
Bazı günler hiçbir şey yapmak istemiyorsun.
Ve hemen kendine kızıyorsun.
Bu bölümde tembelliği, yorgunluğu, mükemmeliyetçiliği ve durma ihtiyacını konuşuyoruz.
Tembel olduğun için değil…
İnsan olduğun için.
Eğer sen de son zamanlarda yavaşladıysan,
bu bölüm tam sana göre.
Bu bölüm sende bir şey uyandırdıysa,
instagram: @kendimlepodcast
twitter: @kendimlepodcast üzerinden bana yazabilirsin.
Transkript
Merhaba, bugün sana basit gibi görünen ama cevabı hiç de kolay olmayan bir soru sormak istiyorum.
Tembellik suç mu? Bu soruyu ilk duyduğunda belki hemen cevap vermek istiyorsun, belki de içinden otomatik bir ses geliyor.
Tabii ki suç değil. Ama bir an daha kal bu soruyla.
Çünkü teoride verdiğimiz cevaplarla kendimize davrandığımız haller çoğu zaman aynı olmuyor.
Bir gün hiçbir şey yapmak istemediğinde, bir mesajı cevaplamaya halin olmadığında, yatağından çıkmak ağır geldiğinde, kendine nasıl davranıyorsun?
Nazik mi yoksa sert mi?
Çünkü çoğumuz için bu soru teorik değil, günlük hayatın tam ortasında yaşanan bir şey.
Ve tam burada başka bir soru ortaya çıkıyor.
Tembellik eşittir kötü insan mı demek.
Çoğumuzun zihninde tembellik şu anlama geliyor.
Disiplinsiz, iradesiz, hedefsiz, başarısız.
Yani tembel olmak sadece bir davranış değil, bir karakter kusuru gibi algılanıyor.
Ve bu çok ağır büyük, taşıması zor bir kimlik.
Çünkü insan bazen yorulabilir.
Ama biz bunu kabul etmek yerine kendimizi bozuk ilan ediyoruz.
Peki bu inanç nereden geliyor?
Biraz geriye gidelim.
Çocukken çoğumuz şunu duyduk.
Önce öde, sonra oyun.
Çalışmadan olmaz. Yatan insan bu hayatta hiçbir yere gelemez.
Bunların hepsi kötü niyetle söylenmedi elbette.
Ama bilinç dışımıza şu mesajı verdi.
Değerli olman için bir şey yapman gerekiyor.
Yani var olmak yetmedi.
Üretmen gerekti, başarman gerekti, kanıtlaman gerekti.
Bu cümleler zamanla içimize yerleşti ve biz büyüdük.
Ama içimizdeki o küçük çocuk hala aynı denklemle yaşıyor.
Bugün ne yaptın? Ne başardın?
Ne ürettin? Hiçbir şey yapmadıysan sanki sen de hiçbir şeymişsin gibi hissediyorsun.
Şimdi seni küçük bir ülkeye götürmek istiyorum.
Karadağ. Ben de biraz ilk kez gittim.
Çok tatlı bir yer. Ama asıl aklımda kalan şey manzarası değil de oradaki insanların temposu oldu.
Kimsenin acele etmediği, hiçbir yere yetişmediği bir halleri var.
Sanki kimse de geç kalıyorum hissi yok.
Ve öğrendim ki orada yıllardır anlatılan yarı şaka yarı gerçek bir şey varmış.
Tembellik yasası. Belki duymuşsundur.
Adı yasa ama resmi bir kanun değil.
Daha çok bir kültür manifestosu gibi.
Ve bu yasanın ruhu şu.
İnsan makine değildir.
Makine bozulur. İnsan yorulur.
Ve yorulan insan durur. Durmuyorsa zaten bir süre sonra sistem kendini kapatır.
Bu hikaye genelde maddeleri halinde dolaşıyor.
Tembellik yasasının maddeleri aşağı yukarı şunu söylüyor.
İnsan yorgun doğar, dinlenmek için yaşar.
Yatağını kendini sever gibisi.
Geceleri uyumak için gündüzleri dinlenin.
Çalışma. Çünkü çalışmak öldürür.
Dinlenen birini gördüğünde ona yardım et.
