
Transkript
Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği'ne hoş geldiniz.
Ben Ferhat Çakiçöz.
Yeni bir bölümle karşınızdayım.
Uzun bir zaman girdi araya.
Az önce baktım 5 ay girmiş.
Malum oldukça zorlu bir 5 aydı.
Kamusal gündem, bireysel alanlarımızı işgal ettiğinde bazen çok haklı sebeplerle, bazen de o kadar da haklı olmayan sebeplerle kişisel olana eğilmek, bireysel olana odaklanmak
çok güç hale geliyor.
En azından benim için bir parça öyleydi bu geçtiğimiz 5 ay.
Bu sebeple yeni bölüm çekmekte zorlandım.
Ama bundan sonra umarım ki artık ara vermeden en azından şu 40 bölümü, 40 meseleyi bitirene kadar yeni bölümlerle karşınızda olacağım.
Bugün aşk konusuyla beraberiz.
Göreci, çekici, seksi konulardan biri.
Sizlerin de yine çok fazla soru ilettiğiniz.
konulardan biri. Bir bakıyorum yaklaşık 28 soru gelmiş.
Hepsi direkt aşkla ilgili değil.
Bir kısmını geçmiş bölümlere refere edeceğim.
Bir kısmını gelecek bölümlere göndereceğim.
Ama prensipte bol bol soru var.
Bol bol merak ettiğiniz var.
Daha fazla vakit kaybetmeden varoluşçuluk, varoluşçu yaklaşım, varoluşçu psikoterapi aşka nasıl bakar?
Gelin biz bir bakalım.
İlk soru Oldukça geniş kapsamlı, geniş çatılı bir soru.
Güzel bir başlangıç. Aşkın gerçeklikten uzak tarafını varoluşçular nasıl yorumluyor diye sormuş bir takipçim.
Yanılsama, yüceltme gibi bence diye de eklemiş kendisi.
Aşkı anladığım kadarıyla bir yanılsama, bir haksız bir yüceltme, olmayan bir şeyi olduğundan daha büyük görmek veya olmayan bir şeyi görmek gibi anlıyor diye.
Anlıyorum bu katılımcı, pardon katılımcı değil, eğitimlerden değil alışkanlığı bu takipçi, izleyici, dinleyici.
Şimdi gerçeklik meselesine girmek gerekiyor burada vaazçı bakış açısından.
Yani bu sırf aşkla sınırlı olmayacak bir cevap olacak vereceğim cevap.
Varoluşçu yaklaşıma göre veya vaazçı felsefeye göre zaten hepimiz...
Öznel bir şekilde algılıyoruz dünyayı.
Bu şu anlama geliyor. Bir şey görüyoruz, algılıyoruz, duyuyoruz, hissediyoruz, dokunuyoruz, kokluyoruz, tadıyoruz.
Fakat bu saf veriyle kalmıyoruz.
Bu işlemlendirme bir saf veri depolaması şeklinde kalmıyor.
Varoluşçuluğa göre özellikle Merleau-Ponty ve Heidegger bu konuda birçok şey söyler.
Algıladığımız her şeyi...
Aslında aynı anda ve hızlıca yorumluyoruz.
Buradan bakacak olursak aslında hiçbirimiz gerçekliğe, her neyse o gerçeklik veya hakikate diyelim, yakın değiliz.
Hepimiz kendi yorumlarımızla, kendi kurgularımızla, kendi hikayelerimizle yaşıyoruz.
Bu açıdan baktığımızda birine aşık olduğumuzda çok benzer bir şey işliyor.
Ben bir kurgu inşa ediyorum bu insan üzerine, bu ilişki üzerine.
Bir gerçeklik yaratıyorum.
Bana özgü bir gerçeklik, öznel bir gerçeklik.
Bunun içinde yanılsamalar da var, yüceltmeler de var, başka şeyler de var.
Fakat varoluşçu yaklaşım en temelde özellikle psikanalizmden bu konuda oldukça ayrı bir yerde duruyor.
Psikanalizm gibi, daha doğrusu...
Çok karikatürize edilmiş psikanizm gibi değil mi?
Çünkü psikanizm de bu kadar indirgemeci bir yerden bakmıyor temelde ama karikatürize edilmiş psikanizm gibi aşka bir yanılsama, bir idealizasyon, yüceltme, aslında
olmayan bir şey, kendi kendimize gelin gibi oluyoruz, bir savunma mekanizmaları, geçiş, geçit töreni falan gibi bakmıyor.
Ama tabii ki aşık olduğumuzda gördüğümüz şey gerçekten orada olan şey değil.
Ama ve lakin bu aşkla sınırlı bir meselede değil.
Hayatta hiçbir zaman gördüğümüz gerçekten orada olan değil.
Gördüğümüz şey algıladığımız art yorumladığımız aşk da bundan muaf değil.
İkinci soruya geçeyim.
Sonunu bildiğiniz mutlaka bir son olacağı için mi capcanlıyız orada?
Bilmem. Yani size sormak gerekiyor.
Aşık olduğunuzda sonunun...
geleceğini düşünüyor musunuz?
Ben düşünmediğim çok zaman oldu.
Sonsuza dek veya en azından ölene dek, ikimizden bir ölene dek devam edeceğini umut ettiğim, öyle olmasını dilediğim birçok halin içinde buldum kendimi.
Emin değilim bundan.
Hepimiz sonunun olduğunu biliyor muyuz?
Sonunun olduğunu ufukta, bir yerde, göz hizamızda tutabiliyor muyuz?
Ama bence aşkın farklı keyifli boyutları var.
