
Transkript
Merhabalar, Kendi Normal'in Dayanılmaz Hafifliği Podcast'inin bu haftaki yeni bölümüne hoş geldiniz.
Ben Ferhat Çakiçöz ve yine her hafta olduğu gibi sorularınıza, cevaplarımla karşınızdayım.
Bu haftanın konusu yalnızlık.
Yalnızlığa dair çok hoş diyeceğim, hoş sorular iletmişsiniz ama hoş derken hani keyifli, eğlenceli demek...
Onu açıkça belirtmek isterim.
Çok deneyimsel, çok gerçekten yaşanmışlıklara dayanan sorular.
O yüzden ben de elimden geldiğince emanetlerinize iyi bakmaya ve onlara güzel cevaplar vermeye çalışacağım.
Anlıyorum ki yalnızlık da çok zihinlerinizi kurcalayan bir mesele.
Kimin değil tabii ki. Temel bir ontolojik faktör olarak, temel var ruhsal bir mesele olarak hepimizin hayatında öyle ya da böyle bir yerde duruyor, bir rol oynuyor.
Daha fazla lafı uzatmayayım.
30 tane soru var.
Bir kısmı tekrar ama olsun yine de o tekrar eden soruları da bir daha bir daha okumayı çok seviyorum.
Çünkü bir şekilde küçük bir örneklem olsa da sadece bu podcast'ı takip edenler ve soru iletenler gibi küçük bir örneklem olsa da yine de daha
çok nereye doğru çekiliyorsunuz, çekiliyoruz.
Daha çok neler zihnimizi meşgul ediyor, neleri anlamlandırmaya çalışıyoruz.
Görmek hem değerli hem de ilginç.
O yüzden onları da okuyacağım ama en azından cevap vermiştim gibi ufak bir notla geçeceğim.
Lafı uzatmayacağım dedim ama yine lafı feci derecede uzatmayı başardım.
Birinci soru. Başkalarıyla yakınlık kuramayan, yalnızlığı yeğleyen şizoid tipte kişilikleri nasıl yorumluyor varusçu terapi demiş bir dinleyici.
Her şeyden önce kişilik tiplerine varusçu terapisi olarak çok inanmıyoruz.
Bazı alışkanlıklarımız, bazı döngülerimiz, bazı paternlerimiz var.
Sık tekrar ettiğimiz, kendimizi tekrar ederken bulduğumuz.
Ama bu otomatikman işte bir iç yapıya veya zaten öyleyim.
Böyle bir nesneleşmiş, sanki bir nesneymişiz gibi bir sabitliğe işaret etmiyor.
O yüzden her şeyden önce onu bir düzeltmekle başlamak isterim.
Düzeltmek derken yine yanlış anlamayın lütfen.
Vaz şu bakış açısıyla yorumladığımda düzeltmeye ihtiyacım olan bir parça.
gibi görünüyor.
Ama bununla beraber sosyal ilişkilerden çok tek başınıza kalmayı tercih eden biri olabilirsiniz.
Tek başınalığın keyfini süren tek başınalıktan hoşlanan biri olabilirsiniz.
Başkalarıyla yakınlık kuramayan veya kurmayan biri olabilirsiniz.
Burada daha deneyimsel boyutuna bakmakta fayda var diye düşünüyorum.
Mesela soruda böyle çok ince bir ayrıntı var.
Başkalarıyla yakınlık kuramayan demiş soran kişi, yalnızlığı yeğleyen, kurmayan değil kuramayan, eğer bir kuramama hali varsa yani bilinçli, niyetli, açık bir tercih değil de
bir özlem, bir açlık, bir ihtiyaca rağmen Bu kişi kendini yakın hissedemiyorsa birilerine ne oluyor da hissedemiyor, aradaki
bloklar, engeller nedir onlara bakmak gerekiyor.
En nihayetinde sosyal dünyada, sosyal ilişkilerde hepimiz farklı şekillerde kendimizi var ediyoruz ve var etme hallerimiz bize dair bir şeyler anlatıyor.
Genel bir yorum vermektense kendini bu şekilde var eden birine dair ne anlatır?
Ona bakmak gerekiyor.
2. Yalnızlık varuhsal kaygılığın esas nedeni olabilir mi?
Hayır. Çok romantik bir soru.
Keşke olsa ama kesinlikle hayır.
Yalnızlığa gelene kadar birçok temel meselemiz var.
Ontolojik anlamda, varuhsal anlamda cebelleştiğimiz.
Bunların başında herhalde birbiriyle çok çelişseler de herhalde bütün varoluşçu filozofların hemfikir olduğu ölüm sonluluk meselesi var örneğin.
En çok kaygı uyandıran, varoluşumuzu, varlığımızı kaygılı kılan şey.
Ama tabii ki de yalnızlık çok küçük bir yerde değil.
Onun da altını çizmek isterim.
Yalnızlık da bir ontolojik mesele.
Bir taraftan insanlarla çevriliyiz.
Bir taraftan ötekine insanlara muhtacız ki o muhtaçlık hakkında da birkaç soru gelmiş onlara da cevap vereceğim.
Bir taraftan insanlara muhtacız ama bir taraftan da yapayalnızız aynı zamanda.
Yapayalnızız kendi deneyimimizin içinde yapayalnızız.
Yapayalnızız kendi hayatımızda yapayalnızız.
Çok istese bile biri benim yerime acı çekemez örneğin.
Biri benim yerime gidip spor yapamaz ve sağlıklı bir vücuda kavuşamaz.
