
Transkript
Hepinize merhabalar.
Ben Ferhat Cekiçöz.
Kendi Norma'nın Dayanılmaz Hafifliği Podcast'ın yeni bölümüne hoş geldiniz.
Uzun bir aradan sonra, bu galiba 11.
bölümümüz. Dediğim gibi uzun bir aradan sonra tekrar karşınızdayım.
Öncelikle bu kadar arayı uzattığım için sizlerden özür dilemek isterim.
Bu noktadan itibaren umuyorum ki daha düzenli bir şekilde, en azından haftalık düzende yeni bölümler koymaya devam edeceğim podcast'e.
Bıraktığımız yerden devam edeceğim.
Bıraktığımız yer duygulardı.
Duygulara dair çok fazla soru almıştım bundan bir sene önce, son bıraktığımda.
Ve hepsini bir bölüme sığdırmak mümkün olmamıştı.
Bu sebeple ikiye bölmüştüm.
Bugünkü podcast'ta da duygulara dair gelen sorularınızın ikinci kısmına cevap vermeye çalışacağım.
Dilim döndüğünce çok farklı sorular, çok farklı yerlerden gelen sorular.
Hepsine kısa kısa cevaplar, kısa ama nitelikli, kendi içinde tutarlı bazı cevaplar vermeye çalışacağım.
Sorulara geçmeden, sorulara vereceğim cevaplara geçmeden evvel.
Bir ufak not düşmek isterim.
Bu sorular nereden çıktı, kim sordu diye soranlarınız olursa arada bir Instagram hesabımdan anketler düzenliyorum.
Podcast'ta cevaplamamı istediğiniz soruları Instagram üzerinden bu anketlerle sizlerden alıyorum.
Instagram'dan takip ederseniz ilerleyen konulara dair sorularınızı iletme şansınız olabilir.
Evet bugünkü bölüm için az buz değil 22 tane soru var.
Bir kısmı tekrar düşse de yavaştan başlayalım.
Bir dinleyici cinsel kaygı lütfen demiş.
Tam bir soru değil sadece üç kelimelik bir ricada bulunmuş.
Cinselliğe dair aslında daha önce bir...
Podcast'ta bir bölüm çekmiştim.
Dilerseniz dönüp onu dinleyebilirsiniz.
Fakat madem yeri geldi bir de o bölümü çekmemin üzerinden neredeyse iki sene geçti.
Bir buçuk sene en azından geçti.
Kısa bir cevap vermek isterim.
Bir parça cinsellik ve kaygı meselesine değinmek isterim.
Cinsellik herhalde deneyimimizin en...
fazla kuşatılmış, en fazla işgal altındaki boyutlarından, kısımlarından biri.
Cinsellikten bahsettiğimizde işin içine daha bedensel hazlar giriyor.
Ötekine olan...
Bakışımız ötekinin bize bakışı giriyor.
Öteki sadece birey olan öteki değil, toplum, cinsel partner, aile, ebeveyn, gelenekler, bir sürü şey daha giriyor.
Tabii bunun içerisinde kimlikle alakalı birçok soru, ben kimim, kendiliğimle ilgili birçok soru devreye giriyor.
Tabii ki hiç şüphesiz doğru cinsellik nedir?
Uslubuna uygun, usulüne uygun cinsellik nedir, ahlaki cinsellik nedir gibi daha tinsel bir yere doğru da gidiyor.
Tabii ki bu kadar çok gündemle meşgul bir deneyimin kaygı uyandırmaması mümkün değil.
Ama bütün bunların ötesinde altını çizmek isterim ki bugünün kısa cevabı bu olsun.
Cinsellik çok kişiye özel, çok kendimize özel bir şey.
Ve onu öyle tutabildiğimiz oranda ait olduğu kişiye, yani kendimize ait tuttuğumuz, koruyabildiğimiz oranda bizler için haz verici, memnuniyet verici
bir yerde kalabiliyor.
Bir sonraki soruya geçmek isterim.
Olumsuz duyguları kabul ederek yaşamayı nasıl öğrenebilirim?
Yok sayıp pozitif olmak doğru mu?
Bu soru bugüne kadar çok değindiğim yine bir noktaya dönüyor.
Fakat bıkmadan usanmadan cevap vermeye devam edebileceğim bir şey.
Sondan başlayayım.
Duygularınızı yok sayıp pozitif olmaya odaklanmak hiçbir işinize yaramayacak.
Çünkü duygular... Birer mesajdır, birer elçidir.
Onlar sadece bize, dünyayla kurduğumuz ilişkide nerede olduğumuzu göstermeye çalışırlar.
Onları yok saymaya çalışmak sadece bizim zararımızadır.
Tırnak içinde pozitif duygulara yer açmak sadece bizim zararımızadır.
