
Fala inanma, falsız da kalma... Peki, biz kadınlar o fincanı neden her defasında merakla kapatıyoruz? Bu bölümde; fincanın dibindeki telvelerden dijital falcılığa uzanıyor, falın aslında nasıl bir 'kız kardeşlik' ve dayanışma aracı olduğuna bakıyoruz. Geleceği bilme arzumuzun arkasındaki psikolojik şifreleri ve o bitmek bilmeyen 'üç vakit' gizemini birlikte keşfedelim. Takip etmeyi ve bildirimleri açmayı da unutmayın (:
Transkript
Selamlar sevgili Kadın Dediğin dinleyicileri, hoş geldiniz.
Ben Gökçe. Şimdi bir yeni bölüm için hazırlanırken bir arkadaşımla beraber oturuyorduk.
Dedim ki, ya Yonca dedim, böyle öyle bir bölüm hazırlamak istiyorum ki böyle kadınları bir araya getiren, paylaşımlarımızı arttıran bir şeyler vardır mutlaka.
Onunla ilgili bir bölüm hazırlamak istiyorum dedim.
O da dedi ki, onun evinde oturuyorduk böyle.
Tamam dur Gökçe dedi. Bir de Türk kahvesi ettim dedi.
Kahvelerimizi içerken konuşuruz dedi.
Bir de dedi kapatırız fincanı.
Belki dedi fal sana söyler ne.
Nasıl bir bölüm yapmanın gerektiğiyle ilgili falan deyince dedim ki evet işte bu.
Türk kahvesi içmek, kahve içerken sohbet etmek, orada yeni fikirler bulmak bizim en büyük alışkanlığımız.
Bizi bir araya getiren en büyük eylemlerden bir tanesi.
Hele ki o fincanı kapatmadan o Türk kahvesi senemonisi asla ve asla bitmez.
O yüzden bugün masamızda...
Böyle dumanı üstünde tüten Türk kahvelerimiz var.
Ama tabii ki bu sefer sadece içmek için değil, biraz daha o meşhur kapat bakalım seremonisini yapmak için bu bölümü hazırladım ve bir araya geldik.
Şimdi şöyle bir düşünün lütfen.
Aramızda hayatında bir kere bile olsa o fincanı ters çevirmemiş.
Ne bileyim falcı diye ün salmış birine bir arkadaş zoruyla da olsa gitmemiş.
Ya da en modernimizin bile o telefonundaki fal uygulamasından gelen bildirimi acaba ne diyor diye böyle sabırsızlıkla beklememiş biri var mıdır?
Hiç sanmıyorum öyle birimiz olduğunu.
Peki neden? Yani neden biz kadınlar o telvelerin arasındaki bir şekilden, ne bileyim işte bu bir tarotsa bir kartın sembolünden ya da hatta su falını düşünün böyle suyun
duruluğundan geleceğimize dair bir ipucu yakalamaya bu kadar meraklıyız?
Aslında... Konu sadece 3 vakte kadar gelecek bir yol ya da işte ismin içinde e harfi olan bir kısmet falan da değil.
O fincan kapandığı an başlayan ne bileyim o böyle sessiz bekleyiş aslında bizim belirsizliğe olan daha doğrusu belirsizliğe karşı olan bir savaşımız.
Yani kontrolü elimize alma çabamız ve en önemlisi o an sadece bizimle ilgili bir şeylerin konuşulmasına olan ihtiyacımız olabilir mi diye de düşündüm.
Yani sadece Kadınları bir araya getiren bir eylemdir Türk kahvesi içmek ve fal kapatmak diye de düşünmedim.
Daha detaylı bakacağız biz bu fal olayına bu bölümde.
Bugün fala inanma, falsızda kalma diyoruz.
Ve bu kadim geleneğin perde arkasına bakıyoruz.
Fal nasıl doğdu? Neden biz kadınlar bu ritüellerin başrolündeyiz?
İşin içinde biraz psikoloji, biraz sosyoloji falan da olacak.