Biri gerçekten benim yaşadıklarımı birebir deneyimleyemez, göremez.
Benim yerime geçemez.
Deneyimimin içinde yapayalnızım.
Ve bu tam olarak ontolojik yalnızlık dediğimiz konu.
Tabii ki bu beraberinde yine varoluşsal bir kaygı getirir ama...
En ana mesele olduğunu düşünmüyorum.
Üçüncü soru. Yalnızlık ne zamana kadar hoştur da sonra boş gelir diye.
Böyle çok şarkılı bir melodisi bile kulağıma gelir gibi oldu.
Şarkılı bir soru gelmiş.
Bu size kalmış bir şey.
Yani yalnızlık demeyeyim de tek başınalık diyeyim.
İkisini biraz ayırmakta fayda var ki yine sorulardan biri buna dair de.
Tek başımıza kalabilmemiz gerekiyor bir taraftan çünkü hayatın, kendimizin bir şeylerin üzerine düşünebildiğimiz, dinlenebildiğimiz, kabuğumuza çekilebildiğimiz,
kendimizi onarabildiğimiz bir yer tek başınalık.
Ama bir yandan da ilişkilere ihtiyacımız var, ilişkilerden beslenmeye ihtiyacımız var, ötekinin varlığını hissetmeye ihtiyacımız var.
Varlığımızın, varoluşumuzun başkalarında bir rezonans, bir yankı uyandırdığını görmeye ihtiyacımız var.
Bütün bunlardan mahrum kalıyorsak tek başınalık can sıkıcı hale gelebiliyor tabii ki.
Dördüncü soru. İnsanın kendiyle baş başa olmaktan keyif almasının yalnızlıktan farkı nedir?
Aslında bunu da biraz açıklar gibi oldum.
Bir parça cevap. verir gibi oldum ama birkaç şey daha eklemek isterim.
Yalnızlık en temelde ontolojik varoluşsal bir koşul.
Yani insansanız, insansak kendimi niye bunun dışına koydum bilmiyorum.
Ben de insanım çünkü. İnsansak yalnızız.
Yalnız bir varoluş bizimkisi.
Kendiyle baş başa olmaksa bir sosyal hal.
Ötekinin o anda, o ortamda fiziksel olarak yanı başımızda olmayışını tanımlayan bir sosyal hal.
Ama altını çizmek isterim. Kendimizle baş başa olmak.
Bakın Türkçe'de de kullandığımız tabir çok ele veriyor.
Kendimizle baş başayız.
Hala bir ilişkisellik sürüyor.
Hala daha bir iletişim, bir alışveriş, bir transaksiyon sürüyor orada.
Kendimizle ve...
Nadiren o kendimizle sınırlı kalır, başkalarına da uzanır aynı zamanda.
Altını çizmek isterim.
O yüzden kendimizle baş başa olmaktan ve bundan da keyif almak bir tercihtir.
Aynı zamanda da çok varusçu olmayan bir yerden de söylemek isterim ki geliştirmeye ihtiyaç duyduğumuzda bir kapasitedir aslında.
Kendinizle baş başa olmaktan keyif alamıyorsanız bu...
Birçok şeye emari olabilir.
Terapinizde konuşun derim.
Beşinci soru.
Yalnız hissetmek bir seçim midir?
Aslında tek başınalıkta yeterli olabilir.
Yalnız hissederiz.
Bunun bir seçim olduğunu düşünmüyorum.
Çünkü varoluşsal olarak bir daha tekrar edeyim.
Ontolojik olarak yalnızız.
Dediğim gibi mutlu olduğumda, üzüldüğümde, acı çektiğimde, öfkelendiğimde...
Benim yaşadıklarımı birileri görebilir, birilerini de yankı uyandırabilir ama kimse benim yerime bunları yaşayamaz.
Kimse benimle beraber yaşayamaz.
Evet iki kişi yan yana beraber çok mutlu olabiliriz ama o diğerinin mutluluğu başkadır, benim mutluluğum başkadır en nihayetinde.
Bu kimse çok kişisel.
O yüzden yalnız...
Yalnızlık bir seçim değil, yalnız hissetmek de bir seçim değil.
Bence başlı başına bir şey anlatıyor.
Bir açlığı, bir ihtiyacı, bir arzuyu anlatıyor.
Ona bakmak gerekiyor.
Yani yalnız hissettiğinizde kendinizi neyin eksikliğini, neyin noksanlığını yaşıyorsunuz tam olarak.
Genellikle ve otomatikman bir ötekinin varlığı olmuyor.
Spesifik özellikleri olan bir ötekinin varlığı işte dinleyen, anlayış gösteren, önemseyen vs.
vs. gibi. Altıncı soru.
Yalnızlığa alışmak bir yerden sonra sosyal çekilmeyi getirir mi?
Bunun nasıl önüne geçilir?
Güzel bir soru.
Getirebilir tabii ki de.
Sonuçta sosyalleşmek, ötekiyle olmak da...
Bir kas gibi uzun süre kullanmadığımızda erimeye başlıyor.
İngilizce konuşulan toplumlarda small talk denilen bir şey vardır.
Bir ortama girdiğinizde...
Yüze el olan çok da derinliği olmayan ama bir taraftan da işte ilk bağları kurmanıza yardımcı olan böyle ufak tefek lagalugalar yapılır.
O mesela bir kas gerektirir böyle yeni bir ortama girdiğinizde kendinizi nasıl göstereceksiniz nasıl ortaya koyacaksınız vesaire.