Görmediklerimiz, görmekten kaçındıklarımız eninde sonunda gelip bizi bir noktada avlar.
Bunu her şeyden önce söylemek isterim.
Zaten pozitif negatif ayrımı da çok öznel, çok deneyime...
Dayalı bir şey. Kategorik olarak bile duyguları ikiye ayırmak mümkün değil tahmin edersiniz.
Hüzün mesela negatif bir duygu deriz ama bazen öyle bir hüzün hissedersiniz ki bir şeylerin yerine oturduğunu, bir şeyleri tam hazmede bildiğinizi hissedersiniz.
Olumsuz duyguları, olumlu veya olumsuz demeden, pozitif veya negatif demeden duyguları kabul ederek yaşamayı öğrenmek demek aslında bir duygu hissettiğinizde bir şey yapmamak demek.
Soru kendi içinde biraz aldatmacalı olmuş.
Kabul ederek yaşamayı nasıl öğrenebilirim?
Bir şey yapmazsınız.
Duyguyu deneyimleyip o duyguyla kalırsanız zaten yapmanız gereken her şeyi yapmış oluyorsunuz o duyguyla alakalı.
Duygu size göstermek istediğini gösterebilir böyle bir noktada.
Bir sonraki soruya geçmek isterim.
Öfke her haliyle neden bu kadar fazla yakıcı oluyor?
Öfkenin asıl kökü nedir?
Öfkenin asıl kökü öfkedir.
Başka bir kökü yok.
Yakıcı mı oluyor bilmiyorum.
Onu sorana sormak gerekiyor belki de.
Tabii ki de güçlü bir duygu.
Bir şeyleri dönüştürmeye dair ciddi bir potansiyele sahip bir duygu.
O yüzden de gözümüzü korkutması hem yaşayan olarak hem öfkenin karşısında kendimizi bulan olarak çok olağan geliyor bir tarafıyla.
Fakat öfke de aslında olduğu gibi bırakıp bize göstermeye çalıştığını görmeye çalışacağımız duygulardan biri
olmalı geri kalan bütün duygular gibi.
Burada böyle bir reçetelendirilmiş bir tanım vermekten çekiniyorum ama genellikle gözlemim şu yönde oluyor ki öfke sınırlarımız aşıldığında, istediğimiz
bir şeyler olduğunda veya istediğimiz bir şeyler olmadığında veya istediğimiz bir şeyler, istemediğimiz bir şeyler olduğunda bir tür cümleyi toparlayamadım.
Bir şekilde işler hesapladığımız gibi gitmediğinde.
duyduğumuz bir duygu yakıcı olmasının sebebi ciddi bir potansiyel içeriyor olması.
Bu potansiyel de en temelde kendimizde bir şeyleri dönüştürme, değiştirme gücünü bulmakla alakalı.
Ben öfkeleneceğim, tavrımı ortaya koyacağım ve bu karşılaştığım şeyi değiştireceğim varsayımı barındırır öfke bir şekilde.
Evet, bu şekilde cevap verebilirim en temelde.
Bir sonraki soruya geçmek isterim.
Bir dinleyici çok haklı bir soru sormuş.
Kaygın bana kendime dair neler söylüyor diye sormaktan yoruldum.
Sorum mu yanlış acaba diye sormuş.
Kaygı biraz daha karmaşık bir konu.
İlerleyen haftalarda buna dair de özel bir bölüm yapmayı çok diliyorum.
Şu kadarını söylemek isterim.
Soran kişinin ne yaşadığını bilmiyorum tabii ki ama şu kadarını söylemek isterim ki.
Bazen kaygı kelimesi çok enflasyona uğradı ve bazen kaygı dediğimiz şey gerçekten kaygı olmuyor.
Kaygı böyle tanıdık bir kelime olduğu için birçok olumsuz duyguya, birçok olumsuz deneyimi isimlendirme şeklimize dönüşmüş vaziyette.
O yüzden acaba yaşadığınız kaygı mı yoksa başka bir şey mi?
Genellikle güçsüz hissetmek, çaresiz hissetmek, öfkeli olmak, bir şeylerden korkmak.
Bizler tarafından kaygı olarak isimlendiriliyor.
Bir sonraki soru.
Duygu beden ilişkisini sizden dinlemeyi çok isterim demiş bir dinleyici.
Ben de anlatmak çok isterim.
Duygular varoluşçu yaklaşıma göre her şeyden önce bedende ortaya çıkarlar.
Ben duygumu bedenden farklı bir yerde yaşamıyorum.
Kafamın içinde yaşamıyorum.
Zihin veya ruh.
dediğimiz soyut, elle tutulmaz bir yerlerde yaşamıyorum.
Duygu zaten bedensel bir şeydir.
Gerçek anlamıyla ve tamamen.