Öyle şeyler de katacağız. Belki de o fincanı kapattığımızda...
Aslında geleceğe değil, kendi içimize bakıyoruz.
Ne dersiniz? Hadi o zaman kahveler yudumlandıysa, fincanlar soğuduysa başlıyoruz.
Şimdi dedim ya hani böyle sadece bizi bir araya getiren bir eylem olmasını konuşmayacağız diye o yüzden birazcık böyle bir geçmişe gidelim.
Çünkü fal dediğimiz şey işte dün akşam içtiğimiz, kızlar buluşmasında içtiğimiz sırada icat edilmedi.
İnsanlık tarihi kadar eski.
Hatta o zamanlar...
aslında bir eğlence değil, devletlerin kaderini belirleyen çok ciddi bir meseleydi.
Şimdi ta antik dönemlere gidelim.
O günlerden itibaren fal kültürü insanlığa hizmet etmeye başlamış.
Belki inanmayacaksınız ama o dönemde böyle insanlar geleceği görmek için, şu anda biraz sizi üzebilirim bu söyleyeceklerimle ama bunlar gerçekmiş ne yazık ki.
Mesela kaplumbağa kabuklarını ateşe atıp çatlaklarını okurlar.
Hatta böyle kurban edilen hayvanların karaciğerlerine bakarak böyle savaşa girip girmeyeceklerine falan da karar verirlermiş.
Başka bir detay daha var fal ile ilgili o da şu.
Mezopotamya'da gökyüzü böyle ilk en büyük fal kitabıymış.
O dönemlerde gökyüzünde bir yıldızın kayması şimdilerde bizim işte ah sevgilim bir yıldız kaydı hemen dilek tut falan denen romantik bir an değil.
Eyvah kralın başına bir şey mi gelecek sorusuna sebep olan bir kehanetmiş hatta.
Yani bugünden bakınca o zamanın kahinleri aslında bugünün strateji danışmanları falan öyle gibilermiş gerçekten.
Gelelim bizim böyle milli sporumuz kahve falına.
Kahve falı da aslında tam bir Osmanlı saray kültürü mirası.
16. yüzyılda kahve saraya girdiğinde böyle cariyeler ve hanım sultanlar arasında nasıl diyeyim böyle dertleşmenin, birbirine gizli mesajlar iletmenin falan bir yolu haline
gelmiş. Eskiden sarayda birine doğrudan söyleyemediğin bir şeyi yalandan fincana bakarak işte bir kuşu ya da yolu bahane ederek anlatırlarmış birbirlerine.
Yani kahve falı aslında tarihin ilk diplomatik dertleşme yöntemiymiş.
Öyle söyleyebiliriz Osmanlı kültürüne baktığımızda.
Yani sultanın odasında elinde bir fincanla aslında duyduklarını, dedikoduları ya da gizli mesajları Aktarırlarmış birbirlerine.
Onun bir yoluymuş aslında kahve falı.
Şimdi fal denince sadece kahve falından bahsetmemiz işi biraz sınırlamak olur.
Çünkü eminim hepimiz gittik bir tarot kartları açtırdık.
Ne bilmişti sudan görüyormuş okuyormuş denen böyle bir teyzenin hiç bilmediğimiz bir mahallelerdeki evine falan gittik.
Hepimiz bunlardan bu yollardan geçtik.
O yüzden sadece kahve falıyla sınırlamayacağım.
O gizemli tarot kartları mesela işte çoğu kişi...
Bunu büyücülükle falan bağdaştırsa da aslında tarot 14.
yüzyıl İtalya'sında soyluların oynadığı bir iskambil oyunuymuş.
İşte adı da taroçi ya da taroki doğru telaffuz etmemiş olabilirim.
Öyleymiş. Kartlardaki o ölüm işte ne var o kartlarda aşıklar kule falan var değil mi yıkılan kule.
Bu tip semboller aslında o dönemin felsefesini ve toplumsal korkularını yansıtıyormuş.