Evet yani bunlardan uzun süre uzak kaldığınızda bir süre sonra o kas erir güçsüzleşir ama tabii ki yeniden güçlenmesi mümkündür.
Sosyalleşmenin yollarını hatırlamak veya yeni yolları öğrenmek her zaman mümkündür.
Unutmayın ki ontolojik koşullar dışında hiçbir şeye tam anlamıyla mahkum değiliz.
Yalnızlığa alışıp da sosyallikten çekilmeye de mahkum değilsiniz.
Eğer bir şikayetiniz ise bu kesinlikle yapılacak bir şeyler var buna dair.
Yedinci soru. Yalnızlık gerçekten bize zarar verebilir mi?
Dozunu kaçırdıysak.
Aslında altıncı soruyla çok ilişkili.
Merak ettim aynı kişi mi göndermiş acaba bu soruları şu anda hatırlayamadım.
Gönderenlere bakıyorum normalde ama.
Yalnızlık veya çok uzun süre sosyalleşmemek, çok uzun süre ötekiyle bir disek temasında bulunmamak bir noktadan itibaren bizlere zarar verebilir.
Bunun altını çizmek isterim.
Zaten kendimizde baş başayken de öteki her zaman oradadır.
Böyle işte alıp başımızı dağlara çıksak, inzivalara kapansak da öteki hemen yanı başımızda, ötekinden tırnak içinde kurtulmanın bir yolu yok.
Ama bununla beraber çok uzun süre tek başımıza kaldığımızda...
Ötekinin bir fiil yanımızda olup bizi besleyebileceği imkanları kaybetmeye başlıyoruz.
Farklı türde ihtiyaçlarımız ihmal edilmiş oluyor, ihmal etmiş oluyoruz.
Gerçekten tek başına kalmanın dozunu kaçırmak diye bir şey var, onu söyleyebilirim.
Ama bunu tabii ki bir Valsu terapist olarak...
Hem bir varoluş terapisi olarak söylüyorum ama bir taraftan da biraz da böyle klinik psikolog kimliğimin sesini de duyar gibiyim.
O yüzden böyle hani varoluşçu taraftan bir parça böyle soru işaretiyle dinleyebilirsiniz bu cevabı.
Sekizinci soru. Yalnızlık ve tek başına ayrılma hakkında çok güzel aslında bunu ufak ufak bu noktaya kadar yapar gibi oldum.
Yalnızlık bir varoluşsal ontolojik koşuldur.
Hepimiz yalnızız.
Ontolojik anlamda, varusal anlamda, tam da az önce söylediğim sebeplerden ötürü.
Çünkü kimse bizim yerimize, bizim hayatımızı deneyimleyemez, yaşayamaz.
Bununla beraber tek başınalık bir sosyal haldir.
Ötekinin bir fiil yanı başımızda olmadığı bir sosyal haldir.
Ve kesinlikle ontolojik bir koşul değildir.
Sadece... Tercih demekten kaçınmak isterim.
Çünkü tercih etmeden de tek başımıza kaldığımızı hissettiğimiz zamanlar oluyor.
Ama daha ontik, daha günlük bir konu, bir meseledir tek başınalık.
İkisini birbirinden ayırmakta fayda var.
Ve hatta şunu da eklemek isterim.
Aslında varoluşçu düşünürler ve terapistler yalnızlıktan bahsettiklerinde İngilizce literatürde isolation'dan bahsederler.
Buna isolation derler. Hatta Türkçe'ye de yalıtım ve izolasyon diye çevirenler var ama...
İngilizce'dekinin aksine böyle yalıtım şey gibi geliyor kulağıma.
O yüzden kullanmaktan kaçınıyorum.
Ben boru muyum? Kablo muyum?
Beni yalıtıyorsunuz falan. Veya yalıtılmışım ben falan diye bir itiraz edesim geliyor.
Çok böyle mekanik bir şeye işaret ediyor gibi sanki.
O yüzden... Ben şahsen ontolojik koşul olandan da yalnızlık olarak bahsetmeyi tercih ediyorum.
Ama İngilizce bilenleriniz, İngilizce düşünebilenleriniz için aslında İngilizce'deki karşılığı isolation fena da bir fikir vermiyor.
Dokuzuncu soru.
Bilimin söylediklerinin aksine yalnızlığı neden çok seviyorum?
Burada bir itirazım var.
Bilim nadiren diyeceğim.
Hatta nadireni de böyle bir...
Herhalde kaçırdığım bir şey vardır diye ekliyorum.
Daha iddialı konuşacak olursam bilim hiçbir zaman net, doğrusal ve tek bir şey iddia etmez.
Bilimsel açıdan inanmak istediğiniz pozisyonu destekleyen veriler bulmak her zaman mümkündür.
O yüzden bilimin söylediklerinden burada dinleyici ne kastediyor?
Bilmiyorum hani ilişkilenmek güzel, ilişkiler güzel, sosyallik güzel gibi bir şeyleri iddia eden bir bilimsel veriden bahsediyor diye varsaydım.
Buna karşın tek başına kalmanın ne kadar önemli olduğu, bunun bir kapasite olduğu, tek başınalığın yaratıcılığı, kendini tanınmayı, kendimizle daha
yakın ilişkiler kurmayı ne kadar desteklediğine dair de zilyon tane veri de var.
O yüzden bu bilimin söyledikleri...
Elitist gelmek istemem kulağa ama bilim insanı değilseniz verileri yorumlayacak bilgiye sahip değilseniz açıp bir makaleyi okuyup da o makalenin artısıyla eksisiyle eleştirisiyle
ortaya koyduklarıyla her şeyi kapsayıp kavrayacak bir yerde değilseniz bilimin söylediklerinin en azından bir soru işaretiyle alın.
