
Bazı insanlar hayatı sürekli “şu anki ben” ve “olmak istediğim kişi” arasında yaşıyor.
Bu bölüm; kendini geliştirmekle kendinden kaçmak arasındaki farkı, sürekli daha fazlasını istemenin insanı nasıl tüketebildiğini ve insanın kendiyle kurduğu ilişkiyi konuşuyor.
Belki de büyümek;
her şeyi çözmek değil,
kendine karşı biraz daha yumuşayabilmektir.
Bu bölüm sende bir şey uyandırdıysa,
instagram: @kendimlepodcast
twitter: @kendimlepodcast üzerinden bana yazabilirsin.
Transkript
Merhaba. Son zamanlarda kendimde fark ettiğim bir şey var.
Hayatım sürekli iki kişi arasında geçiyormuş gibi hissediyorum.
Şu an olduğum kişi ve olmaya çalıştığım kişi.
Bir yanım sürekli ilerlemek istiyor, durmadan.
Daha disiplinli olmak, daha başarılı olmak, daha güzel hissetmek, daha iyi bir hayata ulaşmak.
Ama diğer yanım yorulmuş durumda, sadece yatmak istiyor.
Çünkü sanki bulunduğum yeri sevdiğim anda geride kalacakmışım gibi hissediyorum.
İkisinin arasında donak almış gibi hissediyorum.
Çünkü bize hep daha fazlası öğretildi ya ama kimse yolda olmayı sevmeyi öğretmedi.
Bu bölüm biraz bunun hakkında olsun istiyorum.
Hem ilerlemek istemek hem de bulunduğun yerde kendinden nefret etmeden kalabilmek hakkında.
Çünkü çoğumuz gelişmenin yolunu kendinden memnun olmamak olarak kodladık bilinç dışımızda.
Sanki insan ancak kendine sert davranırsa değişebilirmiş gibi hissediyoruz.
Ya da en azından ben böyleyim.
Sanki bulunduğum yeri seversem, olduğum hali kabul edersem artık ilerleyemezmişim gibi.
Ama gerçek şu. Kendinden nefret etmek insanı dönüştürmüyor.
Sadece tüketiyor. Ve bence büyümek dediğimiz şey hem ilerlemek istemek hem de şu an bulunduğun yere şefkat gösterebilmek arasında kurulan denge.
Olmak istediğim kişi ve şu anki ben arasındaki mesafe büyüdükçe insan kendi hayatında misafir gibi hissetmeye başlıyor.
Aynaya bakıyor ama sürekli eksikleri görüyor.
Yaptıklarını küçümsüyor. Hep daha iyisini hedeflediği için hiçbir şey yeterli gelmiyor.
Bir hedef gerçekleşiyor mesela.
Kısa bir mutluluk geliyor.
Sonra hemen yeni bir eksik bulunuyor.
Çünkü problem aslında hedef eksikliği değil.
Problem insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin tamamen performans üzerine kurulu olması.
Yani başarırsam değerliyim.
İstediğim kiloya gelirsem sevileceğim.
Daha güzel olursam yeterli hissedeceğim.
Daha üretken olursam huzurlu olacağım.
Ama insan hayatı böyle yaşamaya başladığında hiçbir an gerçekten yaşanmıyor ki.
Çünkü sürekli bir sonraki versiyona yetişmeye çalışıyoruz.
Ve bulunduğumuz çağ da bunu aslında körüklüyor.
Sosyal medya sana sürekli daha iyi bir hayat gösteriyor.
Daha fit bedenler, daha estetik evler, daha başarılı kariyerler, daha mutlu ilişkiler.
Burası tırnak içerisinde.
Bir noktadan sonra gelişmek için değil de geri kalmaktan korktuğumuz için koşmaya başlıyoruz.
Ve korkuyla kurulan hiçbir değişim uzun ömürlü olmuyor aslında.
Bazı insanlar artık dinlenirken bile gerçekten dinlenemiyor.
Ben tam olarak böyleyim mesela.
Çünkü durduğum anda suçluluk hissediyorum.
Sanki sürekli bir şey yapmalı, kendimi geliştirmeli.
