
Transkript
Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği podcastinin 13.
bölümüne hoş geldiniz.
Geçen hafta bıraktığımız yerden devam edeceğiz.
Yine konumuz bağlanma, bağ kurma.
Geçen bölümü dinlediyseniz biliyorsunuz oldukça fazla soru almıştım bu konu, bu mesele hakkında.
Geçen hafta yarısına bir 20 kadarını cevapladım.
Bu haftada geri kalan, yani geri kalan 20'yi...
soruyu cevaplandırmaya çalışacağım.
Yine geçen haftaki bir önceki bölümü dinlediyseniz biliyorsunuzdur sizleri şu anda özellikle bu konuları takip ediyorsanız şu anda ana akım Bağlanma
etrafında, bağ kurmak etrafındaki ana akım tartışmalardan bir parça farklı bir yere, bir parça eleştirel bir yere davet etmek isteyeceğim.
Bakalım nasıl gidecek hep beraber göreceğiz.
Dediğim gibi bu bir ikinci bölüm aynı konuyla ilgili.
Eğer dinlemediyseniz bir önceki bölüme bakmanızı öneririm.
Bir de sorulara geçmeden evvel ayrıca dinleyenlerden, dinleyen...
Allah Allah şimdi Türkçe terk etti bünyeyi baştan alayım.
Teşekkür etmek isterim dinleyen herkesten.
Çok güzel paylaşımlar gördüm Instagram'da.
Söylediklerimin yankılandığını gördüm.
Bilenleriniz bilir işte yazarlık, podcast çekmek, belli entelektüel üretimler yaptığınızda canlı canlı dinleyiciniz, okuyucunuz karşınızda olmadığı
için biraz böyle boşluğa bir şeyler söylüyormuşsunuz, hissine kapılabiliyorsunuz.
En azından ben kapılabiliyorum.
Bu tip yankıları, söylediklerimin yankılarını iyisiyle kötüsüyle duymak, görmek bana en azından çok güç veriyor.
O yüzden onun için de ayrıca teşekkür etmek istedim.
Türkçemi de geri toparladığıma göre sorulara geçebilirim.
Daha fazla vakit kaybetmeden.
İlk sorumuz çok kritik bir soru.
Bu haftanın ilk sorusu.
Kritik olmakla beraber büyük de bir soru.
Büyük bir konuya işaret eden bir soru.
Bir dinleyici bebek ve anne bağı üzerinde duracak mısınız?
4,5 aylık bebeği olan bir anneyim demiş.
Her şeyden önce...
Çocuk gelişimi, bebeklik dönemi, anne-bebek bağı terapötik anlamda en azından uzmanlığım değil.
O yüzden söyleyeceklerimi ölçülü, elimden geldiğince ölçülü bir şekilde ifade etmek isterim.
Ama bununla beraber tabii ki de bir yetişkin terapisti olarak ve bağlanma kuramı ve bunun dışında psikanetik kuramlar, bağışçı felsefeleri hakkında biraz fikri olan biri olarak bu konuya
dair tabii ki edebileceğim birkaç kelime.
Bunlardan birincisi direkt seans odasından bir şeye işaret etmek isterim.
İlginç bir şekilde dediğim gibi böyle bir uzmanlığım olmamasına rağmen kariyerim boyunca ve şu anda da güncel danışanlarım arasında çok
sayıda yeni anne olmuş.
Kişiyle çalıştım.
Bir kısmı anne olmadan önce de benim danışanlarım da benimle çalışırlarken terapide anne oldular ve işte o bebek sahibi olmak, annelik, ilk aylar, ilk yıllar, ilk haftalar beraber bir
şeylere bakma şansımız oldu.
Bir kısmı anneliğin getirdiği sorumluluk, yeni hayat düzeni, yeni kimlik, yeni ilişkilenmeler ve...
Bunun etrafındaki birçok soru ve meseleyle bana başvurdu ve çalıştık.
Aslında bütün yani en azından benim beraber çalıştığım bütün bu kişilerde ortak gördüğüm bir tema eğer bağlanma kuramından haberdarsa
anne özellikle de işte şu anda ana akım.
ana akım tartışmalar çerçevesinde bağlanma kuramına hakimse, bir şekilde bağlanma kuramının anneler üstünde yeni bir katman baskı
aracı olduğunu çok tanıklık ettim.
Zaten annelik birçok sorumluluğun, birçok yeni sorumluluğun, birçok rutinin devreye girdiği, küçücük bir insanın anneye yüzde
yüz bağımlı olduğu bir dönem.
Zaten annelerin hem ruhsal olarak hem fiziksel olarak işleri başlarından aşkın diyeceğim.
O bile karşılamaz.
Ve bütün bunların arasında bir de çocuklarıyla doğru bağlanma kurmak gibi, bunu tırnak içinde kullanmak istedim, doğru bağlanma kurmak gibi bir soyut bir görevi de kotarmaya
çalışıyorlar. Burada altını çizmek istediğim şey bunun soyut bir görevi olduğu.
Şu kadarını bununla beraber söylemek isterim.
Eğer oradaysanız, eğer çocuğunuzla, bebeğinizle aynı frekansla buluşmayı istekliyseniz, bu tabii ki her zaman ve her an yapılabilecek bir şey değil.