Kulak asmayın demem tabii ki de.
Çünkü bilimin ne derler?
genel topluma aksettirilmesi, aktarılması da çok değerli.
Ama aklınızda bulunduğunuz gibi bilim hiçbir zaman tek bir şey söylemiyor.
Genellikle çok perspektifli ve farklı kampları destekleyen, farklı pozisyonları destekleyen, farklı farklı iddiaları ortaya atar bilim.
Yalnızlığı neden çok seviyorum kısmına geleyim.
Bunu size sormak gerekiyor.
Belli ki tek başınıza kalmaktan besleniyorsunuz.
Nasıl bir beslenme hali?
Buna bakmak gerekiyor.
Ötekinin bir fiil fiziksel anlamda, sosyal anlamda orada olmayışı ne anlamda, ne açıdan iyi geliyor?
Buna bakmak gerekiyor.
Eminim ki kendinize dair birçok şey keşfedebilirsiniz bunlara bakarken.
Onuncu soru.
Yalnız kaldığım bir evin hayalini düşünüyorum ama şu an yalnız kaldığımda...
Hiç sevilmiyor gibi hissediyorum.
İnsan dediğimiz çok çelişkili bir varoluş hali.
Bir yandan yalnızlığa özlem duyarken bir yandan da yalnız kaldığımızda kimseler halimize hatırımızı sormuyor, bizi sevmiyor, bizi istemiyor gibi gelebilir.
Çok insani geldi burada bahsettiğiniz ikilem.
Ama insani olanın ötesinde daha bireysel anlamlarını keşfetmek istiyorsanız, yalnızlığı özlediğinizde, yalnızlığın hayalini kurduğunuzda o hayalin içinde neler var?
Üç boyutlu olarak bakmanızı çok öneririm.
Bununla beraber yalnız kaldığınızda uyanan nahoş hislerin size işaret ettiklerini görmeye çalışmanızı da çok öneririm.
On birinci soru.
Bize uygun bir romantik ilişkiyi nasıl elde edebiliriz?
İnsanlarla tanışarak, insanlarla tanışırken kendinize sadık kalarak, kendi ihtiyaçlarınıza, kendi arzularınıza sadık kalarak ve sırf yalnız kalmamak için bir ilişkiyi
devşirmeye çalışmayarak diyebilirim.
Maalesef günümüz toplumunda çok yapılan bir şey nedense yalnızlık, yalnız olmak.
Romantik anlamda yalnız olmak utanılacak bir şey gibi en azından birçok insan için.
Ve böyle bir yerden hareketle kendimizi hiç olmayacak, iyi hissetmediğimiz canlılığımızı elimizden alıp götüren ilişkilere mahkum edebiliyoruz.
Aman yapmayın diye simgeliyor ama bunu böyle çok baba, abi var bir yerden söylemenin ötesine maalesef geçemem.
O da benim gücümün bittiği yer.
12. soru.
Çevresindeki insanların çoğunluğu derin bağ kurma isteğinde değilse ya da korkuyorsa?
devamını getirmemiş soruyu soran dinleyici ama ben getireyim ve sizde derin bağlar kurmak istiyorsanız öteki üstündeki etkimiz daha doğrusu kontrolümüz çok sınırlı
çok bir karış derinlikte sadece karşı taraf sizinle derin bir bağ kurmak istemiyorsa ve buna karşın siz kendinizi çok tek başınıza bırakılmış hissediyorsanız yapabileceğiniz
çok bir şey yok bekleyebilirsiniz Sabırla, umutla, ümitle ama bir noktada umut, o ümit tabii ki tükenecektir.
Bir karşılık görmediğiniz takdirde veya tükenmedikçe kendinizden yerken bulacaksınız, bulursunuz kendinizi, bedel öderken bulursunuz kendinizi.
Derin bağlar kurmak, yakınlık kurmak isteyen birçok insan var dünyada.
Belki de başkalarına açılmanız gerekiyor, belki de başkalarıyla tanışmanız gerekiyor.
Tabii ki tanışırken aslında romantik ilişkiler için az önce verdiğim minik öneriyi burada da tekrar edeyim.
Tanışırken gerçekçiliği de elden bırakmamak gerekiyor.
Bu tanıştığım insandan ben gerçekten hoşlandım mı?
Bu insanla yakın olmak ister miyim?
Bu insanla yakın bağlar kurmak ister miyim?
Öyle de böyle cevabınız bir yerde hayırsa hayırdır.
Kendinizi sırf çok yalnızsınız ve dost edinmek için zorlarken buluyorsanız...
olmayacak bir iş yapıyorsunuz demektir.
Başka bir dinleyici soru sormamış.
Yalnız hissediyorum demiş.
Hissederiz. Dediğim gibi bunun iki boyutu var.
Ontolojik boyutu zaten yalnızız.
Benim de çok hissettiğim bir şey bu.
Ontolojik boyutta yalnızlık diyeyim.
Özellikle zor zamanlardan geçerken bazen şeyi çok diliyorum ve fark ediyorum da yani birileri benimle beraber bu acıyı, bu kaygıyı, bu korkuyu Yaşamaya çok gönüllü
ama ne kadar isterlerse istesinler yapamıyorlar.
Ve yapamayacaklar ve ben tek başıma bunun içinden geçmem gerekiyor.
Bir de daha günlük, daha ontik boyutta yalnızlık var.
Onu da zaman zaman hissediyoruz.
