
Hayat gerçekten sadece güzel duygulardan mı oluşmalı?
Tatlıya karışan küçük bir tuz gibi…
Belki de bazı zor duygular, iyi olanların tadını açmak için var.
Bu bölümde hayatın dengesini konuşuyoruz.
Neşe ve üzüntünün birlikte nasıl anlam kazandığını,
zor dönemlerin bizi nasıl dönüştürdüğünü ve
hayatın bazen biz fark etmeden bizi başka bir yere hazırladığını…
Inside Out’tan bir metafor,
bir bilgenin hikâyesi
ve benim hayatımdan bazı gerçek deneyimler eşliğinde.
Belki de mesele hep mutlu olmak değil.
Mesele hissettiklerimizi kabul edebilmek.
Bu bölüm sende bir şey uyandırdıysa,
instagram: @kendimlepodcast
twitter: @kendimlepodcast üzerinden bana yazabilirsin.
Transkript
Merhaba. Hani bazen en güzel tatlar tek bir lezzetten oluşmaz ya.
Tatlıya karışan minicik bir tuz, tuzluya eşlik eden küçük bir şeker, tek başına olduklarında sıradan olan şeyler, yan yana geldiklerinde bambaşka bir anlam kazanırlar.
Hayatta da böyledir. Bazı duygular tek başına güzel değil ama birbirlerinin yanında durduklarında anlam kazanıyorlar.
Bugün biraz bundan bahsetmek istiyorum.
Hayatın dengesinden. Çünkü fark ettim ki hayatta da bazı duygular tek başına güzel değil.
Güzel olan şey... Birbirlerinin yanında durduklarında ortaya çıkan tat.
Neşe tek başına uzun süre kalınca yüzeysel.
Üzüntü tek başına uzadığında ağır.
Ama ikisi bir aradayken çok gerçek.
Bize bir şeyleri öğreten bir gerçeklik.
Şunu fark ettim. Biz genelde hayatın sadece tatlı tarafını istiyoruz.
Hep iyi olaylar olsun. Hep keyifli hissedelim.
Hep motive olalım. Ama şunu hiç sormuyoruz.
Sadece tatlından oluşan bir şeyin tadı gerçekten güzel olur mu?
Bir süre sonra baymaz mı?
Bir süre sonra hissizleştirmez mi?
Belki de bazı zor duygular iyi olanların tadını açmak için vardır.
Belki de bazı kayıplar başka kazanımların alanını açmak için.
Hayat bazen tatlıya tuz koyuyor.
Bazen tuzluya tatlı.
Ve biz ona sadece şunu görüyoruz.
Niye böyle oldu? Niye bozuldu?
Niye tam da şimdi? Ama belki de asıl soru şu.
Bu neyi dengelemeye çalışıyor?
Şu an hayatımda fazla olan ne?
Ve hayat benden neyi azaltmaya çalışıyor?
Şu an hayatımda eksik olan ne?
Ve hayat bana ne eklemeye çalışıyor?
Ben kendi hayatımda dönüp baktığımda şunu görüyorum.
Ne zaman bir şey çok net bittiğinde bir süre sonra başka bir şey çok sessizce başladı.
Ama çoğu zaman bunu falan fark etmiyoruz.
Çünkü bitişler gürültülü oluyor, başlangıçlar ise sessiz.
Son iki yıla dönüp baktığımda hayatım bana bunu çok sert bir şekilde öğrettiğini gördüm.
Mecburi hizmetteydim. Önce doğuda bir yere atandım.
Şartlar çok zordu, alışık da değildim.
Kolaylığa çok alışmıştım belki.
Üç ay dayanabildim ve istifa ettim.
O zaman kendime şunu diyordum.
Ben burada yapamam. Bu bana göre değil.
Ama yolculuğum burada bitmedi.
Tekrar mecburi hizmete gitmek durumundaydım.
Ve hiç olmayacak bir iş oldu.
Bu kez de zor şartlardan dolayı istifa ettiğim o yere çok yakın başka bir yere atandım.