Fakat bunu söylemekle beraber şuna da işaret etmek isterim.
Duygu beden ilişkisini incelerken direkt bedene dair araştırma yapmak çok popüler hale geldi.
Fakat bedene dair böyle zeminsiz araştırmalar yapmak da bizde çok soyut bir yerlere taşıyabiliyor.
Bazen yaşadığımız bir duygunun bedende direkt elle tutulur.
iyi çerçevelenmiş bir karşılığı olmuş.
İşte midem yanıyor, başım ağrıyor, boğazımda sanki bir yumru var gibi.
Bazen oluyor çok net bir şekilde.
Tabii ki ona kulak vermek değerli ama bazen de olamayabiliyor.
Ama şu kadarını söylemek isterim ki duygular bedenseldir.
Bedenden kopuklu şeyler değildir.
Zaten duygu bizi harekete geçirmek, eyleme geçirmek üzere Bir enerjidir, bir potansiyelin harekete geçmesidir.
Ve tabii ki de eylemden bahsettiğimizde bedenden bahsetmek durumundayız.
Çünkü eylemleri dünyada, uzayda, evrende bedenimizle yapıyoruz.
Bunları ayrı düşünmek zaten başlı başına bir mesele.
Direkt iç içeler. Bir sonraki soruya geçecek olursam, çok gergin hissediyorum ve hemen o konuyu kapatmak istiyorum.
Bu hep böyle oluyor. Demiş dinleyicilerimizden biri, dinleyicilerimden biri.
Yani tam yine bu sorunun arkasında yatan deneyimi bilmeden farazi konuşacağım ama her şeyi konuşmak zorunda ve her şeyi dile getirmek
zorunda değiliz. Yani gergin hissediyorsanız biriyle konuşurken bir şeyi, o konuşmayı sürdürmek istemiyorsanız o konuşmayı sürdür.
Memek elinizde, sizin özgürlüğünüzün bir parçası.
Devam etmek zorunda değilsiniz.
Bu direkt duygularla alakalı değil ama ucundan değiyor.
Bazen bir şeyi kişiler arası alana, ilişkisel alana...
ötekiyle olan diyaloğa taşıyabilmek için önce kendi içimizde iyicene hazmetmek, hazmetmiş olmamız, bir yere koymuş olmamız tam olarak anlamış olmamız gerekebiliyor.
Daha biz içimizde böyle bir toz gaz bulutu içinde bulanık bir şekilde yaşıyorken konuyu ilişkisel düzleme taşımak kolay olmayabiliyor.
Çok ciddi anlamda gerginlik yaratabiliyor.
Belki böyle bir deneyimdir diye düşündüm.
En azından bu sorudan yola çıkacak.
Belki de paylaşmadan, konuşmadan evvel biraz daha içeride ne ne oluyor, ne nereye denk geliyor anlamakta fayda olabilir.
Bir sonraki soru.
Terapistim ne hissettiniz diye sorduğunda hep bilmiyorum diyorum.
Anlatmaya çalıştıkça da.
Bu dinleyicinin terapisine ve terapistine dair bir şey söylemekten sakınmak isterim.
Orada değilim. Bu benim de çok sık sorduğum bir soru.
Ne hissettiniz, ne hissediyorsunuz sorusu.
Ama bir parça eksik bir soru.
Günümüzde hem kendimize bakışımızda hem psikoterapideki ana akım öğreti çok fazla içe dönmeye dair bir öğreti.
Deneyimi açmak deyince duygularımız, düşüncelerimiz bedende olup bitenleri açmak diye anlıyoruz.
Ama bu birazcık böyle bir ayağı eksik, güdük.
bir araştırma oluyor. O yüzden ne hissettiğinizi bilmiyorsanız gerçekten buysa deneyiminiz yani evet bir şeyler oluyor ama bilmiyorum ne oluyor diyorsanız belki
de bağlamı olup biteni olayları dışarıda olanları biraz daha anlatmaya biraz daha izlemeye onları biraz daha araştırmaya ihtiyacınız olabilir.
Başka bir dinleyiciden yine çok hoş bir soru gelmiş.
Muhtemelen benim yazıp Çizdiklerimi veya söylediklerimi takip eden biri.
Çünkü direkt bir iddiama yönelik bir soru gündeme getirmiş.
Duyguya bakmak, yönlendirdiği yeri anlamak pratikte nasıl yapılır?
Diyelim duygum, hüzün, gerisi nasıl?
Çok güzel. Diyelim ki duygunuz hüzün ve gerisi nasıl gelecek?
Bir parça...
Hayal gücünüzü kullanmaya davet etmek isterim size ama sadece hayal gücünü kullanmak değil aynı zamanda genel anlamda sizi nereye taşıyacak diye bir gözlemlemek şu.
