
Transkript
Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği podcastinin yeni bölümüne hoş geldiniz.
Ben Ferhat Şakiçoz.
Bu hafta yine oldukça ilginç bir konuyla karşınızdayım.
Sizlerden de çok güzel gelen sorular, yorumlar oldu.
Biraz onların üzerinden ilerleyeceğim.
Bu hafta ilişkilerin karanlık yüzü üzerine konuşacağız, konuşacağım.
Yine her zamanki gibi sizlerden gelen sorulara cevaplar vermeye çalışacağım.
Bir konuda hem uyarmak isterim hem de hakkınızı teslim etmek isterim.
İlişkilerin karanlık yüzü deyince tabii ki hepimizin aklına farklı şeyler geliyor.
Malum bu oldukça yoruma açık, öznel ve bir taraftan da soyut bir başlık.
Benim karanlık bulduğum bir şeyi başka biri son derece aydınlık istenilesi bulabilir.
Veya tam aksine benim çok istenilesi bulduğum bir şeyi başkaları son derece karanlık, kötücül bulabilirler.
O yüzden de sorular ve yorumlar, sizlerden gelen sorular ve yorumlar bir parça karmaşık bir bütünlük içermiyor gibi alt alta koyunca.
Her soru kendi içinde tabii ki bir bütün ama alt alta koyunca bir bütünlük içermiyor gibi.
O yüzden bugünkü bölüm böyle birazcık daldan dala atlama şeklinde olacak.
Hakkınızı teslim edeyim yani soru soranların hakkını teslim edeyim.
Konu soyut o yüzden böyle.
Dinleyicilerimi de uyarmak isterim.
Bu böyle biraz böyle daldan dala bir bölüm olacak.
Ama eminim ki hepimizin hayatlarında önemli bir şeylere değecektir, dokunacaktır.
Deyip daha fazla lafı uzatmadan sorulara başlayayım.
20'nin üstünde sorumuz var.
Bakalım nasıl gidecek.
Birinci soru. Anneme ne dersem hep bunu küçük görmek olarak algılıyor.
Çok özür dilerim. Ben kendi şeyimi kapatmayı unutmuşum.
Bu iPhone'larla da başım dertte gerçekten.
Neyse şimdi sizi şey yapayım.
Do not disturb'ı almama rağmen bir şekilde hala geliyor uyarılar.
Okey. Sorulara geri dönüyorum.
Çok özür dilerim bu ufak kesinti ve teknik aksaklık için.
Anneme ne dersem hep bunu küçük görmek olarak algılıyor.
İlişkimizin karanlık noktası bana göre bu.
Tabii ki bu soruyu soran kişiyi bilmiyorum.
Olayın bağlamını ve ayrıntılarını bilmiyorum.
Ama şöyle bir şey var ki hepimiz ilişkilerde zaman zaman eleştiriliyoruz.
Beğenilmeyebiliyoruz. Bir tarafımız negatif, olumsuz olarak algılanabiliyor.
Ve işin karıştığı nokta biz bunu görmeye hazır olmadığımızda ortaya çıkıyor.
Veya tam da olumsuz olarak adlandırılan şey aslında tam da bizim istediğimiz, arzu ettiğimiz yapmaktan hoşlandığımız bir şey olduğunda oluyor.
O yüzden evet, ilişkilerin tatsız bir yarığı açığı diyebilirim.
Ben kendimi ötekine gösteriyorum ama öteki tarafından her zaman reddedilebilirim.
Her zaman beğenilmeyebilirim.
Her zaman açıkta bırakılabilirim ve çok buruk ve kötü bir tat bırakıyor.
Bunun üzerine bu yorumu yollayan kişi annesinin bunu yaptığından bahsetmiş.
Aile ilişkilerine dair ayrı özel bir bölüm olacak zannedersem iki hafta sonra.
Orada çok daha ayrıntılı konuşacağız aile ilişkilerine.
Bir de bu ailemizden geldiğince başka türlü bir acı tadı olabiliyor.
Yani sokakta tanımadığınız biri sizi eleştirdiğinde daha rahat üstesinden gelebilirsiniz.
Daha rahat yok sayabilirsiniz.
Aman deli saçması deyip geçebilirsiniz.
Ama özellikle bir şekilde kabul görmek istediğiniz, beğenisini almak istediğiniz biri tarafından gösterdikleriniz güzel görünüyorsa...
Ayrı türlü bir burukluğu var ve bu çok ontolojik bir şey.
Çok ilişkilere dair bir şey.
Bunun olmadığı bir ilişki hayal edemiyorum açıkçası.
Bütün tatsızlığına rağmen.
İkinci soru. Sevgilimin katlandığım bir özelliğinin olması yanlış bir ilişkide olduğumu gösterir mi?
Çok zor ve büyük bir soru.