Ve bir şekilde çocuğunuzla bir ilişkiniz, bir diyaloğunuz varsa, bütün...
Çukurlarıyla, bütün zorluklarıyla, bütün yokuşlarıyla beraber kesinlikle ideal bir şey tanımlamaktan çok kaçınmak isterim.
Kısacası bebeğinizin çocuğunuzun yanındaysanız, onun hayatındaysanız, onun için varsanız bir mevcudiyet gösteriyorsanız aslında
çoğu mesele öyle ya da böyle yoluna giriyor bağlanma babında.
Bağ kurmak bağ bunda.
Dediğim gibi böyle soyut bir işler listesi, soyut bir görevler listesi altında anneler kendilerini boğulurken bulabiliyorlar.
Dikkat etmekte fayda var.
Dediğim gibi zaten zorlu bir dönemi daha da zorlu bir hale getirmek büyük haksızlık.
Buna daha söyleyecek birkaç şeyim daha var tabii ki ama burada durayım.
Belki başka bir noktada. Bunlara dair bir şeyler daha ekleme fırsatım olur.
İkinci soruya gelecek olursak.
Günün ikinci sorusuna. Kimseye bağlanmamak sorun mu olur diye sormuş bir dinleyici.
Tabii kimseye bağlanmamak ne demek?
Onu çok merak ettim.
Bu kişi karşımda otursaydı ne kastediyor diye sorardım.
Çünkü varoluşçu tarafımla çok net bir şekilde kimseye bağlanmadığınızı düşünüyorsanız kendinizi kandırıyorsunuz demek geçiyor içimde.
Tabii ki bu soruyu soran kişi belki şey demek istiyor yani hiç aşık olmuyorum veya hayatıma bir yakın ilişki kuracağım bir partner almıyorum gibi bir şey demek istiyor olabilir.
Ayrı ama bu soruyu kullanarak şunun altını çizmek isterim ki insan olmak demek bağ kurmak demektir.
Yani bağ kurmayan insan diye bir şey yoktur.
Tabii ki o bağların niteliği, şekli, yoğunluğu, derinliği çok değişkenlik gösteriyor.
Ama bağ kuruyoruz mütemadiyen.
O yüzden kimseye bağlanmamak, hayır bağlanıyorsunuz birilerine.
İlk bölümde bahsetmiştim işte, karşı sıradaki bakkal amcaya bağlanabilirsiniz.
Hiç özel, derin bir şey paylaşmanıza gerek yok.
Sırf her gün veya gün aşırı gidip 3-5 şey aldığınız için, bu kişinin yüzünü gördüğünüz için, çok yüzü eser olsa da merhaba nasılsınız, iyiyim siz nasılsınız?
diye bir ufak diyalog geçti içlerinizde.
O yüzden kimseye bağlanmamak diye bir şey yok.
Eğer böyle bir inancınız varsa, ben kimseye bağlanmıyorum diye bir inancınız varsa, ne oluyor da buna inanıyorsunuz?
Ve kimseye bağlanmıyorum derken ne kastediyorsunuz?
Ona bakmakta fayda var, ona bir bakın derim.
Günün üçüncü sorusuna geçecek olursam, bağımlılıktan bağ kurmaya geçici süreci nasıl gerçekleşiyor?
Bağımlılıktan bağ kurmaya geçiş süreci nasıl gerçekleşiyor?
Böyle bir geçiş süreci var mı ondan da emin değilim.
Bakın farkında mısınız? Geçen bölümde de tam işaret etmeye çalıştığım bu sorularda da kendini gösteriyor.
Aslında deneyimsel olarak çok basit olan bir şey.
Basit derken tabii ki içine girdiğimizde, baktığımızda çok komplike, çok katmanlı.
bir şeydir ilişki kurmak ama deneyimsel olarak basit bir şeydir.
Böyle farklı soyut kavramlarla, jargonlarla bezeyip daha da içinden çıkılmaz hale getiriyoruz.
Yani bağımlıktan bağ kurmaya geçiş mesela ne demek gerçekten bilmiyorum.
Birkaç çağrışımı paylaşabilirim bununla alakalı.
Gibi önceki bölümde de biraz bahsetmiştim.
Bir şekilde biri veya bir şey hayatınızın gelip merkezine oturuyorsa ve geriye Hiçbir şey için veya hiç kimse için başka herhangi biri için yer bırakmıyorsa
evet burada bir bağımlılıktan bahsetmek tabii ki mümkün.
Ama bağımlılıklar bu ayrı bir bölüm yapacağım bunun üstüne bağımlılıklar nadiren direkt olarak ilişkisel meselelerle alakalıdır.
Şunu kastediyorum.
Baktığımızda bağımlılığa tırnak içinde sığınırız.
Bunu tırnak içinde kullanıyorum çünkü bile isteye yaptığımız bir şey değil.
Farkındalıkla seçtiğimiz bir şey olmuyor çoğunlukla.
Ama bir sığınmadır bağımlılık hali.
Neyden uzak durmaya çalışırız?
Aslında kendi içliğimizden, içimizdeki boşluktan, hepimizin sahip olduğu içimizdeki o boşluktan.
Hayatımdan ben ne yaparsam o olacağı gerçeğinden.
Bağımlılıkla elde ettiğimiz şey ise bir çerçevedir, bir yapıdır.