Farklı sebeplerle, farklı kaynaklarla aşıkken canlı hissediyoruz.
Aşkı odur, şudur, budur, şu sebepledir, bu sebepledir gibi indirgemek taraftarı değilim.
Aşık olmak bir insanlık hali, bir haleti ruhiye, bir ruh hali.
Yani aşıksanız keyfini çıkarın.
Gerçekten sonu var çünkü.
Ama bu kötü bir şey demek değil sonunun olması ki soruyu soran kişi de kötü bir şey olarak iletmemişim.
Üçüncü soru. İnsan hem ilişkilenmek ister hem korkar.
Neden? Şahane bir soru.
Bunun sebebi başka bir soruda aslında cevabı gelecek.
Çünkü öteki hem çok muhtaç olduğumuz hem çok ihtiyaç duyduğumuz ama bir o kadar belirsiz bir o kadar muğlak bir o kadar sağ solu belli olmayan
bir olgu her birimiz için.
Yani ben Bu sırf aşk için geçerli değil.
Ben o arkadaşıma, bu iş arkadaşıma, şu aile, ailemin şu ferdine güveniyorum dediğimde aslında
bir kötü inanca düşmüş oluyorum.
Aslında orada olmayan bir şeyin varlığını varsaymış oluyorum.
Çünkü öteki her zaman güvenimizi boşa çıkarabilir, kazık atabilir.
Bize görmek istemediğimiz bir yanımızı gösterebilir.
Kendimizi aniden çok açıkta kalmış, çok sıkışmış, çok deşifre olmuş, çok çıplak hissedebiliriz.
Aslında hem ilişkilenmek istiyoruz hem korkuyoruz tam olarak bu sebepten ötürü.
Ötekinin sağı solu hiçbir zaman belli olmayacak.
Ve unutmayın ki bizler de bir başkaları için ötekiyiz.
Başka biri de benden aynı şekilde korkuyor.
Çünkü ben onun ötekisiyim. Çünkü onun gözünde benim sağım solum belli olmuyor.
Aşk konusuna geri çekecek olursam meseleyi.
Yani çok aşık oluyoruz mesela.
Birbirimize sözler veriyoruz.
Bir ömür boyu yanında duracağım da oydu buydu bilmem neydi.
Ben veriyorum diyeyim daha doğrusu.
Sonra aradan bir yıl geçiyor iki yıl geçiyor.
İşler istediğim gibi ilerlemiyor.
Ve karşımdakini bırakıyorum, terk ediyorum.
Aynı belirsizlik, aynı muğlaklık bende de var ve ben kendime de muğlağım aslında.
Yani bile isteye hesaplayarak şimdi ben bu kişiye aşık oldum, bu kadına, bu adama aşık oldum.
Ama iki yıl sonra kalbini paramparça edeceğim diye yola çıkmıyorum.
Yani bizler insan olmak muğlak olmak demek.
İnsan çok belirsiz bir varlık demeyeceğim bir varoluş bu sebepten ötürü.
Hem ilişkilenmek istiyoruz hem de çok korkuyoruz.
Dördüncü soru. Bize aşk diye anlatılanların ne kadarı aşk?
Normatif bir değer yüklendiği varsayımını da düşünürsek.
Bence baya bir kısmı aşk değil biliyor musunuz?
Hatta Türkçe'de bu konuda biraz kelime dağarcığımızın kıt olduğunu düşünüyorum.
Mesela İngilizce'de bir love vardır.
Bir de infatuation vardır.
Infatuation bu işte bir görüşte aşık olup böyle elinizin ayağınızın titrediği, boşandığı böyle ne derler acayip böyle ayaklarınızın yerden kesildiği falan hal.
Tam işte Türkçe'de karşılığı yok böyle uzun uzadıya tarif etmem gerekiyor.
Her şeyi gözden kaçırmamak gerekiyor.
Günümüz kapitalist sisteminde aşk da bir ürün.
Pazarlanıyor. Aşkınız varsa, aşıksanız bile demiyorum.
Bir aşkınız varsa iyisiniz, bir eksiğiniz tamam.
Çeklistinizde bir şeye daha bir tik artı atabilirsiniz.
Bir şeyi daha başardınız.
Eğer bir aşkınız yoksa meseleniz var, eksiksiniz.
Acilen gidermeniz gerekiyor.
Bunu nasıl giderebilirsiniz?
İşte farklı şeyler tüketerek, kendinizi güzelleştirerek.
Hatta psikoterapi bile.
Bu çerçevede pazarlanabiliyor.
O yüzden bize aşk diye anlatılan ne kadar aşk?
Tabii farklı örnekler üzerinden gitmek gerekiyor ama film izlerken, dizi izlerken, roman okurken, kitap okurken bir parça dikkatli olmak gerekiyor.
Aşk şudur, aşk budur.
Böyle kriterler varsa kafanızda, arkası net bir şekilde...
sırtı net bir şekilde ihtiyaçlarınıza dayanmayan kriterler varsa zihninizde o zaman muhtemelen normatif bir şeyin tuzağına düşmüşsünüz demektir.
Uzun lafın kısası kendi aşkınızı kendiniz yaratın.
Kendi aşk tanımınızı kendiniz yapın.
Hatta tanımlamayın. Yani aşıksanız aşıksınız nokta.
Etrafınızda yaşananlara benzemek zorunda değil.
Daha önce tanık olduklarınıza benzer olmak zorunda değil.
Aşıksanız aşıksınız.
Bu kadar. Bitti.
Keyfini çıkarın. Çıkarabildiğiniz kadar.