O hüzne kendinizi bütünüyle tamamen bırakacak olursanız ne yaparsınız?
Nereye gidersiniz? İşte yataklardan çıkmaz hale mi gelirsiniz?
İçiniz çıkana kadar ağlar mısınız?
Bunu yapmak zorunda değilsiniz.
Eylemin direkt olarak sevk ettiği yere gitmek zorunda değilsiniz.
Fakat o sizi sevk ettiği yere gördüğünüzde gitmeseniz bile orayı gördüğünüzde oraya varınca acaba ne elde edeceğim sorusuyla.
Yani işte içim çıkana kadar ağlamak istiyorum.
Demek ki çok büyük bir yük taşıyorum içimde ve o yükü bir kenara koymak istiyorum.
Hüznüm beni buna sevk ediyor.
Beni buna yönlendiriyor.
İşin kısacası kendimi tamamen o duyguya bırakacak olursam ne yapacağım?
Nereye doğru gideceğim?
Ne yaşayacağım? Onu görmek ve diyelim ki onu yaşadım.
Bu beni nereye taşıyacak?
Belki işinize yarar.
Bir sonraki soruya geçecek olursam.
Duyguların bizi sevk etmeye çalıştığı yeri detaylandırır mısınız örneklerle?
Bunu da aslında cevaplandırmış oldum.
Fakat burada şunu not düşmek isterim.
Az önceki soruya verdiğim cevap da yoktu.
Duygular bizi kategorik ve fix olarak bir yere yönlendirmeye çalışmıyor.
Yani hüzün beni işte içime kapanmaya yönlendiriyor.
Öfke beni sınırlarımı korumaya yönlendiriyor falan gibi.
Kitabik açıklamalar, kitabik reçetelerden uzak durmak gerekiyor.
Sizin duygunuz, sizin o X duygunuz sizi nereye yönlendiriyor?
Onu anlamakta fayda var.
Duygudan uzaklaşmak ancak kendini de sabote etmeden karar vermek nasıl olur?
Tam olarak bu sorunun cevabı olur mu emin değilim ama bu soru bana şunu hatırlattı.
Duygu... Duyguları sonuna kadar ve tam yaşamak da mecbur olduğumuz bir şey değil.
Duygularımızdan uzaklaşmayı da seçebiliriz.
Duygularımızı o an için kapatmayı da seçebiliriz.
Ertelemeyi de seçebiliriz.
Fakat bunu seçerken her seçimin her seçimde olduğu gibi bunun bir sonucu olduğunu, bir bedeli olduğunu hatırlamak zorundayız.
Ama tabii ki duyguyu tam yaşamak, kendimi o duyguya bırakmanın da bir sonucu ve bedeli var.
O yüzden bazen duygulardan uzaklaşmak iyidir, bazen paylaşmamak iyidir.
Bazen de tam da bir önceki soruya verdiğim cevapta olduğu gibi kendimizi o duyguya bırakıp bizi nereye götürdüğünü görmek, paylaşmak iyidir.
O yüzden bütün...
Duygularla şunu şunu yapmalısınız diye size bir ABC sayma şansım maalesef ki yok.
Duruma göre siz karar vermek zorundasınız.
Bir sonraki soru kırılganlıkla ilgili bir soru.
Kırılganlık değil.
Allah Allah. Benim kırılganlık üstüne konuşasım gelmiş demek ki.
Kırgınlığın içindeki o nasıl böyle bir şey yapar sorusu ve bu duygu durumu nasıl aşılır?
Bu bir duygu durumu değil.
O nasıl böyle bir şey yapar?
Sorusu zaten siz de söylemişsiniz.
Bir soru, bir düşünce.
Düşüncelerin ayrı bir yeri var.
Demek ki o kişiyle dışarıda halledemediğiniz bir hesaplaşma var ve kendi zihninizde bir şekilde bu defteri kapatmaya, dürmeye çalışıyorsunuz.
O ayrı bir konu.
Yapabilirsiniz tabii ki.
Kırgınlık aslında bir parça böyle ilişkilerde...
birkaç adım geriye atıp ilişkiyi tekrardan bir değerlendirme şansı, tekrardan bir değerlendirme için alan açar bize.
Biraz dışarıda alamadığımız, ötekinin yarattığı zararı kendi kendimize onarmak için bir koza gibidir.
Ama yine dediğim gibi bu bir reçete değil.
Siz kendi kırgınlığınıza, o anki kırgınlığınıza bakıp görebilirsiniz o kırgınlık.
Sizin kırgınlığınız, o anki kırgınlığınız ne anlatıyor diye.
Başka bir dinleyiciden yine çok hoş bir soru gelmiş bir yapamıyorum nasıl yapacağım sorusu.
