
Bu bölümde konumuz 90'lı yıllarda aşk... İyi dinlemeler
Transkript
Selamlar, Kadın Dediğin'e hoş geldiniz.
Ben Gökçe. Bugün sizleri zamanda yolculuk yapmaya davet ediyorum.
1990'lı yıllara gideceğiz ama bu yolculuğu böyle elimizde bir kumandayla değil, kalbimizde bir soru işaretiyle yapacağız.
Neden yapacağız bunu?
Çünkü şöyle, geçen akşam koltuğa gömüldüm.
Disney Plus'ta yayınlanan bir dizi var, şu aralar çok meşhur, Love Story dizisini, onu izlemeye başladım.
John F. Kennedy Jr. ile Carolyn Bassett'in aşk hikayesini anlatıyor.
Onların hikayesini biliyor musunuz?
Ya da izlediniz mi bilmiyorum ama böyle imkansızlıklar, büyük engeller ve o devasa duygular yaşanıyor çiftin arasında.
Öyle bir güzel bir dizi yani.
O yüzden böyle kendimi izlerken aslında ekranda değil de kendi geçmişime, bizim gençliğimize bakarken de buldum.
Ve şu soru beynimde dönüp durmaya başladı.
Sahiha, eskiden gerçekten daha büyük aşklar mı vardı?
Yoksa sadece biz mi daha gençtik?
Ya da ne bileyim duygularımız mı daha filtresizdi?
Kalbimiz kırılmaktan korkmayacak kadar mı cesurdu?
Bugünün o her şeyi hesaplayan, cool görünmeye çalışan dünyasından bakınca 90'lı yılların o naifliği bize neden şimdi bir masal gibi geliyor?
Şunu merak ediyorum. Bugünün o hızlı tüketilen, bir kaydırmalık mesafesindeki ilişkilerinden yıllar sonra bir love story çıkar mı?
Torunlarımıza anlatacağımız o büyük, epik hikayeler...
Nerede saklı? Bugün sizlerle müzik kasetlerinden ghosting'e, telefon kulübelerinden dating app'lere uzanan o ince çizgiyi konuşacağız.
90'lı yılların cesaretiyle bugünün temkinli kalplerini bir karşılaştıracağız.
Hazırsanız mendilleri ve kahveleri hazırlayın.
Çünkü bugün sadece aşkı değil, o aşkı yaşayan eski biz de konuşacağız.
Hadi bakalım başlayalım.
Şimdi gelin zaman makinesini böyle
90'lı yıllara bir sabitleyelim.
Hatırlıyor musunuz o günleri ya?
Çok güzeldi. Gerçekten devamlı 90'ları özlem halindeyiz farkındaysanız.
Böyle şarkıları, filmleri, 90'lı yıllardaki eğlencelerimizi, gittiğimiz konserler, özgürlüğümüz.
Her şeyiyle özlüyoruz 90'ları.
Ama tabii bugün bu bölümde biraz daha aşklara odaklanacağım ben.
Başta da belirttiğim üzere.
O zamanlarda aşk bir hız meselesi değildi.
Tam bir nasıl söyleyeyim bekleme sanatıydı aslında.
Birinden hoşlandığında öyle storiesine emoji atayım da anlasın gibi bir kolaylığımız yoktu.
Hatırlayın şimdi o aşk ritüellerini.
Böyle okul çıkışlarında tesadüfen karşılaşmak için atılan o bitmek bilmeyen turlarımız vardı.
Arkadaş aracılığıyla gönderilen o meşhur senden hoşlanıyormuş ha haberleri vardı.
Ve tabii ki aşkın en somut hali müzik kaseti doldurmak diye bir şey vardı hayatımızda.
Şu anda bu bölümü dinleyen böyle 18-25 yaş arası falan genç kızlarımız varsa neden bahsettiğimi anlamıyor olabilirler.
Ama şöyle sevdiğimiz çarkları biz böyle Spotify'da falan her an elimizin altında bulamazdık.
Bir liste yapardık ve böyle bize kaset hazırlayan dükkanlar vardı.
Oralara giderdik ve...
Şarkı listesini verirdik işte bu şarkıları bu kasete kaydet diye alırdık.
Böyle 3-4 gün sonra falan bize teslim ederlerdi o kasetleri.
