
Bu bölümde yalnızlıktan kaçmıyoruz.
Onunla kalmayı konuşuyoruz.
Yanlış yerde kalmamak için bazen yalnız kalmayı öğrenmek gerekir.
Bilinçli seçilen yalnızlıkla, içine düşülen yalnızlık arasındaki farktan…
Yanlış bağlara neden tutunduğumuzdan…
Bağlanma stillerinden…
Ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin, hayatındaki her şeyi nasıl değiştirdiğinden bahsediyoruz.
Belki de mesele yalnız kalmak değil.
Belki de mesele, yanlış yerde kalmamak.
Bu bölüm sende bir şey uyandırdıysa,
instagram: @kendimlepodcast
twitter: @kendimlepodcast üzerinden bana yazabilirsin.
Transkript
Merhaba, sana küçük bir soru sormak istiyorum.
Hiç yalnız kalmamak için yanlış bir yerde kaldığın oldu mu?
Bugün biraz bundan konuşalım istiyorum.
Kaçtığımız bir yalnızlıktan değil, üzerine örtüğümüz bir boşluktan değil, kaçmadığımız, bastırmadığımız, çözmeye çalışmadığımız bir yalnızlıktan.
Çünkü yalnızlık çoğu zaman geçmesi gereken bir şey gibi anlatılıyor.
Sanki bir arzaymış gibi.
Oysa bazen bir sorun değil de sadece kalınması gereken bir hal.
Yalnız kaldığım zamanlarda kendimde eksik bir şey aradığımı fark ettim.
Sanki biri yoksa ben de tamam değilmişim gibi.
Sanki birileri beni istemezse benim de kendimi istememem gerekiyormuş gibi.
Oysa bazen yalnızlık bir eksiklik değil de alan olarak görülmeli.
Kendinle kalabildiğin, nefes alabildiğin.
Hani mesela bir odanın eşyalarını boşaltırsın ya.
İlk başta rahatsız eder, her yer fazla boş gibi gelir, nereye bakacağını bilemezsin.
Ama sonra ancak o zaman neye ihtiyacın olduğunu görebilirsin.
Telefonla, müzikle, mesajlarla doldurmadığımız anlar var ya mesela.
İşte orada insan kendine daha çok denk geliyor.
Rahatsız edici ama gerçek.
Bazen yalnız kaldığımı kimle konuştuğumu ayırt edemiyorum.
Kendimle mi, korkularımla mı, geçmişimle mi, olmam gerektiğini sandığım halimle mi?
Ve şunu fark ettim.
Bazen de yalnızlık bir problem değil de bir hazırlık gibi.
Kendinle kalmayı öğreniyorsun ki bir gün biriyle kaldığında onu bir boşluğa doldursun diye değil, Gerçekten seçtiğin, istediğin için seç.
Yalnızlık çoğu zaman terk edilmişlikle de karıştırılıyor.
Ama aslında bence seni hiç kimsenin terk etmediği bir yer.
Herkes giderken kalmak başka, kimse yokken kendinle kalmak başka.
Ya da belki en zor olan şey yalnızlığı bir başarısızlık olarak görmemeyi öğrenmek.
Çünkü biz çoğu zaman istenmemekle, seçilmemekle, tutunamamakla eşleştiriyoruz kafamızda.
Ama belki de hayatın bize verdiği bir moladır.
Bir şeyleri düzeltmemiz için değil de duymamız için.
Şunu fark ettim ben mesela.
İnsanlar varken içime dönemiyordum.
Sohbetin, beklentinin, rollerin içinde kendimi duyamıyordum sanki.
Ve bir noktada bilinçli bir şekilde kendime alan açtım.
Kimseye küsmek, kaçmak için değil.
Sadece kendi sesimi tekrar duymak istedim.
Bu yalnızlık karanlık değildi ama sessizdi.
Ve o sessizlikte de şunu fark ettim.
Yalnız kalabilen insan yanlış bağları daha az tutunuyor.
Çünkü şunu fark ediyorum.
İnsan kendisiyle kalmayı öğrendikçe sevmeyi de başka bir yerden öğreniyor.
Tam burada Küçük Prens'te beni en çok etkileyen yerlerden biri geliyor aklıma.
Gül hikayesi. Küçük Prens gezegenler arası yolculuk yaparken yüzlerce gül görüyor.
Hepsi birbirine benziyor.
Hepsi aynı renk, aynı şekil.
Ve bir an için şunu düşünüyor.
Benim gülüm aslında sıradan mı?
Sonra tilkiyle karşılaşıyor.
Ve tilki ona çok basit ama çok derin bir şey söylüyor.
Senin gülün dünyadaki tek gül olduğu için özel değil.
Sen ona zaman ayırdığın için özel.