Neden o ruh halindeyiz ve anlasak da baş etmek ve sevk edeceği yeri bulmakta zorlanıyorsak ne yapmalı?
Varoluşçu bakış açısına göre bu soru zaten baştan yanlış bir soru.
Neden diye sorduğumuz anda neden sorusu bizi daha böyle entelektüel soyut bir yere vakumlayıp çekiverir bir anda.
Fikirler dünyasına çekiliriz.
İşte neden şu an öfkeliyim, neden şu an üzgünüm, şu sebepten, bu sebepten.
Bütün bunların hepsi deneyimimizi indirgeyen, deneyimimizin sadece bir karikatürü olabilen cevaplar olur.
O yüzden neden sorusu değil, ne, nasıl ve neler oluyor sorusunu sormayı öneririm kendinize.
Yani ben x ruh halindeyim, ben şu an üzgün bir ruh halindeyim ve neler oluyor?
Neler oluyor ve ben üzgünüm.
Bunu anlamaya çalışmanın farklı bir yer açacağını, farklı bir alan açacağını düşünüyorum.
Ve hala tıkandığınızı düşünüyorsanız, hala duygunuzun sizi sevk edeceği, sevk etmek istediği yeri görmekte zorlanıyorsanız belki biraz daha araştırmanız gerekiyor.
Biraz daha o duygunun ortaya çıktığı bağlamı araştırmaya ihtiyacınız olabilir.
Daha henüz keşfetmeniz gereken, görmeniz gereken her şeyi...
görmemiş olabilirsiniz.
Bir sonraki soru.
Duygular ne kadar gerçek, ne kadar yanıltıcı?
Duygularıma nasıl güvenebilirim?
Duygularınıza tamamen güvenebilirsiniz.
Duygular yanıltıcı değildir.
Sadece insanlar olarak çok güzel Oyunlar oynamayı biliyoruz kendimize.
O oyunlar dahilinde duygular birbirlerini maskeleyebiliyorlar.
Bu yine yanıltıcı bir duygu, yalan bir duygu anlamına gelmiyor.
Ben aslında çok kırılmış olabilirim.
Ama kırgınlığın getirdiği güçsüzlük.
Çünkü kırılmak, bana yapılanı kabul etmek demek bir taraftan.
Sen beni yaraladın, sen beni örseledin ve ben kırgınım diyebilmek, beraberinde güçsüz olduğumuz o an için güçsüz olduğumuzu kabul etmeyi gerektirir.
Ve benim o güçsüzlükle aram yoksa kırgınlığımı öfkeymiş gibi deneyimleyebilirim.
O kişiye karşı çok öfkeli olabilirim, saydırmaya devam edebilirim.
Ne kadar berbat bir insan olduğuna dair atıp tutmaya devam edebilirim.
Aslında arka planda olup biten...
Oysa ki yoğun bir kırgınlıktır.
O yüzden şey gibi düşünün yani size en yakın, deneyiminize en yakın ipin ucu nerede onu oradan tutup o ipi yavaş yavaş ip uçlarını takip etmek gibi duygularla
ilgili araştırma. Öfkeliyim neye öfkeliyim?
Öfkeye kendimi bıraksam işte ne olur işte onu şöyle adam ederim böyle haddini bildiririm vesaire vesaire çok güzel ama yapabilecek miyim?
Yapamayacağım. Okey demek ki güçsüzüm.
Güçsüzlükle ilgili bir derdim olabilir mi benim burada?
Aslında çok kırgınım gibi bir duygu başka bir duyguya da sizi götürebilir.
Unutmayın ki aynı anda tek bir duygu yaşamıyoruz.
Tek bir ruh halimiz var ama ruh hali genellikle birden fazla duygunun o ana özel bir karışımı şeklinde oluyor.
O yüzden de böyle tekil tekil duygulara bakmak değil de O halin içindeyken neler hissediyorum diye çoğul ve çok katmanlı bir şekilde duygulara bakmak kendimize dair daha gerçekçi
bir yere taşıyacaktır bizleri.
Bir sonraki soru. Tüm zorlu duygularda kendini ifade ederken ağlamaya başlamakla nasıl baş edilebilir?
Ya şu baş etme kelimesinin lügattan çıkarsak keşke ya.
Yani bir şey yaşıyorsanız yaşıyorsunuz.
Yani baş etmeyin.
Yaşayın. Ha evet, derdinizi anlatmaya çalışırken bir anda ağlamaya başlamanızdan utanıyorsanız utancı inceleyebilirsiniz orada.
O ayrı bir konu.
Kendinizi ifade edememenin yarattığı engellenmişlik, frustration, tam Türkçe karşılığını bir türlü bulamadığım hislerden biri.
Bu olabilir. Ağladığınız için kendinizi tam ifade edememişsinizdir.