18. yüzyılda birileri çıkıp ya bu sembollerin derin anlamları var aslında diyene kadar kimse o kartlara şu kartları karalım da bana ne olacak bir öğrenelim falan diye sormuyormuş.
Ama işte biz insanoğlu böyle bir yerde bir sembol gördük mü hemen kendimizi yormayı çok seviyoruz.
Çünkü sembol böyle çok gizemli bir şey ya ona anlam katmaya bayılıyoruz tabii ki.
İşte biri çıkıp bu sembollerin anlamları var demiş.
Kadınlar baş dönüm olmak üzere herkes de o adamın peşinden.
Bir de o sufalı var.
Bence o çok korkunç bir şey yani sufalı.
Yani en saf ama en ürpertici olanı bana göre.
Eski şamanlardan bu yana suyun yüzeyindeki yansımalara bakarak transa geçme hali aslında sufalı biraz.
Yani kendinden başka bir şey görmediği için sufalına bakan kişi bir trans havasına giriyor.
Ve bence de iyi bir oyuncuysa şimdi hatırlayın o garip teyzeleri evlerine gittiğimiz.
Yani gittik o evlere gerçekten tanımadığımız mahallelerde böyle kötü kötü evlerin içine girdik.
O teyzelerin karşısına oturduk.
Böyle ne yapıyorlar işte bir transa girmeyi şöyle titremeler falan gibi sesler çıkarıp triplere giriyorlarsa işte.
Aslında ondan ben biraz korkuyorum gerçekten.
Yani evet öyle bir teyzenin evine gittim.
Su falı değil de işte böyle tarot bakmıştı herhalde bize.
Ama bence biraz korkutucu bir yanı var su falına bakmanın.
Yani suya bakıp ne görebilir gerçekten.
Bu da aslında... Psikolojideki boşluk doldurma dürtümüzün en eski kanıtlarından biriymiş hanımlar.
Yani zihnimizin o hareketsiz suda bile bir anlam, bir yüz, bir cevap araması hali yani.
Aslında bakarsanız tarih boyunca falın türü değişmiş.
İşte kimi zaman kabuk, kemik, kimi zaman kart, kimi zaman kahve telvesi olmuş.
Ama değişmeyen tek bir şey var.
İnsanın belirsizliğe duyduğu o büyük açlık.
Geleceği bilmek sanki böyle ölümsüzlüğe ya da mutlak güce dokunmak gibi gelmiş hepimize.
Ta 14.
yüzyıllardan itibaren. Şimdi biraz daha derine inelim.
Yani evet kahve için kapatın bana ekran görüntüsü gönderin falan demeyeceğim size.
Heveslenmeyin. Falan neden bir kadın meselesi gibi algılandığından bahsedeceğim.
Yani derine inelim derken bundan bahsediyorum.
Aslında bunu sadece kadınların böyle...
Merakıyla açıklarsak yüzyılların toplumsal mirasına da haksızlık etmiş oluruz.
Aslında fal sosyolojik literatürde mağduniyetin dili olarak bile okunabilir.
Ne demek mağduniyet?
Yani işte toplumsal, ekonomik veya böyle siyasi hiyerarşilerde alt sırada yer alan, sesi duyulmayan, temsiliyeti olmayan veya böyle baskı altında tutulan
kesimlerin durumunu ifade eden bir kavram aslında mağduniyet.
Yani yüzyıllar önceki kadınların tam da durumu aslında.
Kadın eşittir mağdum demekti o zamanlar.
Yani o zamanlar öyleydi.
Gerçi şimdi de hiyerarşide neredeyiz o da ayrı bir tartışma konusu ama onu bu bölümde konuşmayacağım.
Ne demiştik? Sadece merak ile sınırlandıralamaz fal konusu.
Sosyolojik olarak bakılırsa aslında böyle görünmezlikten ses bulmaya bir geçiş gibi düşünülebilir.
Şimdi bazı sosyologlar dünyayı büyüsünden arındırılmış bir yer olarak tanımlarlar.
Yani rasyonalite ya da böyle bilimin hakimiyetine inanırlar.