Sen onu suladığın için, onu dinlediğin için.
Sen onunla kaldığın için.
Bence bu hikaye şunu anlatıyor.
Birine özel yapan şey kusursuz olması değil.
Ona gösterdiğin emek.
Ama burada çok önemli bir nokta var.
İnsan başkasına emek verebilmeden önce kendiyle kalabilmeyi öğrenmek zorunda.
Çünkü kendinle kalamıyorsan başkasının yanında da gerçekten kalamıyorsun.
Ve burada çok önemli bir ayrım daha var.
İçine düşülen yalnızlık başka bir şey, bilinçli seçilen yalnızlık başka bir şey.
İçine düşülen yalnızlıkta insan kendisini çaresiz hisseder, sıkışmış hisseder, değersiz hisseder.
Ama bilinçli seçilen bir yalnızlıkta amaç acı çekmek değil.
Kendine zarar vermek, bunlar değil.
Kendini tanımayı öğrenmek.
Ama şunu da belirtmek gerekiyor bence.
Yalnızlık her zaman huzurlu bir yerde değil.
Bazen de insanı aşağı çeken bir yer olabiliyor.
Modun düşüyor. Canın kimseyle konuşmak istemiyor gibi oluyor.
Ama aynı anda birinin sana iyi gelmesini de istiyorsun.
İlk zamanlar benim için de kolay değildi.
Gerçekten zorlandığım dönemler oldu.
Aynada kendi kendime konuştuğum zamanlar oldu.
Bayağı bildiğin. En iyi arkadaşım kendim gibi.
Biraz komik ama cidden işe yarıyor.
Kendime yüksek sesle şunu söylediğim anlar oldu.
Bu bir hal. Geçecek.
Şu an böyle hissediyor olman hep böyle olacağım anlamına gelmiyor.
Bunlar normal. Ve bu süreçte şunu kabul etmek zorundayız.
Her gün iyi hissetmeyeceğiz.
Bazen modumuz düşecek.
Bazen motivasyonumuz olmayacak.
Bazen hiçbir şey yapmak istemeyeceğiz.
Bunlar anormal değil. Duygularımız dalgalı ama yönetilebilir.
Ve bu yönetim öğrenilen bir şey.
Kendine şefkatli konuşmayı öğrenmek.
Kendini yerden yere vurmak yerine desteklemeyi öğrenmek.
Şu an iyi değilim demeyi öğrenmek.
Benim için kırma noktası şuydu.
Aslında yalnız olmadığımı fark ettiğimi.
Telefonumda arayabileceğim insanlar vardı.
Mesaj atabileceğim insanlar vardı.
Hepsinden önemlisi ailem hep vardı.
Ama ben o dönemde bilinçli olarak kendimle kalmayı seçtim.
Bu şu demek değil. Yalnız kaldım ve her şey harika.
Tam tersi şu an kendimle kalmayı öğreniyorum gibi.
Bu ikisi çok farklı birbirinden.
Bir de şunu fark ettim.
Eğer biz istemesek de o yalnızlığın içine düşüyorsak Eğer ne kadar kaçarsak kaçalım bir şekilde kendimizi orada buluyorsak o zaman neden bu durumu kendimize karşı bir yenilgi gibi yaşayalım ki?
Niye şunu demeyelim? Evet belki bu yalnızlık başıma geldi ama ben bunu bir ceza gibi değil bir tercih gibi yaşayabilirim.
Benim yaşadığım süreç de tam olarak bu oldu.
Ya da kendimiz tercih edebiliriz tamamen.
Yani günün sonunda eğer biz o durumda kalmak zorunda kalacaksak neden biz bunu isteyerek seçmeyelim?
Kendimiz tercih etmeyelim.
Ben de istemesem de, kaçsam da, ertelemeye çalışsam da kendimi yine de yalnızlığın içinde buluyordum.
Ve bir noktada da madem bu halin içinden geçeceğim o zaman bunu sürüklenerek değil de yürüyerek yapabilirim diye düşündüm.
Mecbur kalmış gibi değil de bilerek seçmiş gibi.
Bu süreci ben seçiyorum dediğim anda da içimdeki his değişti.
Daha güçlü hissettim, daha özgüvenli hissettim.
Çünkü insan her şeyi kendi isteğiyle yaptığını hissettiğinde kontrolü eline almış gibi oluyor.
Ve bir şeyi bir kez yaptığında, bir kez yalnız kalabildiğinde, bir kez kendinle oturabildiğinde, bir kez kaçmadan durabildiğinde bir sonrakinde çok daha kolay oluyor.
Çünkü artık biliyorsun bu yerden sağ çıkabiliyorum.
Bu halin içinden geçebiliyorum.
Ve bu bilgi insanın sırtını yaslayabileceği bir güç oluyor sanki.