Bence hepimiz ilişkilerde zaman zaman birbirimize katlanıyoruz.
Zaman zaman birbirimizi tolere ediyoruz.
Toler etmek, tolerasyon böyle çok olumlu bir kelime gibi gözükse de ki bu arada katlanmak tolerasyonun tam Türkçe karşılığı aslında içinde çok büyük bir olumsuzluk barındırıyor.
Yani hoşuma gitmeyen bir şey var ve ben ona rağmen katlanıyorum.
İlişkilerinizde katlandığınız bir şeylerin olması çok olağan ve çok doğal ve bu baş başına o ilişkinin ister sevgili ilişkisi olsun, ister evlilik olsun, ister arkadaşlık, dostluk, iş ilişkisi
olsun. Bir şeylere katlanıyorsanız bu illa ki o ilişkinin kötü bir ilişki olduğunu göstermez.
İlla ki oradan çıkmak zorunda olduğunuz anlamına gelmez.
Fakat neye ne kadar katlanıyorsunuz?
İlişkinizin çoğunu katlanarak mı geçiriyorsunuz?
Ancak katlanarak mı orada barınabiliyorsunuz, var olabiliyorsunuz?
Bunlar önemli sorular.
Eğer öyle bir yere doğru gidiyor, oranı önemli diyeyim.
Katlanmak... İnsan ilişkilerinde çok olağan, çok varoluşsal bir şey.
Birbirimize katlanıyoruz ama bir ilişkide sadece katlanarak var oluyorsam o zaman dönüp o ilişkiye, o ilişkideki yerime, o ilişkinin bendeki yerine bakmakta bir fayda olabilir.
Üçüncü soru, iki kişilik ilişki neden korkutur?
Neden bir üçüncüye ihtiyaç duyar insan?
Romantik değil, gündelik ilişkiler.
Anlayabildim. Kafamda bazı sahneler canlandı.
Çok da samimi olmadığınız biriyle bir anda böyle iki kişi kalıverirsiniz.
İki kişi kahve içerken buluşsunuz kendinizi.
Bir programı iki kişi beraber yaparken buluşsunuz ve böyle bir şey hissedersiniz.
Bir İngilizce kelimesi geldi aklıma kusura bakmayın.
Bir awkward hissedersiniz.
Bir garip hissedersiniz kendinizi.
Güzel bir tespit her kim sorduysa.
Bu nedenine varoluşçu anlamda şöyle bir cevap verebilirim.
İki kişi olduğumuzda birimizin dikkati hep ötekinin üstünde.
Tabii ki etrafta bir sürü şey olup bitiyor ve dikkatimiz onlara da gidiyordur.
Ama çok birbirimizi görüyoruz, çok yüz yüzeyiz.
Levinas yüz yüzeliğin hem ne kadar insani, hem ne kadar gerekli, hem ne kadar etik, hem de ne kadar...
zor bir ilişki tarzı olduğunu altın çizer.
İkili ilişkiler bence o yüzden korkutuyor.
Yüz yüze bakmakla ilgili bir mesele.
Birbirimizi tam görmekle ilgili bir mesele.
Odada, ortamda üçüncüler, dördüncüler, beşinciler olduğunda dikkat dağılıyor.
Hepimiz daha anonimleşebiliyoruz.
Hepimiz daha sürüye karışabiliyoruz.
Çünkü bir sürü var ortada.
Evet daha kendimizi gizleyebiliyoruz daha kalabalık ilişkilerde.
İkili ilişkilerde bu çok mümkün olmayabiliyor.
Dördüncü soru. İlişkiyi sürdürmek adına farkında olmadan kendimizden vazgeçmeye nasıl karar veririz?
Yani size sormak gerekiyor.
Yani bunu yapan kişiye sormak gerekiyor.
Çok çeşitli şekillerde kendimizden vazgeçiyoruz.
Bazen kendimizden vazgeçtiğimizi bile hissetmiyoruz.
Bazen... Vazgeçecek bir kendimiz yokmuş gibi bile davranabiliyoruz.
Ama şunun altını çizmek isterim.
İlişki mi ben mi, kendim mi öteki mi?
Vavuşçu bakış açısından bu yanlış olmayan, yalancı bir ikilem.
Ben kendimi mi seçmeliyim, ilişkimi mi seçmeliyim diye soruyorsanız orada bir şeylere yanlış bakıyorsunuzdur muhtemelen.
Bunun ötesini daha söyleyemiyorum çünkü birazcık olay bilmem, kişileri bilmem gerekiyor.
Biraz da terapi konusu.
O yüzden şimdilik bu kadarını söylemekle kalayım.
Beşinci soru.
İlişkilerde bağımlılıklarımız olabilir.
Ne kadar farkındayız?
Bu bağ kurmak, bağlanmak, bağımlılık daha önceki bölümlerde çok bahsettiğim temalardı.
