
Bazı şehirler sadece bir yer değildir.
Bazen bir dönüm noktasıdır.
Bu bölümde, tek yön bir biletle başlayan bir yolculuğu,
New York’un sokaklarında fark edilen bir duyguyu
ve hayatımızdaki küçük kırıkları konuşuyoruz.
Amerika’da ortaya atılan Kırık Cam Teorisi şunu söyler:
Bir cam kırık kalırsa, ardından diğerleri de kırılmaya başlar.
Peki aynı şey insan hayatı için de geçerli olabilir mi?
Belki glow up dediğimiz şey yeni bir saç modeli değildir.
Belki glow up,
insanın kendi hayatına başka bir yerden bakmaya başlamasıdır.
Ve bazen bunun için gereken tek şey…
yeni bir şehir.
Bu bölüm sende bir şey uyandırdıysa,
instagram: @kendimlepodcast
twitter: @kendimlepodcast üzerinden bana yazabilirsin.
Transkript
Merhaba. Tolstoy'un çok sevdiğim bir sözü vardır.
Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar.
Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.
Belki de bu yüzden yolculuklar bize hep biraz büyülü gelir ya.
Çünkü bir yere giderken aslında sadece bir şehir değiştirmeyiz, bir ihtimalin peşinden gideriz sanki.
Ya da yeni bir başlangıcın.
Son zamanlarda çok sık duyduğumuz bir kelime var.
Glow up. Genelde bu kelimeyi duyduğumuzda aklımıza hep aynı şeyler geliyor.
Yeni bir saç, yeni bir stil.
Belki biraz kilo vermek, belki daha iyi görünmek.
Ama ben son zamanlarda şunu düşünmeye başladım.
Belki glow up dediğimiz şey sadece dışarıdan görünen bir değişim değil de insanın kendi hayatına farklı bir yerden bakmaya başlamasıdır.
Ve bazen bunun için gereken tek şey de yeni bir şehirdir.
Benim hayatımda bu şehir New York oldu.
Ama oraya giderken hayatımla ilgili çok net bir planım da yoktu aslında.
Tam tersi. Hayatımın en karışık dönemlerinden birindeydim.
İşten yeni ayrılmıştım.
Çok stresli bir sürecin içinden çıkmıştım.
Ya da çıkmaya çalışıyordum.
Ve açıkçası kendimi çok yorgun, mutsuz ve karamsar hissediyordum.
O yüzden bir noktada çok aynı bir şey yaptım.
Hiç plan yapmadan tek yan bir bilet aldım ve New York'a gittim.
Ve bu kararımı duyan herkes aslında saçmaladığımı, boş hayaller peşinde koştuğumu, ne yapmaya çalıştığımı anlamadıklarını söylediler.
Hepsine kulağımı tıkadım. Bazen insan bazı kararları çok düşünerek değil sadece içindeki o karmaşadan uzaklaşmak için verir.
Benimki de biraz öyle bir karardı.
Aslında New York'a ilk gidişim değildi ve o ilk gidişimde içimden geçen bir düşündüğü çok net hatırlıyorum.
Keşke bir gün burada yaşasın.
İnanılmaz heyecanlandırmıştı beni ve çok beğenmiştim.
Ve çok sık seyahat eden de bir insanım.
Ve bu his her yerde oluşmuyor aslında insanın içinde.
Ama o zaman bunu sadece güzel bir hayal gibi düşünmüştüm.
Sonra yıllar geçti, hayat devam etti.
Ve ben ikinci kez gittiğimde çok ilginç bir şey fark ettim.
Şerifin sokaklarında yürürken içimde yine aynı his vardı.
Hiç değişmemişti. Hiç.
Yine aynı cümle geçti içimden.
Keşke burada yaşasam. Ve aslında o an fark ettim ki ben New York'a giderken oraya taşımaya karar vermemiştim ama...
Oraya vardığımda çoktan vermiştim aslında o kararı.
Sonra bir süre orada kaldım ve bana çok iyi geldi.
Çok mutluydum. Belki saat farkından da kaynaklanabilir.
Her şeyden çok uzak, çok içime dönük hissettiğim bir süreç geçirdim.
Bana gerçekten iyi geldi.