Beşinci soru. Herhangi bir şeye aşık olmasaydık var olabilir miydik?
Şimdi insanlara olan aşıktan bahsediyoruz.
O yüzden bu herhangi bir şey lafı bir dikkatimi çekti.
Herhangi birine diye cevap vereceğim.
Tabii ki de var olabilirdik.
Bu da... Ne derler günümüz modern toplumunun kapitalist düzenin bize pazarladığı hatta tabiri caizse kakaladığı bir şey.
Aşık değilsiniz hayatınızda aşk yoksa eksiksiniz yaşamıyorsunuz.
Vah size yazıklar olsun size vesaire.
Hiç de öyle değil altını çizmek isterim bir daha.
Aşık değilseniz de varsınız var oluyorsunuz.
Var olmak tamamen hayatta olmakla alakalı bir şey.
Sartre'ın popülerleştirdiği bir iddiayı hatırlatmak isterim size.
Varoluş özden önce gelir.
Aşık olmak varoluşun hallerinden sadece biri.
Sonradan inşa ettiğimiz, hayatımıza eklediğimiz, dahil ettiğimiz şeylerden biri.
Aşk yoksa da hayatınızda varsınız.
Ha, aşkın yokluğuyla beraber bir şeylerin eksikliğini samimi olarak çekiyorsanız.
O başka bir hikaye.
Hepimizin yakınlık, İngilizce'de intimacy denen, mahrem, cinsel anlamda olmak zorunda değil ama mahrem ihtiyaçları, mahremiyet ihtiyaçları var.
O ayrı bir konu.
Altıncı soru. Biz olmak ben olmanın önündeyken insan aşkta kendi benliğini nasıl koruyabilir?
Tam aksine eğer...
Tam aksine dedim ama bu iki yollu gidiyor.
Zaten nacizane fikrimi söyleyeyim.
Gerçekten aşık olabilmeniz için sağlam bir benlik hissinizin olması, sağlam bir kendilik hissinizin olması gerekiyor.
Sağlam bir kendilik hissinizden yola çıkarak aşk yaşayabilirsiniz.
Eğer amacınız başka bir şeye ulaşmaksa, mesela biz olmak gibi, bu da...
Çok pazarlanan metalardan biri.
Siz tekizseniz, bekarsanız, eksiksiniz, bir hiçsiniz, çoğulsanız, bir bizseniz, ben ve eşim, ben ve sevgilim, ben ve kız arkadaşım, ben ve erkek
arkadaşım neyse neyseniz bir şeye sahipsiniz demek oluyor.
Bu da yine düşmemeniz gereken...
tuzaklardan biri diyebilirim.
Bu arada arkada köpeklerimden biri horluyor.
Kusura bakmayın arada sesi gelirse.
Bir tane daha geldi.
Küçük küçük ağlıyor. Ne görüyor rüyası acaba?
Belki o da aşık olmak istiyordur.
O yüzden zaten bir ilişki içindeyken bir bizlik hali içindeyken kendinizi kaybediyorsanız gibi geliyorsa o gerçekten aşk mı emin değilim.
Tekrardan dönüp bakmak gerekiyor.
Yedinci soru bu meselelerle yakından ilgilenen birinden gelmiş.
Çok belli sorunun şeklinden.
Aşk ontik midir, ontolojik mi diye sormuş biri.
Ontik günlük demek.
Ontolojik daha varoluşsal demek.
İşte bir gün her şeyin sonunun olacağı ontolojik bir meseleyken kalemimi kaybetmem, köpeğimi kaybetmem, çok sevdiğim bir dostumu kaybetmem.
Onun gündelik...
Günlük tezahürü, bu ontolojik koşulun günlük tezahürü.
Aşk, diğer bütün ruh halleri gibi tabii ki de ontik, tabii ki de günlük bir mesele.
Bu onu daha aşağı, daha kötü, daha değersiz kılmıyor.
Bunun altını çizmek isterim.
Ama ontik bir mesele.
Aşkın altında ontolojik meseleler var.
Örneğin... Varoluşsal olarak yapayalnızız ama bir yandan ötekine ihtiyaç duyuyoruz.
Ve aslında bu ontolojik, bu varoluşsal ikilemi çok güzel, çok keyifli bir şekilde köpürler aşk.
Ama aşk en temelde günlük bir meseledir, ontik bir meseledir.
Bir sonraki soruya bakalım.
Sekizinci soru. Aşk sonsuza dek sürer mi?
Zannedersem bunun cevabını benden önce yaşamış yüz binlerce filozof, düşünür, psikolog, şair, şarkıcı vermiştir.
Aşk sonsuza dek sürmez.
Aşk bir ruh halidir.
Bütün ruh halleri gelir ve geçer.
Ama aşkın bitmesi demek, ilişkinin bitmesi demek değil.
Aşkın bitmesi demek, illaki kötü bir şey demek değil.
Hayatta her şey dönüşüyor, her şey evriliyor.
Aşk da dönüşüyor, aşk da evriliyor.
O yüzden ilk zamanlardaki heyecanlar, havaya uçmalar bir süre sonra kalmayabilir.
Bir süre sonra aşk bitmiş gibi hissedebilirsiniz.
Ama aslında başka bir şey dönüşüyor.
Hatta nacizane çok daha keyifli bir şey dönüşüyor.
Garip bir şey böyle...
Yine herhalde modern söylemin bize itelediği bir şey bu.
Piyango zihniyeti diyeceğim buna.
Bir şekilde iyi şeyler sadece şans eseri başımıza gelir.
Ve o kadar.
Yani çabayla, yatırımla, sebat ederek, adayarak değil de.