Ben bütün hayatımı X kişinin sevgisini, aşkını kazanmaya adarsam son derece ontolojik olarak, varoluşlu olarak son derece belirsiz
ve muğlak olan bir hayatı çok belirli hale getirmiş olurum.
Bir düşünün. O yüzden bağımlılıktan bağ kurmaya bir geçiş değil.
Ne oluyoruz da bağımlıklıyoruz kendimizi ve bağımlılıktan çıkmanın yolu bir parça kendimizde kalabilmek, bir iç dünya inşa edebilmek.
Buna da Viktor Frankl'ın söylediği bir sürü şey var.
Ona da bir ufak referans atmış olayım burada.
Günün dördüncü sorusu.
Bağ kurmaya ihtiyacım var ama tanıdığım kimseyle bağımı güçlendirmek istemiyorum.
Olabilir. Yani hayatınızda olan kişilerle güçlü bağlar kurmak zorunda değilsiniz.
Hatta güçlü bağlar kurmak zorunda da değilsiniz.
Bağlarınızın derinliği, gücü, formu, niteliği, kalitesi tamamen size kalmış.
Ama diyorsanız ki bu soru da değil, bu ifadeyi getiren kişi.
Bağ kurmaya ihtiyacım var, daha derin bağlar kurmaya ihtiyacım var.
Başka yerde aramanız gerekiyor belki de.
Hayatınızdaki kişilerle olmayacak demektir.
Burada birileriniz biliyordur.
Ben yetişkin psikoterapisi yapıyorum.
Yetişkin terapistiyim. Ortaokuldayken, lisedeyken, üniversitedeyken...
İnsanlarla tanışmak daha kolay çünkü çerçevesi olan yapılandırılmış birçok ortama girip çıkıyoruz.
Oralarda bizimle benzer hedefleri paylaşan kişilerle karşılaşıyoruz.
Bir kısmıyla arkadaş oluyoruz, bir kısmıyla sevgili oluyoruz.
Hayatımızın geri kalanı geçireceğimiz kişileri buluyoruz falan.
Ama aynı şey hayatın ilerleyen dönemleri için geçerli değil.
Yeni insanlarla tanışmak çok güçleşmeye başlıyor.
O yüzden de zaten bütün bu arkadaşlık ve dating...
uygulamaları bu kadar revaçta haklı olarak da dersiniz ki nereden bulacağım daha derin bağlar daha derin bağlar kuracağım
kişileri biraz yaratıcı olmaya çalışın demek isterim hayata katılın hayata karışın sevdiğiniz aktiviteleri bulun arzu ettiklerinizi bulun sonra
da bu arzularınızı bu sevdiğiniz şeyleri paylaşan Başka insanların olduğu gruplara dahil olun örneğin.
Ben yetişkin olarak edindiğim birçok arkadaşlığı yogada, surfte, koşuda, aktiviteler üstünden buldum.
Aktiviteler etrafında buluştuğum insanlarla buldum.
Bunu da bir dipnot, bir örnek olarak söylemiş olayım.
İlla ki böyle olmak zorunda tabii ki değil.
Beşinci sorumuz.
Bağdan hep tereddüt niye?
Tereddütsüz bağ var mı çocuğuna hissettiğinden başka?
Yine bir insan babası değilim.
Anne zaten ontolojik olarak, bağırsa olarak ve biyolojik olarak olamayacağım.
O yüzden hani çocuğa hissedilen tereddütsüz bir bağ mıdır?
İddialı konuşmaktan kaçınmak istesem de bir parça iddialı konuşacağım ki.
İnsan çocuğuna bile tereddütle bağlanabilir, tereddütle çocuğuyla bağ kurabilir.
Bu da yine çok ihtimallerimiz arasında çok dışlanacak bir şey değil.
Tabii tereddüt nasıl bir tereddüt?
Orada bence kritik soru bu tereddüt nedeniyle kişi ilişkilenmekten mi vazgeçiyor, ilişki kurmaktan mı vazgeçiyor?
Bizi kitleyecek kadar büyük bir tereddüt mü burada bahsedilen yoksa daha insani, daha gerçekçi bir tereddüt mü?
Unutmamamız gereken şeylerden biri bağ kurduğumuzda derin olsun, yüzeysel olsun aslında kendimizi güvenimizin boşa
çıkmasına, kazıklanmaya, üzülmeye, kaybetmeye birçok olumsuz...
olarak görebileceğimiz, isimlendirebileceğimiz ihtimale de açıyoruz.
O yüzden tereddüt vardır bağlarda.
Ama dediğim gibi bu tereddüt sizi kitleyecek veya kendinizi o bağa, o ilişkiye vermekten alıkoyacak boyutta mı değil mi?
Kritik soru bu olmalı belki de.
Gelelim günün altıncı sorusuna.
Gidebileceği ya da bitebileceği gerçeğiyle rahat ederek bağ kurabilmek nasıl yapılabilir?
Kişisel bir cevap vereyim.
Bol bol varoluşçu metinler ve varoluşçu fikirler okuyarak dalga geçtiğimizi zannediyor olabilirsiniz.
Sizi tiye aldığımı zannediyor olabilirsiniz.
Ama değil. Gerçekten amacım bu değil.
