben bunları word'e geçirirken bir şekilde kaymış ve araya kaynamış maalesef ki.
Bazen ihtiyaçtır demiş biri.
Peki tabii ki bazen ihtiyaçtır.
Her şeye her an sahip çıkmak zorunda değiliz.
Bunun altını çizmek isterim.
Hatta çok varoluşu olmayan bir yerden şöyle bir deklarasyonda bile bulunabilirim haddimi aşarak.
Çıkmak kadar sahip çıkmamak da hakkımız.
Özgürlüğümüz seçeneklerimizden biri.
Sahip çıkmadığımızda da ağzımız açıp konuştuğumuzda ortaya lakırtı koyacağız, boş konuşma koyacağız, legaluga koyacağız.
Ama bu bir ihtiyaç olabilir.
Sahip çıkmamak da bir ihtiyaç olabilir.
Yok saymak da, inkar etmek de.
Hakkımız var, özgürlüğümüzün parçası seçeneklerimiz arasında.
Şimdi altını özellikle çizmek isterim.
Varoluşçuluk bir ideal resim çizmez.
İnsan dediğin şunu yapar, bunu yapmaz demez.
Sadece özgürlük alanımızın içindeki ihtimalleri araştırır ve her ihtimalin gerçekleşmesi durumunda hayatımızın nasıl dönüşeceğini, nelerle karşılaşacağımıza veya
o tercihi yapmanın nasıl bir anlamı olduğuna dair fikirler üretir.
O yüzden lütfen bu bölümü dinleyip...
Yine az önce yaptığım öneriye geri gideceğim.
İnsan dediğin hep ciddi ve söyledik kendi içinde bir şeylere sahip çıkan ve çok net mesajlar veren biri olmalıdır.
Yok öyle bir şey. Bazen de savsaklarız.
Bazen de olmaz.
Lütfen kendinizi tanırken kendinizi rahat bırakmayı da ihmal etmeyin bir taraftan.
26. soru.
İnsan neden boş konuşur?
Hiçbir şey anlamadan sırf laf olsun diye.
Sırf laf olsun diyeye katılmıyorum.
Her konuşmamız, boş konuşma olsun, söyleme olsun.
Heidegger'in yaptığı ayrımla ilerleyecek olursam.
Her konuşmamız bir şey anlatıyor, bir şeye işaret ediyor, bir şey ortaya koyuyor.
Onu anlamaya ihtiyacımız var.
Kendimden bir örnek vereyim.
Bir arkadaşımın... Bir arkadaşım diyeyim.
Acayip böyle sazı ele alırdı.
Artık görüşmediğim için bir arkadaşımdı diyebilirim.
Dili geçmiş zamanla anabilirim.
Sazı ele alırdı ve yani soyut soyut ötesi soyut felsefeler uzaylılar onlar bunlar çok sıkılırdım çok boş konuşuyor gibi gelirdi.
Benim bütün bu yargılarımı bir kenara koyacak olursak aslında bir şey iletmeye çalışıyor.
Bir şey anlatmaya çalışıyor.
Bana uzaylıların varlığını anlatmaya çalışmıyor ama uzaylıların varlığını bana kanıtlayarak, beni bu konuda ikna ederek bir şey yapmaya çalışıyor aslında.
O yüzden sırf laf olsun diye konuşmak diye bir şey ne sizin için ne de başkaları için aslında yok.
Altını çizmek isterim tekrardan.
Bir sonraki soruyla devam edelim.
27. soru. Bir dakikalık şeyi yarım saatte anlatanlar neden böyleler diye sormuş bir dinleyici.
Onlara sormak gerekiyor.
Bir dakikalık şeyi yarım saatte anlatarak bir şey yapmaya çalışıyorlar.
Burada sadece kelimelerle, içerikle vermeye çalıştıkları mesajla ilgili değil mesele.
Yaptıkları eylem de bir şey anlatıyor.
Burada yaptığı bir şey anlatıyordur, orada bir şey anlatmaya çalışıyordur falan gibi ettim lafları lütfen...
Sadece içerik olarak düşünmeyin, sadece kelimeler olarak düşünmeyin.
Bir dakika örnek veriyorum.
Her bunu yapan bunu yapıyordur, böyle yapıyordur demek istemiyorum ama bir dakikalık bir şeyi yarım saatte anlatan biri ilişkisel anlamda karşısındaki üstünde bir hakimiyet kurmaya
çalışıyor olabilir. Ben istediğimde konu açılır, ben istediğimde konu kapanır.
Demeye çalışıyor olabilir. İçerik olarak kelimeler anlamıyla, kelimelerin anlamı boyutunda neyden bahsettiğinden bağımsız olarak.