İşte o kasetleri doldurmak da böyle aşk ilanı gibi bir şeydi gerçekten.
Böyle en sevdiğimiz şarkıları sıraya dizerken her şarkının arasına işte hoşlandığımız kişiye söylemediğimiz cümleleri gizlerdik.
O kasetin üzerine tükenmez kalemle yazılan isimler aslında birer aşk ilanıydı.
Gerçekten çok romantikti ve bu kaset doldurma 90'lı yıllara damga vurmuş bir eylemdi gerçekten.
Ve aşkı ilan etmekte de önemli bir araçtı bizim için.
Şimdi sadece kaset doldurmuyorduk tabii ki bir de en zoru vardı hatırlayın neydi?
Ah telefon, sabit telefon kulübeleri ya da ev telefonları.
Şimdi sevdiğin kişi aramak için evin koridorunda kablonun yettiği yere kadar gitmek.
Ya da gizli gizli telsiz telefon varsa o telsiz telefonu kapıp pıt diye arka odaya kaçmak diye bir şey vardı.
Telefonla konuşmak şimdi işte pıt bir numaraya bas çevir falan öyle bir şey yok.
Numarayı yazacaksın kaydedeceksin zihnine kaydedeceksin.
İşte ev kalabalıksa telefonun başının boş olduğu bir anı gözleyeceksin kollayacaksın falan öyle kolay değildi hatırlarsanız.
Bir de şu var aradık diyelim işte ya annesi çıkarsa işte ablası abisi çıkarsa öyle biri açarsa korkusuyla o numarayı çevirirdik.
O telefonun çalma sesi bile kalbimizi yerinden çıkarırdı.
İşte fark buradaydı bence hanımlar.
Beklemekteydi fark gerçekten.
Telefon çalacak mı? Mektubuma cevap gelecek mi?
Bugün okul çıkışında beni görecek mi?
O zamanlar aşkın içine özlem ve emek sinmişti.
Birini görmek için çaba sarf etmen gerekiyordu.
Kolay ulaşılan bir şey değildi aşk o zamanlarda.
Belki de bu yüzden o günlerin hikayeleri bugün hala love story tadında kalbimizde yaşıyor.
Çünkü biz o günlerde sadece aşık olmuyorduk.
Biz o aşkın her saniyesini bekleyerek, emek vererek inşa ediyorduk gerçekten.
Peki o jestler? Hani şimdi o filmlerde görünce içimizi sızlatan böyle o küçük ama devasa hareketler, 90'larda romantizm öyle bir tık uzağımızda değildi ki.
Romantizm bir mesai işiydi çünkü.
Düşünsenize böyle birine şiir yazmak, işte kağıdını seçmek, kalemi hazırlamak, o kelimeleri özenle dizmek, işte o meşhur sabit telefon konuşmaları veya az önce söylediğim gibi böyle evin en kuytu köşesinde
fısıltıyla saatlerce konuşmak.
Kulağımızın kıpkırmızı olduğunu, ahizenin ısındığını hatırlıyor musunuz?
Ben çok net hatırlıyorum.
O konuşmaların bir ağırlığı, bir kıymeti vardı çünkü o an sadece o sese odaklanırdık.
Sevdiğin kişinin evinin önünden tesadüfen geçmek için kilometrelerce yürümeyi, ne bileyim doğum gününde o kısıtlı imkanlarla yapılan sürprizleri de hatırlayın lütfen.
Romantizm o zamanlar görünürdü, somuttu, gerçekten dokunabilirdik ona.
Peki ya bugün? Bugün romantizm çoğu zaman bir emojiye sığdırılmış durumda.
Yani işte ne bileyim birine kalp atmak, bir fotoğrafın altına alev bırakmak, ya işte fotoğrafıma...
Kalp göndermiş işte storyme alevler atmış falan dediğimiz zaman işte kişinin bizden hoşlandığına falan yorumluyoruz artık bunu.
Ya da işte whatsapp şey pardon whatsapp ne ya whatsapp mesajıyla böyle sadece günaydın denmesi bize artık romantik gelmeye başladı neredeyse.
Eskiden sevdiğimizi göstermek için yollara düşerdi insanlar şimdi ise görüldü atıp atmadığını kontrol etmek için ekran başında nöbet tutuyoruz.