Yani bazen aradığımız ilgiyi bulamıyoruz, aradığımız yakınlığı bulamıyoruz.
Prensipte o yakın bağlar, derin bağlar bir yerlerde var ama o anda uzandığımızda hemen elimizin altına gelmeyebiliyorlar.
Kendimizi yalnız hissederken bulabiliyoruz.
Bu da çok insani değil mi?
14. soru.
Yalnızlık, aylık ansiyetisi için varoluşluluk ne der?
Bu bir kaygı meselesi en temelde.
Ontolojik yalnızlıkla ilgili kaygınız varsa çok haklısınız.
Kaygı duyun zaten. Kaygı uyandırıcı bir şey bu.
Benim yaşayacaklarımı başka biri benim için yaşayamayacak.
Çok kaygı uyandırıcı ve yapacak hiçbir şey yok.
Ama bununla beraber işte yeni biriyle tanıştınız, sevgili oldunuz.
Ama işte iki saat bile mesajlaşmazsanız acayip bir tırnak içinde ayrılık ansiyetesi yaşıyorsunuz diyelim bu moda tabirle söyleyeyim.
Oradaki soru yalnızlıkla ilgili değil, oradaki soru ilişkisellikle ilgili.
Ne oluyor da? O ilişkiselliğe, o ilişkiye güvenemiyorsunuz, kendinizi bırakamıyorsunuz.
Karşı taraftan gelen bir şey mi var, bir işaretler var, bir yanınız onları okuyor ve o yüzden bir kendinizi salamıyor musunuz?
Yoksa sizin en temelde bir güvensizliğiniz var ve bir türlü karşı taraf çok güvenli bir liman sağlıyor olsa da siz bir türlü mü bırakamıyorsunuz?
Bazen de bu ikisinin böyle çok...
Bu çapraşık ve karmaşık bir karışımı hatta bazen değil çoğunlukla bir karışımı oluveriyor.
15. soru.
Yalnızlık becerisine sahip değilse ne yapabilir?
Burada biraz böyle bir BDT terapisti gibi geleceğim kulağınıza ama bir kişi yalnız kalmayı beceremiyorsa, tek başına kalma kapasitesi tırnak içinde yoksa düşükse
daha çok yalnız vakit geçirmesini öneririm.
Ve yalnız kalırken, tek başınayken de kendine iyi gelecek şeyleri keşfetmesini öneririm.
Yani tek başına kalma kapasitesi böyle yatakta yüzüstü uzanıp tavana ne kadar uzun süre bakacaksınız gibi bir kapasite, bir süre değil.
Ama bir pazar günü diyelim ki tek başınıza yaşıyorsunuz ve bir pazar günü evden çıkmadan ve kimseyle iletişim kurmadan kendinizi eğleyebiliyor musunuz?
Bütün bir pazar olmak tabii ki zorunda değil ama bunu yapabiliyor musunuz?
Yoksa WhatsApp'tan ona sarıyorsunuz, bilmem nereden buna sarıyorsunuz, şuna sarıyorsunuz, bunu kafanızda kuruyorsunuz da bilmem ne de falan mı?
Hayat zor eğer öyleyse.
Eğer sarıyorsanız, kuruyorsanız.
Çok güzel toplumsal bir soru gelmiş.
Son dönem sorunu olarak zorunlu göçteki yalnızlık diye sormuş bir dinleyici.
Korkunç. Yani tercih etmeden sosyal dokumuzdan, sosyal bağlamımızdan koparıldığımızda veya kopmak
zorunda olduğumuzda, orada artık kendimize yer bulamadığımızda ve gitmek zorunda hissedip de yola koyulduğumuzda Koparılmanın acısıyla ilgili bir şey var.
Bu da aslında en temelde yalnızlıkla ilgili bir şey değil.
Kayıpla ilgili bir şey. Kaybettiğimizle ilgili bir şey.
Geride bırakmak zorunda kaldığımızla ilgili bir şey.
Zorunlu göç adı üstünde.
Hem zorunlu hem göç.
Çok var. Büyük bir kayıp.
Koparılmak, yırtılıp alınmak, koparılıp alınmak zaten baş başına çok zor bir deneyim.
ötesi yok. O yüzden başka bir onun içinde bir parçası olarak yalnızlıkla da ilgili bir şey var ama sadece yalnızlıkla ilgili bir mesele değil.
Altını çizmek isterim ve zorluğunun da hakkını teslim etmek isterim.
Başka bir dinleyici yalnızlık güzel şey aslında demiş.
Kesinlikle ama dikkat edin ötekinden alabileceğiniz beslenmeyi ihmal etmeyin.
Yoksa bence de yani.
Yalnız kalmakla ilgili meselesi olmayan biri olarak, tek başına kalmakla ilgili meselesi olmayan biri olarak yalnızlık güzel şey diye ben de oturup burada saatlerce sizi ikna edebilirim.
Uzun uzadıya, tek başına da ne derler, güzel güzel sözler söyleyebilirim.
18. soru, yalnızlığımız acı veriyorsa ne yapmalı, nereden başlamalı?
Nasıl bir acı veriyor?
Her şeyden önce o acıyı keşfetmekten başlamak gerekiyor.
Çünkü o acının içindeki ayrıntılar birçok şeyi size ifşa edecektir.
Yalnızlık, yalnızlığın getirdiği acı hiç kimse için aynı değil.
Hepimiz için bambaşka şeyler ifade ediyor, bambaşka şeyler gösteriyor hepimize.
O yüzden acı veriyorsa kısmına, acıya odaklanırdım.