Bir şekilde sadece bağlarla alakalı bir mesele değil bu veya bağlanmayla alakalı bir mesele değil.
İnsan olmaya dair her şey geçici ve her şey temporal, her şey zaman kısıtına tabi.
O yüzden değil kurduğumuz bağlar koskoca hayatımız bitiyor.
Değer verdiğimiz insanlar illa bizi terk etmek zorunda değil çok...
keyifli, çok beslendiğimiz bağların keyfini sürebiliriz bu kişilerle.
Ama bu kişiler hayatlarını kaybedebilir, ölebilirler.
Ve böylelikle o bağı kaybedebiliriz veya o bağı bir şekilde şekil değiştirmeye mecbur hale gelebilir.
Tabii hayatta canlılığı yakalamanın, keyfi yakalamanın Formülü bir parça insanın kendini kandırmasından
geçiyor. Bir ayağımız ontolojik, varuhsal gerçekliklere basarken bir ayağımız da biraz inkara, biraz göz yummaya, biraz sırt dönmeye basmalı.
Her an bu zaten bitecek, bu zaten gidecek, bu zaten ölecek, o ölmezse ben öleceğim diyerek ne ilişkilerin, ne yaptığımızın...
Ne yediğimizin, ne içtiğimizin hiçbir şeyin tadını çıkaramayız.
O yüzden demeye çalıştığım, evet ufukta kayıp var her zaman.
Ama ufuktaki o kayıptan sekerek diyeyim, o anın keyfi, anlamı, değeri belirginleşmeli.
En sonunda kalbimiz kılacak olsa bile.
Yedinci soru oldukça ilginç bir soru.
Hiç aşık olmayacak gibi hissetmem normal mi uzun zamandır?
Aşk konusu biraz karışık.
Buna dair ayrı bir bölüm yapmayı yine tasarlıyorum.
Aşk bir deneyim aslında.
Her şey bir deneyim.
Saçma bir yerden giriş yaptım.
Aşk, aşık olmak hayattaki potansiyellerimizden sadece biri.
günümüz söyleminde işte filmler romanlar diziler böyle aşksız şarkılar türküler aşksız hayat hayat değildir falan o kadar da şart
memin değilim yani yaşarsanız yaşayın keyfini çıkarabiliyorsanız keyfini çıkarın kalbinizi kırıyorsa derin bir nefes alıp kırıklarınıza sahip
çıkmaya çalışın ama hiç aşık olmayacak gibi hissediyorsanız da Okey yani şu anda oradasınız, şu an böyle hissediyorsunuz.
Ama unutmayın ki geleceğe dair bir şey hissetmeyiz, geleceğe dair bir şey düşünürüz.
O yüzden hiç aşık olmayacak gibi hissetmek, bu bir his mi onu bile sorgulamak, didiklemek isterdim.
Hiç aşık olmayacağımı düşünüyorum derseniz o başka bir şey.
İstediğinizi düşünebilirsiniz, istediğinize inanabilirsiniz.
Evet geleceğe dair, gelecek zaman kipinde hislerden bahsetmek, Çok mümkün değil.
O yüzden bu soruyu soran kişiye birkaç soru daha sorup tam ne demek istediğini netleştirmek isteyebilirdim.
Hiç aşık olmayacağım diye düşünüyorum ve bu beni umutsuzluğa sürüklüyor mu?
Hiç aşık olmayacağım gibi geliyor ve geride kalmış hissediyorum mu?
O zaman tabii...
Sorular, bu ihtimaller, bu söylemler çoğaltılabilir ve her söylem tahmin edersiniz ki yepyeni ve bambaşka bir yere doğru gidiyor.
Sekizinci soru, sağlıklı bir bağ kurmanın tek yolu olmadığını duyabilir miyim?
Pardon, sağlıklı bir bağ kurmanın tek yolu olmadığını duyabilir miyim?
Tabii ki de tek bir yolu yok.
Formülü de yok. Sağlıklı bağlar illaki içimizi hücrelerimize kadar açmayı talep etmez.
İçerik olarak çok özelinizi paylaştığınız insanlarla da sağlıklı bağlar kurabilirsiniz.
İçerik olarak göreceği yüzeyel şeyler paylaştığınız kişilerle de sağlıklı bağlar kurabilirsiniz.
Bence sağlıklı bağlar yanında kendimiz olabildiğimiz...
Bize öyle ya da böyle canlılık veren, ortak bir zemini, yan yana olmayı paylaşmaktan keyif aldığımız bağlardır.
Yine çok net bir tanım yapmaktan kaçınmak isterim.
O yüzden biraz muğlak bırakmaya çalıştım.
Çok net bir tanınmış gibi geldiyse de lütfen bir parça soru işaretiyle duymaya, kendi süzgecinizden geçirmeye çalışın.
Dokuzuncu soru. Değersizlik duygusunun fazlalaştığı durumlarda bağlanma ihtiyacı artıyor diyebilir miyiz?
Bir kere değersizlik bir duygu değil.
Değersizlik bir sanı.
Ben değersiz olduğumu düşünüyor olabilirim.
İnsanların gözünde bir değerim olmadığını düşünüyor olabilirim.
İnsanların gözünde bir değerim olmadığını düşündükçe buna üzülüyor olabilirim.