Son zamanlarda da şunu fark ediyorum.
Tek başıma bir şeyleri yapma fikri bana yalnızlık gibi de gelmiyor artık.
Tam tersi huzurlu bir an gibi geliyor.
Sinemaya tek başıma gitmek istiyorum mesela.
Dün hamlete gittim. Ve onu biriyle paylaşmak değil, tek başıma izlemek daha keyifli hissettiriyor.
Çünkü yanında biri varken ister istemez dışarıdasın ama tek başınayken içeride.
Filmle değil sadece, kendine de baş başasın.
Ve şunu fark ediyorum yine.
Kendini tanıdıkça bilinçli bir şekilde insanlardan biraz uzaklaşma isteği de geliyor.
Bu kimseyi sevmemek ya da hayata küsmek gibi değil.
Sadece kalabalığı azaltmak.
Daha az ses, daha az gürültü ve daha çok iç temas.
Yalnızlıkla kalmakla kendini tanımak aslında aynı kapıya çıkıyor.
Çünkü insan kendini tanımaya başladığında şunu görüyor.
Hangi ortam bana iyi geliyor?
Hangisi beni yoruyor? Kimin yanında küçülüyorum?
Kimin yanında genişliyorum?
Ve sonra farkında olmadan da kendini alan açıyor.
Ceza gibi değil, bir koruma gibi.
Ve insan yalnızlığıyla olmanın keyfini hissettikten sonra bazı şeyleri daha seçerek yapmaya başlıyor.
Mesela evini herkese almak istemiyorsun artık.
Arkadaşlarınla görüşeceksen daha çok dışarıda görüşmek istiyorsun.
Ya da şunu düşünüyorsun. Ben onun evine gideyim.
İstediğim zaman kalkabilirim böylece.
Bu bir kaçış değil.
Bu şu demek. Evin benim alanım.
Benim ritmim. Benim enerjim.
Ve bu alanın içine herkesin girmesini istemiyorsun.
Gerçekten samimiyet hissettiğin insanlar girsin istiyorsun.
Çünkü yalnızlıkla barıştığında alanının değerini de anlıyorsun.
Ve bence alanının değerini anlayan insan sınırlarını daha net çizmeye başlıyor.
Bu yalnız kalma sürecinden sonra ve kendini biraz daha tanıdıktan sonra asıl değişen şey etrafa hangi gözlerle baktığında oluyor.
Çünkü kendini tanımaya başladığında şunu fark ediyorsun.
Artık birini hayatına almak zorunda değilsin.
Birine tutunmak zorunda değilsin.
Bir boşluğu doldurmak zorunda değilsin.
Zaten kendinle bir bütün haline geliyorsun.
Ve insan kendisiyle bir bütün olduğunda tek başına olsa bile yalnız hissetmiyor.
İşte burada yalnızlık başka bir şeye dönüşüyor.
Eksiklik ya da yoksunluk değil, bir tamlığa.
Burada küçük bir duralım.
Çünkü çoğumuz aslında şunu yaşıyoruz.
Kalabalığın içinde yalnız kalabiliyoruz ama kendimizde kalamıyoruz.
Ben de öyleydim. Sessiz kalınca huzurlu gelmiyordu.
Huzursuzluk geliyordu bana sanki.
Ve şunu fark ettim yine.
Ben yalnızlıktan kaçmıyordum.
Ben kendimle karşılaşmaktan kaçıyordum.
Bazen bir hayatın, bir ihtimalin, bir hayalin yasını tutuyor olabiliyoruz.
Henüz yaşanmamış bir şeyin.
Bizi yanlış bağlara daha açık hale getirebiliyor.
Peki yalnız kalamayan insan ne yapar?
İlk gelen ilgiye tutunur.
Red flagleri görmezden gelir.
Büyük sözlere çabuk inanır, davranışları tölere eder.
Çünkü mesele karşıdaki kişi değil.
Mesele yalnız kalmaktansa yanlış yerde olurum daha iyi.
Burada iş biraz psikolojiye geliyor yine.
Yeni biriyle tanıştığında beyninde bazı kimyasallar çalışıyor.
Dopamin, oksitosin, adrenalin gibi.
Yani sadece birini tanımıyorsun.
Beynin sana bir his yaşatıyor.
His gerçek ama bağ henüz yok.
Hoşlanmak başka, bağlanmaya hazır olmak başka bir şey.
Hoşlanmak senin çekici bulması.
Vaktini geçirmek istemesi, seninle konuşmaktan keyif alması ama bağlanmaya hazır olmak, hayatına dahil etmeyi niyet etmek, tutarlılık göstermek, sorumluluk almak, zor konuşmalardan kaçmamak.