O incelenebilir. Ama şunu da unutmamak gerekiyor ki tam kendinizi ifade ederken ağlamaya başlıyorsanız orada bir şey var demektir.
Belki de uzun zamandır duyulmayan sesinizi birinin duymaya hazır olmasının getirdiği bir rahatlamayla ağlıyorsunuzdur.
Attım bilmiyorum çok farazi konuşuyorum.
O ağlama, o gözyaşları...
Onlar acaba ne anlatıyor tam anlamıyla?
Onları anlamadan belki de bu deneyimin ötesini görme şansınız olmayabilir.
Bir sonraki soruya geçeyim.
Yavaştan da bu bölümü toparlamaya doğru da ilerleyebiliriz.
Duygularımızı doğru yansıtamıyorsak bunu nasıl başarabiliriz?
Duyguların bir...
İçsel boyutu var diyeyim bir de iletişimsel ilişkisel boyutu var diyeyim.
Duygularımızı doğru yansıtamıyorsak muhtemelen daha az önce aslında satır arasında bahsettiğim şey dönüyor olabiliriz.
Daha henüz ben kendi içimde emin değilsem ne yaşadığımdan tam adını koyamıyorsam konuşmada da doğru yansıtamıyor olabilirim.
Fakat bunu söylerken şunu da eklemek isterim.
Hani bu şey demek değil. Duygularınıza dair biriyle konuşmaya başlamadan evvel her şeyi tam keşfetmeniz, çözmeniz, anlamanız gerekiyor.
Ondan sonra konuşmaya başlayın demek değil.
Bazen konuşurken diyalog içinde ötekini dinledikçe, ötekinin sorularıyla karşılaştıkça da daha yakından görebiliyoruz duygularımızı.
Ama en azından böyle konuşmanın başında bir başlangıç noktamız olması.
bir somut bir zeminimiz olması gerekiyor.
Yani doğru yansıtamıyorsanız duygularınızı dediğim gibi belki kendi içinizde tam olarak Ne ne değildir, ne nereye denk geliyor netleştirmemiş
olabilirsiniz. Burada ama bir dipnot daha eklemek isterim ki kime anlatmaya çalışıyorsunuz ve nasıl bir diyalogda duygularınızı yansıtamıyormuşsunuz, doğru yansıtamıyormuşsunuz gibi geliyor.
Belki karşılaşmışsınızdır bu kavramla.
Yine Türkçesinin ne olduğundan emin değilim.
Gaslighting diye. Diyalog kurmaya çalıştığınız kişi tarafından da duygularınız duyulmuyor, görülmüyor, ısrarla reddediliyorsa siz duygularınızı
doğru yansıtamıyormuşsunuz gibi hissedebilirsiniz.
Aslında yansıtıyorsunuz ama karşı tarafta tam olarak bir yankı göremediğiniz için boşluğa düşüyormuş gibi geliyor olabilir.
Onu da bir ufak dipnot olarak eklemiş olayım.
Bir sonraki soru oldukça ilginç.
Alışık olmadığım bazı kavramlar var.
Bilinç altından yüzeye çıkan duygularımızı nasıl bütünleyebiliriz?
Duygu bütünleme konusunu açıkçası bilmiyorum.
Konunun uzmanı değilim. Bilinç altı çok inandığım bir kavram değil.
Daha ziyade bilinç dışına inanıyorum.
Bir şeyler bilincin dışında kalabiliyor.
Bir şeyler... ne dair bilinçli olmayabiliyoruz, farkında olmayabiliyoruz.
Ama bu sorudan anladığımdan yola çıkarak bir cevap vereyim.
En azından çağrıştırdıklarını birleştirip bir cevap verebilirim.
Yakından baktığımızda zaten duygularımızın bize çizdiği resmi görmek çok zor değil.
Yakından bakmaktan kastettiğim aslında az önce de birkaç soruya cevap verirken bahsettiğim, yerle alakalı şu, içeride ne oluyor, dışarıda
ne oluyor ve bu ikisi birbiriyle nasıl etkileşiyor?
Ben içeride ne hissediyorum, ne düşünüyorum, ne seziyorum ve bunlar olurken bir taraftan dışarıda ne oluyor ve bu ikisi arasında nasıl bir diyalog var?
Unutmayın ki duygular, varoluşçu bakış açısına göre dünyayla kurduğumuz ilişkinin, diyaloğun dili.
O yüzden duyguları anlamak demek hem içeride olup biteni anlamak hem dışarıda olup biteni anlamak ve ikisi arasındaki ilişkiyi keşfedebilmek demek.
Benim için en azından duyguları bütünlemek biraz böyle bir yere denk geliyor ama dinleyicinin kastettiği bu muydu emin olmadan böyle bir cevap vermiş olayım.