Eğer hayatınızda bir partner istiyorsanız evet aşk çok önemli.
Ama sebat...
Adanmışlık. O ilişkiye yatırım yapmak gerçekten de o partnerliği, o ilişkiyi doyurucu kılan şey diyeyim.
Sadece çok kısa. Buradan sonrasını biraz hayal gücünüze bırakayım.
Başka bir dinleyicim soru olmadı ama güzel oldu diyerek bir cümle iletmiş.
Aşk olabiliyorum öyleyse varım.
Ne mutlu size aşık olabiliyorsanız.
Gerçekten aşk insana inanılmaz bir canlılık getiren ruh hallerinden biri.
Ama sadece bir ruh hali.
Ve altını çizmek isterim.
Aşk olamıyorsanız da varsınız.
Aşk olabiliyorsanız da varsınız.
Aşk olamıyorsanız da varsınız.
Aşk bu anlamda varoluşun kökeninde yatan bir şey değil.
Ama yine çok çok pazarlanıyor bizlere.
Onuncu soru aslında yine daha önce cevap verdiklerimin çapında giden bir soru.
Aşk neden kısa sürer?
Hep sürse hiç bitmese.
Biliyorum bitmez dönüşür diye.
Tam ikinci kısmı hep sürse hiç bitmese.
Biliyorum bitmez dönüşür diye.
Az önce aslında birazcık bahsetmiş bulundum.
O infatuation hali, o ilk bir ay, iki ay, bilemediniz altı ay, işte ayaklarınız yerden kesiliyor, kaydınızda kelebekler uçuşuyor falan.
Evet o hal bitiyor. Ama ondan sonra başka haller de geliyor.
Hayatımızda yakınımız dediğimiz, partnerimiz dediğimiz bir ötekimizin olması, tercih ediyorsanız eğer tabii ki, tatlı bir hal.
Olmazsa da... Hayattasınız, yaşarsınız bir sürü farklı şey nedeniyle, sebebiyle onlardan doğru canlı hissedebilirsiniz.
Olmazsa olmaz bir şey değil ama hayatınızda bir öteki varsa, bir partner varsa lütfen onun ömrünü aşkla sınırlı
kılmayın. O ilk baştaki o kelebeklerin uçuştuğu, ayakların yerden kesildiği dönemle sınırlı kalmayın, sınırlı tutmayın.
11. soru daha da derin bir soru.
Aşk meselesinde dinleyicilerimin yoğun bir reflection olduğunu görüyorum.
Çok üzerine düşünülmüş bir konu.
Derin derin sorular gelmiş.
Çağımızda aşık olmak ve aşkı korumak bunca narsistik eylemimizle mümkün mü?
Bence mümkün.
Burada narsizmi bir parça açmak isterim.
Dinleyicimiz, dinleyicim...
bir jargon kullanmış.
Biliyorum çok günlük dile düştü bu kelime kavram olarak ve maalesef günlük dile düşen her şeyin başına geldiği gibi feci bir enflasyona uğradı ve içi boşaldı.
Artık hafif küfür gibi kullanıyoruz.
Ben size fenomenolojik olarak bir tanım yapayım.
Narsistik eğilimlerden bahsederken neyden bahsediyoruz?
En azından biz varoluşçu terapistler olarak.
Narsistik eğilimler Aslında kendimizle çok meşgul olmakla ilgili bir mesele.
Eğer ben tabii ki kendimi ön plana koyacağım.
Zaten kendimden başka gidecek bir yerim yok.
Ama sadece ve sadece kendimi ön plana koyuyorsam o zaman başka bir meselemiz var demektir.
Mesela az önce verdiğim örneklerden biri belki de bu dinleyicinin tam da narsistik eylem dediği şey iyi bir örnek olabilir.
Benim hayatımda...
Bir kadın olmalı, bir erkek olmalı, bir şu olmalı, bir bu olmalı, işte benim eşim diyeceğim, sevgilim diyeceğim, partnerim diyeceğim biri olmalı.
Mesele bir to have meselesiyse, bir sahip olma meselesiyse bu çok narsistik bir eğilimden geliyor diyebiliriz.
Çünkü benim bilmem ne var, benim araban var, benim kalemim var, benim iPad'im var ve benim bir tane de sevgilim var.
Sırayla gidiyor sahip olduklarımın listesi.
Orada çok aşk olmuyor.
O yüzden bu soruyu soran kişiye hak vermeden edemedim bir tarafıyla.
Orada aşk olmuyor maalesef.
Orada başka bir şey oluyor.
Boşa düşen bir şey oluyor.
İki kişi buluşuyorlar ama asla birbirleriyle temas edemiyorlar.
Yazık oluyor. Kalplerimiz kırılıyor.
12. soru. Gerçekleşmese de en güzel arzulardan biri diyebilir miyiz?
Aşk bir arzu değil.
Aşk bir ruh hali.
O yüzden gerçekleşmiş bir deneyim.
Aşk her şeyden önce.
Aşık olmayı istemek.
Biliyorum. Danışanlarımdan da çok duyuyorum.
Etrafımdan da çok duyuyorum.
Ben çok aşık olmak istiyorum.
Hayatımda şöyle biri olsun istiyorum.
Böyle bir partnerim olsun istiyorum.
Hayatımda şöyle aşk olsun, böyle aşk olsun diyen bir sürü kişi var.
Bu bir arzu değil.
Bu bir ihtiyaç da değil.
Bu bir şeylerin üstünü örten bir söylem aslında.
Çok aşık olmak istiyorum derken neyi kastediyorum?