Ve aslında tek başıma yaptığım en uzun seyahat olabilir.
Yani tamamen orada aslında tabii ki de arkadaşlarım, tanıdıklarım var ama süreci yalnız geçirmeye tercih ettim.
Ve ilk defa kendimle bu kadar iyi anlaştığımı fark ettim.
Sonra Türkiye'ye dönerken bir şey fark ettim.
Aynı Berfin gibi hissetmiyordum.
Çok değişmiştim. Ama düşündüğüm gibi beni oraya ait yaparak değil de bana nereye ait olduğumu göstererek değiştirmişti beni sanki.
Bir anda İstanbul'a farklı gözlerle bakmaya başladım.
Sokaklarına, kalabalığına, tanıdık seslerine, buradaki yaşantıma.
Ve o an şunu anladım.
Bazen bir yere ait olduğunu fark etmek için önce başka bir yere gitmek gerekir.
Çünkü buradan gitmeden önce kendimi buraya ait hissetmiyordum.
Hatta oradan dönerken de eşyalarımı toplamak için dönmüştüm.
Orada yaşadığım süreç bana başka bir şey daha düşündürdü.
Bir şehir insanı gerçekten değiştirebilir mi?
Yoksa şehirler sadece zaten içimizde olan bazı şeyleri daha görünür mü yapıyor?
Bunu düşünürken aklıma Amerika'da ortaya atılmış bir kavram geliyor.
Ondan da bahsetmek istiyorum. Kırık cam teorisi.
Belki duymuşsundur. Amerika'da 1980'lerde ortaya atılan bu teori şunu söylüyor.
Bir binanın camı kırılır ve kimse onu tamir etmezse çok kısa süre içerisinde o binada başka camlar da kırılmaya başlar.
Sonra duvarlar yazılır, kapılar zorlanır, küçük suçlar büyür.
Çünkü verilen mesaj şudur.
Burası sahipsiz, kimse umursamıyor.
Ve insan zihne boşluk gördüğü yerde düzen üretmez, kaos üretir.
Ama bu teori sadece şehirler ya da binalarla ilgili değil bence.
Bence bu teori insanın bulunduğu ortamdan aldığı psikolojik mesajlarla ilgili.
Çünkü zihin bulunduğu alanı sürekli tarar.
Burada bir sınır var mı?
Burada bir sahiplik var mı?
Burada bir değer hissi var mı?
Ve bu soruların cevabına göre davranır.
Dış dünyada gördüğümüz bu işaretleri iç dünyamızda da ararız.
Ve eğer içimizde uzun süredir kırık kalan camlar varsa bilinçaltı şu cümleyi yazar.
Burası idare edilir.
Buna gerek yok. Böyle de olur.
İşte özdeğer tam olarak burada sessizce aşınır.
Şimdi bunu şehirlerden alıp kendimize çevirelim.
Bir sabah alarmı ertelersin.
Sonra kahvaltıyı geçiştirirsin.
Üzerine ne bulursan onu giyersin bir gün.
Bir maili zamanında cevaplamazsın.
Bir mesajı içinden geldiği gibi değil de alışkanlıkla yazarsın.
Ve bunların hiçbiri tek başına büyük değil aslında.
Ama hepsi birer kırık cam.
Bazen de kırık camlar çok daha sessizdir.
Bir mesajı geç cevaplamak değil de hiç cevaplamamaktır mesela.
Bir şeyi seni kırdığında önemli değil deyip kendi duygunu küçültmektir.
Bir ortamda rahatsız olduğunu bile bile kalmaya devam etmektir.
İnsan kendine küçük küçük saygısızlıklar yaptığında kimse bunu fark etmez, kendi dahil.
Ama zihin fark eder.
Ve bir süre sonra hayatta aynı yerden davranmaya başlar.
Ve insan kendi hayatındaki kırık camları da tamir etmemeye başladığında şu mesajı verir.
Benim düzenim önemli değil.
İnsan bazen şunu fark edemiyor.
Bir şey bozulduğunda değil de bozukluk uzun süre devam ettiğinde normalleşir.
Zihin sürekli çok hızlı alışır, bir şey ilk kez olduğunda rahatsız eder, ikinci kez olduğunda düşündürür, üçüncü kez olduğundaysa artık sorgulanmaz.