Öfkelenebilirim. Bir sürü farklı duygu uyandırabilir.
O yüzden değersizlik duygusunun fazlalaştığı durum.
Bu birinci kısım.
İkinci kısmı ele alacak olursam bağlanma ihtiyacı hep var.
Bağ kurmaya ve bağlanmaya ihtiyacımız var.
Eğer benim bağlanmaya ihtiyacım yok diyorsanız.
A. Kendinize daha çok büyük bir şey inkar ediyorsunuz.
Kendinizi kandırıyorsunuz demektir.
B. İnsan değilsinizdir.
İnsan olduğunuza eminim.
Oturup bu podcast'ı dinleyip bu konulara kafa yoruyorsanız o zaman birinci ışık kalıyor tabii ki geriye.
Nasıl bağlar kurduğumuz, o bağların niteliği, o bağların içinde olanlar, paylaşılan içerikler, o bağın içinde nasıl hissettiğimiz
tabii ki de değersiz olduğumuzu düşünmemizle beraber değişebilir.
pek tabii ki ben çok değersizmişim kendime değersizmişim gibi gelip başka birinden o değeri arıyor olabilirim bu farklı bir ilişkilenme halidir o kişi
benim gözümde çok idealdir çok önemlidir onun gözüne çok değerli olmak isterim ama o değeri görmediğimi düşünebilirim bu başka bir haldir yine milyonlarca senaryo
üretilebilir tabii ki de değersizlik Değersiz olduğumuzu düşündüğümüzde, değer almadığımızı, bize bir değer verilmediğini düşündüğümüzde
kurduğumuz bağlar etkilenir.
Ama bağlanma ihtiyacın artması, insansınız bağlanmaya ihtiyacınız vardır.
Onuncu soru. Bağlanmak insanın sosyal bir varlık olarak bir başkasıyla bağ kurması mıdır?
Varoluşçuluk ile çelişmez mi?
Acaba ne açıdan varoluşçulukla çelişiyor diye merak ettim.
Modern varoluşçu terapi insan deneyiminin dört katmanı olduğundan bahseder.
Bu varoluşçu terapistler veya varoluşçu terapi eğitiminde olanlar buna dört dünya kuramı diyor.
Şu anda bahsetmek üzere olduğum kurama.
Ben size böyle çok kuramsal ve çok klinik bir boyuttan anlatmayacağım.
En azından anlatmamaya çalışacağım.
İnsan deneyiminin dört niteliği, dört katmanı, dört boyutu olduğunu düşünüyoruz.
Her birimiz fiziksel olarak bu dünyadayız.
Sosyal olarak, ilişkisel olarak bu dünyadayız.
Bir kendilik algısıyla, kimliklerimizle buradayız.
Ve tabii ki bir de daha büyük olanla bizi kapsayıp aşan parçası olduğumuz o bütünle olan
ilişkimizle, tinselliğimizle buradayız.
Bu son derece varoluşçu ve tahmin edersiniz ki bağ kurma, bağlanma meseleleri tam da sosyal olarak varoluşumuz, ilişkisel olarak varoluşumuzla alakalı.
Ama sadece bununla sınırlı değil.
Bağlanma kuramı mesela çok net bir şey işaret ediyor.
Bağlanmanın kökenleri, ilişkiselliğin kökenleri fizyolojik bir yerden gelir, fizyolojik bir yerden başlar.
Doğruluk payı da vardır bir açıdan baktığımızda.
Veya nasıl bağlar kurduğum, benim kendimi nasıl gördüğümü etkiler, kimliğimi etkiler, kimlik tanımlarımı etkiler.
O yüzden varoluşlukla çelişen kısmı nedir emin değilim.
Çünkü varoluşçuluk, eğer şey gibi bir yerden geliyorsa bu soru işte, varoluşçuluğun...
çok böyle bireyselliği savunduğuna dair bir kanıdan geliyorsa bu soru hayır yani varoluşluk tam aksine insan olgusunun yani daha
Türkçe daha gündelik bir gündelik bir dilden anlatmaya çalışayım yaşantılarımızın hayatlarımızın bir bağlamda bir ilişkiler yumağında ortaya
çıktığına işaret eder o yüzden varoluşluk çok Çok bağlanma taraftarıdır.
Çok bağlanmaya önem verir diyeyim daha doğrusu.
11. soru.
Her şeyin bir sonu olduğunu düşünerek bağlanma sorunu yaşamak sizce neden oluyor?
Bu sadece bağlanmaya özel bir olgu değil.
İnsan olmak demek sonlu olmak demek.
Az önce de altını çizdiğim gibi.
İnsan hayatına dair her şeyin bir sonu var.
Fakat her şeyin sonu olması onları tam aksine daha değerli, daha anlamlı ve daha bize ait kılıyor.
Bir şekilde şeylerin, ilişkilerin, insanların, cisimlerin sonu olduğunu düşünerek onların değerini gözünüzde düşürüyorsanız muhtemelen
çok varoluşçu bir fikri.
Hayatla bağ kurmamak üzere, hayatta olan bağlarınızı gevşetmek üzere kötüye kullanıyorsunuz demektir.
Başka bir deyişle bunun zaten sonu var ne işim var bunda ya ben istemiyorum demek aslında hayattan bir kaçıştır.