Sadece bir saat mesafede.
Ama şartlar çok çok daha zordu.
Çok daha ağır olaylar, çok daha zor insanlar, çok daha sert bir gerçeklik.
Ama bu kez kaçmadım.
Dayandım. Bitirene kadar kaldım.
Çünkü şunu öğrendim. Hayat her zaman güzelliklerden ibaret değil.
Ve biz her zaman ziyafet sofralarında oturamayız.
Çok sevdiğim bir büyüğümün kulağıma küpe olan bir sözü vardır.
Hayatta bazen payımıza düşen soğana ekmek olur.
Ve o gün o sofraya oturup onu yemek gerekir.
O dönem hep şunu düşündüm.
Eğer biri bana gelip bunları anlatsa ona ne derdim?
Muhtemelen hiçbir şey yapma, sadece bekle.
Zaman sen hiçbir şey yapmasan da seni toparlayacak, iyi hissettirecek.
Bu geçici derdim.
Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum.
Yaşadığım iyi ya da kötü her şeyi yaşamam gerekiyordu.
Eğer bugün bu bilinç seviyesindeysem, eğer bugün daha sakin, daha net bir ben varsa bu yaşadıklarım sayesinde.
Kelemek etkisi gibi. Bazen kötü sonuçlar oldu, bazen kaçırdığım şeyler, bazen tanımam gereken kötü insanlar.
Çünkü kötülüğün var olduğuna inanmıyordum.
Ve belki de bunu kabullenmem gerekiyordu.
Hayattan zarar görmemek için belki de o küçük zararlarda daha büyük yaralardan korunmuş oldum.
Ve bu da bir denge. O dönem sadece şunu düşünüyordum.
Her şey ters gidiyor.
Ama bugün geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum.
Hayat bir şeyi alırken beni başka bir yere hazırlıyormuş.
Ve tam burada çok sevdiğim bir hikaye geliyor aklıma.
Bazı insanlar dünyayı karanlık bir yer sanır, bazıları ise yaşanabilir.
Aynı sokak, aynı şehir, aynı insanlar.
Değişen tek şey içlerinden baktıkları yer.
Bir bilgeye sormuşlar.
Bu kasabada insanlar nasıldır?
Bilge karşılık vermiş.
Sen geldiğin yerde insanları nasıl bulmuştun?
Adam biraz düşünmüş. Kötüydüler demiş.
Bencil, sert, kırıcıydılar.
Bilge başını sallamış. O zaman burada da aynısını bulacaksın.
Bir süre sonra başka biri gelmiş.
O da aynı soruyu sormuş.
Bu kasabada insanlar nasıldır?
Bilge yine aynı soruyla cevap vermiş.
Sen geldiğin yerde insanları nasıl bulmuştun?
İyiydiler demiş bu kişi.
Yardımsever, sıcak, dürüst.
Bilge gülümsemiş. O zaman burada da aynısını bulacaksın.
Çünkü çoğu zaman hayat bize yeni bir dünya vermez.
Biz eski bakış açımızı yeni yerlere taşırız.
Ve belki de denge tam olarak budur.
Hayatın bize ne getirdiğinden çok...
Bizim hayata neyle baktığımız?
Aynı anda hem kayıp hem kazanım yaşamak.
Aynı anda hem yaz hem büyüme.
Hem korku hem merak.
Burada da aklıma çok sevdiğim bir animasyon geliyor.
Ters Yüz. Eğer izlediysen hatırlarsın.
Film boyunca Neşe her şeyi düzeltmeye çalışıyordu.
Riley üzülmesini istiyordu.
Kötü hissetmesini istiyordu.
Üzüntüyü sürekli geri plana itiyordu.
Sanki üzüntü orada olmazsa her şey yoluna girecekmiş gibi hissediyorduk.
Ama film ilerledikçe şunu görüyoruz.
Bazı anlar sadece Neşe ile çözülemiyor.
Bazı anlarda insanın ağlaması gerekiyor.
Bazı anlarda durması gerekiyor.