İşte bu yüzden insan hayatındaki kırık camları her zaman fark etmez.
Çünkü o camlar bir süredir oradadır zaten.
Ve zihin alıştığı şeyi tehlike olarak değil de zemin olarak kabul eder.
Böyle gelmiş, zaten hep böyleydi.
Benim hayatım biraz dağınıktır.
Bu cümleler aslında bir kabullenme değil bir alışma hali ve alışmak da her zaman iyileşmek anlamına gelmez.
Bazen alışmak hayatta kalmaktır sadece.
Özler, Instagram'da sürekli gördüğümüz gibi kendinle ilgili söylediğin büyük cümleler değil aslında.
Ben değerliyim. Ben güçlüyüm.
Ben kendimi seviyorum. En önemli şey benim.
Böyle değil. Özler en küçük detaylarda ortaya çıkar.
Yorgunken bile kendine nasıl konuştuğun, kimlere ulaşılabilir olduğun, hayır demeyi nerede unuttuğun, dağınık bıraktığın alanlar, sürekli ertelediğin küçük ihtiyaçların hepsi iç dünyandaki kırık camlardır.
Ve tahmin edilmediklerinde şunu öğretirler.
Beni kimse ciddiye almak zorunda değil.
Ben bile. Öz yer doğuştan gelen bir şey falan değil.
Kimse dünyaya ben değerliyim bilgisiyle gelmez.
Bunu kendimiz öğreniyoruz.
Ve ilk öğrendiğimiz yer de çocukluk.
Çünkü çocuk kendine bakmaz ortama bakar.
Ağladığında ne oluyor? İhtiyaç gösterdiğinde ne oluyor?
Sınır koyduğunda ne oluyor?
Eğer bir çocuk ağladığında susturuluyorsa abartma deniliyorsa ya da ihtiyacı küçümseniyorsa otomatik olarak şunu öğrenir.
Demek ki bu ihtiyaç önemli değil.
Ya da eğer bir çocuk sınır koyduğunda suçlanıyorsa, ayıp deniyorsa, geri çekilmeye zorlanıyorsa şunu öğrenir.
Demek ki benim sınırlarım bir sorun.
Ve bu öğrendikleri de zamanla iç sesine dönüşür ve kırık camlar da işte tam burada oluşmaya başlar.
İnsanlar genelde büyük travmalarla bozulmaz, küçük ihlallerle çözülür.
Uykusuzluk, sürekli bastırılan öfke, ihmal edilen sınırlar, şimdi sırası değil denilen ihtiyaçlar.
Ama bir süre sonra beden konuşur, kaygı konuşur, tükenmişlik konuşur.
Ama aslında ilk kırık cam...
Çok daha önce kırılmıştır. Sinir sistemi zihinden önce öğrenir.
Bir çocuk uzun süre düzensiz bir ortamda yaşadığında bedeni buna uyum sağlar.
Sürekli tetikte olur, sürekli hazır bekler, sürekli kontrol etmeye çalışır.
Sonra bu hal yetişkinlikte de devam eder.
Artık ortada bir tehlike yoktur ama beden bunu bilmez.
O yüzden bazı insanlar çok çabuk yorulur.
Çok çabuk kaygılanır.
Ve her zaman hiçbir şey tam değilmiş gibi hissederler.
Çünkü beden eski kırık camların arasında yaşamaya alışmıştır.
Sorun bugünle değiller. Beden geçmişte yaşamaya devam ediyordur.
New York'ta yürürken bunu çok net hissettim.
Belki de algılı seçicilik de olabilir.
Bazı mahallelerde tek bir kırık cam bile yoktu.
Her şey düzenliydi, onarılmıştı.
Bir çöp taştı hemen toplanıyor.
Bir duvar yazısı anında seriniyor.
Bir kapı bozulsa hemen onarılıyor.
Ama bu sadece estetik olarak değildi aslında.
O mahallelerde insanlar daha yavaş yürüyor, daha sakin konuşuyor.
Daha estetikte yaşıyordu aynı zamanda.
Çünkü çevre şunu söylüyordu.
Burada bir düzen var, burayla biri ilgileniyor.
Ve bunu fark ettiğimde şunu düşündüm.