Bu sebepten ötürü onu düşündüm yani bu bütün ilişkilerin zaten sonu gelecek.
Ya kazık yiyeceğim ya terk edeceğim her şey çok yolda giderse birimiz öleceğiz ve bu hiçliğe karışacak.
Evet çok doğru ama bu olana kadar başka bir sürü de şey yaşayacağız.
Ve o başka bir sürü şey yaşayacağız dediğim tam da canlılık kaynağı.
Tam da hayatta anlam bulacağımız o zengin o verimli topraklar.
Yaşamın kendisi, yaşantılamak, deneyimlemek, dünyaya karışmak, hayata karışmak.
Aman bunların hepsi zaten bunların hepsinin sonu var deyip evimden çıkmamayı seçiyorsam hayattan korkuyor olabilirim.
Hayattan kaçıyorum zaten fenomenolojik olarak baktığımda.
Bu kadarını söyleyeyim geri kalanı.
Bu bile hatta çok varsayımsal ve farazi oldu ama daha fazla...
Bilmediğim yani bu soruyu soran kişi bu soruyu nasıl bir arka plandan sordu bilmediğim için bilmediğim bir yere doğru gitmeyeyim.
12. soru.
Bağ kurarken kendimizden nasıl ödün vermeyiz?
Bağ kurarken her zaman kendinizden ödün verirsiniz.
Size kötü haberi vereyim şimdiden.
Kendimiz dediğimiz şey zaten bu arada bir kurgu.
Ben hayatta...
Yani bana bir hata yapıldıysa alttan almam, ben çok gururluyumdur diyorsanız, size bir hata yapıldıysa ve siz ilk adımı
atmadığınız sürece o çok değer verdiğiniz bağı geri kazanamayacaksanız ve sırf kendinizden ödün vermemek için o bağı kurban ediyorsanız aslında bir kurguya bir bağı
kurban etmiş olursunuz.
Bağ kurmak ve bağlanmak demek ötekiyle mütemadiyen bir müzakere halinde olmak demek.
Ve müzakereler bir tarafın diğerini ikna edip birinin kazanıp öbürünün kaybettiği pazarlık masaları değildir.
İkna masaları da değildir.
Müzakere iki tarafında ödün verdiği, iki tarafında icabında bir şeylerden vazgeçtiği ama bunu...
Ortak bir zeminde kalmak üzere yaptığı bir yerdir.
Bağ kurmak müzakeredir.
Hep müzakerede kalmaktır.
O yüzden kendinizden ödün vereceksiniz.
Kendinize dair neyden ödün vereceksiniz?
Ne kadar ödün vereceksiniz?
Hangi ilişkide ne kadarını yapmak istiyorsunuz?
Bunlar size kalmış sorular.
Düşünmeye çok değer sorular ama size kalmış sorular.
13. soru. Erken çocukluk döneminde kurulan, kurulamayan güvenli bağlanma tüm hayatı etkiler mi?
Bunu geçen hafta da cevap vermiştim.
Çok kısaca geçeyim. Erken çocukluk dönemi hayatın geri kalanını etkiliyor, şekillendiriyor ama belirlemiyor.
Bunun altını çizmek isterim.
Hayat erken çocukluk döneminden sonra da devam ediyor.
Bir şeyler değişebilir.
Taşlar yerinden oynayabilir.
Güvensiz bir bağlanmanız varsa güvenli bağlanmayı keşfedebilirsiniz, kazanabilirsiniz.
Evet çabalı, evet zor ama mümkün.
O yüzden de erken çocukluk dönemi şekil verir ama tamamen değişmez bir şekilde betondan yapılmış
bir şekilde belirlemez. Altın çizmek isterim.
14 Nasıl olursa olsun tek çıktığı yer yalnız kalmamak için bağ kuruyoruz gibi.
Öyle mi? Çok varoluşçu anlamda bir ikileme işaret ediyor bu soru.
Yalom çok uzun uzadıya bahseder ama yalom değil tabii ki tek isim bundan bahseden.
Varoluş perspektife göre insan olarak karşılaştığımız ikilemlerden biri de yalnızlık ve ilişkisellik.
Bu ikilem şuna işaret ediyor, şu deneyimimiz, şu tip deneyimlerimiz için geçerli.
Bir yandan hepimiz kendi deneyimimizin içinde yapayalnızız.
Benim yerime başka biri diş ağrımı çekemez.
Benim yerime başka biri gidip spor yapıp Zayıflayamaz.
Benim yerime başka biri üzülemez ben üzülmeyeyim diye.
Evet arabesk kültürlerde öyle iddialar var ben senin yerine üzüldüm falan yok öyle bir şey ama gerçek hayatta.
Sadece şiirlerde şarkılarda.
Buna karşın bütün bu yalnızlığımıza karşın insanlarla çevriliyiz ve hep insanlarla ötekilerle bağlarımız var.
O yüzden Yalnız kalmamak için hep bağ kuruyoruz diyeyim.
Zaten bağ kursak da hep yalnızız.
İkisi birbirini dışlamıyor.
Ama çok ilginç bir şey oluyor.
Kurduğumuz bağlar derinleştikçe, doyurucu hale geldikçe yalnızlığımız da doyurucu hale gelmeye başlıyor.
Ötekiyle ilişkimiz iyileştikçe kendimizle de ilişkimiz iyileşiyor.