Yani hoşlanan insan gelir ve gider ama bağlanmaya hazır olan insan kalır.
Kendine küçük bir test yap.
O kişiyi gerçekten özlüyor musun?
Yoksa sadece mesaj atacak birini mi özlüyorsun?
O insanı mı istiyorsun yoksa hayatında bir boşluk olmamasını mı?
Cevap çok şey söyler. Bağlanma stillerine değinmek istiyorum.
Kısaca üç temel bağlanma stili var.
Güvenli bağlananlar, kaygılı bağlananlar ve kaçıngan bağlananlar.
Güvenli de insanlar yakınlık ister, duygusunu ifade eder, sorun olduğunda konuşarak çözmeye çalışır.
İlişkide hem birlikte kalabilir hem de kendi alanını koruyabilir.
Ve iç ses genelde konuşabiliriz, çözülebilir gibidir.
Kaygılı bağlananlardaysa terk edilmekten korkarlar, sürekli ona yararlar, karşı taraf uzaklaşınca paniklerler, mesaj geç gelirse zihni seren yolar üretir.
İç ses biraz daha beni bırakacak mı?
Yeterince seviliyor muyum?
gibidir. Kaçıngan bağlananlardaysa yakınlık ister ama sürdüremez.
Başta çok ilgili olabilir ama sonra geri çekilir.
Netlik ve fazla duygusal yoğunluk onu rahatsız eder.
İç ses de buna fazla mı bağlanıyorum?
Alanımı mı kaybediyorum?
gibidir. Tedirgin olur.
Ama burada çok önemli bir gerçek var.
Bağlanma stili kim olduğun değil.
Zorlandığında devreye giren bir savunma biçimin.
Yanlış kişiyleyken herkes kaygılı hissedebilir.
Bazen sorun sen değilsindir.
Bazen bedenin sana ben burada güvenli değilim diyordur.
Tutarsızlık en güvenli insanı bile huzursuz edebilir.
O yüzden kendine dürüstçe şunu sor.
Ben gerçekten kaygılı bir insan mıyım yoksa yanlış yerde miyim?
Bir insana büyük cümleler kurması önemli değil.
Önemli olan ertesi gün ne yaptı?
Çünkü bağ cümlelerle değil davranışlarla kurulur.
Yalnız kalabilen insan ne yapar mesela?
Herkese kapıyı açmaz.
Yavaş ilerler. Davranış izler, netlik ister, uyuşmayan yerde kalmaz.
Çünkü şunu bilir ki ben yalnız kalabilirim, o yüzden yanlış yerde durmak zorunda değilim.
Gözlerini kapat, son yaşadığın bir yakınlığa düşün.
Bedenine bak, göğsünde sıkışma var mı?
Mide bölgesinde ağırlık var mı?
Omuzların mı kasıldı?
Beden rahat değilse orada senin için güven yoktur.
Yalnızlık bazen de insanın kendine doğru yaptığı bir yolculuk.
Bunu bana en iyi hissettiren hikayelerden biri Ye Dua Et Sev filmi.
Belki izlemişsindir. Bir kadının her şeyi geride bırakıp tek başına yola çıkmasını anlatıyor.
Aşk aramak için değil, birine tutunmak için değil, kendini yeniden duyabilmek için.
Yolda kimse yokken de yürüyebilmek, sessizliğe tahammül edebilmek, boşluğu hemen doldurmaya çalışmamak ve şunu fark etmek.
Kendinle kurduğun ilişki değiştikçe hayatla kurduğun ilişki de değişiyor.
Ya da belki hayatın seninle kurduğu ilişki.
Bilmiyorum. Aynı hissi bana.
Hermann Hesse'nin Siddhartha kitabı da veriyor.
Bir insanın öğretilmiş tüm doğruları bırakıp kendi hakikatini, arayışını anlatıyor.
Başkalarının yolundan gitmek yerine kendi yolunu bulmaya çalışmasını.
Çünkü bazı yollar başkalarıyla yürünmez.
Bazı cevaplar başkasından gelmez.
İnsan bazen bir şeyleri başarmak için değil, bir şeyleri bırakmak için yola çıkar.
Daha az olmak için, daha sade olmak için, daha kendin olmak için.
Bu bir eksiklik değil.
Bu bir geri çekilme değil.
Bir içe dönüş. Yalnız kalabiliyorsan yanlış yerde kalmak zorunda değilsin.
Ve belki de asıl mesele yalnız kalmak değil.
Asıl mesele yanlış yerde kalmamak.
Bu bölüm burada bitiyor.
Ama eğer bir gün yalnızlık sana ağır gelirse belki önce kaçmak yerine biraz kalmayı denersin.
Bir sonraki bölümde yine bir yerde dururuz.
Hoşçakal.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