Biz kendi iç dünyamızda kaç kırık camla yaşamaya alışmıştık?
Ve bir şehirde kırık camlar tamir edildiğinde insanların davranışı değişebiliyorsa, acaba insanın kendi hayatındaki kırık camlar da aynı şeyi yapıyor olabilir mi?
Bu süreçten sonra kendi hayatıma farklı bir gözle bakmaya başladım.
Glow Up benim için bir anda olan bir değişim değildi.
Bir sabah uyanıp başka biri olmak değildi.
Daha küçük bir soruyla başladı.
Ben aslında nasıl bir insan olmak istiyorum?
Sonra bir gün oturdum ve telefonumun notlar kısmında İdeal Berfin diye bir başlık açtım.
Ve kendime şunu sordum.
Benim hayalimdeki Berfin nasıl biri?
Ne kadar okuyor? Ne kadar merak ediyor?
Hayatında hangi alışkanlıklar var?
Nasıl bir fiziksel enerjisi var?
Nelerden keyif alıyor? Hangi hobileri gerçekten sürdürebiliyor?
Bunları tek tek yazdım.
Yazdıklarım çok büyük şeyler değildi aslında ama çok net şeylerdi.
Kitap okuyan bir Berfin, filmler izleyen ve üzerine düşünen bir Berfin, hobileri olan bir Berfin, kendi bedenine iyi bakan bir Berfin ve sonra şu soruyu sordum kendime.
Eğer o Berfin buysa ben bugün nasıl davranırsam ona biraz daha yaklaşırım.
O gün aslında benim glow up sürecim başladı.
Ama ilginç olan şey şuydu, bu bir hedef değildi.
Ya da bir varış noktası da değildi.
Bir süreçti. Ve o günden sonra her gün biraz o berfine doğru yürümeye başladım.
Bu bakış açısı hayatımda birçok şeyi değiştirdi.
Çalışma şeklimi, iş ortamımı, seçtiğim işleri, sevdiğim hobileri, hatta seçtiğim yolu.
Yaptığım hiçbir şeyde sadece çalışıyor gibi olmak istemedim.
Bu podcast mesela. Bu yüzden başladı.
Kitap okurken, düşünürken, konuşurken içimden gerçekten bir şeylerin hareket ettiğini fark ettim.
Ve bu benim için çok kıymetli bir şeydi.
Tabii ki para kazanmak önemli.
Ama biliyorsun ben doktorum ve benim mesleğimde insan sadece para kazanmak için çalışamaz.
Bir insanın hayatına dokunduğunda bunun bambaşka bir anlamı var.
Bazen bir hastadır, bazen bir dinleyicidir.
Bazen de belki şu anda bu bölümü dinleyen sensindir.
Ve ben bu bakış açısıyla çalıştığımda iki şey fark ettim.
Çok daha huzurluydum.
Ve ilk defa gerçekten bir şey yaptığımı hissediyordum.
Benim için glow up bir anda değişmek değildi.
Bir gün artık oldum demek değildi.
Benim için glow up şuydu.
Her gün biraz daha olmak istediğim insana yaklaşmak.
Bence bunun en güzel tarafı da şu.
Bu bir hedef değil de bir yaşam şekli.
Bir gün bitecek bir süreç değil de bir ömür devam ettirebileceğin bir yol.
Ve sanırım benim için en büyük glow up tam olarak bu.
Bunu fark etmek. New York'ta dikkatimi çeken şeylerden biri de şuydu.
Kimse kimsenin hayatına karışmıyordu.
Herkes kendi hikayesinin içindeydi.
Metroda insanlar kitap okuyordu, parklarda biri gitar çalıyordu, bir köşede biri koşuyordu, başka biri tek başına kahve içiyordu.
Kimse bunu garip bulmuyordu.
Çok uzun süre sonra ilk kez şunu hissettim.
İnsan istediği gibi yaşayabilir.
Ve bunu hissetmenin benim için ne demek olduğunu anlayamazsın.
O kadar uzun süredir bunu hissetmemiştim ki.
İstediğim gibi yaşayabilmek.
O kadar büyük bir anlamı var ki benim için.
Çünkü ait hissetmediğim bir yerde çok uzun süre kalmak durumunda kaldım.
