
Kimse yokken nasıl birisin?
Kimse seni izlemiyorken yaptığın seçimler… aslında kim olduğunu belirliyor.
Bu bölümde; öz saygıyı, yalnızken kendine nasıl davrandığını, kendini gerçekten tanımayı ve kimse görmese bile kendin için yaşamayı konuşuyoruz.
Çünkü en sonunda mesele, dünyanın seni nasıl gördüğü değil… senin, kendi hayatına baktığında ne gördüğün.
Bu bölüm sende bir şey uyandırdıysa,
instagram: @kendimlepodcast
twitter: @kendimlepodcast üzerinden bana yazabilirsin.
Transkript
Merhaba, karakterini kimse seni izlemediğinde yaptıklarını belirler.
Ve belki de bu yüzden kim olduğumuzu en çok kimsenin bakmadığı anlarda anlarız.
Kimse görmediğinde.
Yine aynı sen misin?
Yoksa biraz daha dağınık, biraz daha erteleyen, biraz daha kaçan biri mi oluyorsun?
Çünkü dürüst olalım, çoğumuz başkalarının varlığında daha iyiyiz.
Tırnak içerisinde. Daha düzenli, daha disiplinli, daha düşünceli.
Ama yalnız kaldığımızda, yani gerçekle baş başa kaldığımızda...
O versiyon ne kadar sürüyor?
Bugün bunu konuşmak istiyorum.
Kimse görmediğinde yaptıkların aslında kim olduğunu en net anlatan şey.
Çünkü orada ödül yok, onay yok, alkış yok.
En önemlisi rol yok.
Orada sadece sen varsın.
Kendine hiç şu soruyu sordun mu?
Ben yalnızken nasıl biriyim?
O telefonu eline aldığında gerçekten ihtiyacın olduğu için mi alıyorsun mesela yoksa sadece düşünmemek için mi?
Yapman gereken şeyler varken gerçekten yorgun olduğun için mi dinleniyorsun yoksa kaçtığın için mi?
Kimse görmediğinde kendine ne kadar saygı duyuyorsun?
Çünkü öz saygı başkalarının seni nasıl gördüğüyle ilgili değil, senin kendine baş başayken kendine nasıl davrandığıyla ilgili bir şey.
Birçok insan iyi biri olmaya çalışıyor.
Ama iyi görünmekle iyi olmak arasında ince ama çok kritik bir fark var.
İyi görünmek, başkalarının gözünde değerli olmaya çalışmak.
İyi olmaksa kimse bakmazken bile aynı kalabilmek.
Kimse görmediğinde de yalan söylememek, kolaya kaçmamak, kendini sabote etmemek.
Asıl karakter orada başlıyor.
Ve belki de en zor kısım da şu, kimse görmediğinde kim olduğunla yüzleşmek.
Çok konforlu bir şey değil.
Çünkü orada bahane yok. Yoğundum, yorgundum, zamanım yoktu.
Hepsi bir noktada düşüyor.
Ve geriye sadece şu kalıyor.
Ben bunu seçtim. Ama burada önemli bir şey var.
Bu bölüm kendini suçlamak için değil, kendini görmek için.
Çünkü çoğu insan kendini değiştirmeye çalışıyor ama kendini gerçekten tanımıyor.
Sen kim olduğunu kabul etmeden kim olmak istediğine dönüşemezsin.
Şunu unutma. Hayatını değiştiren şey büyük kararlar değil, kimse görmediğinde yaptığın küçük seçimler.
Sabah alarm çaldığında kalkmak ya da ertelemek.
Yapman gereken şeyi şimdi yapmak ya da sonraya bırakmak.
Kendinle ilgili düşüncelerini yumuşatmak ya da sertleştirmek.
Kimse görmüyor olabilir ama sen görüyorsun.
Ve bu yeterli. Belki de asıl soru şu.
Kimse görmediğinde kendini nasıl davranıyorsun?
Eğer kimse seni yargılamayacak olsaydı yine aynı seçimleri yapar mıydın gerçekten?
Mesela çok basit bir şeyden başlayalım.
Evde ne giydiğin? Kimse görmeyecek diye rastgele bir şeyler mi geçiriyorsun üstüne yoksa sadece kendin için bile olsa özeniyor musun?
Çünkü aslında bu küçük gibi görünen seçimler kendine verdiğin değerin en net hali.
Nasıl olsa kimse görmüyor dediğin her an aslında kendine bir şey söylüyorsun.
Benim için bu kadarı yeter.
Ama ben şunu fark ettim.
Kimse görmese bile kendin için güzel olmak çok başka bir şey.
Ben mesela her gece uyumadan önce parfüm sıkıyorum.