Eğer öyle bir söyleminiz varsa, ortalıkta bu lafı ederek geziyorsanız, çok aşk istiyorum, çok aşık olmak istiyorum, hayatımda aşk olsun istiyorum.
Diyorsanız o aşka elde ettiğinizde aslında ne elde edeceksiniz?
Dürüstçe bir araştırmaya çalışın.
Muhtemelen altından başka bir şey çıkacak.
Ayıp değil, günah değil kesinlikle.
Ama kendimizle yüzleşmemiz gerekiyor.
Ben belki de kendimi o kadar sevilmez, o kadar kabul edilmez, o kadar kolay vazgeçilir görüyorum ki.
Bir partnere sahip olmak, hayatımda aşkın olması bunun aksini hem kendime hem de ötekileri etrafıma kanıtlayacak.
Aslında bunun aksini kanıtlamak istiyorum.
Aslında aşk istemiyorum gibi farklı şeyler çıkabilir.
Dürüstçe bakmanızı nacizane öneririm.
13. soru.
Bu arada 28 sorumuz var.
Muhtemelen bir bölümde ben bunu toparlarım.
13. soru. Aşk dört dünyanın tamamında hissedilmeli midir acaba?
Bu yine bizim alanla haşir neşir olmuş birinden gelmiş bir soru.
Dört dünya kuramımız var.
Çok kısaca bir özet geçeyim.
Hepimizin her an hayatı dört boyutta yaşadığını iddia eden bir kuram bu.
Hepimiz aynı anda bir fiziksel dünyada yaşıyoruz.
İşte şeylerle olan ilişkiler.
Bir sosyal dünyada yaşıyoruz, diğer insanlarla olan ilişkilerimiz.
Bir kendilik dünyasında yaşıyoruz.
İşte kendimizi nasıl tanımlıyoruz, rollerimiz, kendimize dair sevdiğimiz şeyler, sevmediğimiz şeyler.
Bir de bir tinsel dünyada yaşıyoruz.
İşte anlam, etik, iyi nedir, kötü nedir, hayat nasıl, keyifle yaşanır falan gibi daha büyük soruları sorduğumuz bir boyut.
Dört dünyanın tamamında hissedilmeli midir acaba?
Bence hissedilmelidir gerçekten aşk ise.
Eğer siz sadece kolunuza takıp ortalıkta gezdirip göstermek için birini istiyorsanız hayatınızda ve buna aşk demeye çalışıyorsanız bu sadece sosyal dünyayla ilgili bir şey
olacaktır. Ve sınırlı olacaktır.
O yüzden dört dünyanın tamı aşk nasıl bütün ruh halleri gibi Günlük hayatımızı, o anki dünyamızı tamamen
dönüştürü bambaşka bir renk verir.
Öyle bir netliğe, öyle bir etkiye ihtiyaç var bir şeye gerçekten aşk diyebilmek için.
Aşk ile yaşanılabilecek bir omuzda bu huzuru bulabilirler.
Aşk böylece varuşumuzun bir amacını bize verir mi?
Ben bütün bu soruları baştan okumuştum ama kendi kendime okurken daha anlamlı gelmişti bu soru.
Şu an anlayamadım. Aşk ile yaşanılabilecek bir omuzda bu huzuru bulabilirler.
Aşk böylece varışımızın bir amacını bize verir mi?
Siz eğer sadece bir yaslanacak omuz arıyorsanız sadece yaslanacak bir omuz arıyorsunuzdur.
Gerçekten aşık olmak demek ötekini bir...
Bütün insan olarak görebilmek demek.
Sadece sizin ihtiyaçlarınızı karşılayacak, sizi besleyecek biri olarak görüyorsanız, sadece kötü günlerde size kol kanat gelecek biri gibi görüyorsanız, bu gerçekten aşık değil.
Orada daha fonksiyonel, daha işlevsel bir şeyler var demektir ve bunu iyi anlamda kullanmıyorum.
Soruyu çok anlamadım ama sorunun çağrıştırdıklarını böyle toparlayabilirim belki.
İnsan bu dünyaya anne karnındaki gibi bir huzuru bulmaya gelmiştir.
Bulana kadar arar belki de bazıları demiş başka bir dinleyicim.
Katılmıyorum. Burada birçok itiraz edeceğim varsayım var.
Birincisi anne karnının huzurlu olduğunu nereden biliyoruz?
Emin değilim. Son derece klosofobik bir ortam gibi gözüküyor buradan baktığımda.
Ve anne karnındaki, diyelim ki anne karnının huzurlu bir yer olduğunu düşünüyorsunuz.
Sizin için öyle bir huzur...
temsiliyeti var anne karnının.
Öyle bir huzuru aramak için hayatınıza başka birini dahil etmeye çalışıyorsanız bu da gerçekten aşk değil.
Bu yine kendinize güvenli bir liman arayışı demektir.
Burada aşk konusundan biraz ilişkiler konusuna kayacağım ama bir ilişki yaşamak demek acısıyla tatlısıyla orada olmak demek.
Bazen çok sıkıntıda yaşamak demek.
Bazen kendimizi geride bırakıp ötekine uzanmak demek, bazen de sıkı sıkıya kendi zeminimizi tutup ihtiyaçlarımızı talep edebilmek demek.
Ama gerçek aşk ve gerçek ilişki bir müzakere hali olması gerekiyor.
Eğer siz sabit bir şey arıyorsanız, yaslanılacak bir omuz, bir güvenli liman, anne karnındaki gibi bir huzur, gerçekten aşk arıyor musunuz emin değilim.