90'ların o kaset hazırlayan aşkı bugünün kısa mesaj romantizmine karşı gerçekten.
Yani sormadan ya da düşünmeden de edemiyorum.
Biz mi tembelleştik?
Yoksa dijitalleşme kalbimizdeki o ince işçiliğimi elimizden aldı?
Belki de o yüzden 90'ların aşkları hala bu kadar parlak görünüyor.
Çünkü içinde sadece duygu değil, gerçek bir emek vardı o zamanlar.
Peki şimdi dönelim bugüne.
O kasetlerin yerine Spotify listeleri, işte mektupların yerine ise sadece saniyeler süren story yanıtları aldı.
90'ların o bekleme sanatı bitti, yerine hızlı tüketim çağı geldi.
Aşk da da geldi. Bugün bir aşk nasıl başlıyor?
İşte yani böyle bir arkadaş ortamında tanıştırılmadıysanız bir DM kutusuna düşen bir emoji ya da işte bir Tinder eşleşmesi ya da bilmiyorum başka ne dating app'ler varsa ya da paylaştığım bir fotoğrafa gelen o meşhur
alev emojisi. Artık birini tanımak için kapısının önünde beklemiyoruz.
Profilini sonuna kadar stalklayıp daha ilk buluşmaya gitmeden yani neredeyse 7 sülalesini öğreniyoruz.
O da doğruysa tabii ki. Ama asıl acı olan ne biliyor musunuz?
Bugün bir ilişkiye daha başlamadan o meşhur tırnak içinde söylüyorum bitme ihtimali masaya yatırılıyor.
Şimdi situationship diye bir kavram girdi hayatımıza biliyorsunuz.
Yani ne tam sevgiliyiz ne tam yabancı.
Bir belirsizlik sarmalı var.
Bir gün çok iyiyiz, ertesi gün ghosting.
Yani işte bir anda buhar olup uçuyoruz, gidiyoruz falan yani.
Düşünüyorum da biz bugün sahiden aşk mı yaşıyoruz yoksa birbirimizi mi test ediyoruz ya?
Yani bu demin söylediklerim aşk mı gerçekten?
Yani aşkın somutlaşmış eylemleri mi bunlar?
Böyle çok saçma geliyor bana.
Özellikle 90'lı yıllarda demin anlattığım her şeyi yaşamış biri olarak.
Bugünün aşklarına ve eylemlerine baktığım zaman...
Sanki aşık değil de gerçekten karşılıklı bir test ediş varmış gibi geliyor bana.
Karşımızdakinin gerçekten kim olduğunu mu merak ediyoruz yoksa sadece bizim kriterlerimize uyup uyumadığını mı kontrol ediyoruz?
Eskiden acaba beni seviyor mu diye papatya falı falan bakardık biz gerçekten.
Şimdi ise acaba mesajıma neden iki saat geç cevap verdi diye ekran başında nöbet tutuyoruz.
Ya papatya falı ne kadar romantik bir şeydi gerçekten ya.
Ah biz kızlar çok iyi hatırlarız bunu.
Böyle kızlarla toplaşıp işte bütün hoşlandığımız erkeklerden konuşup sonra işte parkta falan oturuyorsak elimizin altında hemen bir papatya.
Ne yapıyorsun? Dur ya bakıyorum beni seviyor mu sevmiyor mu diye.
Mutlaka papatya falan bak artık.
Yani şimdi hız arttı ama o derinlik, o gerçek bağ sanki bu dijital gürültünün arasında kayboldu ya.
O yüzden ben bu Love Story dizisini izlerken çok etkileniyorum gerçekten.
Aslında 90'lı yılları özlediğim için ekstra etkileniyorum bence.
Bir de işte benim gibi 40 küsur yaşında olanlar varsa şu anda beni dinleyen 90'lı yıllar genelde hepimizin böyle ilk aşkını yaşadığı döneme denk geliyor olabilir.
Böyle bazen sızılı bazen gülümseten o ilk durağımız bizim ilk aşklarımız.
Neden üzerinden 20 yıl 30 yıl geçse de hayatımıza onlarca insan girip çıksa da o ilk heyecanın adını duyunca hala bir duraksıyoruz?
Neden o ilk hayal kırıklığının tadı damağımızda hala o günkü gibi böyle kekremsi bir iz bırakıyor?