28. soru bir parça daha süpervizyon sorusu bir meslektaşım sormuş diye tahmin ediyorum.
Seansta lagaluga nasıl yer kaplar?
Danışanınki nasıl dönüşür terapisi lagalugaları neler olabilir?
Terapist olarak legaluga yapmayın.
Zaten terapist olarak en azından varoluşçu psikoterapide çok az yer kaplamaya çalışıyoruz elimizden geldiğince.
Şöyle bir oran verebilirim.
45 dakika varsa terapistin konuştuğu süre gerçekten toplamda 5 dakikayı geçmemeli.
Alt alta topladığımızda bir verbatim çıkarıp böyle bir diyalog olarak baktığınızda uzun danışanın konuşmaları uzun uzun paragraflar olmalı.
Terapistinkiler birkaç sıtırlık.
Araya girişleri olmalı, az bölmeleri olmalı.
O yüzden zaten terapistin çok az bir yeri var.
Orada da lagaluga yapma şansımız yok.
Seansta danışanlar lagalugayı binbir şekilde yapar.
Ben değil, kullanmayarak yaparlar.
İnsanlar diye genelleyerek anlatabilirler.
Siz siz diye bir şey anlatabilirler.
Düşünebiliyor musunuz? Oraya gidiyorsunuz, ekiliyorsunuz.
Ekilen kendisi ama ben değilim.
Bunu yapabilirler.
Çok farklı şekillerde lakırtı, lagaluga yapabilir danışanlar.
Zaten varoluşçu psikoterapi projesinin temel amacı danışanın, danışanı kendiyle ilgili olanlar konusunda cümleyi
toparlayamadım, baştan aldım.
Danışanı danışanla karşılaştırmak.
En basit böyle ifade edebilirim.
Danışanı danışanla karşılaştırmak istiyoruz.
Kendiyle ilgili meseleleri, düşünceleri, duyguları, her şeyi, o deneyimi oluşturan her şeyi ortaya dökmeye çalışıyoruz.
istiyoruz ki görsün ve sahip çıkabilsin diye.
O yüzden danışanlar lagaluga yapar.
Çok normal, çok olağan, çok olması gereken o lagaluganın içinde bize anlatmaya çalıştıklarını duymaya çalışıyoruz.
Genellikle burada sanki bir şeyi anlatmaya çalışıyorsunuz.
Burada sanki bir şeyi işaret etmeye çalışıyorsunuz.
Nedir acaba o? Gibi sorularla lagalugayı söylemeye, dönüştürmeye çalışabiliriz.
Ama tabii ki bu bir süpervizyon sorusu.
Her durum için Farklı yaklaşmak da gerekiyor.
29. Yine konudan alakasız nelerden hoşlandığımı, nasıl bir iş istediğimi bulamıyorum.
Öz nasıl keşfedilir?
Bir özünüz olduğuna inandığınız sürece asla keşfedemeyeceksiniz.
İnsanın özü yok. İnsan dünyayla ilişkilendikçe ortaya çıkar.
Kendini var eder. Bunu ama bugünlük bu kadar cevap vereceğim ve sonraki soruya geçeceğim.
Otuzuncu soru. Yakın olduğumuz kişilerle yapılan boş konuşma, lagaluga bizi neden nasıl rahatlatır?
Dediğim gibi bazen sahip çıkmamaya da ihtiyacımız var.
Sahip çıkmamak da, otantik olmamak da insanı çok rahatlatan bir şey.
Yapın. Bol bol yapın.
Otuz bir. Neyin boş, neyin dolu olduğuna kim karar veriyor?
Tepkili gibi gelen sorulardan biri.
Neyin boş, neyin dolu olduğuna siz karar verebilirsiniz.
Siz ağzınızdan çıkan konuşmanın net bir söylenme olduğunu, lagaluga boş mu olduğunu siz ancak karar verebilirsiniz.
Bununla beraber elinizde böyle bir yetki ve güç varken de şöyle bir sorumluluk da var.
Kendinize de dürüst olmak zorundası.
32. Boş konuşmak, sayıklamak ve saçmalamak arasında bir fark var mı sizce?
Bence ve varoluşçu felsefece pek yok.
Hepsi lagaluga'ya girer.
Bazen boş konuşuruz, bazen sayıklarız, bazen saçmalarız, bazen aynı şeyin etrafında dolanıp dururuz.
Hepsi lagaluga'nın, lakırtının farklı ifade buluş halleridir.
33. Sessizliği boş konuşmakla doldurma isteği nereden geliyor olabilir?
Buna da cevap vermiş bulundum ama cevabımı tekrar etmekten hiç çekinmem.
Bir şekilde o sessizliğin yarattığı kaygıdan endişe ederiz.
O kaygının içinde duramayız.
