
İnsan gerçekten her şeye alışır mı?
Bir ayrılığa, bir kayba, yalnızlığa, yeni bir şehre, hatta hiç geçmeyecek sandığı bir acıya…
Bu bölümde alışmanın hem iyileştirici hem de tehlikeli tarafını konuşuyoruz. Çünkü insan sadece mutluluğa değil; mutsuzluğa, değersiz hissetmeye ve kendini geri plana atmaya da alışabiliyor.
Peki ya büyümek, yeni şeylere alışmak değil de artık bize iyi gelmeyen şeylere alışmayı bırakmaksa?
Bu bölüm sende bir şey uyandırdıysa,
instagram: @kendimlepodcast
twitter: @kendimlepodcast üzerinden bana yazabilirsin.
Transkript
İnsan her şeye alışır derler.
Belki de hayatın en şaşırtıcı gerçeği budur.
Çünkü bir zamanlar bizi yıkan şeylerin gün gelir sıradanlaştığını görürüz.
Merhaba, ben Berfin.
Bugün sizinle hayatın sessiz ama en güçlü gerçeklerinden biri üzerine konuşmak istiyorum.
Alışmak. Belki de insanın en büyük yeteneği bu.
Düşünsenize, dünyaya geldiğimiz andan itibaren sürekli bir şeylere alışıyoruz.
Işığa alışıyoruz, seslere, insanlara, bir evin kokusuna, bir şehrin ritmine.
Bir insanın sesine ya da bir ilişkinin varlığına alışıyoruz.
Ve çoğu zaman bunun farkına bile varmıyoruz.
Aslında bunun çok küçük bir örneğini şu an yaşıyorum.
Bu bölümü Bozcaada'da bir bağ evinin bahçesinde kaydediyorum.
Belki arkadan kuş seslerini de duyuyorsunuzdur.
Ben kendimi yıllarca tam bir metropol insanı sandım.
Ama sadece bir haftada sabah kuş sesleriyle uyanmaya, daha yavaş yaşamaya ve ada ritmine alıştım bile.
Hatta buraya yerleşme hayalleri kurmaya bile başladım.
Şu an bu fikir bana hiç yabancı gelmiyor.
Galiba alışmak tam da böyle bir şey işte.
Gürültülü bir süreç değil, sessizce gerçekleşiyor.
Hayatım boyunca en çok şaşırdığım şeylerden biri şu oldu.
Bu zamanlar asla dayanamayacağımı düşündüğüm şeylere dayanmışım.
Örneğin şu an buraya alıştığımı söylüyorum.
Ama sadece bir yıl önce doğuda küçük bir ilçede yaşamaya alışmıştım.
Sadece iki ay yaz oluyordu.
Ve yaz denirse eğer kar seviyesi bir metrenin altına hiç düşmüyordu.
Hiç arkadaşım yoktu ya da sosyal bir aktivitem.
Bana da alışmıştım. Mutlaka sizin de vardır.
İlk büyük hayal kırıklığımız.
İlk kalp kırıklığımız. İlk kez yalnız hissettiğiniz gün.
İlk kez çok sevdiğiniz birini kaybettiğiniz zaman.
O günlerde insanın içinden hep aynı cümle geçiyor.
Ben bunu atlatamam. Atlatamayacağım.
Ama atlatıyoruz. Belki eskisi gibi olmuyoruz.
Belki bazı parçalarımız değişiyor.
Ama yine de devam ediyoruz.
Ve devam ettikçe de alışıyoruz aslında.
Aslında alışmak biraz da beynimizin bizi koruma yöntemi.
Eğer yaşadığımız her acıyı ilk günkü şiddetiyle hissetmeye devam etseydik hayatı sürdüremezdik zaten.
Bu yüzden zaman acıyı silmiyor.
Sadece onun sesini kısıyor gibi.
Bir ayrılığı ya da bir kaybı düşünün mesela.
İlk günlerde her şey onu hatırlatır.
Dinlediğiniz şarkılar, geçtiğiniz sokaklar, telefonunuzdaki fotoğraflar, bir kahve fincanı bile.
Sonra günler geçer, haftalar, aylar geçer.
Ve bir gün fark edersiniz ki bütün gün onu hiç düşünmemişsiniz.
İşte o gün aslında unutmuş olmuyoruz da alışmış oluyoruz.
Bir yerde çok güzel bir benzetme duymuştum.
Yaşadığımız her kalbin, her hayal kırıklığının, her travmanın cebimize koyduğumuz bir taş gibi olduğunu söylüyordu.