Şimdi bunun aslında bilimsel bir açıklaması da varmış.
Bilim insanları diyor ki ilk aşklar beynin hafıza merkezinde o meşhur hipokampusta doğru telaffuz ediyorum herhalde en derin iz bırakan deneyimlerden biriymiş.
Çünkü o an her şey ilk kez yaşanıyor oluyor.
İşte ilk yoğun heyecan, ilk uykusuz gece, ilk hayal kırıklıkları, ilk hayal kurmalar falan.
Beyin o ana kadar hiç tatmadığı bu duygu patlamasını bir referans noktası olarak kaydediyormuş.
O yüzden hala işte hatırlarım diyoruz o ilk aşkımızı.
Yani aslında biz yıllar sonra o kişiyi değil, o kişinin bizde hissettirdiği o ilk olma halini özlüyoruz ve anımsıyoruz.
Filtresiz, korumasız, her şeye evet diyen o cesur kalbimizi özlüyoruz aslında.
Şimdi ilk aşk bir kıyas noktasıdır.
Sonra gelen herkesi...
Bilincimiz açık ya da kapalı olsun o ilk çıtaya göre ölçüyor.
Ama 90'lardaki o ilk aşkın bir farkı vardı.
Saklayacak bir profilimiz, engelleyecek bir butonumuz yoktu.
Sadece biz ve o çıplak duygu vardı.
Belki de bu yüzden o kadar unutulmaz.
Çünkü o zamanlar kalbimizi açmaktan bu kadar da korkmuyorduk gerçekten.
Peki 90'lı yıllarda ilk aşkını falan yaşamış ve şimdilerde yani 40'lı yaşlarını süren ya da şöyle söyleyeyim hani 30-35 ve sonrasını yaşayan bizim kuşağa gelelim şimdi.
Şimdi işte o 90'lı yılların o büyük mektuplu kasetli aşklarını görüp büyüyen ama bugün flört uygulamalarının işte ghosting'in hızın dünyasında hayatta kalmaya çalışan bizlere gelelim.
Yani işte 30'lu 40'lı yaşlarımıza gelelim.
Biz biraz garip bir yerdeyiz hanımlar bence.
Kalbimiz hala o 90'ların naifliğini, o tırnak içinde söylüyorum emek verilen romantizmi arıyor ama aklımız bugünün dünyasındaki o aman dikkat et, kendini kullandırma falan diyen
temkinli sese teslim olmuş durumda.
Bir yanımız hala o eski şarkılardaki gibi yansın bu dünya ya da beni yak kendini yak demek istiyor.
Diğer yanımız aman şimdi kim uğraşacak bu dramayla huzurum kaçmasın diyor.
Bazen kendime soruyorum.
Acaba biz mi fazla romantik kaldık?
Yoksa bugünün ilişkileri mi fazla mekanikleşti?
Şimdi 40 yaşından sonra birine kalbini açmak 20'li yaşlardaki o fütursuz cesaretle olmuyor tabii ki.
Artık bagajımız dolu.
Eski kırgınlıklar, işte biten evlilikler, hayal kırıklıkları falan var.
Her yeni insan işte acaba bu da mı ghost diyecek?
İşte bu da mı hazır değilim?
Kafamda çözmem gereken sorular var falan diyen biri çıkacak.
Yine mi aynı döngü diye bakıyoruz?
Ama bizim şöyle bir avantajımız var tabii ki 40'lı yaşlarda ya da 30-35'den sonra daha doğrusu aşkın başka bir güzelliği var.
Aşkı yaşamanın o da farkındalık.
Başka bir bölümde de anlatmıştım artık ne istemediğimizi çok iyi biliyoruz.
O 90'ların körü körüne aşkı bitti belki ama yerine daha ayakları yere basan daha gerçek bir bağ kurma isteği de geldi.
Ama yine de arada bir bir mesajın gelmesini beklerken o eski sabit telefonun başında beklediğimiz heyecanı özlemiyor değiliz değil mi?
Fazla mı temkinli olduk yoksa sadece kalbimizi korumayı mı öğrendik onu da açıkçası bilmiyorum.
Ama hem bugünün dünyasında bugünün aşklarını yaşarken içimizde hala eski romantik günleri hatırlamak işte bizi zorlayan kısımda zannedersem bu oluyor.