Bir sonraki soru. Geçmişte bastırılıp üstü örtülen duygularla nasıl barış sağlanır?
Size kendinizi sıkışmış hissettiriyorlarsa.
Hepimizin daha rahat hissettiği duygular var.
Daha az tabu olan, daha yaşamaya iznimiz olan duygularımız var.
Ve hepimizin daha yasaklı, daha görmezden gelmek istediğimiz, daha utandığımız duygularımız var.
Böyle bir başlangıç yapmak isterim.
Özellikle bir şey yapmanıza gerek yok.
Sorunun içinde cevap gizli zaten.
Sıkışmış hissediyorsanız, bir şeylerde zorlanıyorsanız, bir şeyleri görmezden gelmek istiyorsanız, bir şeyler kendini gösteriyor ama onlara sırtınızı dönmek istiyorsanız orada bakmaya değer bir
şey var demektir.
Muhtemelen tanımadığınız, tanışmadığınız, tanıyıp da çok bayılmadığınız bir duyguyla karşı karşısınız.
Bir deneyimle karşı karşısınız demektir.
Barış sağlamak değil.
Onları görmek aslında.
Barışmak zorunda değilsiniz.
Utanmaktan utanıyorsanız örneğin.
Ben utanmaktan utanan biriyim deyip bununla kalabilmek aslında.
Ve hala utanmaktan utanmaya devam edebilirsiniz.
İlla barışmak zorunda değilsiniz.
Bir sonraki soru.
Duyguları yoğun hissetmek bir kişilik eğilimi midir?
Yoksa öğrenilmiş veya öğrenilen bir durum mudur?
Ne önemi var?
Yani kişilik desem ne olacak?
Öğrenilmiş, öğrenilebilen bir şey desem ne olacak?
Diyelim ki öğrendiniz, dönüp silecek misiniz öğrendiğinizi?
Yani kişilik desem hani barışacak mısınız kendinizle veya iyi mi hissedeceksiniz bununla alakalı?
Bu tip neden sorusuna cevap niteliği taşıyan açıklamalardan uzak durmanızı öneririm.
Kendinize dair bir yargı içeren bir ifade.
Ne demek yoğun hissetmek?
Ve tamam bu yargıyı da bir kenara koyalım.
Duyguları yoğun yaşayan birisiniz diyelim ki.
O nasıl bir yoğunluk?
Onu anlamak gerekiyor belki de.
Onu anladıkça kendinize dair bir şey göreceksiniz.
Ama dediğim gibi bu sorunun içerisinde meydan okumak istediğim çok fazla unsur var.
Bir danışanım gelip bana bu soruyu sorsa, duyguları yoğun hisset diyorum ben.
Bunda bir anormallik mi var?
Bu bir kişilik eğilim mi?
Ben bunu nerede öğrendim?
Annem babam böyle şöyle olduğu için mi?
İşte ben böyleyim falan.
Önce şeye odaklanırdım.
Duyguları yoğun hissetmek ne demek?
Bir şeyin fazla olduğuna dair bir varsayım var, bir yargı var.
Önce onu anlamaya çalışmakla başlardım.
Bir sonraki soru.
Duyguların birer düşünce gibi dışa vurması, hissedememek üzerine bir şeyler söyler misiniz?
Duyguları kapattığımızda, yok saydığımızda, çeşitli hamleler yapıp onları baypas ettiğimizde duygular kendilerini eninde sonunda gösteriyorlar.
Ama bunu sadece duygular olarak...
Kısıtlamak, indirgemek de istemem.
Sezgiler, bütün o spontane içimizde ortaya çıkan tüm deneyimler için bunu söyleyebilirim.
Ve kendini gösterme fırsatı olmayan, iletmek istediği mesajı veremeyen duygular farklı kanallardan bize ulaşmaya çalışır.
Bu bazen bedensel ağrılar şeklinde olabilir.
Bazen biz psikologların, psikiyatristlerin psikopatoloji dediği böyle daha...
Büyük daha hayatı felci uğratan belirtivari deneyimler, zorlanmalar, tıkanmalar şeklinde olabilir.
Şunu unutmayın ki hayatınızda daha bir tıkanıklık hissediyorsanız en böyle yüksüz kelime olarak onu kullanabilirim.
Bir tıkanıklık, bir ağırlık, bir gitmeyen bir şey var gibi hissediyorsanız muhtemelen...
Bir şeye ezbere yapıyorsunuz ve orada karşılaşmadığınız, karşılaşmayı reddettiğiniz bir deneyiminiz var demektir.
Ve tabii ki o deneyimin bir kısmı da duygusaldır hiç şüphesiz.
Başka bir dinleyiciden gelen soruya doğru ilerliyorum.
Bütün bu kaygımı yönetiyorumlar gerçek mi, bu kadar basit bir şey mi?