Aslında çoğumuz da öyleyiz.
Ancak biz kadınlar tarihsel olarak bu rasyonel, eril ve kamusal karar mekanizmalarının dışında bırakıldığımız için ayrıca bir direniş aramışlar.
Öyle bir alan aramışlar kendilerini.
Faal ritüeli kadınların kendi hiyerarşilerini kurdukları...
Resmi dilin dışında alternatif bir bilgi ürettikleri bir alan.
Bazı antropolojik çalışmalar toplumsal baskının yüksek olduğu toplumlarda kehanet ve işte ne bileyim trans gibi durumların dezavantajlı gruplar ki tarihsel olarak burada kadınlardan
bahsediyoruz işte. Bu gruplar için psikolojik bir subab görevi gördüğünü söylüyor.
Yani bir fal masası kadının kendi hayatı üzerinde söz sahibi hissettiği tek yerde.
Peki... Psikolojik olarak bu mekanizma nasıl çalışıyor?
Burada da denetim odağı denilen çok kritik bir kavram var.
Eğer bir kadın hayatındaki kararların, işte kariyerinin ya da ilişkilerinin iplerinin kendi elinde olmadığını, aksine böyle çevresel faktörler veya işte tırnak içinde kader
tarafından yönetildiğini hissediyorsa, kontrolü yeniden kazanmak için bir çıkış yolu arıyor.
İşte kopma noktası tam da burası aslında.
Yani ne demek istiyorum?
Zihin... Kontrol edemediği bir dünyada yaşamanın yarattığı o böyle yoğun belirsizlik stresine dayanamıyor.
Bu stresle başa çıkmak için de tesadüfleri anlamlandırma moduna geçiyor.
Şimdi bunu anlatmak için bir deney buldum.
Araştırırken, konuyla ilgili araştırma yaparken bir güvercinlerle ilgili bir deney.
Nedir bu deney? Şöyle, tamamen böyle rastgele zamanlarda güvercinlere yemek veriliyor.
Yemek gelmeden önce ne yapıyorlarsa mesela işte kanat çırpmak veya dönmek gibi güvercinler kanat çırpmaya başlıyor yemeğin geldiğini görünce ya da dönmeye başlıyorlar.
Zannediyorlar ki yemek o hareket sayesinde geliyor.
Yani hayvan rastlantısal bir olayla kendi hareketi arasında sahte bir bağ kuruyor.
Şimdi bizim de fincandaki bir şekle tutunmamız da tam olarak aslında bu güvercin refleksi.
Hayatımızdaki bir kaosu kontrol edemediğimizde İşte o fincandaki terveye bakıp tamam ya işte bu şekil çıktıysa şu olacak diyerek zihnimizde sahte ama rahatlatıcı
bir neden sonuç ilişkisi kuruyoruz.
Yani fal aslında beynimizin belirsizlik karşısında paniklememesi için kendine uydurduğu bir anlam navigasyonudur.
Biz aslında geleceği değil o anki kaygımızı yönetmeye çalışıyoruz.
Oh çok da iyi yapıyoruz.
Şimdi buraya kadar böyle falın tarihine biraz baktık.
İşte bizi buna iten sosyolojik nedenleri konuştuk falan.
Şimdi biraz aynayı kendimize çevirelim ve şu soruyu soralım.
Nasıl oluyor da o hiç tanımadığımız falcı sanki dün geceki kavgamızı biliyormuş gibi konuşabiliyor?
Yani burada da beynimiz bize bir oyun mu oynuyor yoksa karşıdaki kişi gerçekten bir müneccim mi?
Aslında işin sırrı da psikolojide.
Şimdi Barnum etkisi denilen bir fenomen var.
1948'de Amerikalı bir psikolog Bertram Forer ve şu aslında herkese uyan bir şeyler vardır mottosunu merkeze alarak yapıyor bu deneyi.
Yani bir şey var ve onu herkese uydurabilirsin diye düşünüyor.