Sessizlikte karşı tarafa sessiz kalırken istemediğimiz bir görüntü aktardığımızı zannedip o görüntüyü değiştirmek üzere sessizliği doldurmaya başlarız.
Oysaki sessizlik başlı başına bir şey anlatıyordur.
34. Dinleyemiyorum.
Dikkatim hemen dağılıyor.
Ufaktan sinirleniyorum.
Hatta normal mi?
Çok güzel. Bir Varsu terapisi de normal mi diye bir soru sordunuz.
İnsansanız, bu soruyu sorduğuna göre kişinin insan olduğunu düşünmek istiyorum.
Umarım ki AI değildir.
İnsansanız normal. Bir zorluktan bahsettiğini duyar gibi oldum dinleyicinin burada.
Dikkatini toplayamıyor, dinleyemiyor, dinleyemedikçe kaçırıyor, kaçırdıkça sinir oluyor, sinirleniyor.
Burada sadece şunu eklemek...
Bu ayrı bir konu o yüzden duraksadım.
Neresinden ele alayım diye bir düşünmeye ihtiyacım oldu.
Sadece şunu eklemek isterim burada.
Dikkat de... günümüz ruh sağlığı alanının iddia ettiğinin aksine ana akım ruh sağlığı alanının iddia ettiğinin aksine dikkat kas gibidir.
Geliştirilebilir. Çalıştırıldıkça geliştirilebilir.
Ve geliştirmenin yolları vardır.
Geliştirince ilginç bir ilişki var.
Dikkatimiz, dikkat edebilme, dikkatimizi toplayabilme yetimiz genişledikçe kendimizi tutabilme, konteyn edebilme ve de Kendimize sahip
çıkamıyor. Otantik olabilme yetilerimiz de genişliyor bununla beraber.
Buradan dikkat önemli bir mesele.
Maalesef ki herkes peynir ekmek gibi tanı alıyor.
Bunun etrafında tanı almakla kalmıyor.
İlaçlar basılıyor.
Biraz böyle yazık günah bir hal ama o da ayrı bir podcast konusu olacak bir mesele.
Burada durduruyorum kendimi.
35. soru. Psikologlar boş konuşur mu?
Dışarıda günlük hayatta bayağı boş konuşuruz.
Bizim de hakkımız boş konuşmak.
Tabii ki de dediğim gibi az önce de ama seansta boş konuşmamaya dikkat etmemiz önemli.
Eğer danışana bir şey söylerken patinaj çekiyorsunuz gibi bir hisse kapılıyorsanız bilin ki danışana iletmek istediğinize sahip çıkamıyorsunuz o anda.
Geriye dönüp ben danışana tam olarak ne iletmek istiyorum onu netleştirin.
Sahip çıkın ve iletmeye çalışın.
Bazen seanslarda yaptığım oluyor.
Böyle bakıyorum patinaj çekiyorum.
Legaluga'ya doğru yuvarlanıyor söylemeye çalışıyorum.
Çok özür dilerim.
Ben bir baştan alayım diyorum ve baştan netleşmiş bir şekilde vermek istediğim mesajı vermeye çabalıyorum.
Tabii ki de bazen bizler de seansta fark etmeden bocalayıp legaluga yaparken kendimizi bulabiliriz.
36. soru bu bölümün son sorusu.
Zihnimizi başka nasıl boşaltabiliriz ki?
Zihnimizde gevelediğimiz düşünceleri çıkarmak işe yarar şeyler şeydir demiş.
Buna hem katılıyorum hem katılmıyorum.
Çıkarttığımızda kurtulabildiğimiz gibi çıkarttığımızda daha çok içinde de kaybolabiliyoruz.
Bu çok çift taraflı bir mesele.
O yüzden otomatikman boş konuşmak iyidir.
Döküyoruz içimizdekileri.
Oh içimizde de hiçbir şeyler kalmıyor.
Demek çok isterdim ama diyemem.
Kızın ayağı öyle değil.
Bugün için de çok teşekkür ederim.
Dinlediğiniz için, muhteşem sorular için.
Dilerim ki siz de, alt tarafı 40-50 dakikalık bir podcast bölümü ama sizin kendi üstünüze düşünmeniz için bir şeyleri...
Harekete geçirmiştir.
Bazı taşlar yerine oturmak üzere harekete geçmiştir en azından.
Dilerim ki bir yankı bulmuştur.
Önümüzdeki hafta yeni bir konuyla, ilgi çekeceğini düşündüğüm bir konuyla karşınızda olacağım.
O da sosyal medya ve sosyal medyanın varoluşumuzdaki yeri.
Çok ilginç sorular gelmiş.
Tek tek cevaplandıracağım.
Önümüzdeki haftaya kadar kendinize iyi bakın.
Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