Çalışabiliyorsan bile en azını çalış.
Mümkünse işi başkasına yaptır.
Gölgeler kurtuluştur.
Dinlenmekten kimse ölmez.
Çalışmak ölüm getirir.
Çalışarak erken ölme. Yiyen birini görünce yanaş.
Çalışan birini görünce uzaklaş.
Rahatsızlık verme. Olur da çalışma isteğin gelirse otur, bekle.
Göreceksin ki geçecek.
Ve bu maddelerin hepsinin altında yatan ortak fikir şu.
İnsan makine değildir.
İnsan yorulur. Ve yorulan insanın durmaya hakkı vardır.
Hatta şöyle bir espri dolaşıyor.
Karadağ'da tembellik suç değildir ama gereksiz acelecilik biraz şüpheli karşılanır.
Dönüş günü taksi çağıracaktık.
Kotorda kaldık biz havaalanı Podgorica'dan.
Adam nereye gideceğimizi sordu söyledik.
Bir an durdu sonra çok sakin bir şekilde ben götüremem dedi.
Şaşırdım. Sebep sordum.
Çünkü çok uzakmış ve o kadar sürü araba kullanmayı sevmiyormuş.
Ve işi taksicilik. Yani istese yüksek bir fiyat söyleyebilirdi ve muhtemelen biz de mecburen kabul ederdik.
Ama yapmadı. Pazarlığa bile girmedi.
Sadece uzun yol sevmiyorum dedi.
Ve gülümsedi. Orada şunu fark ettim.
Adam keyfini para kazanmaya tercih etti.
Şimdi bir düşün. Bu sahne Türkiye'de geçse nasıl olurdu?
Büyük ihtimalle olur ama iki katı fiyat.
Gece tarifesi. Uzun yol zor yol.
Yani mesele şu olurdu.
Ne kadar kazanırım? Oradaysa mesele ben bugün ne kadar yorulmak istiyorum?
Bu tam olarak Karadağ'daki tembellik yasasının bir özeti gibi.
Çalışmamak değil ama kendini...
Zorlamayı da hayatın tek kuralı sanmamak.
Ama işin komik kısmının altında ciddi bir şey var aslında.
Karadağ'ın bu tembellik yasası aslında şunu ters yüz ediyor.
Bizde yavaşlayan insan hemen etiketlenir.
İradesiz, disiplinsiz, hedefsiz.
Oradaysa yavaşlık bir karakter sorunu değil, bir ritim meselesi.
Çünkü beden bazen bir şey biliyor olabilir.
Tükeniyorsun, zihnin dolu, duygusal yükün ağır.
Biraz toparlanmaya ihtiyacın var.
Ve o yavaşlık bazen şudur.
Ben şu an hızlı gidemiyorum çünkü kendimi kaybetmek istemiyorum.
Ve tam da bu yüzden Karadağ'daki bu sözde tembellik yasası bana şunu hatırlatıyor.
Bazı yerlerde dinlenmek lüks değil insan hakkı gibi bizde ise neredeyse bir savunma gerektiriyor.
Ve belki de asıl soru şudur.
Gerçekten tembel miyiz yoksa sadece biraz Karadağlı olmaya mı ihtiyacımız var?
Peki bu soruyu biraz daha yakından açalım.
Şimdi dürüst olalım. Gerçekten tembel olduğumuz kaç gün var?
Ve sadece tükendiğimiz kaç gün var?
Çoğu insanın sorunu aslında şımarıklık değil fazla yük.
Duygusal yük, zihinsel yük, hayat yükü.
Ve bu yük varken hala güler yüzlü olmam bekleniyor.
Güçlü olmam bekleniyor, devam etmem bekleniyor.
Ben intern doktor olduğum dönemlerde bir şeye çok şaşırmıştım.
Bir hasta şikayeti gelmişti.
Gerekçe şuymuş. Doktor muayene ederken yeterince gülmemiş.
Bu benim için ayrıca çarpıcıydı.
Çünkü hastalara karşı her zaman tatlı ve güler yüzlü olmaya özen gösteriyorum.
Bunu gerçekten çok önemsiyorum.