Şimdi bu profesör öğrencilerine bir kişilik testi uyguluyor.
İşte herkese bir kişilik testi kağıdı dağıtıyor, hepsi cevaplandırıyor ve daha sonra hepsine size özel analiz diyerek Metinler veriyor.
Yani onlar, öğrenciler bir kişilik testi dolduruyorlar.
Sonra aradan işte birkaç gün zaman geçiyor ve profesör öğrencilerine yaptığınız kişilik testine göre size özel analiz hazırladım diye kağıtlar dağıtıyor.
Öğrenciler sadece kendilerine ait olduğunu düşündükleri bu analizleri de okuyorlar.
Ve öğrencilerin neredeyse tamamı ya hocam ya beni ne kadar iyi tanımışsınız falan diye cevaplar veriyor hocalarına.
Halbuki Forer ne yapmış biliyor musun bu profesörümüz?
Herkese aslında astroloji kitaplarından topladığı aynı, bakın aynı genel metni vermiş.
Ve öğrenciler bunu asla anlamamışlar ve bilmemişler.
Yani şunu demek istiyorum.
Falcının size, bana dışarıdan çok güçlü görünüyorsun ama içinde çok duygusal bir çocuk var veya bu ara bir karar aşamasındasın demesi de tam olarak bu.
Bunlar yani o kadar genel geçer ifadelerdir ki zihnimiz o boşluğu Hemen kendi özel hikayesiyle dolduruyor.
Yani aslında falcı size bir kıyafet dikmiyor.
Size böyle standart bir unisex tişört veriyor.
Siz de yani ben de biz de onu kendi bedenimize göre daraltıp genişletiyoruz.
Şimdi fal baktırmak çok güzel bir şey.
Yani eğlencesine.
Böyle hani üniversite zamanlarında çok giderdik biz.
O zaman da böyle bir ara şey çok meşhurdu ya.
Bu böyle kahve falı bakılan kafeler falan vardı.
İstiklal'in İstiklal olduğu zamanlar Kadıköy'de de vardı.
İşte çok meşhur isimler ön plana çıkardı.
Hatta size bir şey söyleyeyim.
Ben Cem Adrian'a fal baktırmıştım.
O böyle çok öne çıkan bir isimdi.
İstiklalliydi yanlış hatırlamıyorsam.
Böyle işte o hamburgercinin adını da unuttum ya.
Burger mi vardı, McDonald's mi vardı?
Oradan aşağı inerken çok fazla yemiyordum böyle.
Sol tarafta bir yerde, üst katta bir yerde.
O mesela çok meşhurdu.
Ona fal baktırmıştım.
Daha sonra iş hayatına ilk başladığım zamanlarda da biraz böyle hani kızlarla toplanıp işte bir iki meşhur isim duyup fal baktırmaya gidiyorduk.
Sonra onlar biraz azaldılar ama gerçekten bu işin bağımlıları da var.
Yani hem üniversite zamandan bir arkadaşım hem de iş hayatından tanıdığım bir arkadaşım.
Yani bir rutini vardı gerçekten haftalık iki haftalık buluşmaları falan vardı.
Bu resmen bir fal bağımlılığı.
Şimdi kişi artık kendi sezgilerine veya mantığına güvenmek yerine falda çıkmadıysa bu işe girmeyeyim.
veya falcı ayrılacaksınız dedi o zaman bu ilişki kesin bitti falan demeye başlıyorsa orada bir problem var.
İşte bu bağımlısı olan arkadaşlarımdan bir tanesi gerçekten böyle.
Yani ya astrologla görüşüyor ya bir falcısı var onunla görüşüyor, kararlarını ona göre alıyor falan.
Aslında bu bir tür dışsal onay mekanizmasıdır.
Kendi kararlarımızın yükünü taşıyamadığımızda o yükü bir fincana veya bir destek harta yükleriz.
Bugün bazı psikologlar hastalarının getirdiği rüyaları Veya sembolleri analiz ederken aslında falan o kadim sembol okuma metodundan da faydalanıyorlar biliyor musunuz?