Nasıl bir acı, ne anlatıyor, neye işaret ediyor, neyi ifşa ediyor diye.
19. soru.
Benlik başkası olmadan kurulamaz mı?
İnanmayacaksınız ama herhalde vereceğim en net cevaplardan biri bu olacak.
Hayır, kurulamaz.
Bir kısmınızı hayal kırkılığında uğratabilir bu cevabım ama benlik, kendilik...
Bir ötekiyle beraber kuruluyor.
Bugüne kadar kurulmuş olan öteki benliğiniz, kendiliğiniz de belli başlı ötekilerinizle beraber kuruldu bu arada.
Onu da göz ardı etmemek gerekiyor.
Yok saymamak gerekiyor.
Evet yani ötekiyle olan alışveriş, transaksiyon ilişki, al ver içinde işte kendimizi bazen çok tehdit altında hissediyoruz.
Zorlanmış hissediyoruz. Hayal kırıklığına uğramış hissediyoruz.
Ve bütün bu zorlanmayla beraber bir...
Ne derler böyle tertemiz, pas parlak, bembeyaz bir yalnızlık fantezisi beslemeye başlayabiliyoruz zaman zaman.
Bilmiyorum bu soruyu soran dinleyicinin böyle bir fantezisi var mı ama çağırışım paylaşayım.
Yoksa da üstüne alınmasın lütfen.
O fantezi aslında yaşadığımız zorlanmanın ve içinden geçtiğimiz hayal kırıklığının kendine bir ifşa yolu.
O yüzden de ona bakmakta fayda var.
Yalnızlık bilinçli bir tercih olamaz mı diye sormuş 20.
soru olarak bir dinleyici.
Seviyorum yalnız olmayı demiş.
Bu arada hiç şaşırtıcı değil tabi bu kadar çok yalnızlığı seven dinleyicinin olması ve buna dair.
ne derler, bir ifade, bir deklarasyon vermeleri.
Şaşırtıcı değil çünkü hani sonuçta beni takip ediyorsanız, bu podcast'ı dinliyorsanız iyi kötü felsefeyle ilgileniyorsunuz demektir.
İyi kötü kendinize dönmeye dair bir merakınız, bir meramınız, bir ilginiz, ihtiyacınız var demektir.
Bunların hepsi beraberinde de yalnız olmakla iyi kötü bir barışıklığı Gerektiriyor, getiriyor diyeyim.
Tabii ki bu devasa bir varsayım.
Geçerli olmayanlarınız olabilir.
Affola onları görmezden geldiyse.
Ama ve lakin şöyle söyleyeyim.
Az önce yaptığım ayrıma geri dönmek isterim.
Yalnızlık ontolojik bir tercih değil.
Tek başınalık bir bilinçli tercih olabilir.
Tabii ki de... Tercih edebilirsiniz ve sevebilirsiniz.
Fakat orada bir süre sonra ötekini bu kadar hayatımızdan dışlarken bir şeylere de kendimizi kapatmış oluyoruz.
Hatta bir şeylere kendimizi kapatmak için ötekini bu kadar sıkı sıkıya dışlayabiliyoruz.
Siz tek başına kalmak konusunda tercihinizi kullanmaya devam edin.
Ona diyecek hiçbir şeyim yok. Ama bu kısmı da bir gözden kaçırmayın.
Hani ne oluyor da bu kadar tek başıma kalmayı tercih ediyorum.
Neyi dışlamaya çalışıyorum diye.
Bu hani tek başına kalmayı seviyorsunuz ve bu bir sorundur anlamına asla gelmiyor otomatikman.
Sadece kendinize dair bir başka parçayla daha karşılaşmak için bir fırsat olarak düşünün.
Malum var şu bir terapistim.
Bütün kendiliğe dair ve deneyime dair bütün sorular bir fırsat olarak görülebilir.
21. soru.
Yalnız olmaktan mı korkarız yoksa duygu ve düşüncelerimizle yalnız kalmaktan mı?
Çok güzel bir soru.
Ben otomatikman tek başına kalamayan, tek başına kalmaktan korkan herkes kendi duygu ve düşüncelerinden korkar.
Kendi duygu ve düşünceleriyle baş başa kalmaktan korkar.
Demezdim. Bu büyük bir genelleme ve büyük bir indirgeme olurdu.
Ama ve lakin bence bir kısmımız için çok geçerli bir iddia.
O yüzden eğer tek başınıza kalmaktan korkuyorsanız, çekiniyorsanız, kalamıyorsanız belki de tam da kendi duygu
ve düşünceleriyle baş başa kalmaktan korkan insanlardan olabilirsiniz.
Eğer buysa sizin için geçerli olan durum o zaman biraz yakından bakmakta fayda var.
Nedir korkutan size? Hangi duygularınız korkutuyor?
Hangi düşünceleriniz korkutuyor?
O duygulara ve düşüncelere kendinizi bıraksanız nereye doğru gideceksiniz diye ürküyorsunuz, endişeleniyorsunuz.
Böyle katman katman açılacak, incelenecek bir sürü şey var orada.
Kesinlikle ve kesinlikle bakmaya değer.
22. soru.
Yalnız kalmaya çalıştığında insan neden tek başına evinde kalamıyor?
Yalnızlığı korkutuyor.
Çok benzer bir soru.
Aslında bir mümkün olan açıklamayı az önce başka bir dinleyicinin sorusuyla zikretmiş oldum.
Bazen kendi duygu ve kendi düşüncelerimizle baş başa kalmaktan korkuyoruz.