Kimse için değil, sadece kendim için.
Kendi kokumu almak bile bana o kadar iyi hissettiriyor ki.
Evdeyken bile kıyafetlerimi özenle seçmeye çalışıyorum.
Hiçbir yere çıkmayacağım günlerde bile.
Çünkü aynaya baktığımda kendimi iyi hissetmek istiyorum.
Mesele dışarıya nasıl göründüğüm değil.
Mesele kendime nasıl hissettirdiğim.
Ve şunu çok net biliyorum.
Hak ettiğimin daha azıyla yetinmeye niyetim yok.
Ve hak ettiklerimin alt sınırını ben belirliyorum.
Benim kendime nasıl davrandığım dışarıya o enerjiyi yansıtıyor.
Ve insanların da bana nasıl davranabileceğini onlara ben öğretiyorum.
Geçen hafta sonu tek başıma yurt dışına gittim mesela.
Uzun zamandır gitmek istediğim bir yer vardı ama gidecek kimseyi bulamadım.
Yani çok da aramadım aslında.
Çünkü bir noktada şunu fark ediyorsun.
Beklersen bazı şeyler hiç gerçekleşmeyecek.
O yüzden oturdum, kendim için en güzel rotayı çizdim, en güzel otelleri seçtim.
Hepsini sadece kendim için yaptım.
Kimse görsün diye değil, paylaşayım diye değil.
Sadece iyi hissetmek için.
Çünkü kendimi biliyorum.
Bana neyin iyi hissettirdiğini biliyorum.
Zaten bir şeyleri paylaşırken de sen o anı yaşamak için, keyif almak için yaptığında, sadece bunu paylaştığında olan paylaşımlarla paylaşmak için yapılan etkinliklerin farkı çok net görünüyor.
Önemli olan o andan keyif alabilmek.
Keyif aldığın bir anı da paylaşmak istersen paylaşabilirsin.
Ama bence asıl amaç paylaşmak olduğunda anın değeri de düşüyor.
Çünkü anı yaşamıyorsun zaten.
Kimse görmediğinde kendimizi gerçekten tanıyoruz.
İyi ya da kötü tüm taraflarımızla.
Ve belki de en zor kısım şu.
Kendini sadece iyi yönlerine değil olumsuz taraflarına da kabul edebilmek.
Çünkü her şey mükemmel olmak zorunda değil.
Hatta bazen kötü dediğin şeylere bile başka bir yerden bakınca bir anlamı var.
Mesela ben mükemmeliyetçi yanımdan çok uzun süre nefret ettim.
Kendimi çok zorlayan asla yetinmeyen bir taraf gibi geliyordu.
Ya da bir şeylere başlamamı engelleyen bazen.
Ya da beni yavaşlatan.
Ama sonra şunu fark ettim.
Tam olarak o tarafım beni geliştiren şeylerden biri.
Belki de en önemlisi. Ya da mesela ben çok çabuk affeden biriyim.
Biri bana kötü bir şey yapsa bile uzun süre tutamam içimde.
Ertesi gün gelip benimle normal konuştuğumda ben de normal devam edebilirim.
Bu bazen aynı hayal kırıklığını tekrar tekrar yaşamama sebep oluyor ve kendimi sonrasında çok kötü hissediyorum.
Eskiden bunu da bir eksiklik gibi görüyordum.
Ama şimdi şöyle bakıyorum olaya.
Eğer ben buysam ve değişmiyorsam, değişemiyorsam kendimi değiştirmeye çalışmak yerine kendime uygun bir hayat kurmayı seçeceğim.
Yani beni kolay kırabilecek insanları hayatıma daha dikkatli almak.
Bazen almamak ya da böyle insanlar etrafımda hala hazırda varsa bunları çıkarmak.
Ya da bazı insanlarla mesafemi korumak.
Mesela şunu da fark ettim.
Bazı insanları içten içe yargıladığım anlar oluyor.
Ve bu beni rahatsız ediyor.
Böyle biri olmak istemiyorum.
O zaman da çözüm şu oluyor.
Kendimi sürekli yargılayacağım ortamlara sokmak yerine o ortamlardan uzaklaşmak.
Belki daha küçük bir çevre ama daha huzurlu, daha sade, daha bana uygun.
Çünkü kendini tanımak sadece fark etmek değil.
O farkındalığa göre hayatını yeniden düzenlemek.
Ve bence asıl dönüşüm de burada başlıyor.
Kendini değiştirmeye çalışmakta değil, kendini anlayıp ona göre yaşamayı seçmekte.
İyisiyle kötüsüyle tüm özelliklerini kabul edip belki çevreni, belki hayat koşullarını ona göre şekillendirdiğinde daha huzurlu hissetmeni sağlıyor bu senin.