Dediğim gibi kaygı meselesi biraz daha derin bir mesele.
Vowsçu düşünceye kendini adamış birine kaygı dediğiniz vakit saatler süren bir ders vermeye başlayabilir size.
Ama şu an için kendimi alıkoyacağım.
Kaygı yönetilebilir bir şey tabii ki.
Yönetmeyi de öğrenebilirsiniz.
Ama bunu yaparken kaygının...
Kaygı dediğiniz o deneyimin, duygunun, az önce de söylediğim gibi birçok şeye kaygı diyoruz.
O yüzden kaygı kelimesinin inanılmaz bir enflasyona uğradı ve gerçekten kaygı dediğimiz her şey kaygı olmayabiliyor.
Ama kaygı dediğiniz şeyin neye işaret etmeye çalıştığını görmeye çalışın.
Zaten işaret etmeye çalıştığı şeyi görmek beraberinde bir sakinleştirmeyi de getirmiyor değil.
Daha yönetilebilir, tırnak içinde daha yönetilebilir hale.
O yüzden de bir şeyler üzerine konuştuğumuzda ifade ettiğimizde kelimelerini bulduğunda dile geldiğinde tamamen bitmese de yatışmamız daha daha
rahat ermemizin sebebi bu aslında.
Okey sondan ikinci soru oldukça güzel sorular gelmiş o yüzden hiçbirini atlamak istemedim ve oldukça...
Kendi çapında uzun bir podcast bölümü oldu bu.
Sonradan ikinci soruya bakacak olursak.
Sonradan ikinci soru şöyle diyor.
İçinde kalmakta zorlandığımız duygularla teması koparmamak için gidilecek ne gibi yollar var?
İçinde kalmak. Lütfen bu bölümü dinleyip veya işte...
varoluşçu düşüncenin duygulara dair söylediklerini okuyup başka yerlerde fikirler edinip şey gibi bir kanıya varmayın.
Yani duygular her an ortaya çıktığı noktada sonuna kadar yaşanmalı, sonuna kadar temas edilmeli diye bir şey yok.
Bence şey yeterince iyi bir yer.
Evet, görüyorum işte orada suçluluk var, suçluluğum var.
Suçlu hissedeceğim ama şu an oraya bakmak istemiyorum demek yeterince iyi bir yer.
Yeterince sahip çıkılan bir yer.
Evet var görüyorum ama bakmak istemiyorum.
Bu olgun tavrı geliştirmek belki de şu noktada vereceğim en temel öneri olur.
Bu bölümün son sorusuna gelecek olursak bitmek bilmeyen huzursuzluk, melankoli...
Koliklikle baş etme yöntemleri, soru işareti bazen ağır oluyor.
Bu sorunun içinde ufak bir çelişki var.
Tabii ki soran kişi keşke karşımda olsa ona daha çok sorup açımlamasını isterdim deneyimini.
Melankoli ile huzursuzluk çok yan yana gidebilir şeyler değiller aslında.
Melankoli daha enerjisi düşük, daha böyle...
Topraksı daha böyle yatmaya yakın bir duygu iken huzursuzluk biraz daha enerjik, biraz daha böyle sataştığımız, böyle hesap görmeye çalıştığımız
bir haldir. Yani bitmek bilmiyorsa demek ki var daha anlatacağı bir şeyler.
O yüzden lütfen baş etmeye çalışmayın.
Baş etme yöntemleri istemişsiniz ama baş etmeye çalışmayın.
Huzursuzluk ne olabilir?
Beraber düşünmeye çalışalım.
Huzursuzum ve kıvıl kıvılım.
Bir şekilde böyle bir şeyleri itmek istiyorum.
Bir şeylerin dışına çıkmak istiyorum.
Bir şeyleri değiştirmek istiyorum.
Çok meşgulüm. Acaba ne onlar?
Melankoliye de benzer bir şekilde bakacak olursak.
Yani içimde bir ağırlık, bir yük hissediyorum.
Belki bir şeyleri hazmetmeye çalışıyorum.
Belki bir şeylerin yasını tutmaya çalışıyorum.
Belki biraz dinlenmeye ihtiyacım var.
Yoruldum ve biraz durmaya, tekrardan enerjimi toplamaya ihtiyacım var.
Duygusal bir uyku gibi olabilir melankoli.
Dediğim gibi bu bir reçete değil ama bu minimalde bir bakış açısı geliştirmekle alakalı mesele.
Bu bölümün sonuna...
Dilerim ki duyduklarınız bir parça sizi kendinize yakınlaştırmıştır.
Bir sonraki bölümde bakıyorum.
O bağlanmak ve bağ kurmak, bağlanmaya dair şeylerden bahsedeceğim.
Önümüzdeki hafta görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