Kendi zihnimizle baş başa kalmaktan korkuyoruz.
Deneyimimizin spontaneliği içinde bizi çekip götüreceği yere gömülüp kalmaktan korkabiliyoruz.
Ama bu tek açıklama değil.
Tek başınıza kaldığınızda, evde kaldığınızda ne oluyor bir bakın.
Gerçekten de bir bakın.
Tam da o korktuğunuz, çekindiğiniz şeyin içinde aslında bu sorduğunuz sorunun...
Cevabı gizli.
23. soru.
Tek başınalık ve seçici yalnızlığın hayatımızdaki karşılığı hangi halleridir?
diye bir soru sormuş bir dinleyici.
Tam anladım ve emin değilim.
Tek başınalık ve seçici yalnızlığın hayatımızdaki karşılığı hangi halleridir?
Çok emin olamadım.
Çağrışımımı paylaşayım.
Aslında çağrışımım da daha önce ifade ettiğim bir yere doğru gidiyor.
Bir hatırlatma yapayım tekrardan.
Bence ontolojik, varoluşsal yalnızlığımızla tek başına kalma hallerimizi birbirinden ayırmamız gerekiyor.
Hepimiz ontolojik anlamda varoluşsal olarak yalnızız.
Benim yaşayacağımı benim yerime başka biri yaşayamaz.
Sizin yaşayacağınızı sizin yerinize başka biri yaşayamaz.
Ve bu ontolojik koşulda, bu varoluşsal halle farklı şekillerde ilişki kurabiliyoruz.
Bazen kabullenebiliyoruz, bazen kavga edebiliyoruz.
Bazen yok sayabiliyoruz, bazen ontolojik varoluşsal yalnızlığımızın faturasını gidip etrafımızdaki insanlara kesebiliyoruz yanımızda.
Olmasını beklediğimiz ama o anda yanımızda olamayan birine öfkelenerek bir şekilde acısını bu kişiden çıkarabiliyoruz.
Bu bir mesele.
Bir de tek başına kalma halleri var.
Az önce de söylediğim gibi onun da böyle bin bir türlü rengi var.
Çok tek başınıza kalıyorsanız, çok fazla kendinizi kapatıyorsanız okey ama neye kapatıyorsunuz kendinizi?
Bir onu görmekte fayda var.
Tek başınıza kalamıyorsanız nedir korktuğunuz, ürktüğünüz, çekindiğiniz?
Kendinizi bir salsanız o tek başınalığa nereye doğru gidecek?
Ne canlanıyor zihninizde?
Ona bakmakta fayda var diye böyle bir genel özet yapmış olayım bölümün sonuna yaklaşırken.
24. soru.
Yalnız kalabilme kapasitesi ile kendini yalnızlaştırmayı nasıl ayrıştırırsınız?
Tek başına kalabilme kapasitesi kendimizle baş başa kaldığımızda kendimizle besleyici bir ilişki kurabilmekle alakalı.
Bununla beraber...
Ben kendimi özellikle yalnızlaştırıyorsam, kendimi sosyal ilişkilere kapatıyorsam daha cansız, daha anlamsız, anlam bulamadığım, daha kurak, daha kuru kuru bir şeyle baş başa kalırım.
Belki aradaki en temel fark budur.
Kendimle baş başa kaldığımda kendimle olan ilişkinin keyfini çıkarabiliyorum, canlı hissedebiliyorum.
yoğun bir tecrit haline mahkum etmiş oluyor ve onun getirdiği bütün anlamsızlık, cansızlık da tabii ki beraberinde hissettiğim bazı deneyimler oluyor diye
böyle çok kısaca belki toparlayabilirim ama tabii büyük bir soru bu da.
25. soru, neden yalnızlık bir noktada mutlak olduğunu kabul ederken bir o kadar başımıza gelmesini istemiyoruz?
Bütün ontolojik meselelerle ilişkimiz bu mu?
Yani mutlak orada biliyoruz.
Öyle ya da böyle bir gün başımıza gelecek aynı şey.
Mesela sonluk ölümle de ilgili.
Orada biliyorum hayatımın sonunda bir ölüm var.
Bazen böyle çok ne derler geniş bir yürekle kabul edebiliyorum.
Bazen de bayağı tepine tepine reddetmek istiyorum.
Başıma gelsin istemiyorum kesinlikle.
Bence ontolojik meselelerle ilişkimiz hep böyle çelişkili.
Zaman zaman... Kendimize onlara teslim edebiliyoruz, onlara dönük, onlara doğru koşan varoluşumuzu kabul edebiliyoruz.
Zaman zaman da bayağı tepiniyoruz, çırpınıyoruz olmasınlar diye yine çok insani değil mi diyeceğim.
26. soru, yalnızlık çevremizde insanların olup olmaması ile alakalı mıdır?
Kalabalıklarda yalnız hissetmek kesinlikle...
Kalabalıklarda kendinizi hem ontolojik anlamda yalnız hissedebilirsiniz hem de günlük anlamda tek başınıza hissedebilirsiniz.
İlla ki fiziken yanınızda birinin olması gerektiği veya olmaması gerektiği anlamına gelmiyor.
Yanınızda biri varsa fiziken, biri birileri varsa...
Orada kendinizi çok ilişkisel, o ilişkiden çok beslenirken canlı hissetmek zorunda değilsiniz.
Bu otomatikman yanınızda birinin olması otomatikman canlılığı o ilişkiden beslenmeyi garantilemiyor.
Tam aksine...