Sürekli ilerlemeliymişim gibi.
Ve böyle düşününce insan bir noktadan sonra hayatı yaşamıyor.
Sadece kendini optimize etmeye çalışıyor.
Örneğin bir ara şunu fark etmiştim.
Aynaya her baktığımda kendimde tırnak içerisinde düzeltilmesi gereken bir şey görüyordum.
Daha zayıf olmalı, daha güzel görünmeli.
Sürekli daha bakımlı olmalıyım.
Daha, daha, daha. Ve insan bir noktadan sonra kendine hiç bakmıyor ki aslında.
Sürekli kendini değerlendiriyor.
O gün birden şunu düşündüm.
Ben kendimle gerçekten yaşıyor muyum?
Yoksa sürekli kendime mi puanlıyorum?
Ya da hayatımda bazı dönemlerde çok istediğim, belki hayalini kurduğum birçok şeye ulaştım şu an mesela.
Gitmek istediğim yerlere gittim, hayalini kurduğum şeyleri yaşadım, başarmak istediklerimi başardım.
Belki o anlarda olmayacağını sandığım halde.
Ama sonra çok garip bir şey fark ettim.
İnsan kendisiyle kurduğu ilişkiyi değiştirmediyse hayat değişse bile iç sesi değişmiyor ki.
Ve o yüzden bazen tam olarak hayalini yaşarken bile Kendimizi eksik hissediyoruz.
Bence burada çok önemli bir ayrım var.
Kendini geliştirmek ve kendinden kaçmak birbirinden çok ayrı şeyler aslında.
Çünkü bazı insanlar spor yapıyor ama aslında bedenini cezalandırıyor.
Bazıları çok çalışıyor ama aslında yetersizlik hissinden kaçıyor.
Ya da bazıları sürekli ilişki değiştiriyor ama aslında yalnız kalınca kendisiyle baş başa kalamadığı için yapıyor bunu.
Ve insan bazen değişmek istiyorum derken aslında şunu söylüyor.
Ben şu anki halimi sevmiyorum.
İşte bu çok ağır büyük. Çünkü kendinle savaşarak çıktığın hiçbir yolculuk huzurlu olamaz.
Bazen hedef dediğimiz şeyi neden istediğimizi bile bilmiyoruz aslında.
Bazı dönüşümleri iyileşmek için değil de sevilmek için yaşıyoruz.
Ya da bazen kendimizi değiştirmek değil de kendimizi kabul ettirmeye çalışıyoruz.
Ama burada başka bir korku daha başlıyor.
Diyoruz ki peki bulunduğum yeri kabul edersem ya olduğum yerde kalırsam?
Çünkü çoğumuz kabul etmeyi vazgeçmek sanıyoruz.
Halbuki kabul etmek pasiflik değildir.
Kabul etmek, gerçeklikle kavga etmeyi bırakmaktır sadece.
Şu an yorgunsan yorgunsundur.
Kırıldıysan kırılmışsındır.
Kaybolduysan kaybolmuşsundur.
İnsan ancak gerçekten nerede olduğunu kabul ettiğinde yönünü değiştirebilir.
Çünkü sürekli güçlü görünmeye çalışırken kimse iyileşemiyor.
Ve bazen hayat sana cevabı hemen de vermiyor.
Belki de bazı dönemlerin amacı cevap vermek değildir.
Sadece bizi cevabı yaşayabilecek birine dönüştürmektir.
Bu konuda aklıma hep Rilke'nin çok sevdiğim bir metni geliyor.
Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol.
Soruların kendisini sevmeye çalış.
Kilitli odalar ve yabancı nisanda yazılmış kitaplar gibi.
Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilemez.
Çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın.
Bu her şeyi yaşama meselesidir.
Şu anda senin soruyu yaşaman gerekiyor.
Belki daha ileride farkına bile varmadan günün birinde kendini cevabını yaşarken bulacaksın.
Bence bu metin insan olmanın en gerçek taraflarından birini anlatıyor.
Çünkü biz her şeyi hemen anlamak istiyoruz.
Neden ayrıldığını, neden olmadığını, neden geciktiğini, neden kaybettiğini, neden hala toparlanamadığını.