Bazen şunu da fark ediyorum. Birine baktığımızda onda gördüğümüz şeylerin bir kısmı aslında bizim içimizden geliyor.
Birine ne kadar iyi, ne kadar sevgi dolu dediğimizde belki de o gördüğümüz şey bizim içimizde olan bir taraf.
Ve biz o duyguyu karşımızdakine ait sanıyoruz.
Ama belki de mesele şu.
Karşındaki insanı sevdiğin kadar içindeki o seven tarafı da sevebilmek.
Belki de bu yüzden başkasına gördüğün şeyi sevmek kolay ama kendinde kabul etmek zor geliyor.
Geçen yıl Kopenhag'dayken bir nehir turuna katılmıştım.
Orada bize kraliyet ailesine ait bir binayı gösterdiler.
İlk bakışta çok etkileyici gelmiyor.
Kenardan yaklaşıyorduk.
Hatta uzaktan bakıldığında...
Oldukça sıradan duran bir bina ama yaklaştıkça yani tam karşı hizasından bakıldığında inanılmaz ihtişamlı bir saray gibi.
Sonra hikayesini anlattılar.
Bu bina özellikle böyle tasarlanmış.
Çünkü önemsedikleri şey dışarıdan bakan insanların ne gördüğü değil binanın içinden bakan kişinin ne gördüğüymüş.
Yani mesele başkalarının gördüğü cephelerden ziyade içeride duran insanın baktığında karşısında nasıl bir manzarayla buluştuğu.
Bu beni çok etkiledi.
Bunu duyduğumda şunu düşündüm.
Ben hayatımı hangi bakış açısına göre yaşıyorum?
Herkes görsün diye mi? Yoksa içinden baktığımda beni tatmin ettiğim bir hayat mı?
Çünkü aslında biz de çoğu zaman hayatımızı dışarıdan nasıl göründüğüne göre kurmaya çalışıyoruz.
İnsanlar beğensin, etkilensin, takdir etsin, imrenerek baksın.
Çünkü en sonunda herkes kendi hayatının içinde yaşıyor.
Kimse senin evine, senin akşamlarına, senin yalnız kaldığın anlara, senin zihninin içine senin kadar giremez.
O yüzden belki de asıl ihtişam dışarıya gösterdiğin yerde değil.
Senin içinden baktığında gördüğün manzarada saklı.
Ve bugün bir söz daha duydum.
Daha seni görsün diye tırmanma.
Sen dünyayı gör diye tırman.
Belki de tüm mesele budur.
Görünmek için yaşamakla gerçekten yaşamak arasındaki fark.
Bazı şeyleri görünmek için yapıyoruz, bazı şeyleri anlatmak için, kanıtlamak için, gösterişe çevirmek için.
Ama bazı şeyler de var ki sadece senin ruhuna iyi gelsin diye yapılır.
Sadece sen büyü diye, sadece sen gör diye.
Sadece senin ufkun genişlesin diye.
Belki kimse alkışlamaz, fark etmez.
Kimse ne kadar emek verdiğini bilmez mesela.
Ama sen bilirsin.
Ve bazen bu yeter de artar bile.
O yüzden kimse görmediğinde yaptığın seçimler çok önemli.
Evde giydiğin kıyafet, kendine gösterdiğin özen, yalnızken kendine nasıl davrandığın, kendin için seçtiğin hayatın standardı.
Çünkü en sonunda kimse senin hayatını senin yerine yaşamayacak.
Kimse senin hissettiklerini senin yerine hissetmeyecek.
Kimse senin içinden baktığında gördüğünü senin yerine görmeyecek.
O yüzden mesele dünyanın sana bakıp ne gördüğü değil.
Senin kendi hayatına baktığında ne gördüğün.
Belki bugün hiçbir şey değiştirmeyeceksin.
Belki yine erteleyeceksin. Belki yine kaçacaksın.
Ama en azından artık bunu fark ederek yapacaksın.
Ve farkındalık değişimin başladığı yerdir.
Şimdi sana küçük bir farkındalık egzersizi bırakmak istiyorum.
Çok basit. Bugün kimsenin seni görmeyeceği bir an seç.
Ve kendine şunu sor.
Şu an yaptığım şey biri beni izliyor olsa yine aynı şekilde yapar mıydım?
Eğer cevabın değişiyorsa işte orası seninle ilgili en dürüst yer.
Belki kimse görmüyor ama sen görüyorsun.
Ve bu yeter. Çünkü kimse görmediğinde kim olduğun bir gün herkesin gördüğü hayatı oluşturacak.
Hoşçakal. Ya da belki bu sefer gerçekten kendinle kal.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