Bir de bugünlerin...
Çok yorucu bir flört durumu var.
O da böyle cool görünme çabası, bir stratejist gibi yaklaşmak.
Şimdi hatırlayın 90'ları, birini sevdiğinde, özlediğinde ya da merak ettiğinde bunu bağıra çağıra söylerdik.
İşte kapısına giderdik, arkadaşa not gönderirdik, saatlerce telefon beklerdik.
Heyecanımızı saklamazdık yani ve çok kısıtlı görüşme zamanlarımız da olduğu için her görüşme...
Esnasında duygumuz neyse bunu hemen dile getirmek isterdik.
Çünkü belki de uzun bir süre birkaç gün göremeyeceğiz o kişiyi diye.
Yani duygularımız cool değildi.
Duygularımız gerçekti.
Peki şimdi bence şu anda bir oyun teorisinin içindeyiz biz.
İşte mesaj mı geldi? Dur.
Hemen cevap verme. Bekle.
Aa ne demek o hemen cevap vermek?
O ne kadar sürede yazdıysa sen de o kadar bekle.
Çok soru sorma. Çok ilgi göstermiyor gibi yap.
Benim de bir hayatım var, senin çok da takmıyorum mesajını alt metne işle.
Ya yahu biz ne ara duygularımızı birer zayıflık olarak görmeye başladık?
Neden fazla ilgili görünmek bir suç haline geldi?
Ya bugünün en büyük ilişkisel problemi şu, kimse gardını indirmek istemiyor.
Herkes bir zırhın arkasında ama bir zırhın arkasındayken başka birinin kalbine nasıl dokunabiliriz ki?
Gerçek şu ki cool görünmek bizi yalnızlıktan korumaz, sadece bizi yalnızlaştırır.
90'larda o rezil olmayı göze alan, aşkı için kapılarda yatan, seni seviyorum diye bağıran o halimiz, bugünün o, mesajı 3 saat sonra cevaplayan halimizden çok daha güçlüydü.
Çünkü gerçek güç, duygularını saklamakta değil, o duyguların arkasında duracak cesareti göstermektedir.
Sahi en son ne zaman strateji yapmadan sadece kalbimizden geleni söyledik karşımızdakine, siz de bir düşünün bakalım.
Şimdi diziyi izlerken John F.
Kennedy Jr. ile Carol'ın baseti hikayesi olduğunu söylemiştim.
Bu arada dizi şöyle bir formatta olacakmış.
Sanırım bu 8 bölümde bitecek.
Ama bir sonraki Love Story başka bir gerçekten büyük aşk yaşayan muhtemelen ünlü bir çiftin hikayesi olacak.
Böyle devam edecekmiş Love Story dizisinin serisi.
Bunu öğrendikten sonra dedim ki peki benim başka böyle kim var?
Hani dünyaca ünlü aşklarını böyle doyasıya yaşayan.
hiçbir şeyi saklamadan, gerçek duygularını göstererek yaşayan aslında neler var tabii ki, ne tutkulu aşklar var.
Şarkı sözlerine dönüşmüş işte veya yarım kalmış.
Ama benim efsanemi ele alacağım bu bölümde çünkü sunucu benim.
O yüzden tabii ki benim dediğim olacak.
Şimdi 90'ların sonunda o dönemin en parlayan iki yıldızı vardı biliyorsunuz.
Brad Pitt ve Jennifer Aniston.
Ben Brad Pitt'i İhtiras Rüzgarları filmiyle ilk defa tanıdım.
Beynime ve kalbime...
Kazıdım ve gömdüm. Hala kendisi oradadır.
Jennifer ise tabii ki bir Friends dizisi severiyim ben de.
Ve tabii ki Brad Pitt'in hayatında da olduğu için sevdiğim bir figür oldu.
Hatırlayın o günleri onlar için böyle altın çift diyorlardı.
Yani çok kusursuz görünüyorlar, ışıl ışıl görünüyorlar.
Aşkın en somut, en masalsı hali sanki onlardı.
Ama tabii sonra ne oldu?
İşte 2005'te o masal tüm dünyanın gözü önünde darmadağın oldu.
Araya başka bir tutku, başka bir kadın.