Bazı anlarda iyi değilim demesi gerekiyor.
Ve en çarpıcı kısım şuydu.
Filmin sonunda olayları çözen şey sadece Neşe değildi.
Neşe ve üzüntü birlikteydi.
Üzüntü realinin acısını kabul etmesine izin veriyordu.
Neşe ise o acının içinden tekrar bağ kurmasına yardım ediyordu.
Yani mesele hep mutlu olmak değildi.
Mesele ne hissettiğini kabul etmekti.
Ve bence bu hayatın dengesiyle ilgili çok güçlü bir metafor.
Bazı dönemlerde sadece güçlü olmaya çalışıyoruz, sadece pozitif kalmaya çalışıyoruz, sadece iyi olmalıyım diyoruz ama belki de asıl iyileştirici olan şey şu an iyi değilim diyebilmektir.
Ve bunun yanlış olmadığını bilmek.
Belki de hayatın bize öğretmeye çalıştığı şey her duygunun bir işlevi olduğudur.
Bazen duyguları sadece zihnimizde yaşıyormuşuz gibi düşünüyoruz ama aslında bedenimiz çoktan tepki veriyor.
Üzüldüğümüzde omuzlarımız düşüyor, korktuğumuzda nefesimiz daralıyor, heyecanlandığımızda kalbimiz hızlanıyor.
Yani denge sadece zihinsel değil, bedensel de.
Belki de bazen yapmamız gereken tek şey duyguyu düzeltmek değil, bedeni yavaşlatmak.
Bir bardak su içmek, derin bir nefes almak, bir süre durmak.
Bu da bir denge biçimi. Üzüntü bizi durdurur, neşe bizi hareket ettirir, korku bizi korur, öfke sınırı koydurur.
Hiçbiri gereksiz değil, hiçbiri fazlalık değil.
Fazla olan tek şey bir duyguda takılık almak.
Ben zorlandığım dönemlerde şunu fark ediyorum.
Bir yerlerde içimde yeni bir kas çalışıyor.
Sabır kası, sınır koyma kası, kendimi seçme kası.
Yalnız kaldığım çok fazla an oldu.
Çok fazla duyguyu tek başıma yaşamak zorunda kaldım.
Ama hepsini bir şekilde hallettim.
Ve aslında halledeceğimi de biliyordum.
Ben küçük anlarda hep kendimi seçtim.
Ve bugün o anlar için kendime teşekkür ediyorum.
İyi ki böyle bir insanım.
İyi ki bu kadar güçlüyüm.
Çünkü şunu fark ettim.
Güçlü hissettikçe daha da güçleniyorsun.
Bu bir döngü. Eskiden başkaları kırılmasın, üzülmesin diye en çok ben kırılıyordum.
Başkalarını ön plana koyuyordum.
Evet empati önemli, evet karşımızdakini düşünmek önemli.
Ama her zaman ilk sırada kendimiz olmalıyız.
Bu bencillik değil, benlik bilinci.
Şimdi bir şey olduğunda kendime şunu soruyorum.
Ben bunun sonucunu nasıl hissedeceğim?
Ben ne istiyorum? Ve karşımdakini kırmadan, üzmeden bunu nasıl anlatabilirim diye düşünüyorum.
İş de olsa, arkadaşlık da olsa, ilişki de olsa fark etmez.
Önce benim nasıl hissedeceğim önemli.
Bunu eskiden yapmıyordum ve en çok ben üzülüyordum belki.
Belki sen de öylesin. Belki de hayatın bana verdiği en büyük denge buydu.
Başkalarını önemserken kendimi unutmamayı öğrenmek.
O an hoşuma gitmese bile sonrasında şunu söylüyorum.
İyi ki. Çünkü olmasaydı bu ben olmazdım.
Hayatta her şeyin amacı bizi mutlu etmek değil.
Bazı şeylerin amacı bizi büyütmek.
Bazı şeylerin amacı bizi yavaşlatmak.
Bazı şeylerin amacı da bizi yön değiştirmeye zorlamak.