Bence demeyeyim.
Varsu bakış açısına göre zaten hepimiz bağımlıyız, hepimiz bağımlı olmaya teşneyiz, meyilliyiz.
O yüzden belli bir rütine bağlı kalmak, ilişkideki alışkanlıkları bozmak istememek, listeye uzatabilirim.
Bütün bunlar aslında birer bağımlılık göstergesi.
Ne kadar farkındayız?
Bu bir soru değil, bir şey gibi gelmiş, bir yorum olarak iletmiş dinleyici.
Farkına varmamız gerekiyor diyeyim.
Ben bu ilişkide ne kadar bağımlı hale geldim?
Çünkü bağımlı hale gelmek tek başına bir mesele değil.
Bağımlılıkla ilgili ana mesele o bağımlılığın içinde ben eriyip gidiyorum ve ben kendime yabancılaşıyorum.
Kendi zeminimi tuttuğum sürece zaten o bir bağımlılık değil bir bağ oluyor.
O ufak nüansları iyi...
ayrıştırabilmek, iyi görebilmek işin kritik tarafı.
Altıncı soru. Başarılı olmak, mal mülk sahibi olmak gibi şeylerle mi sevgi, değer görmek istiyoruz?
Bazılarımız evet. Kesinlikle yani bazılarımız.
Şeye çok inanmıyorum bu arada.
İnsanın temel motivasyonu sevgi görmektir, değer görmektir.
Öyle bir temel motivasyonumuz olduğunu zannetmiyorum.
Ama Hepimizin bir seyirciye ihtiyacı var.
Bizi gören, bizim oradaki varlığımızı tanıyan, bizi gördüğünü gösteren bir seyirciye ihtiyacımız var.
O seyirciyi yakalayabilmek için, o seyirci kitlesini oluşturabilmek için, sahne sanatları diliyle konuşayım, kültür işletmesi diliyle konuşayım, o seyirci kitlesini
oluşturabilmek için hepimiz envai çeşit numaralar yapıyoruz.
Bunu kötü bir şekilde söylemiyorum veya dalga geçmek için söylemiyorum.
Başarılı olmak, mal mülk sahibi olmak da o numaralardan biri, iki opsiyonu.
Mesela ben bu podcastı çekerken de bunu yapıyorum.
Deli miyim, ne işim var sabahın bu saatinde mikrofonun başına geçmiş tanımadığım insanlardan gelen sorulara cevap veriyorum, yorumlara yorumlar yapıyorum.
Görülmek istiyorum, birilerinin beni görmesini istiyorum.
Çünkü varlığımızı ancak ötekinin gözünde, ötekinin varlığında bulabiliyoruz.
Varoluşçuluğa daha çok yanlış anlaşılan bir şeydir.
Varoluşçu felsefe ve yaklaşımın çok bireyselci olduğu düşünülür.
Tam aksine varoluşçu yaklaşım tam da böyle bir iddia ortaya koyar ve bu iddiayı duymak bile zaman zaman çok rahatsız edici.
Yedinci soru.
Hisler paylaşılınca çıkan tartışmalar, sonucu karşılıklı örülen duvarlar ne düşünüyorsunuz?
Hislerimizi karşılıklı paylaşmanın bir mesele olmadığını düşünüyorum.
Ama genellikle hislerimizi, genellikle diyeyim hepimizin hakkını yemeyeyim.
Ama o genellikle dediğim grubun içine, o genelin içine kendimi de sokabilirim.
Genellikle hislerimizi...
Karşımızdakini manipüle etmek için, karşımızdakinden bir şey elde etmek için paylaşıyoruz.
Amacınız olmadan sadece nerede durduğunuzu göstermek üzere hislerinizi paylaşacak olursanız ve karşılığında karşı tarafın da nerede durduğunu
görmekle kalmakla yetinecekseniz ne tartışma çıkar ne duvarlar örülür.
Tartışmalar ve duvarlar...
Bir şey istediğimizde ve elde edemediğimizde ortaya çıkıyorlar.
O yüzden hisleri paylaşmakla ilgili bir mesele yok.
Ama ben hislerimi nasıl bir niyette paylaşıyorum?
Bunu karşı tarafa verip karşılığında ne almak istiyorum?
Sadece gerçek bir diyalog kurmak mı amacım?
Ben burada duruyorum ve senin de nerede durduğunu merak ediyorum demek mi?
Yoksa ben burada duruyorum.
Gel beni sakinleştir.
Bana şunu ver. Bana bunu yap.
8. soru.
İlişkide git ya da kal demek de içinden gelmiyor.
Sonunda mı biten bir ilişki hocam?
Zor. Yani ilişkileri bitirmek oldukça güç.
İki katmanlı bu güçlük.
Bir taraftan günümüz toplumunda ilişkilere acayip bir güç atfediyoruz.