Jolie girdi ve Jennifer o meşhur mağdur, şey mağdur, mağdur kadın etiketini sırtına alıp milyonların önünde kalbi kırık bir şekilde kaldı.
Peki bu hikaye neden unutulmaz biliyor musunuz?
Sadece o büyük ayrılık yüzünden değil, asıl büyü.
Yıllar sonra ikisi de 50'li yaşlarına geldiğinde gerçekleşti aslında.
Bir ödül töreniydi hatırlamıyorum hangisi olduğunu.
Brad Pitt'in Jennifer'ın elini tuttuğu o meşhur an vardı hatırlarsınız siz de.
İnstagram'da çok karşımıza çıktı.
Hepimiz bir falan dedik böyle minnoş olduk onları öyle görünce.
İşte 90'ların o yarım kalmış aşkının yıllar sonraki olgunluk hali aslında.
Ghosting falan yapmadan, birbirini sosyal medyadan engellemeden, bunca yılın, bunca kırgınlığın ve bunca yaşanmışlığın ardından birbirine şefkatle bakabilmek.
Bugünün ilk kavgada engelleyip bir daha adını anmayan dünyasından bakınca Brad ve Jennifer bize şunu söylüyor.
Aşk şekil değiştirebilir, bitebilir.
Ama bir zamanlar kurulan o gerçek bağ eğer sahici ise bir ömür boyu saygıya ve dostluğa dönüşebilir.
Sahi siz eski aşkınıza yıllar sonra o sahnede Brad'in Jen'e baktığı gibi bakabilir miydiniz?
Yoksa o yarayı hala kanatıyor mu olurdunuz?
İşte 90'ların o büyük aşkı dediğimiz şey bitişinde bile bir zarafet barındırılabiliyormuş ya.
Hey git 90'lar ya.
Çok özlüyorum. Ve geldik bu nostaljik, biraz sızılı ama çokça gerçek yolculuğun sonuna.
90'ların o mektup kokulu sokaklarından geçtik.
Bugünün kaydırmalı dijital dünyasına çarptık.
Hatta Brad ve Jen'den bile bahsettik ya.
Kasetlerin üzerine yazılan o gizli isimleri falan hatırladık.
Peki bunca şeyi konuştuktan sonra elimize ne kaldı?
Yani sorun sahiden aşkın değişmesi mi?
Yoksa sorun bizim o aşkın içindeki bizi kaybetmemiz mi?
Eskiden o 90'lı yıllarda insanlar birbirlerini kaybetmekten korkardı hanımlar.
Bir kavga olduğunda kapıyı çarpıp çıkmak değil, O kapının önünde beklemek vardı.
Bir hata yapıldığında sıradaki gelsin demek değil nasıl tamir ederiz demek vardı.
Çünkü emek o zamanlar bir zayıflık değildi.
Aşkın en büyük ispatıydı.
Şimdi ise şimdi çoğu insan bir başkasını değil sadece kendini kaybetmekten korkuyor.
Gardını indirmekten, seni seviyorum derken savunmasız kalmaktan, reddedilmekten yani aslında kısacası insan olmaktan korkuyor.
Herkes o kadar cool, herkes o kadar meşgul ve herkes o kadar ulaşılmaz ki gerçek bir bağ kuracak boşluk kalmıyor kalplerimizde.
Belki de büyük aşk hikayeleri artık çıkmıyor değil, biz o hikayeleri yaşayacak kadar cesur değiliz artık.
Bir love story yazmak için sadece bir partnere değil, o partnerin karşısında çırılçıplak bir kalbe ve bitmek bilmeyen bir sabre ihtiyaç var.
Kapatırken size şunu sormak istiyorum.
Elinizde bir zaman makinesi olsaydı?
90'ların o zahmetli ama gerçek aşkına mı dönerdiniz?
Yoksa bugünün o hızlı ama yalnız dünyasında mı kalırdınız?
Unutmayın, aşk hala orada bir yerde.
Sadece bazen bir ekranın arkasında değil, bir emek kutusunun içinde saklı.
Yani demek istiyorum ki çıkma teklifi geri gelsin arkadaşlar.
Bir sonraki bölümde yine burada hayatın tam kalbinde buluşmak üzere.
Ben Gökçe, kendinize ve en çok da kalbinize iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