Yani tabii ki psikologlara kahin demiyorum ya da işlerini küçümsemiyorum ama sembol okuma metodundan faydalanmaları aslında şöyle.
Şimdi modern psikoloji size gelecekte şu olacak falan demez tabii ki.
Sen neden o telvede bir yılan gördün diye sorar.
Eğer her baktığın yerde bir yılan yani bir düşman görüyorsan bu senin geleceğinle ilgili değil.
senin şu anki güven problemine ilgilidir.
Yani fal aslında geleceği gösteren bir pencere değil, şu anki ruh halimizi yansıtan bir aynadır.
O yüzden psikologlar da işte rüyalarınızı sorgular, işte çok fazla üst üste falcıya gittim, fal baktırdım, her yerde yılan görüyorum falan dediğinizde neden görmüş olabileceğinizi sorgulayarak aslında cevabı
size buldurmaya çalışır.
O yüzden bütün bunlardan sonra bir dahaki sefere biri size Üç vakte kadar yolun var dediğinde o yolun nereye gideceğine falcı değil sizin ayağınıza giyeceğiniz ayakkabı
karar verecek. Bunu hiç unutmayın.
Böyle olmasına da dikkat edin lütfen.
Şimdi bu bölümün anlatırken aslında en çok keyif alacağımı düşündüğüm yere geldim.
Gerçekten de öyle hissediyorum.
En böyle içimizi ısıtan kısım.
Falın sadece gelecekle ilgili bir tahmin oyunu olmadığını biliyoruz.
O aslında kadınları birbirine yaklaştıran aynı paydada buluşturan muazzam bir sosyal ritüel.
Hatırlayın arkadaşımın evinde de bu bölümde işte nasıl bir şey anlatsam falan dediğinde işte bir kahve yapayım, oturalım, kafa kafaya verelim, düşünelim dedi ya işte aslında bundan bahsediyorum ben.
Yani dikkat edin lütfen.
Mesela işte yakın kız arkadaşlarınızla bir masada oturuyorsunuz.
Kahveler içilmiş. Oh mis, çok güzel.
Türk kahvesi de severim. Ama sonra masada böyle fincanlar kapandığında ortamın havası bir anda değişir.
Böyle sesler alçalır.
Sandalyeler birbirine yaklaşır falan.
Yani gözünüzün önüne gelmiştir o sahne gerçekten.
Böyle kafa kafaya veririz.
Böyle bir yakınlaşarak birbirimizi dinleme, dikkat kesilme o başlar.
Yani fal aslında kadınlar arasında duygusal bir köprü kurar.
Paylaşılan samimiyetle diyebiliriz aslında buna.
Yani bir arkadaşınızın falına bakarken ona aslında seni dinliyorum.
seni görüyorum ve senin dertlerinle ilgileniyorum dersiniz.
Siz bakmıyorsanız ya da bir falcaya gittiğinizde de yani falcaya gitmek istiyorum, hadi bir fala gidelim dediğimizde aslında aynen demin dediğim gibi işte seni dinliyorum, seni görüyorum, dertlerin varsa olur giderim falan deyip eşlik ederiz mutlaka.
Yani o terveler sadece birer şekil değil, böyle dostluğumuzu perçinleyen, bizi savunmasız ve gerçek kılan birer aracı oluveriyor birdenbire.
Ve ayrıca fal bakmak bence aslında harika bir Nasıl desem bunu empati antrenmanıdır.
Yani arkadaşınızın fincanına bakarken onun o dönem neye ihtiyacı olduğunu sezersiniz.
Eğer bir ayrılık acısı çekiyorsa bak burada ferahlık çıkmış gördün mü bak bak bak diyerek ona umut verirsiniz.
Eğer bir iş görüşmesi falan varsa yakın zamanda.
Ya bak yol çıkmış yolun çok açık hiç engel falan yok diyerek ona özgüven aşılarsınız.
Yani biz aslında fal bakarken birbirimize duygusal ilk yardım yapıyoruz ya.