Acayip bir anlam atfediyoruz.
İlişkiyi bitirdiğimde hayatım şöyle değişecek, ilişkide kaldığımda böyle değişecek falan olduğundan daha büyük bir yol ayrımı gibi görüyoruz.
Ve bunda çok kültürel bir parça olduğunu düşünüyorum.
Bu bir yük ama bu bir tarafıyla da doğru ikinci katma da oradan geliyor tam da.
Bütün seçimler gibi bu seçimde hayatımı öyle ya da böyle değiştirecek ve şekillendirecek.
O yüzden git demek de zor, kal demek de zor.
Bitmekte olan bir ilişkiyi tam anlamıyla bitirmek de zor.
Dokuzuncu soru. Kontrol ve manipülasyon ihtiyacı demiş biri.
Sadece kısa ve öz.
Korkuyoruz çünkü. Siz kontrol etmeye çalışıyorsanız, siz manipüle ediyorsanız korkuyorsunuz.
Hayatın belirsizliğiyle, ötekinin muğlaklığıyla.
Bilmemekten korkuyoruz.
Çünkü bilmiyoruz. Bunlara uğruyorsanız bilin ki karşı taraf korkuyor ve korkusunu yönetmeye çalışıyor.
Bu kadarını söyleyeyim.
Galiba buna dair de zaten bir bölümümüz olacak diye düşünüyorum.
Emin değilim. İzin verirseniz hemen kontrol edebilirim.
Aynen, aynen. Bir sonraki hafta bunlardan biraz daha ayrıntılı bahsedeceğiz.
İyi de sorular gelmişti diye hatırlıyorum.
Onuncu soru. İlişkide hep bir yoruma açık yer varmış hissinden kurtulamıyorum.
Aynen öyle. İlişkide hep yoruma açık bir yer var.
Çünkü iki ayrı bakış açısı var.
Düşünün ki ben bile tek başıma bir şeye baktığımda onu farklı farklı şekillerde yorumlayabiliyorum.
Ve dünkü yorumlayışımı terk edip bugün yeni yorumlar yapabiliyorum.
Bir önceki günkü yorumlayışımı beğenmeyip yeni anlamlar çıkarabiliyorum içinden.
Bir de bunu iki kişinin yaptığını düşünün.
O yüzden iletişim varoluşçu anlamda baya imkansız bir görev.
Bayağı imkansız bir görev.
Ama ona rağmen çok ihtiyacımız var ve hepimiz bu görevi yerine getirmeye çalışıyoruz.
O yüzden çok güzel bir tespit.
İlişkilerde her zaman yoruma açık bir yer var ve bu da çok tatlı bir his vermiyordur diye tahmin ediyorum.
Bunu nedense yazan kişinin böyle biraz bir şikayet tonuyla yazdığını hayal ettim.
Bilmiyorum bu benim de bir yansıtmam olabilir.
Öyleyse de yani haklısınız çok şikayet edilesi bir şey ama...
Bu da böyle.
11. soru.
Saygısızca bitirilen ilişkilere her alanda maruz kalmanın bir açıklaması var mıdır?
Ben nerede demiş kişi ve 3 nokta bırakmış.
Devamı da yok ona bakıyorum.
Ben nerede yanlış yapıyorum demek istedi diye tamamladım zihnimde soruyu.
En azından öyle cevap vermeye çalışayım.
Burada saygısızca bitirilen ilişkiler kısmına takıldım.
Saygısızca bitirilen ilişkilere maruz kalmayız.
Bunun altını çizeyim. Unutmayın ki ilişkilerden bahsediyorsak ilişkiler her zaman iki kişilik bir dans.
İki kişinin beraberce karşılık yaptığı bir şey.
İlişkilere maruz kalmıyoruz.
İlişkilere daha hiçbir şeye maruz kalmıyoruz.
Hepimiz karşılıklı olarak adım adım...
İlmik ilmik, tuğla tuğla örüyoruz, inşa ediyoruz ilişkileri.
Lütfen yanlış anlamayın.
İlişkide çok büyük bir haksızlığa uğrarsanız istismar edilirsiniz hatta.
Daha karanlık bir yere doğru gideyim.
Bunu hak ettiniz çünkü siz buraya getirdiğiniz ilişkiyi demek istemiyorum.
Ama oraya kadar sizin de bir payınız var, benim de bir payım var.
O yüzden saygısızca bitirilme noktasına nasıl gelindi onu merak ettim.
Ve ben kendimi böyle bir yerde buluyorsam, hep saygısızca bitirilen ilişkilerde buluyorsam kendimi her alanda, ben ne yapıyorum veya ne yapmıyorum?
Biraz ona bakmak isterdim.
Nasıl adım adım kendimi buraya taşıyorum, getiriyorum?
Bir parça buna bakmak isterdim.