En azından bunu şöyle bir ortaya atmış bulunayım.
16. soru. Aşk varlığa aykırı sanırım.
Aşkınlıkla olan her şeyde bir yitirme söz konusu.
Bu önermenin diyeyim gerçekten bir soru değil.
Birinci kısmına itirazım var ama ikinci kısmı çok güzel bağlanıyor.
Aşk varlığa aykırı mı hiç emin değilim.
Evet aşk aşkınlık kelimesi ikisi aynı kökten geliyor.
Kesinlikle bu bir rastlantı değil.
Fakat şunu eklemek isterim ki insan olmak demek aşkın olmak demek.
Aşkın olmak veya daha teknik bir kavram kullanacak olursam transandantal olmak demek.
Aşkın olmak transandantal olmak ne demek diye soracak olursanız da hepimiz aslında her an olduğumuz halimizden öteye uzanıyoruz.
Hiçbir zaman sabit kalmıyoruz.
İnsan olmak sabit kalmamak demek.
Ve lütfen böyle olduğumuz halden öteye uzanıyoruz falan dediğimde çok dramatik, çok büyük, çok böyle acayip hayat değiştiren projeler falan aklınıza gelmesin.
Susuyorum gidip susuzluğumu gidermek üzere su alıyorum örneğin.
Bu da olduğum halden öteye uzanmak bir aşkınlık hali.
Ve evet aşkın olduğumuz için de sürekli bir itirişteyiz.
Sürekli bir kaybedişteyiz.
Ve aşkla da aynı şey geçerli.
Aşk olduğumda...
ötekinin bana dokunmasını ve benim üzerimde bir etki yaratmasına izin vermiş oluyorum.
O yüzden bir şeyleri yitireceğim aşkla beraber.
Ve bunun varoluşa, varlığa aykırı hiçbir yanı yok.
Tam aksine insan varoluşu, aşkın bir varoluş, transandantal bir varoluş ve aşk da, iki insan arasındaki aşk da belki de bunun en...
Bariz şekilde ete kemiğe büründüğü hallerden biri.
17. soru daha geniş bir soru.
Cehennem başkalarıdır, cehennem ötekidir.
Sözünü biraz açabilir misiniz?
Bu Sartre'nin çok ünlü bir sözü bir tiyatro oyununda geçer.
Varuşçuluk'taki öteki konusu.
Bu değil baş başına bir podcast bölümü konusu.
Bir podcast serisi yapabiliriz bu öteki meselesiyle ilgili.
Belki ileride yapabilirim. O yüzden bu soruya şimdilik çok kısa, derli toplu bir cevap vereceğim.
Cehennem ötekidir derken Sartre şunu kastetiyor.
Ben ötekinde, öteki üzerinden kendime dair görmek istemediğim, görmediğim, görmeye korktuğum şeyleri görürüm.
Çok basit bir şey söyleyeyim.
Mesela şu an bu podcastı ben tek başıma bir odada oturmuş kaydediyorum.
Gayet güzel işte kahvem, suyum önümde, ortam serin falan.
Sıcak bir yaz günü çünkü.
Klimam açık bilmem ne.
Tek başımayım. Ama bir taraftan bütün bu cevapları verirken tanımadığım, çoğunlukla tanımadığım siz dinleyicileri hayal ederek cevap veriyorum.
Ve bir taraftan da verdiğim cevapları değerlendiriyorum.
Doğru mu söyledim, anlamlı bir şey mi söyledim, doğru bir yere mi gittim, saçmaladım mı, o mu oldu, bu mu oldu.
Tamamen cehennem ötekidir böyle bir şey.
Biz ötekinde iyisiyle kötüsüyle kendimizi görürüz diye toparlayayım.
Ve bazen gördüklerimiz hoşumuza gitmez.
Cehennem ötekidir derken Sartre ötekinin bize kötülük yapma potansiyelinden bahsetmiyor.
Benim kendimle karşılaşıp bu karşılaşmada hoşuma gitmeyecek.
Bir şey görmemden bahsediyor.
Görme ihtimalimden bahsediyor diyebilirim.
18. soru bir parça alakasız bir soru.
Ben aslında intihar konusunda değinmenizi bekliyorum.
Sizin bakışınızı merak ediyorum.
Bu soru daha önce podcastlerde gelmişti.
Bu noktada cevap vermeyeceğim.
Bunun iki sebebi var. Birincisi konumuz intihar değil.
İkincisi de podcast gibi kamusal bir yayında intihar üzerine konuş.
Mak konusunda rahatsız etmiyorum bir varoluşçu olarak.
Ama bir klinik psikolog olarak şunu söyleyebilirim.
İntihar etmeyin. Hayatta olduğumuz sürece farklı bir şeyler mümkün.
İhtimaller hala var demektir.
Sırf ihtimalleri aşkına hayatta kalmak önemli diyebilirim ve bu soruyu geçebilirim.
Tabii ki çok daha derin bir tartışma konusu.
Emin olun ki benim de daha fazla söyleyeceğim bir şey var.
Ama tam da söylediğim sebeplerden ötürü...
Burada durmak durumundayım.
19. soru.
Hiç aşık olmadığımızı düşünüyorsak, duygularımızdan emin değilsek, sürekli sorguluyorsak.
Bakın arkadaşlar, duygular eminlik meselesi değil.
Sorgu meselesi değil.
Sorgulayarak duygularınıza ulaşamazsınız.
Üstüne düşünerek aşık olamazsınız.
Duygular spontane bir şekilde ortaya çıkarlar.
Kendilerini gösterirler.
Sizin bir şey yapmanıza gerek yok.