Sürüyle karşılaştığımızda burada biraz Heidegger, biraz Nietzsche, biraz Kierkegaard böyle ortaya karışık bir cevap vereceğim.
Sürüyle karşılaştığımızda o sürünün lagalugasının içinde, o sürünün yüzeyelliğinin içinde eğer o lagalugaya kendimizi kaptıramıyorsak, eğer o yüzeyelliğe kendimizi
kaptıramıyorsak çok tek başına hissedebiliriz.
En azından benim...
Bana hiç de yabancı olmayan bir deneyim.
Eminim ki birçoğunuza da yabancı değildir.
27. soru.
Yalnız kalmaktan neden kaçarız?
Cevap vermiş oldum.
Kendimizle baş başa kaldığımızda bir şeylerle baş başa kalmış oluyoruz.
O baş başa kaldıklarımızdan kaçıyoruz aslında.
Nedir onlar? Onları bulduğunuz takdirde bu sorunun da cevabı, size özel cevabı kendini gösterecektir.
28. soru.
Yalnızlığı sevmek kişide bir sorun olduğunu mu gösterir?
Ölçüt koyabilir miyiz?
Şöyle söylemek isterim.
Ontolojik bütün ikilemlerde şöyle bir ölçütümüz var.
İki kutupta benim için ulaşılabilir mi?
Mümkün mü? Yani tek başıma kalıyorum ve kendimle baş başılığın keyfini çıkarabiliyor muyum?
Ve buna karşın ötekilerle kurduğum ilişkilerden beslenebiliyor muyum?
Ötekilerle paylaştığım zeminlerde canlılığı bulabiliyor muyum?
%50, %50 olmak zorunda değil.
Hayatımda bu iki ucun kapladığı yer eşit olmak zorunda değil.
Ama potansiyel olarak, ihtimal olarak ikisi de ulaşılabilir yerlerden.
İkisi de benim için mümkün mü?
Yoksa öyle ya da böyle bir sebepten ötürü...
Bunlar bana kapalı mı?
Bu iki uçtan biri bana kapalı mı?
Daha genel anlamda ihtimal yani varuslu anlamda ihtimallerim arasında ama günlük anlamda da ihtimallerim arasında mı?
Bazen varuslu olarak ihtimallerim arasında olanlar günlük anlamda önü kapanmış bir halde karşıma çıkabiliyor.
Onu anlamak gerekiyor.
Ölçü tam olarak bu diyebilirim.
Yoksa onun dışında hani... Bir oran, altın oran, altın ölçütü vesaire yok.
29. soru.
Yalnızlığa adamış bir ömür nasıl geçer?
Bilemedim. Öyle yaşayan birine sormak gerekiyor.
Ama şeyi not etmek isterim.
Tek başına da yer açıyorsanız hayatınızda, kendinizle baş başa kalmaktan keyif alıyorsanız, bir o kadar olmasa bile...
İlişkilerden beslenmeye de yer açmaya çalışın.
Çünkü ihtimallerimizin bir kısmını kapattığımızda kendimize, beraberinde kendimize dair bir yanımızı da kapatmış oluyoruz.
Kendimize dair bir yanımızdan da yabancılaşmış oluyoruz.
İlişkisellik içinde, sosyallik içinde ortaya çıkan halim, deneyimimi reddetmiş oluyorum.
Onu da kapsamak gerekiyor.
Ona da sahip çıkmak gerekiyor.
Otantik olmak bütün hallerimize sahip çıkmakla alakalı çünkü.
Ve son olarak yalnız olmayı sevmek ama hissettirdiği kaygıda azımsayamamak nasıl hissettirdiği kaygıyı da azımsayamamak nasıl aşılır?
Bence burada aşılacak bir şey yok.
Sadece farklı ruh halleri var ve o farklı ruh halleri arasında bir geçiş anlatıyor sanki.
Bilmiyorum dinleyici adına bir varsayımda bulundum şu anda ama ister istemez böyle bir yere gitti zihnim.
Bence o geçişler farklı ruh hallerinin ifşa ettiklerine bakmak gerekiyor.
Yani kendimle baş başayken keyif aldığım zamanlar, keyif aldığım haller nasıl, nelerden keyif alıyorum bunu görmek.
Ve buna karşın kendimle baş başa kalmak bir kaygı meselesine dönüşüyorsa, bir şekilde beni tedirgin ediyorsa, korkutuyorsa korktuğum, kaygılandığım ne onu görebilmek.
Böyle kendimize dair tanımlar veya özetler yaptığımızda birçok şeyi birbirinin içine geçirip böyle tost gibi birbirine basıp iç içe geçirip çökertebiliyoruz.
Onu yapmayın.
Mesela bu soruda devasa bir deneyim var.
Çok farklı boyutları olan, farklı zamansal perspektifleri olan bir deneyim var.
Farklı perspektiflerini açmak gerekiyor değil mi?
Çok teşekkür ederim bugünkü sorular için gönderen herkese.
Dilerim yalnızlığınızla, tek başınalığınızla, çok zor bir kelime benim için bunu söylemek.
Kendinizde baş başa kalmakla ilgili biraz daha bir...
Ne derler? Üzerine düşünecek bir şeyler sunabilmişimdir size.
Kendinize dair bir şeyler fark edebilmişsinizdir veya en azından belki bir kapılar aralanmıştır.
Önümüzdeki hafta başka bir konuyla ve ne derler?
Yüklü bir konuyla karşınızda olacağım.
Aileye dair, ailelere dair.
Önümüzdeki haftaya kadar kendinize iyi bakın.
Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