Olumsuz bir diyalog yaşasam bile bir sonraki hastaya bunu asla yansıtmamaya çalışıyorum.
Ne bağırmışım, ne kırcı olmuşum, ne ilgisiz davranmışım.
Sadece yeterince gülümsememişim.
O an şunu fark ettim.
İnsanların bizden beklediği şey sadece işimizi yapmamız değil, aynı anda yorgun olmamamız, moralimizin iyi olması, güler yüzlü olmamız, hiçbir şey olmamış gibi davranmamız.
Yani yük varken bile taşıdığımızı belli etmememiz.
Bir süre idare ediyoruz, bir süre güçlük alıyoruz, iyiyim diyoruz.
Ama bir yerde sistem çöküyor ve biz buna tembellik diyoruz.
Beden sandığımızdan çok daha zeki aslında.
Sen fark etmeden önce sinyaller veriyor.
Halsizlik, isteksizlik, dalgınlık, yavaşlama isteği.
Ama biz bu sinyalleri dinlemek yerine susturmayı seçiyoruz.
Kahveyle, listeyle, zorlamayla.
Oysa belki de bedenin söylediği şey şudur.
Biraz dur. Ama durduğumuzda aklımıza hemen bir korku geliyor.
Genelde şunu düşünüyoruz.
Yavaşlarsam geri kalırım. Yavaşlarsam başarısız olurum.
Yavaşlarsam hayatı kaçırırım.
Peki ya tam tersi doğruysa?
Ya yavaşlayan insan hayatı ilk kez gerçekten görüyorsa?
Detayları, hisleri, kendini.
Ve burada çok ilginç bir şey var.
En iyi fikirler çoğu zaman çalışırken gelmez.
Duştayken gelir, yürürken gelir, camdan bakarken gelir, hiçbir şey yapmıyorken gelir.
Çünkü zihin rahatladığında üretir.
Yani bazen en üretken halimiz hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünen halimizdir.
Ve bu noktada da şunu fark ediyoruz.
Tembellik bazen bir sınır.
Hiçbir şey yapmak istemediğin bazı günler vardır.
Aslında o gün bedenin şunu diyordur.
Bugün kapasitem bu kadar.
Bu bir başarısızlık değil.
Bu bir sınır. Ve sınır koyabilmek olgunluk göstergesi.
Ve bu sınır meselesi çoğu zaman çok tanıdık bir yere de çıkıyor.
Benim de bazen böyle günlerim oluyor.
Hiçbir şey yapmak istemediğim, kendime kızdığım, ben neden böyleyim dediğim günler.
Ama sonra fark ediyorum.
O günlerden önce genelde uzun süre güçlü kalmışım.
Kimseye yük olmamaya çalışmışım.
Hep toparlayan olmuşum.
Hep devam etmişim.
Ve bedenin bir yerde fişi çekmiş.
Bu tembellik değil, bu alarm.
Belki bazı günlere tembel demek yerine şunu diyebiliriz.
Bugün yavaşım, bugün dinleniyorum, bugün kendime bakıyorum.
Kelimeler çok şey değiştirir.
Çünkü kendinle nasıl konuştuğun, hayatla nasıl konuştuğunu belirler.
Bugün senden şunu istiyorum.
Kendini yargılamadan önce bir dur ve şunu sor.
Gerçekten tembel miyim yoksa sadece yoruldum mu?
Bu arada bu bölüm sende bir şey uyandırdıysa ya da kendi hikayeni paylaşmak istersen Instagram'da Kendimle podcast hesabından bana yazabilirsin.
Orada konuşmaya devam edebiliriz.
Eğer cevabın yorulduysa da durabilirsin, yavaşlayabilirsin, hiçbir şey yapmayabilirsin.
Bu bir suç değil. Bu insan olmanın doğal hali.
Çoğumuzun çocukken dinlediği bir hikaye vardır.
Ağustos böceği yaz boyunca şarkı söyler, eğlenir, keyfine bakar.
Karınca ise çalışır, durmadan çalışır, kış için stok yapar.
Kış geldiğinde karınca sıcak yuvasındadır.
Ağustos böceği ise üşür ve bize denir ki karınca ol.