Hayattaysanız duyguları yaşıyorsunuz demektir.
O yüzden bu soruyu her kim soruyorsa zaten hayata çok zihinsel, çok sorgulayan, çok uzaktan seyirci konumundan hayata
katılıyor, hayatı takip ediyor gibi bir hisse kapıldım.
Şu an tabii tanımadığım biri hakkında bir sürü varsayımda bulunuyorum.
Tabii ki bütün bunlarla beraber duygularımızla aramıza envai çeşitli engel koyabiliyoruz, bir sürü mesafe koyabiliyoruz.
Belki de budur.
Bir de hiç aşk olmadığımızı düşünüyorsak yine burada aşk nedir sorusuna geri dönmek istiyorum.
Filmlerde gördüğünüz şey başınıza gelmediyse belki başka türlüsünü yaşamışsınızdır.
Yaşamak üzereydiniz belki ama bir şekilde işte o sosyal söylemin içinde o kadar tanımlı değil ki kaçırdınız.
Belki kendi duygularınızla aranızda ciddi bir mesafe var.
Bilmiyorum ne olduğunu.
Ama aşk veya diğer duygular üzerine düşünerek, sorgulanarak bulunmaz.
Bam diye ortaya çıkar.
Hayatınızın merkezine oturur.
Siz de sonra onlarla dans edersiniz.
En temelde budur. 20.
soru. Canlılığın kaybolması üzerinden neler söyler varoluşçuluk?
Bu onarılabilir bir şey mi?
Yine bu podcast'in konusuyla alakalı değil.
Canlılık kaybolur, kaybolur, geri bulunur.
Bazı günler çok canlı hissederiz, bazı günler o kadar canlı hissetmeyiz.
Tamamen arzuyla ilgili bir mesele.
Arzunuzla ilişkinizi onarmaya bakın diyeyim.
Ama dediğim gibi bu podcast bölümünün konusu olmadığı için daha fazla bu soruya da cevap verirken derinleşmeyeceğim.
21. soru.
Neden iki kadını da aynı anda severiz?
Genellikle öyle mi yapıyoruz bilmiyorum ama bazen başımıza geliyor.
Aynı anda iki kişiyi sevebiliyoruz.
Bilmem, size sormak lazım.
Belli ki farklı bir şeyler görüyorsunuz bu iki kadında, bu iki insanda.
Aynı anda birden fazla kişiyi sevebiliriz.
Aynı anda birden fazla kişiye de aşık olabiliriz.
Burada önemli olan bu kendimizi bulduğumuz karmaşık halin bize dairini anlattığı.
Aşk var mıdır?
Ömrü var mıdır? Aşk var mıdır?
Vardır. Herkesin hayatına uğrar mı?
Hayır. Herkesin hayatına uğramak zorunda mı?
Hiç de değil. Ömrü var mı aşkın?
Dediğim gibi bütün ruh hallerinin ömrü var.
Sadece aşkın değil. Ama ruh halleri dönüşürler.
Pat diye ortadan kaybolmazlar.
Aşk için aynı şey geçerli.
Aşk pat diye ortadan kaybolmaz.
Ah çok aşıktım yok oluverdi şimdi gibi düşünüyorsanız bu bir yanılgı.
Başka bir şey gelmiştir.
Aşkınızın başına bir şeye dönüşmüştür.
Neye dönüştü? Neye dönüşmekte?
Onu bulmakta fayda var.
23. soru.
Neden kendimi en ufak ilgi gösterilen yere adıyorum?
Ben var değil miyim?
Siz var mısınız?
Ontolojik anlamda varsınız.
Bu soruyu sorabildiğinize göre Instagram kullanıyorsunuz.
Instagram kullanabildiğinize göre bir telefonunuz var.
Telefon kullanabildiğinize göre bir insansınız, varsınız.
Ona hiç şüphe yok. Ama bu en ufak ilgi gösterilen yere kendimi adıyorum meselesi.
Belli ki bir ihtiyacınız var.
Çok derin bir ihtiyacınız var.
Onun ne olduğunu anlamakta fayda var.
Bu arada en ufak ilgi gösterilen yere kendinizi adımak...
Baş başına bir problem değil.
Sanki bir problemmiş gibi geldi bu soruyu soran kişi tarafından.
Bence baş başına bir problem değil.
Ama siz bir problem olarak görüyorsanız veya problem olarak görmüyorsanız bile yakından bakıp anlamak istiyorsanız ihtiyacınızı anlamaya çalışın.
Yani ilgi gördünüz ve bir anda kendinizi vakfettiniz o size ilgi gösteren kişiye.
Burada nasıl bir ihtiyaç var?
Neye ulaşmaya çalışıyorsunuz?
Ne elde etmeye çalışıyorsunuz?
Bunun sonunda nereye varacaksınız?
Bu sorular çoğaltılabilir.
Bakın sorun.
Tabi terapiye de gidiyorsanız terapinize de kesinlikle taşıyın.
24. Ötekini değil de kendini ve yaratığını sevmeye nasıl bakar varoluşluk?
Yaratan meselesi bir parça karışık varoluşlukta.
Varoluşlu filozoflar tanrı tanır ve tanrı tanımaz olarak ikiye ayrılıyorlar.
Bu kadarını söyleyeyim.
O yüzden yaratanla ilişki meselesi daha geniş bir yerden, daha farklı bir yerden yorumlanıyor.
Tanrı tanır filozoflar tarafından bile.
Kendini ve bu evreni, bu yaratılışı, yaratanı sevmek.
Nietzsche'nin amorphati kavramını atmak istedim ortaya.