Büyüklü küçüklü. O taşı cebimize koyduğumuz ilk gün yürümek zorlaşır.
Ağır bir taş olduğunu varsayalım.
Ağırlığını her adımda hissederiz.
Hatta bazen o yükle devam edemeyeceğimizi düşünürüz.
Ama zaman geçtikçe ilginç bir şey olur.
Taş küçülmez, yok olmaz.
Ya da cebimizden çıkmaz.
Fakat biz büyürüz, güçleniriz, hayatımız genişler.
Yeni insanlar tanırız, yeni deneyimler yaşarız, yeni anlamlar buluruz.
Sonra bir fark ederiz ki taş hala orada ama eskisi kadar ağır gelmiyor bize.
Çünkü değişen taş değil aslında, biziz.
Belki de iyileşmek dediğimiz şeytan olarak bu zaten.
Çok hoşuma gidiyor bu örnek benim.
Ve çok doğru buluyorum.
Olay yaşadıklarımızı silmek değil de onları teşhilebilecek kadar büyümek aslında.
Bence insanların en çok karıştırdığı şeylerden biri de bu.
İyileşmek ve alışmak.
Bazı yerler gerçekten iyileşir ama bazıları kapanmaz.
Sadece bizimle yaşamaya başlar.
Tıpkı vücuttaki bir ameliyat izi gibi.
Oradadır ama artık can yakmaz.
Sadece hatırlatır.
Öğretir belki. Fakat alışmanın bir de karanlık bir tarafı var.
Çünkü insan sadece güzel şeylere alışmıyor maalesef.
Kötü olanlara da alışıyor.
İşte bu kısım biraz ürkütücü.
Bir insan kendisine iyi davranılmamasına alışabilir mesela.
Sürekli eleştirilmeye, mutsuz olmaya, hayallerini ertelemeye hatta kendi değerini unutmaya bile.
Ve bir süre sonradan bunları sorgulamamaya başlar.
Belki bu yüzden bazı insanlar yıllarca yanlış ilişkilerde kalıyor.
Bazı insanlar sevmedikleri işlerde çalışmaya devam ediyor.
Bazı insanlar hayatlarının değişebileceğine dair umutlarını kaybediyor.
Ne acı. Çünkü...
Alışmak bazen görünmez bir kafese dönüşüyor bizim için.
Kapısı açık bir kafes ama çıkmaya korkuyoruz.
Bir video vardı Instagram'da belki denk gelmişsinizdir.
Küçük bir kulübenin kenarında bağlı tutulmuş bir köpek vardı.
O kadar kötü bir muameleye alışmış ki onu kurtarmak için giren kişiler ipi çözüyorlar.
Ve ipin çözüldüğünü algılamak ve buna inanması için çok uzun bir süre ihtiyaç oluyor.
Dakikalarca kadın onu ikna etmeye çalışıyor oradan çıkabileceğine inanması için.
Ne kadar üzücü bir durum. Onu izlediğimde çok üzülmüştüm.
Ama aslında bazen bunu hayatımızda da yaşıyoruz farklı şekillerde.
Bir düşünelim. Hayatınızda sırf alıştığınız için tuttuğunuz kaç şey var?
Belki de arkadaşlık, belki bir ilişki, belki bir şehir, belki de kendiniz hakkında anlattığınız eski bir hikaye.
Yani ben böyleyim, ben yapamam, benim şansım yok, ben geç kaldım.
Belki de yıllardır bunlara inanıyorsunuz.
Çünkü onlara alıştınız. Ama alışmış olmak doğru olduğu anlamına gelmiyor.
Şunu fark ettim. Hayatımızdaki en büyük dönüşümler genellikle zorunlu değişimlerden sonra oluyor.
İstemediğimiz ayrılıklar, mecbur kaldığımız vedalar, planlamadığımız kayıplar, ani yön değişiklikleri.
İlk başta bunlar ceza gibi geliyor aslında.
Ama zaman geçtikçe anlıyoruz ki aslında yeni bir hayatın başlangıcıymış.
Doğada beni en çok etkileyen canlılardan biri bir deniz anası türü.
Ölümsüz deniz anası olarak geçiyor.
zor koşullarla karşılaştığında yaşam döngüsünü yeniden başlatabiliyor.
Esnekliğiyle. Adeta son gibi görünen bir noktadan tekrar başlangıç noktasına dönebiliyor.
Elbette biz insanlar böyle değiliz ama bence ondan öğrenebileceğimiz bir şey var.
Hayatta kalmak bazen aynı kalmak değil, değişebilmektir.