12. soru. İlişkilerde denge bozulunca güç...
Gücü ele geçiren taraf fark ettirmeden kendine çalışıyor.
Bütün ilişkiler için geçerli demezdim.
Ama şöyle bir şey eklemek istedim.
Bu da bir soru değil de bir yorum gibi geldi.
Ben de onun üstüne bir şey ekleyeyim o yüzden.
Bütün ilişkilerde bir güç dengesi meselesi var.
Bazen daha kalıcı, bazen de an an değişen güç dengeleri var.
Bazı konularda birimiz elimizde tutarken bazı konularda öteki elinde tutuyor.
Bu bazen daha statik, daha sabit oluyor.
Bazen daha geçişli olabiliyor.
Bir an için güç bende iken sonra onda olabiliyor vs.
Tam da bu sebepten ötürü ilişkilerde bir eşitlik masalına kanmamak gerekiyor.
Masal diyorum çünkü eşitlik yakalanmaya çalışılınca...
Güç dinamiklerinin nasıl işlediğini gözden kaçırıyoruz.
Bütün ilişkilerde bir güç dinamiği vardır.
Altını çizmek isterim. Daha statik olabilir, daha değişken, daha dinamik olabilir.
Ama hep bir güç ilişkisi vardır ilişkilerin içinde.
Ve gözümüz kulağımız açık olmalı.
Ben gücü ele geçirdiğimde ne yapıyorum?
Karşı tarafı ele geçirdiğinde ne yapıyor?
Nasıl ilişkimizi etkiliyor?
Bunlara... Bakmakta fayda var.
Farkına varmakta fayda var.
Anne baba çocuk ilişkisi yazmış biri.
İlişkilerin karanlık yüzü olarak.
Aile meselesine dediğim gibi birkaç hafta içinde geleceğiz.
Ailelere dedi ki ailelere var ol şu bakış açısı nasıl bakar diye bir bölüm hazırlıyorum.
Ama başta da söylediğim gibi aile çok özel bir yer.
Çok özel bir ilişkilenme tarzı.
Ve beraberinde bu özellik bir sürü zorluğu da getiriyor.
Unutmayın ki aile, doğup içinde büyüdüğümüz aile bir yandan ilk gerçekliğimiz, bir yandan terk etmemiz gereken gerçeklik.
Bir yandan yuvamız, bir yandan hapishanemiz.
Ve bizi boğuyor.
Bu çelişkiler başlı başına zaten aile ilişkilerini çok...
zorlayıcı hale getiriyor.
14. soru.
Senin iyiliğini düşünüyorum maskesi altında manipülasyon ve diğer kontrol kurmalar.
Yani manipülasyon ve kontrolün bir türlü hali var.
Bu arada dikkat ettiyseniz manipülasyon kelimesini çok kullanıyorum.
Bu illaki böyle gizli gizli ve kötücül yapılan bir şey değil.
Ben karşı taraftan bir talepte bulunduğumda onu ikimizin iyiliği içinde olsa Öyle gibi gelen bir şey içinde olsa bir kıvama getirmeye çalıştığımda.
Karşı tarafı sen şu an iyi değilsin.
Şu olsa daha iyi olur.
Şunu yaparsan daha iyi olur dediğim her anda manipüle etmiş oluyorum.
O yüzden manipülasyon ilişkilerinin vazgeçilmez bir parçası var.
Eğer şey diye düşünüyorsanız ben hayatta kimseye manipüle etmem.
Çok saygılıyım. Sınırlarımı çok öyle bilmem.
Devasa bir yalan söylüyorsunuz, onu söyleyebilirim.
Hepimiz birbirimizi manipüle ediyoruz ve sürekli manipülasyonlara da maruz kalıyoruz.
İlişkilerin vazgeçilmez bir parçası.
Senin iyiliğini düşünüyorum maskesi altında demiş kişi, bu yorum yapan kişi.
Bu gerçekten bir maske mi?
Bence ona bakmakta fayda var.
İlişkilerdeki tıkanıklıkları, karanlıkları açmanın en temel yönü, yolu...
Niyetlerimizi ortaya koymak.
Yani ben karşıdan bunu talep ederek aslında niyetim ne?
Karşı taraf benden X, Y, Z'yi yapmamı istediğinde aslında niyetine.
Keşke o niyetleri açık açık konuşabilsek ama orada da ikili bir zorluk var yine.
A, genellikle biz kendi niyetimizin farkında olmuyoruz.
Bırakın karşı tarafa söylemeyi.
Ve de B, farkında olsak bile o niyeti...
İlişkiye nasıl taşıyacağımızı bilemiyoruz.
Kendimizi taşırsak çok çıplak kalacakmış gibi hissedebiliyoruz.
Daha isteksiz olabiliyoruz.
Liste yine uzayıp gider.