Ve bunun tam tersi de geçerli.
kendimizle ilişkimiz iyileştikçe ötekiyle de ilişkimiz iyileşiyor.
O yüzden yalnız kalmamak için bağlar kurmuyoruz.
Hayır. Hayır. Yani yalnızlıktan çok korkuyorum.
O yüzden kendime gidip arkadaşlar edineyim diyorsanız tabi bu yapılabilir bir şey.
Ama orada başka bir şey oluyor.
Orada daha gerçek, daha ontolojik, daha varusal bir ihtiyacınız var.
Basitçe yalnızlıktan mı korkuyorsun o yüzden sürekli birbiriyle tanışıyorsun gibi basite indirgemekten ben kaçınmak isterim.
Siz de kendi deneyiminizi öyle bir yere indirgiyorsanız indirgememeye çalışın.
15. soru.
Ha o bir soru değilmiş. Bu arada yeni bölüm haberine çok sevindiğimi ve heyecanla beklediğimi bilmenizi isterim demiş.
Teşekkürler. İşte yavaş yavaş yeni bölümleri çekiyorum, çıkartmaya çalışıyorum.
Dilerim ki beklediğinize değer.
16. soru.
Neden bağ kurmak isteriz?
Bağlandığımız kişi ve bağ bize kötü gelse de neden kopmayız, kopamayız diye sormuş bir dinleyici.
Aslında bir an önceki bölümde bir parça buna cevap vermiştim.
Tabii ki bir önceki bölümden önce geldiği için bu soru dinleyicinin bilme şansı yoktu.
Buna dair daha önce bir soru aldığımı ama yeri gelmişken çok kısaca özetlemek isterim söylediğimi.
Birincisi bağ kurmak istemeyiz.
Bağ kurmak isteğe bağlı bir şey değildir.
Bağ kurmak opsiyonel değildir.
İnsansanız bağlanırsınız.
İnsansanız bağ kurarsınız.
Nokta. Çok varoluşsal bir şey.
Çok ontolojik bir şey. Çok insan olmanın vazgeçilmez bir parçası.
Buna dair böyle çok tatsız kriminal vakalar var.
Belki duymuşsunuzdur, görmüşsünüzdür.
Ben de direkt referans verecek kadar başlıklarını işaret ettiklerini hatırlamıyorum.
Ama işte mesela bir çocuk doğumundan itibaren mahzende tutuluyor.
Ahırda tutuluyor.
Bütün fiziksel ihtiyaçları, biyolojik ihtiyaçları karşılanıyor ama kimse onunla ilişki kurmuyor.
Ve maalesef bu kriminal vakaların hepsinin sonunda çocuklar hayatta kalamıyorlar.
O yüzden bağ kurmak o kadar doğamızda olan bir şey.
Yani bağ kuramadığımızda hayatta da kalamıyoruz.
Bil fiil. Bağlandığımız kişi ve bağ bize kötü gelse de neden kopamıyoruz?
Çünkü en nihayetinde tanıdık, bilindik kötü de olsa.
Genellikle o tanıdıklık ve bilindiklik faktöründen ötürü kopmakta zorlanıyoruz.
Bazen umudumuzu yitirmediğimiz için kopmakta zorlanıyoruz.
Ya daha iyi olursa, ya toparlanırsa, ya beni tekrar severse, ya eski günlere...
Buna tabii ki bazı ihtimaller.
Bu arada psikanaliz buna dair çok şey söylüyor.
Çok da hoşuma giden fikirlerdir.
Tekrar zorlantısı, repetition compulsion diye bir kavram var.
İlk Freud'un ortaya attığı sonra ilişkisel psikanalizin çok cana ele aldığı.
Bu kurama göre, bu fikre göre, bu varsayıma göre...
Kendimizi sık sık benzer ve bize kötü gelen döngülerde, ilişkisel döngülerde bulmamızın iki sebebi var.
Birincisi bu alışkanlık faktörü.
Çünkü ben işte bağımlı bir, alkole bağımlı bir babayla, anneyle büyüdüysem evet belki alkole bağımlı bir partner seçmeyebilirim kendime.
Ama işine bağımlı bir partner seçerim.
Çünkü bağımlı biriyle ilişkilenmek...
En iyi bildiğim şeydir, beni en mutsuz eden şey olsa da.
İkinci varsayımı da bu kuramın bir şekilde bir iyileşme yaratmaya çalışıyoruz.
Yani çocukluğumuzda olan ve açık kalan yaralarımızı iyileştirmek için kendimize benzer sahneler kuruyoruz ama bu sefer mutlu
bir sonla. Bitmesini umuyoruz.
Bunlar yine alternatif açıklamalar ama tabii ki burada söylediklerimden hiçbiri de olmayabilir.
Ama yani iyi gelmeyen bağlar da hayatın bir parçası.
Bağlar her zaman bizi beslemek zorunda değiller.
Hayatın veya ötekinin bize öyle bir borcu yok.
Bir bağım.
17. soru. Bir bağın ilişkinin bize iyi gelmediğini biliyorken neden kopamayız?
Bayağı bu kopma üzerine bir mesele var.
Üst üste benzer sorular gelmiş.
Eğer aynı kişi sormadıysa ona da cevap vermiş bulundum.