İşim gereği. Bazen bulunduğumuz şehirler bizi fark etmeden şekillendiriyor.
Nasıl giyineceğimizi, nasıl davranacağımızı hatta bazen nasıl düşünmemiz gerektiğini bile.
Ama bazı şehirler var ki sana başka bir ihtimal gösteriyor.
Böyle de yaşayabilirsin diyor.
Böyle biri de olabilirsin.
Benim için Glow Up tam olarak buydu işte.
Bir sabah aynaya bakıp da farklı görünmek değil.
Ben aslında düşündüğümden daha cesurum.
İstediğim gibi yaşayabilirim diyebilmek.
Yeni bir şehir insanı iki şeyle tanıştırıyor.
Yalnızlıkla ve özgürlükle.
İlk başta yalnızlık ağır geliyor.
Kimse seni tanımıyor. Kimse geçmişini bilmiyor.
Kimse seni tanımlayamaz.
Ama sonra şunu fark ediyorsun.
Bu aynı zamanda çok büyük bir özgürlük.
Çünkü ilk kez kendini yeniden tanımlayabiliyorsun.
Bazen hayatını değiştiren şey büyük kararlar değil.
Belki de glow up dediğimiz şey bir sabah uyandığında aynaya bakıp farklı görünmek değil de bir gün cesaret edip başka bir şehirde kendin olmayı denemektir.
Ya da kendini bulmayı.
New York benim için hep çok özel kalacak.
Çünkü bana yeni bir hayat vermedi belki ama bana kendimi daha iyi tanıma fırsatı verdi.
Ve ilginç olan şu. Bazen bir yere dair hissettiğimiz şeyin gerçekten bize ait olup olmadığını anlamak için oraya bir kez daha gitmek gerekiyor.
Yıllar sonra tekrar gittiğimde fark ettim mesela bunu.
Aradan yaklaşık 7 yıl geçmişti ve insan bazen düşünüyor.
Belki ilk seferde hissettiğin şey anın büyüsüdür.
Belki o dönemin ruh halidir.
Zaten çok güzel bir şehir.
Herkes bunu burada hissedebilir.
Geçiştiriyorsun. Ama ben oraya tekrar gittiğimde ve yalnızdım bu kez yine birebir aynı şeyi hissettim.
7 yıl arayla yaptığın hiçbir şey sana aynı hissi vermez.
Aynı kişi, aynı kitap, aynı şarkı, hiçbiri.
O yüzden beni daha da şaşırttı zaten bu his.
Şehrin sokaklarında yürüyorum.
İçimde yine birebir aynı düşünce var.
Ben burada yaşayabilirim.
Ben burada yaşamak istiyorum.
Dünyada birçok şehir gördüm, birçok yer.
Çok güzeldi. Ama hiçbirinde o hissi yaşamadım ben.
Belki de hayatımın bir dönemini, bir karar anını ve kendimi yeniden tanıdığım bir zamanı hatırlattığı için de çok özel olabilir benim için.
Belki hayatımızdaki sorunların hepsi büyük değildir.
Bazıları uzun süredir tamir edilmemiş küçük kırıklardır.
Bir mesaj, bir sınır, bir ihtiyaç, bir hayır.
Belki hayat bazen büyük değişimlerle değil de küçük onarımlarla değişir.
Bir camını tamir etmekle, bir alışkanlığı değiştirmekle, kendine biraz daha özen göstermekle.
Ben giderken hayatımın orada başlayacağını düşünmüştüm.
Ama oradan dönerken başka bir şey fark ettim.
Bazı şehirler bize yeni bir hayat vermez ama bize kendimizi yeniden görme fırsatı verir.
Belki de yolculukların asıl amacı budur.
Gitmek, biraz uzaklaşmak ve sonra da kendine geri dönebilmek.
Belki senin için de böyle bir şehir vardır.
Belki henüz gitmediğin bir şehir.
Belki seni bekleyen bir versiyonun.
Ama şunu bilmeni istiyorum.
Kırık camlar tamir edilebilir ve bazen bir insanın hayatı tek bir büyük kararla değil de sessizce tamir edilen küçük şeylerle değişir.
Bunu düşünmeni istiyorum.
Hoşçakal.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