15. soru.
Birbirimizin belirsizliği hem nimet hem lanet sanki.
Kesinlikle katılıyorum.
Potansiyel belki çirkin gelecek yüzlerimiz.
İlişkiler ve öteki her zaman belirsiz, her zaman muğlak.
Bunun nimet veya lanet kılan bizim algımız ve yorumumuz.
Bizim nasıl anlamlandırdığımız.
Bugün ilişkide size yapılan bir şeyi çok korkunç bir şey olarak yaşayabilirsiniz.
Ama aradan birkaç yıl geçtikten sonra belki de teşekkür edeceksiniz bunu size yapan kişiye.
O yüzden nimet lanet meselesi de çok öznel.
Öznel olması hani bırakın bunları takılmayın falan öyle bir yere gitmeye çalışmıyorum ama öznel.
En nihayetinde ben öyle görüyorum onları.
O yüzden varoluşçu perspektif daha ziyade muğlaklığında kalır ve çok daha ötesine elinden geldiğince geçmemeye çalışır
diyeyim. Okey bir sonraki soru.
Hocam ben ait olmanın temel ihtiyaçlarımızdan oluşunu kabul edemiyorum.
Siz ne dersiniz? Yani kabul etmesi çok zor bir temel ihtiyaç.
Onu söyleyebilirim. Ama ait olmak istiyoruz.
Temel ihtiyaç mı?
Temel ihtiyaçlarımız var mı?
Orada böyle soru birazcık dallanıp budaklanıyor.
Temel ihtiyaç kavramını tartışmayı gerektiriyor.
Ve bir bağışçı terapist olarak tahmin edersiniz ki böyle temel dediğimiz şeylere biraz böyle tüylerim diken diken.
Yaklaşıyorum veya yaklaşıyoruz alan olarak hepimiz.
Ama ait olmak bir ihtiyaç.
Ait olmak istiyoruz.
İllaki ama büyük gruplar, arkadaş grupları, bir meslek olmak zorunda değil ama ait olmak istiyoruz.
İlişkide bağlılıkla bağımlılık arasında o hem çok ince hem de çok kalın çizgi.
Az önce aslında bu soruya da bilmeden cevap vermiş bulundum.
O çok ince ve çok kalın çizgi tam da ben kendimden ne kadar yabancılaşıyorum sorusundan geçiyor.
Eğer ben kendimi unuttum ve ilişki ve öteki odaklı yaşıyorsam o zaman bu bir bağımlılık.
Tekrardan kendimi hatırlamaya ihtiyacım olabilir.
Asla kendin olmamak, kendimizi olduğumuz gibi yansıtmak mümkün mü?
Kendimizi olduğumuz gibi yansıtamıyoruz çünkü kendimiz daha bilmiyoruz ne olduğumuzu.
Çünkü bir şey değiliz.
Çok güzel bir pastı, bir varoluş terapisi olarak ben bunu kullanırım.
İnsanlar şey değildir, insanlar nesne değildir.
O yüzden ben...
Ne olduğumu bilemem çünkü ne sorusu nesnelere sorulacak bir şeydir.
Önümde duran mikrofona bu ne diyebilirim.
Sizlerden biri de bu bir mikrofon diyebilirsiniz.
Evet nesne gibi algılanan yanlarımız var.
Bizim kendimize nesneymiş muamelesi yaptığımız taraflarımız var.
Fakat bizler nesneler değiliz.
Bizler özneyiz. Bizler özgürlüğe sahip.
O özgürlük alanında seçimler yapan ve yaptıkları seçimlerin sonuçlarıyla yaşayan varoluşlarız.
Bu sebepten ötürü kendimize olduğumuz gibi, işte orası çok problemli.
Zaten olduğum gibi bir halim yok.
Sürekli olmakta olan bir halim var.
Ve baştan zaten bu hızlı akışı takip edebilmek, bu hızlı akışın farkında olabilmek çok zorlu bir iş.
Ha şunu diyebilirsiniz tabii ki yok.
Benim farkında olduğum şeyler var.
Mesela işte birine çok öfkeliyim ama bunu kesinlikle söyleyemiyorum.
Okey o zaman başka bir yere doğru gidiyoruz.
Yine burada niyet sorusunu sormak isterim, arzu sorusunu sormak isterim.
Öfkeli olan tarafımı gizleyerek ne yapmaya çalışıyorum?
Gerçek bir soru olarak bunu soruyorum.
Kendime çıkışmak, kendime öfkeli davranmak için değil.
Buna baktığımda...
Kendimi karşı tarafa ne kadar anlattığım önemli değil.
Benimki önce kendimle buluşmam önemli.
Sonra gerisi geliyor zaten.
Sonra karşı tarafa neyi ne kadar anlatacağınız da belirginleşmeye başlıyor.
19. soru yine bir soru değil.