18. soru.
Birine güvenmek ve bağ kurmaktan kaçınmayı istemek, korkmak neden?
Kendinize bir sorun. Ama bu soruyu sorarken negatiften sormamaya çalışın.
Kendimize negatif sorular sorduğumuzda ben neden güvenemiyorum?
Ben neden sevemiyorum?
Ben neden aşık olamıyorum?
Ben neden bağ kuramıyorum?
Negatif soruların cevabı her zaman hipotetik olmaya mahkumdur.
Çünkü olmayan bir şeyi araştırmaya çalışıyoruz.
Her zaman farazi olmaya mahkumdur.
Soyut kalmaya mahkumdur.
Birine güvenmiyorsunuz, bağ kurmaktan kaçınıyorsunuz, onun yerine ne yapıyorsunuz?
Hayatınıza birilerini alıyorsunuz ve mütemadiyen şüpheci mi kalıyorsunuz?
Kendi başınıza yalnız ama çok doyurucu bir hayat mı kurdunuz kendinize?
Veya öyle bir hayat kurduğunuzu zannediyordunuz ama geldiğiniz yerde...
Artık doymadığınızı fark etmeye mi başladınız?
Burada çok farklı yine senaryolar devreye girebilir.
Ama demem o ki kendinize bu soruyu sorarken lütfen negatiften değil olan üzerinden sormaya çalışın.
Birine güvenmekten kaçınıyorsunuz, onun yerine ne yapıyorsunuz?
Ve sonra birine güvenmekten kaçınıyorum.
Yalnız kalıyorum. Kendimi yalnız tutuyorum.
Okey. Nasıl bir yalnızlık?
Bu yalnızlıkta neler deneyimliyorum?
Neler yaşıyorum? Nelerin özlemini çekiyorum?
Ne açılardan doyuyorum?
Yavaş yavaş o içinde bulunduğunuz veya yaşadığınız deneyimi açmak bana sorduğunuz sorunun cevabını adım
adım uzun vadede kendi kendinize bulmanızı sağlayabilir.
Yine bağımlılık, bağ bağlanma diye bir şey gelmiş.
19. soru buna dair de çok cana konuştuğum iki haftadır.
Ve bu konunun hem bu podcast bölümünün hem de bu konunun son sorusu.
Romantik ilişkiyi arkadaşlık ilişkisinden ayıran cinsellik dışında bir şey var mıdır?
Güzel bir soru. Ben bu konuda yani ilişki tipleri, ilişki kategorileri konusunda bu kadar kategorik...
Düşünmeme taraftarıyım.
Romantik ilişkiler, arkadaşlık.
İşte birinde cinsellik var ötekinde yok.
Birinde bilmem ne var ötekinde bilmem ne.
İşte üçüncü kategori sırf cinsellik yaşadıklarımız.
Dördüncü kategori işte sadece yüzeysel olarak tanıştıklarımız.
Böyle bir kategorileri arttırmak mümkün.
Ama bağlanmak ve ilişkisellik o kadar net sınırlarla ayırabildiğimiz bir şey değil.
O yüzden romantik ilişkilerle arkadaşlığı birbirinden ayıran bir şey var mı emin değilim.
Olmalı mı ondan da emin değilim.
Ortakta bir sürü öyle laf geziyor.
Partnerinizle, eşinizle, sevgilinizle en yakın arkadaş olun deniliyor.
Doğrudur. Belki de odur en iyi gelen.
Bence bu tip soyut ayrımlar ve kategoriler üzerine düşünmek yerine...
Nasıl ilişkileniyoruz?
İlişkilerimizin nasıl bir tadı, nasıl bir rengi var?
Ötekini nereye koyuyoruz?
Ötekine dair varsayımlarımız ortalıkta gezerken nasıl bir resim çıkıyor ortaya?
Dünyaya dair, ötekine dair, karşımızda duran kişiye dair, o kişinin karşısında oturan, onunla bağ kuran, ilişki kuran bana dair.
Biraz daha deneyimsel bir yerden düşünmek.
Bizi kendimize daha çok yakınlaştıracaktır.
En azından varoluşçuluğun iddiası bu.
En azından ben de bu iddiayı sizlere taşıyorum.
Bir bölümün ve bir konunun daha sonuna geldik.
Umarım ki bir parça...
Çağrışımlarınız açılmıştır, zihniniz açılmıştır.
Kendinize yaklaşabilmişsinizdir duyduklarınız üstünden.
Söylediklerimi beğenmek zorunda değilsiniz, sinir olabilirsiniz.
İçinizde yeter ki bir şey uyandırsın içinizde.
Bu pozitif üstünden olumlu bir şeyler uyandırıp kendinize yakınlaşmak da olabilir.
Olumsuz bir şeyler uyandırıp kendinize yakınlaşmak da olabilir.
Ben sadece naçizane bir parça daha kendinizle...
Diyaloğunuzu derinleştirmek için sizden gelen sorular üzerinden sizlere yeni sorular, farklı fikirler sunmaya çalışıyorum.
Kendinize iyi bakın.
Önümüzdeki hafta çok hareketli bir konu var.
Gündemimizde, programımızda aşka dair sorularınızı yanıtlayacağım.
Bir sonraki bölüme kadar kendinize iyi bakın.
Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
