
İş yerlerinde çalışan anneler ve çocuğu olmayan kadınlar arasında görünmeyen bir terazi var. Kim daha esnek, kimin zamanı daha kıymetli, kimden ne beklenmeli… Bu sorular çoğu zaman açıkça konuşulmasa da iş hayatının içinde sessizce dolaşıyor. Bu bölümde o görünmeyen teraziyi ve kadınların iş hayatındaki farklı gerçekliklerini konuşuyoruz.
Transkript
Sevgili dinleyici, az sonra yeni bölüm başlayacaktır.
Dinlemeye başlamadan önce lütfen Kadın Dediğin podcast kanalını takip edip bildirimleri açmayı unutmayın.
Keyifli dinlemeler. Merhabalar, Kadın Dediğin'e hepiniz hoş geldiniz.
Ben Gökçe. Bugün aslında konuşurken kelimelerimi çok dikkatli seçmem gereken ama bir o kadar da içtenlikle konuşmak istediğim bir konuyla karşınızdayım.
Şimdi ofislere gidiyoruz, iş yerlerine gidiyoruz.
İşte o iş yerlerindeki koridorlarda fısıldanan, bazen bir bakışla, bazen derin bir iç çekişle hissedilen bir görünmez terazi var.
Onu konuşmak istiyorum. Yani iş yerinde anne olmak ya da olmamak.
İşte bütün mesele bu.
Bunu konuşacağız bugün. Hemen en başında şunu söylemek istiyorum.
Bugün burada bir tarafın avukatlığını yapıp böyle diğer tarafı karşıma almaya gelmedim.
Aksine her iki tarafında yani iş yerinde çalışan bir anne olmakla Aynı iş yerinde çocuğu olmayan çalışan bir kadın olmak taraflarından bahsediyorum.
Bu her iki tarafın da haklı olduğu ama sistemin içine sıkışıp kaldığı o gri alanı konuşmak istiyorum bugün.
Kendi gözlemlerime baktığımda da şunu görüyorum.
Yani bir anda sabahın köründe evdeki o devasa lojistik operasyonu yönetip işe gelen, ne bileyim aklı çocuğunun hastalığında ya da okul gösterisinde kalsa da profesyonel duruşundan ödün vermemeye çalışan
anneler var. Onların yaşadığı zaman baskısını, sürekli bir yerlere yetişme halini ve toplumsal beklentilerin ağırlığını görmezden gelemem.
Onların iş yerinden almak zorunda kaldığı her izni ve izin alma sürecinde hissettiği o karnındaki ağrıyı çok iyi anlıyorum.
Ve aslında bunun bir lütuf değil, bir yaşam mücadelesinin parçası olduğunu da çok iyi biliyorum.
Ama diğer yandan madalyonun hemen arkasında başka bir kadın daha görüyorum.
Çocuğu olmadığı için nasıl olsa vakti vardır diye düşünülerek akşam toplantıları üzerine yıkılan, ne bileyim bayram tatillerinde ya sen kalabilirsin aslında, çoluk yok, çocuk yok, derdin de yok, oh kimse de olmaz
şimdi bayram döneminde, rahat rahat çalışırsın denilerek planları son sıraya atılan o kadın.
Onun yaşadığı görünmez mesailere ya da ne bileyim işte evcil hayvanına duyduğu sorumluluğun ya da sadece kendini ayırmak istediği vaktin neden daha az kıymetli görüldüğünü de sorgulamadan edemiyorum açıkçası.
Benim bugün asıl sormak istediğim şu, biz neden bu iki kadını birbirine rakipmiş gibi hissettiren bir sistemin içindeyiz?
Annelerin yaşadığı o vicdan azabı ile çocuksuz kadınların yaşadığı o her an müsait görülme adaletsizliği aslında aynı kökten beslenmiyor mu?
Bugün kimseyi hedef göstermeden, kadının değerini anneliğiyle ya da hırsıyla ölçmeyen daha adil bir çalışma modelini hayal edelim istiyorum.
Çocuğun varsa fedakarsın, yoksa da müsaitsin etiketlerini bir kenara bırakıp, İnsanın hayat sorumluluklarına bütünsel bakmaya hazır mısınız?
Girişte bahsettiğim o görünmez terazinin en çok sarsıldığı yerlerden biriyle başlayalım isterseniz.
Şu izinler ve esneklik meselesi.
Kendi çalışma hayatım boyunca da çok net gözlemlerim oldu.
Bir anne için esneklik bir lüks değil, aslında o işi sürdürebilmesi için oksijen kadar gerekli bir ihtiyaç bu çok net.
Çocuğun okuldaki ilk günü ve bunun annede yarattığı heyecan.
Ya da aniden okuldan gelen bir telefon ve çocuğunun çok ateşlendiğini öğrenmesi.
Ya da süresi uzun gibi görünen ya geni mi diyerek ofis içinde fısıldaşılan süt izinleri.