Amorphati. Kaderine aşık olmak demek.
Nietzsche bunu insanın ulaşabileceği en iyi noktalardan biri olarak tarif eder, bir ideal olarak ortaya koyar.
Ve bence amorfatinin içinde insan olmaya da aşık olabilmek, insan olmanın sınırlılıklarına da aşık olabilmek, kendi özel getirdiğimiz koşullara ve sınırlılıklarımıza
da aşık olabilmek ve aslında parçası olduğumuz...
Ama bizi kapsayıp aşan, tahil gücümüzün çok ötesine kadar uzanan bu devasa sisteme de aşık olmamız gerekiyor.
Onu olduğu gibi görmek, onu olduğu gibi sevebilmemiz gerekiyor.
Ama dediğim gibi bu Nietzsche tarafından ortaya koymuş bir ideal.
Malum idealler çoğu zaman ulaşılabilir olmuyor.
25. Zor geçen bir ayrılıktan sonra yeniden başlamak için tavsiyeler.
Konusu değil ama çok tipik bir tavsiye vereceğim size.
İki tavsiye vereceğim.
Birincisi rutinleriniz olsun.
İkincisi ne geliyorsa yaşayın.
İçinizdeki o akışı durdurmayın.
Ama bu başka bir konu.
Ayrılıklarla ilgili, terk edişlerle ilgili, kayıplarla ilgili başka bir podcast bölümü daha yapacağım.
Orada yakından... Bakarız.
Söz veriyorum. 26.
Birini zamanı geldiğinde yitirme cesareti nasıl edinir?
Bu soru hatalı.
Varoluşçu anlamda.
Yitirme cesareti.
Ben birini yitirmek benim edilgen olduğum bir şeydir.
Evet hayatta bir şeyleri yitiririz.
Ama kontrolümüz dışında kayıplar yitirmedir.
Cesaret meselesi değildir o yüzden.
Birinden ayrılma cesareti diyorsanız o başka bir şey.
Ama bakın soruyu yitirme cesareti diye sormuşsunuz.
Ayrılma, terk etme, geride bırakma cesareti değil.
Kendinizi kendi eyleminizin merkezinden uzağa, çeperine yerleştiriyorsunuz.
Bu bile bir cevap olur baş başına.
Önce kendinizi kendi eyleminizin merkezine yerleştirin.
Birini zamanı geldiğinde yitirme cesareti edinemezsiniz.
Ama birini siz uygun gördüğünüz zamanda bırakabilirsiniz, terk edebilirsiniz.
Aradaki nüansı umarım ki duyabiliyorsunuzdur, duyurabiliyorumdur.
27. Ebeveynlerimize benzeyen birine aşık olursak nasıl etkisinden kurtulabiliriz?
Aşık olduğunuz kişinin ebeveynlerinize benzemeyen yanlarını da görmeye çalışın.
Altını çizeyim. İlk bu bölümü şey meselesiyle açmıştım.
Her şey kurgu. Algılarız, algıladığımız gibi yorumlarız.
Psikanalizin günlük hayata çok güzel sızdırdığı bir teori bu.
Herkes gidip anası babası gibi birini bulur aşık olmak için diye.
Bazen doğru bu arada yani doğruluğuyla ilgili bir tartışma açmak değil buradaki amacım.
Ama o kadar basit değil.
Ve bir mesele de değil bu başlı başına.
O yüzden öncelikle kurtulunacak ne var burada?
Bir onu belirlemeye çalışın zihninizde.
Sonrasında da partilerinizin ebeveynlerinizden birine veya ikisine de benzemeyen yanlarını keşfetmeye çalışın.
Ve bu bölümün son sorusu.
Bireyselliğe kavuşmaya çalışırken bir ötekiyle aynalanma ihtiyacı neden?
Yine aşk konusuyla direkt ilgili değil ama cevap vermeden edemeyeceğim.
Birkaç dakika önce dört dünya kuramından bahsetmiştim.
Hepimiz aynı anda bir fiziksel dünyada yaşıyoruz.
Fiziksel şeylerle ilişki halindeyiz.
Bir sosyal dünyada yaşıyoruz.
Diğer insanlarla ilişki halindeyiz.
Bir kendik dünyasında yaşıyoruz.
Kendimizle bir ilişki halindeyiz.
Ve bir tinsel dünyada yaşıyoruz.
parçası olduğumuz, bizi kapsayıp aşan o devasa sistemle bir ilişki halindeyiz.
Ve bunu gelişimsel olarak yorumlamak da mümkün.
Öteki olmadan bireysellik yok.
İlişkiler olmadan kendilik yok.
Hepimiz kendimizi ilişkilerde tanıyoruz.
İlişkisellik, aynalanma ve başka boyutlarıyla bireyselliğin, kendiliğin Tekilliğin, öznerliğin zıttı değil.
Böyle bakmamaya çalışın.
Hepimiz kendimizi ilişkilerde tanıyoruz.
Hepimiz kendimizi ilişkilerde inşa ediyoruz.
O yüzden aynalanma ihtiyacı mütemadiyen bize eşlik edecek.
Sorularınız için çok teşekkür ederim.
Oldukça heyecanlı ve güzel bir bölüm oldu.
45 dakikayı da aşmadan toparlayabildiğimi oldukça şaşkınım.
Bir sonraki hafta ilişkilerin karanlık yüzüne dair bir bölümle karşınızda olacağım.
Sorular çoktan geldi o yüzden soruları iletme şansınız üzülerek olmadığını söylemek durumundayım.
Önümüzdeki hafta görüşmek dileğiyle.
Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