Uyum sağlayabilmektir, esneyebilmektir.
Ben herhangi bir durumda zorlandığımda hep bu örneği hatırlıyorum.
Çünkü bazen devam edebilmenin ya da o koşullara uyum sağlayabilmenin tek yolu bu.
Kimseden değil kendimizden sorumluyuz.
Değiştirebileceğimiz tek şey biziz.
Bu yüzden bizim esnamamız gerekiyor bazen de.
Belki de bizi güçlü yapar şey kırılmamamız değil de kırıldıktan sonra yeniden şekil alabilmemiz.
Çünkü insanın kapasitesi aslında sandığından çok daha büyüktür.
Biz çoğu zaman yalnızca alıştığımız hayatı biliyoruz.
Oysa yaşayabileceğimiz bir sürü başka hayat var aslında.
Belki şu anda bir şeylerin eksikliğini hissediyorsunuz.
Belki bir insanı özlüyorsunuz.
Belki geçmişteki bir dönemi.
Belki bir hayalin gerçekleşmemesini ya da belki de şu anda hayatımız istediğimiz yerde değil.
Ama şunu söylemek istiyorum.
Bugün dayanamadığımızı düşündüğümüz şey büyük ihtimalle bir gün hayat hikayemizin sadece bir bölümü olacak.
Çünkü insanın doğasınıza devam etmek var.
Ve devam ettikçe alışmak tabii ki.
Ama burada önemli bir soru var.
Her şeye alışabiliyorsak neye alışmalıyız?
Bence asıl dikkat edilmesi gereken nokta bu.
Kendimizi sevmeye alışmalıyız mesela.
Kendimizi seçmeye, sınırı koymaya, dinlenmeye alışmalıyız.
Mutlu hissettiğimiz şeyleri suçluluk duymadan yaşamaya alışmalıyız.
Hayatın sadece mücadeleden ibaret olmadığını hatırlamaya alışmalıyız.
Aslında bu konu öz şefkatle çok bağlantılı.
Onunla da ilgili bir bölüm hazırlıyorum.
Şu an bir kitap okuyorum. O bittiği zaman tamamlayacağım.
Konuya denecek olursam, çünkü bazen bazı insanlar acıya o kadar alışıyor ki.
Huzur geldiğinde tedirgin oluyor.
Kaosa o kadar alışıyor ki sakinlik onlara boşluk gibi geliyor.
Sürekli mücadele etmeye o kadar alışıyor ki durduklarına suçluluk hissediyorlar.
Zaman zaman hepsini yaşadığım oldu.
Ama bazen yani alışmak sandığımız kadar masum bir şey değil aslında.
İnsan sadece güzel şeylere alışmıyor dediğim gibi.
Bazen o kadar alışıyoruz ki kötü şeylere.
Karşımıza çıkan iyiliği bile tanımakta zorlanıyoruz.
Tıpkı hayatı boyunca kötü davranılmış bir köpeğin.
kendisini sevmek isteyen ele yaklaşamaması gibi.
Çünkü bazen insanın canını yakan şey acının kendisi değil de acıya alışmış olması.
Ama burada güzel bir haber var.
Acı nasıl öğreniliyorsa huzur da öğrenilebilir.
Nasıl yalnızlık tanıdık hale geliyorsa mutluluk da zamanla tanıdık hale gelebilir.
Nasıl kendimizi yıllarca eleştirmeye öğrendiysek mesela kendimize şefkat göstermeyi de öğrenebiliriz.
Belki de hayat sadece bazı şeylere alışmak değil de artık bize iyi gelmeyen alışkanlıkları fark edip yenilerini seçebilme cesaretidir.
Bugün kendinize şu soruyu sorun.
Ben neye alıştım?
Ve bu bana gerçekten iyi geliyor mu?
Eğer cevap hayırsa, belki de sorun hayatınızda eksik olan şey değildir.
Belki de artık size iyi gelmeyen şeylere alışmış olmanızdır.
Çünkü hayat sürekli değişiyor, insanlar geliyor, gidiyor, şehirler değişiyor, planlar değişiyor, bizler değişiyoruz.
Ama bütün bu değişimlerin içinde değişmeyen tek şey şu, insan uyum sağlar.
Yeniden ayağa kalkar, yeniden güler, yeniden sever, yeniden umut eder.
Ve insan sandığından çok daha güçlüdür.
İnsan her şeye alışır derler.
Ben buna bir şey eklemek istiyorum.
İnsan her şeye alışır.
Ama en güzel hayat sadece alıştığımız değil gerçekten seçtiğimiz hayattır.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