Ve aslında bunu çocukken çok net biliyorduk.
Küçükken Super Mario oynardık ya.
Saatlerce heyecanla ekranı kilitlenmiş bir şekilde.
Ama aslında oyunun amacı neydi?
Prensesi kurtarmak. Bölümü geçerdik, engeller aşardık, can kaybederdik, yeniden başlardık.
Çünkü asıl az o kovalamacaydı.
Ve fark ettin mi? Prensesi gerçekten kurtardığında oyun bir anda anlamını yitirirdi.
Heyecan düşerdi, adrenalin biterdi, bir süre sonra sıkıcılaşırdı.
Çünkü mesele prenses değildi, mesele mücadeleydi.
Mesele kovalamacaydı, mesele ulaşamama gerilimiydi.
Hayatta da bazen böyle değil mi?
Bir hedefe kilitleniyoruz, bir ilişkiye, bir başarıya, Olursa her şey düzelecek anına.
Ve sanıyoruz ki oraya vardığımızda tamamlanacağız.
Ama çoğu zaman vardığımız yer değil, oraya giderken dönüştüğümüz kişi bizi büyütüyor.
Belki de hayatın dengesi tam burada.
Sürecin kendisini sevmeyi öğrenmek.
Ama biz genelde sadece sonucu soruyoruz.
Ne zaman düzelecek? Belki de başka bir soru sormalıyız.
Bu bana ne öğretiyor? Beni hangi tarafa itiyor?
Benden ne istiyor? Denge her şeyin eşit olması değil, her şeyin anlamlı olması bence.
Aynı anda hem mutlu hem yorgun olabilmek.
Hem güçlü hem kırılgan olabilmek.
Hem neşe hem üzüntü taşıyabilmek.
Hem sevebilip hem vazgeçebilmek.
Çünkü hayat tek bir duygu değil, bir karışım.
Bunların hepsi aynı insanda yaşayabiliyor.
Ve bu bir problem değil.
Bu insan olmak. Tatlıya konmuş bir tutam tuz gibi.
Ve belki de bugün kendine şunu sorabilirsin.
Şu an hayatım bana ne öğretmeye çalışıyor?
Ve ben hangi duyguyu sürekli susturmaya çalışıyorum?
Belki de o susturduğun duygu seni büyütecek olan duygudur.
Bence olgunluk biraz da şu.
Her duyguyu hemen düzeltmeye çalışmamak.
Her şeyi pozitif tarafa çekmeye zorlamamak.
Bazen sadece şunu diyebilmek.
Şu an canım acıyor.
Şu an kafam karışık.
Şu an iyi değilim.
Ve bununla kalabilmek.
Çünkü bazı duyguların çözümü yok.
Süresi var. Geçişi var.
Şu an belki bunu dinlerken şunu yaşıyorsun.
Bir şeylerin tam ortasındasın.
Ne bittiyse bitmiş gibi değil.
Ne başlayansa başlamış gibi.
Arada, askıda, belirsizlikte.
Şunu bilmeni istiyorum. Burası da hayatın bir parçası.
Burası da denge. Burası da geçiş.
Ve belki bu bölümden sonra şunu yapabilirsin.
Eğer izlemediysen ters yüzü izle.
İzlediysen de lütfen bir kez daha izle.
Ve bu kez şuna dikkat ederek izle.
Hangi duygun şu an direksiyonda?
Ve hangi duyguya biraz daha alan açman gerekiyor?
Son olarak sana şunu sormak istiyorum.
Şu an hayatın sana hangi tadı veriyor?
Tatlı mı? Tuzlu mu?
Ekşi mi? Karışık mı?
Ve buna rağmen hayatta kalıyor musun?
Nefes alıyor musun? Devam ediyor musun?
O zaman yeterince iyisin.
Belki de bugün yapman gereken tek şey şudur.
Hayatı hemen düzeltmeye çalışma.
Önce tadına bak. Neşe de benim, üzüntü de ve ikisiyle de tamamım.
Hoşçakal.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