Teoman Yağmur aklıma ilk gelenlerden demiş bir dinleyici.
Size de aktarmak istedim.
Benim aklıma gelmemişti ama belki sizler de paylaşırsınız bu çağrışımı bu dinleyiciyle.
20. soru.
karşılanmayan beklentilerle ne yapacağız?
Size kalmış.
Tam soruyu anlamadım.
Uzandaki karşılanmayan beklentiler derken ama karşılanmayan beklentilerle ne yapacağız?
Öteki tarafından karşılanmayan beklentilerle ne yapacaksınız?
Size bağlı. Ama burada bence güzel bir soru.
Ben ilişkiden beklenebilecek bir şey mi bekliyorum?
Sorusu. Gerçekten ilişkiden Bunu alabilir miyim sorusu.
Bazen ilişkilere öyle anlamlar yüklüyoruz.
Öyle çok şey bekliyoruz ki ilişkiden almak pek mümkün gözükmüyor.
Yani biri gelsin ve yıllardır bana verilmemiş olan sevgiyi, kapsanmayı, tutulmayı, her
şeyi versin isteyebiliyorum.
Ama şöyle bir mesele var.
Bunu talep ettiğim, evet edebilirim ama bir annenin çocuğuna bile tam anlamıyla veremediği bir şeyi bir yetişkin başka
bir yetişkine nasıl versin?
O yüzden beklentilerimi fark etmek ve bu beklentilerin ne kadar gerçekçi olduğunu görmekte de fayda var.
Ben bunu bu ilişkiden bekleyerek acaba haksızlık mı yapıyorum?
İlişkiye olmadık bir yük mü yüklüyorum?
Bir oradan bakmak lazım.
İlişkiden beklenir bir şey bekliyorsanız ve karşılanmıyorsa o zaman ilişkiyle ilgili bir karar vermeniz gerekiyor.
Seçim size ait. Bu ilişkiyle ne yapacaksınız diye.
21. soru.
Aslen kimsenin kendi hayalini kurduğu bireyi sevdiğini kabul etmemesi.
Evet yani...
Doğru anladıysam biz kafamızda bir resim var.
O resmi taşıyacak birilerini buluyoruz ve onları seviyoruz, onlara aşık oluyoruz.
Demeye çalıştı diye anlıyorum kişi.
Bir parça doğru.
Ama bir parça da değil.
O kadar da kafamızın içinde yaşamıyoruz.
Yine karşılıklılığı, etkileşimi, birbirimizi etkileyebilirliğimizi veya çok teknik bir dille söyleyecek olursam.
Özneler arasılığı. Gözden kaçırmamak gerekiyor.
Tabii ki de. Yani ben karşı tarafta bir şey görüyorum ve onu seviyorum her şeyden önce.
İlk bağlantı noktası bu.
İlk bağ kurduğumuz nokta bu.
Ama bunun ötesinde ilişkilenmek mümkün mü?
Varoluşluk evet diyor.
Gerçek bensen tip ilişkiler Martin Buber'e göre ötekini kendimizin nesnesi kılmanın ötesine geçebildiğimizde mümkün olabiliyor.
Sadece. 22.
soru yine bir soru değil.
Çok kısa bir yorum. Gölge benlikler.
İlişkilerin karanlık yüzü demiştim.
Gölge benlikler demiş bir dinleyici.
Gölge benlikler tabii bir kavram.
Ne kastediyor tam olarak bilmiyorum buradaki dinleyici.
Ama bunu biraz varoluşçu bir şekilde yorumlayacak olursam.
Birden fazla benliğimiz yok.
Bir tane kendiliğimiz var. Eylemin, deneyimin, yaşantının merkezi olan bir tane bir kendiliğimiz var.
Ve birden fazla kendiliğimiz benliğimiz olmadığı için onların bir kısmının da gölge olması gibi bir ihtimal de yok.
Ha şu doğru.
Hepimizin karanlıkta kalan yanları var.
Hepimizin karanlıkta kalmaya mahkum yanları var.
Bunu Merleau-Ponty çok güzel açıklıyor.
Yani ben deneyimim üstüne ne kadar düşünürsem düşüneyim, ne kadar farkına varmaya çalışırsam çalışayım.
Deneyimim her zaman akıl hızımdan, üzerine düşünme hızımdan.
Daha hızlı olacaktır. O yüzden her zaman bir şeyler gölgede, karanlıkta kalacaktır.
23. Kendinizdeki şiddet dürtüsü bir de zoraki sürdürme.
Bunları dürtü, mürtü demesek mi acaba ya?
Psikolojimiz böyle başımıza bir soyutlama derdi açtı.
Şiddet dürtüsü var mı yok mu tartışmasına girmek istemem ama.
Çünkü gerçekten yani var da diyebiliriz, yok da diyebiliriz ama fenomenolojik olarak...