Ama bazı cevaplar düşünülerek değil yaşanarak öğreniliyor.
Ve insan bazen bir dönemin içindeyken hiçbir şey anlamıyor.
Sonra yıllar sonra dönüp baktığında meğer o dönem beni hazırlıyormuş derken buluyoruz kendimizi.
Mutlaka yaşamışsındır.
Defalarca kez yaşadım.
Ben özellikle son yıllarda şunu fark ettim.
Hayatta en huzurlu insanlar her şeyi çözmüş insanlar falan değil.
Belirsizlikle kavga etmeyi bırakmış insanlar.
Çünkü hayat doğrusal ilerlemiyor.
Bazen çok motive hissediyorsun.
Bazen yatağından çıkmak bile zor geliyor.
Bazen kendini çok güzel hissediyorsun.
Bazen aynaya bakmak bile istemiyorsun.
Bazen kendinle çok yakınsın.
Bazen kimseyi görmek istemiyorsun.
Ve bunların hepsi sadece insan olmak.
Ama artık insanlar her duyguyu düzeltilmesi gereken bir problem gibi görüyor.
Üzgünsen hemen geçmeli.
Yavaşsan hemen hızlanmalısın.
Kararsızsan hemen netleşmelisin.
Aslında bize dayatılan da bu.
Halbuki bazı dönemlerin amacı çözüm değil.
Sadece dönüşüm. Ve dönüşümün en önemli özelliği de şu.
İçindeyken kaotik hissettirmesi.
Bir tırtılda muhtemelen kelebeğe dönüşürken ne olduğunu anlamıyordur.
Biz de çoğu zaman hayatımızın ortasında neye dönüştüğümüzü bilmiyoruz.
Ama sırf bugün kafan karışık diye yanlış yolda olduğun anlamına falan gelmiyor.
Bazı dönemlerde insan kendi hayatında bile yabancı hissediyor.
Eskisi gibi hissedemiyor. Ama yenisi de henüz oluşmamış oluyor.
Bir de şu tarafı var. Farkında olmadan hep gelecekte yaşayacağımızı düşündüğümüz bir versiyonumuza yatırım yapıyoruz.
Şu kiloya gelince mutlu olacağım.
Şu ülkeye gidince huzurlu olacağım.
Şu ilişkiye başlayınca tamamlanacağım.
Ama hayat ertelenince kaçıyor aslında.
Çünkü mutluluk bir sonuç değil, bir eşlik hissi.
Ve bulunduğun yere sürekli küçümseyerek hiçbir yere huzurlu varılmıyor.
O yüzden bence kendimize sık sık hatırlatmamız gereken şey şu.
Evet, gelişmek istiyorum.
Ama bu süreçte kendime düşmanım gibi davranmadan da ilerleyebilirim.
Bu çok güçlü bir şey.
Çünkü disiplinle öz nefret aynı şey değil.
Kendini geliştirmekle kendini değersiz görmek aynı şey değil.
İnsan kendini severken de değişebilir.
Hatta en sağlıklı değişim genelde orada başlıyor.
Belki bugün hala bazı sorularının cevabı yok.
Belki hala ne yapacağını tam bilemiyorsun.
Belki hayatının bazı yerleri çözülmedi.
Ama bu geride kaldığın anlamına gelmiyor.
Bazı yolların amacı seni hemen bir yere ulaştırmak değil, seni başka birine dönüştürmek.
Ve belki şu an tam olarak olması gereken yerde değilsin ama olman gereken dönüşümün içindesin.
O yüzden acele etme. Çünkü hayat sadece vardığın yer değil.
Oraya giderken kendine nasıl davrandığın da hayatın kendisi.
Belki de şu an ihtiyacın olan şey daha fazla savaşmak değil, kendi yanında durmayı öğrenmek.
Ve belki bir gün dönüp bu günlere baktığında şunu anlayacaksın.
İlerlemekle bulunduğun yeri sevmek aslında birbirinin zıttı değilmiş.
Ve insan en çok...
Kendine karşı yumuşadığı yerde büyürmüş.
Hoşçakal.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