Ağustos böceği sakın olma.
Yani mesaj çok net.
Çalışırsan iyisin, eğlenirsen sorumsuzsun.
Ama kimse şunu sormaz.
Ağustos böceği gerçekten sadece tembel miydi?
Yoksa hayatın başka bir yönünü mü yaşıyordu?
Belki de ağustos böceği bize şunu hatırlatıyordur.
Hayat sadece biriktirmekten ibaret değil.
Hayat sadece hazırlık yapmak değil.
Bazen sadece yaşamak.
Karınca hayatta kalmayı temsil ediyor.
Ağustos böceği ise hayatı hissetmeyi.
Ve bizden küçük yaşlardan itibaren sadece karınca olmamız istendi.
Hep güçlü, hep hazırlıklı.
Hep sorumlu. Ama insan sadece karınca olursa yorulur.
Sadece ağustos böceği olursa da savrulur.
Belki de mesele biri olmak değil.
Belki de mesele bazen karınca bazen de ağustos böceği olabilmek.
Bazen çalışmak, bazen durmak.
Bazen üretmek, bazen keyif almak.
Denge. Ve belki tembellik dediğimiz şey bazen içimizdeki ağustos böceğinin ben de varım deme şeklidir.
Bir laf vardır. Kimin söylediğini bilmiyorum.
Ama hepimizin bir yerlerden duyduğu bir cümle.
Yaşarken yaşayalım.
İlk duyduğunda basit gibi geliyor.
Hatta biraz umursamazca bile.
Ama biraz düşününce aslında çok derin.
Çünkü biz çoğu zaman hayatı yaşamayı hep bir sonraya erteliyoruz.
Şu olsun da, bu bitsin de, biraz daha güçleneyim de, biraz daha garantiye alayım da.
Ama hayat hep bugünde.
Ve belki de yaşarken yaşayalım demek şudur.
Sadece hayatta kalmaya çalışma.
Arada bir gerçekten yaşadığını da hisset.
Bir de pek konuşulmayan bir tarafı var bu tembellik meselesinin.
Mükemmelliyetçilik. Dışarıdan bakıldığında çok çalışkan gibi görünen, yüksek standartları olan, Kendinden çok şey bekleyen insanların aslında en sık yaşadığı hallerden biri.
Çünkü mükemmeliyetçilik şunu fısıldar.
Ya en iyisini yap ya hiç yapma.
Ve bu ses zamanla o kadar yükselir ki bir noktada başlamak bile ağır gelir.
En iyisini yapmak istiyorsun ama gücün yok.
Zamanın yok. Ruhun yok.
Ve ortaya tuhaf bir durum çıkıyor.
İstiyorsun ama yapamıyorsun.
Dışarıdan bakan biri için bu tembellik gibi görünüyor.
Ama içeride yaşanan şey bambaşka.
Bu isteksizlik değil de dona kalmak.
Çünkü mükemmelliyetçilik bazen insanı ileri taşımaz, aksine olduğu yere kilitler.
Başlayamazsın. Çünkü başladığında kusurlu olacak, eksik olacak, yarım olacak.
Ve sen eksik olmayı kendine yakıştıramazsın.
O yüzden hiçbir şey yapmamayı seçersin.
Bu da sana şunu düşündürür.
Demek ki ben tembelim.
Oysa gerçek şu olabilir.
Sen tembel değilsin.
Sen kendine fazla sertsin.
Mükemmelliyetçilik çoğu zaman yüksek hedeflerden değil, yüksek korkulardan beslenir.
Beğenilmemekten, yetersiz görülmekten, eleştirilmekten.
Ve bu korkular büyüdükçe hareket alanın daralır.
İşte o an tembellik sandığın şey aslında bir kendini koruma refleksi olabilir.
Çünkü zihin diyor ki başlamazsan başarısız da olma.
Belki de mesele tembellik değil.
Belki mesele şu. Biz durmayı hep zayıflık sandık.
Oysa bazen durmak kendini kaybetmemek için verilen bir karardır.
Eğer bugün hiçbir şey yapmadıysan belki de en doğru şeyi yaptın.
Bir sonraki bölümde görüşene kadar.
Hoşçakal.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