Bulamıyoruz. Ha şu doğru.
Hepimiz zaman zaman çok yoğun öfke yaşayabiliriz.
Eylemimiz şiddet göstermeyi meyledebilir hatta gösterebiliriz.
Bu insan olma ihtimalleri arasında bir ihtimal.
Bir yandan olağan ama bir yandan da çok sert sonuçları olan bir ihtimal.
Tam olarak bu yorumda neye işaret edeceğimi bilemedim.
Ama bunu görmeye çalışın.
Bir şeylere benim bilmem ne dürtüm, şu özelliğim, bu yatkınlığım demek yerine oradaki niyetiniz ve eylemliliğiniz üstünden bakmaya çalışın.
Ben zaman zaman öfkelenip insanlara çok bağırıyorum.
Şiddet dürtüsüyle onları kırmak isteyerek bağırıyorum.
Bu şekilde daha fenomenolojik, daha deneyime yakın, daha ne yaptığınız üzerinden hallerinizi betimlerseniz kendinize...
O zaman içindeki niyeti görme ihtimalinizde artık.
Ben bunu yaparak neye ulaşmaya çalışıyorum?
Hedefim ne? 24.
Hem huzurlu hissedip hem de sürekli bir doğru insan mı diye sorgulama sorunsalı.
Sorgulama sorunsalı.
Bakar mısınız ne kadar zihinsel?
Sorgulama zaten çok zihinsel.
Doğru kavramı zaten çok zihinsel.
Nacizane önerim.
Şöyle söyleyeyim, Heidegger bir meditatif bir de kalkülatif düşünceden bahseder.
Kalkülatif düşünce daha işte bugün saat 11'de ofiste olabilmek için saat 10.30'da evden çıkmış olmam lazım, saat 10.30'da evden çıkabilmek için saat 10'da şunu yapmış olmam lazım.
Bu kalkülatif düşünce bir şekilde mantığımı, zekamı, kafamı kullanmam gerekiyor bir şey yapabilmek adına.
Ama deneyimsel konularda işe yaramıyor bu.
Duygu konularında da işe yaramıyor.
O yüzden gerçekten ne yaşıyorsanız ona bırakın kendinizi.
Doğru insan mı diye sorgulamak değil de samimi bir şüpheniz varsa ona bakın.
Ve samimi anlamda şüpheye kapıldığınızda huzurunuza ne oluyor?
Huzur nereye gidiyor? Yoksa mütemadiyen huzurlusunuz ve mutlusunuz o insanla.
Ama bir şekilde böyle arada küçük bir ses çıkıp da acaba doğru insan mı falan deyip bir sizi dürtüklüyor mu?
Deneyimin doğal akışında ortaya çıkmayanları iyi ayrıştırmakta fayda var.
Son iki yoruma geldik.
Yine soru değil. İlişkilerin karanlık yüzü olarak biri adisyon ödetme demiş.
Yine buradaki bağlamı bilmiyorum ne oldu da adisyon ödetmeye karanlık bir ana dönüştü.
Ama adisyon ödetme hem toplumsal anlamda hem de eylemsel anlamda çok farklı yerlere gelebilen bir şey.
Bilemedim ne diyeceğim.
Bir sürü aklımdan şey geçiyor bir taraftan.
Hem cinsiyet rolleri üstünden bir şey geçiyor hem de sınırlarla alakalı bir şeyler geçiyor.
Ama çok fazla girmeyeyim oraya.
Ve son olarak ilişkilerin karanlık yüzü dediğimde biri de güvensizlik ve samimiyetsizlik demiş.
Doğrudur. O karanlık yüzle karşılaştığımızda kendimizi çok güvensiz hissediyoruz.
Ve karşı tarafı samimiyetsizlikle suçluyoruz.
Fakat şunu unutmayın ki ilişkilerin her zaman karanlık bir tarafı olacak.
Her zaman bizi korkutacak, şüpheyi düşürecek.
Endişelendirecek, belirsizlikle bırakacak.
O yüzden karanlık tarafı olmayan ilişkilerin peşinde koşmak yerine böyle bir hayalle yaşamak yerine karşılaştığınız karanlık taraflarla ne yaptığınıza dikkat edin.
Her ne yapıyorsanız sahip çıkabileceğiniz, arkasında durabileceğiniz otantik bir şeyler olsun.
Bugünlük benden bu kadar.
Çok teşekkürler bütün sorularınızı ve yorumlarınız için.
Önümüzdeki hafta...
Farklı bir konuyla devam edeceğiz tekrardan.
Bir bakayım neymiş önümüzdeki haftanın konusu.
Kötüler, kötülükler ve kişiliğe dair.
Yine çok heyecanlı, ilginç bir bölüm olacak.
Haftaya kadar kendinize çok iyi bakın.
Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