Bu kadınların birbirini yukarı çekme, o meşhur hani kız kardeşlik dayanışmasında en eski ve en samimi formlarından biri bana göre.
Bir de şu var, toplumda kadınlardan hep güçlü, rasyonel veya belli rollerde olmaları beklenir öyle değil mi?
Ama o kahve masası böyle yargılanmadığımız bir sığınaktır bizim için.
Böyle en saçma korkumuzu, en gizli aşkımızı ya da en büyük hırsımızı bir sembolün arkasına saklayarak itiraf edebiliriz.
Çünkü falda çıktı demek aslında benim içimde böyle bir his var demenin en güvenli yoludur.
Fal bu anlamda aramızdaki buzları eriten ve bizi biz yapan o kolektif paydanın da ta kendisidir.
Ve tabii şu da var. Hız çağında yaşıyoruz değil mi?
Her şey çok hızlı akıyor.
Ama fal bakmak için o fincanın soğumasını beklemek zorundasınızdır.
İşte o bekleme süresi böyle biz modern kadınların kendine ve dostuna ayırdığı o nadir...
Durma ve nefes alma anıdır bana göre.
Telefonları bir kenara bırakırız, birbirimizin gözünün içine bakarız o 10-20 dakika boyunca.
Ruhsal bir detoks gibi gerçekten.
Yani kızlar belki o yollar hiç gidilmeyecek, o kuşlar o haberleri hiç getirmeyecek.
Ama o masadan kalkarken hissettiğiniz o yalnız değilim duygusu var ya, işte asıl mucize o telvelerde değil, o masada sizinle oturan dostunuzun kalbinde saklı olacak.
Sadece bunu bilmek bile...
Yap bir orta şekerli ve demeye yeter de artar bile.
Evet sevgili kadın dediğin dinleyicileri, bugün o meşhur fincanların dibindeki telvelerden çıktık, tarihin tozlu koridorlarında gezdik ve beynimizin bize oynadığı o küçük oyunlara kadar uzandık.
Gördük ki fal aslında ne sadece bir batıl inanç ne de sadece bir gelecek tahmini.
Fal bizim belirsizlikle dans etme biçimimiz, işte bir dostun dizinin dibinde dertleşme bahanemiz, Ve aslında kendimize bile itiraf edemediğimiz o derin arzuların dışa vurumu.
Şimdi bölümü kapatırken şunu kulaklarınızı küpe yapmanızı istiyorum.
Hayatınızın rotasını ne bir kahve telvesine, ne rastgele çekilmiş bir karta, ne de böyle ne bileyim Falahattin gibi bir algoritmanın gönderdiği bildirime emanet etmeyin.
O fincandaki üç vakit aslında sizin harekete geçmek için kendinize verdiğiniz o gizli izindir.
O beklediğiniz mucize haberi ise...
Aslında sizin bir sabah uyanıp ben bunu yapabilirim dediğiniz o anın ta kendisidir.
Kızlar, sezgileriniz sizin en kadim mirasınız.
Onlara güvenin. Bir başkasının sizin için çizdiği kadere değil, kendi ellerinizle inşa ettiğiniz o gerçeğe inanın.
Fincanlar kapansın.
İçimizdeki o bitmek bilmeyen merak hep taze kalsın ama hayatınızın direksiyonu her zaman sizin o güçlü ellerinizde olsun.
Unutmayın, gelecek bir fincanın dibinde değil, sizin...
Bugünkü cesaretlerinize saklı.
Kadın Dediğin'in bir bölümün daha sonuna geldik.
Haftaya yeni bir konuda yine bizim dünyamızdan, yine biz bize konuşmak üzere.
Şimdi, arabadaysanız eve gidince, ofiste falansanız, hemen şimdi, evdeyseniz de hemen şimdi okkalı bir kahve yapın, kapatın fincanları, sonra da gördüklerinizi bana Instagram'dan gönderin.
Çünkü bende de bir cevher gizli olabilir.
Hadi afiyet olsun, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