Bunlar birer kaytarma alanı değil.
Bir insanın hayatındaki en temel sorumluluğunun profesyonel hayatla çarpıştığı anlar aslında.
İşte bir çalışan annenin o anlarda iş yerinden aldığı o yarım günlük izin ya da evden çalışma esnekliği aslında onun işi olan bağlılığını koparmayan çok ince bir bağ.
Ve ben sistemin bu esnekliği bir lütuf gibi sunmak yerine çalışan bir annenin en doğal hakkı olarak görmesi gerektiğine yürekten inanıyorum.
Çünkü çok iyi biliyorum ki çalışan annelerin almak zorunda kaldığı her izin kendisinde aynı zamanda ruhsal bir yük de yaratıyor.
İşte çok izin aldığımı düşünecekler, kaytardığımı sanacaklar diye iç sesler başlıyor.
Ya da işte bu ara çok izin aldım diyerek.
Başka birilerinin işte ne bileyim arkadaşını, annesini vesaire çocuğunun sorunu ile ilgilenmeye, yönlendirmeye çalışmaya başlıyorlar.
Bu çok zor bir durum gerçekten.
Bunu yaparken bir de sürekli bir planlama ve organizasyona çaba gösteren de bir durum olduğu için ekstra bir yoğunluk ve yük bindiriyor çalışan annelere.
Peki terazinin diğer kefesinde neler oluyor?
İşte orada da anne olmayan kadının sessiz mücadelesi başlıyor.
O zaman da şunu sorgulamadan edemiyorum.
Neden bir kadının esneklik hakkı genellikle çocuk üzerinden meşrulaştırılıyor iş yerlerinde?
Yani mesela işte bir arkadaşımın evcil hayvanı hastalandığında yaşadığı o çaresizliği hatırlıyorum.
Benim de bir evcil hayvanım var ve onu çok iyi anlayabiliyorum.
Mesela kedinizin hastalığı için izin istemek, ya saçmalama bakışıyla karşı karşıya gelmektir aslında.
Aranızda yaşayanlar varsa da bunu çok iyi bilirler, beni de çok iyi anladılar.
Ya da yine ne bileyim bir yaşlı bir aile büyüğünüze mesela bir büyük teyzeniz vardır ailede ama sizin için anneniz kadar babanız kadar önemli ve değerli biridir.
İşte böyle önemli birinin hastalığında yanında olmak, doktoruna götürmek ya da bakım vermek zorunda olan bir kadının omuz önündeki yükü de düşünün lütfen.
Ama sistem orada sanki biraz daha katı kesiliyor.
Daha doğrusu yaptığınız açıklamalar şirketleriniz ya da yöneticileriniz için çok tatmin edici olmayabiliyor.
Mesela çocuğum düşmüş hemen çıkıyorum diyen birine genelde çok fazla ekstra soru sorulmaz.
Yani çocuğu düşmüş ve annenin hemen yanına gitmesi gerekiyor.
Çocuktur en nihayetinde diye.
Ama diğer yandan köpeğim kusuyor işe gelemeyeceğim diyemezsiniz bile ya da uzun uzun açıklamanız gerekebilir.
Hele karşı taraftaki kişi de anlayışsız biriyse ulan bari başka yalan bulsaydı falan diye düşünür.
Yani örtülü bir alt metin oluyor bu tip durumlarda ve aptal olmadığımız için de tabii hepimiz bunu çok net hissedebiliyoruz.
Bayram tatillerinde, okul tatillerinde ya da yılbaşı nöbetlerinde öncelik çocuklu olanlarda dendiğinde çocuksuz kadının kendi ailesiyle, sevdikleriyle ya da sadece kendisiyle geçirmek istediği vaktin
de aslında önemli olduğu çoğu zaman iş yerlerinin aklına bile gelmiyor.
Benim burada gördüğüm asıl sorun esnekliğin sadece ebeveynlik üzerinden tanımlanması.
Oysa hayat sadece çocuk büyütmekten ibaret değil.
Her birimizin farklı hayat sorumlulukları, farklı tutkuları ve iyileşmeye ihtiyaç duyduğu farklı alanları var.
E şunu sormak istiyorum o zaman.
Esneklik bir ödül müdür?
Yoksa modern iş dünyasının her bireye hayat tercihi ne olursa olsun tanıması gereken bir standart mı?
Ben diyorum ki anne olan arkadaşımın o okul gösterisine gitmesi ne kadar haklı ve gerekliyse Anne olmayan arkadaşımın da kendi hayatındaki o kritik ana vakit ayırabilmesi bir o kadar meşrudur.
Yani birinin ihtiyacı diğerinin yükü olmamalı.
Siz ne dersiniz? Çok merak ediyorum.
Esneklik kavramı çocuk odaklı olmaktan çıkarıp insan ve sorumluluk odaklı bir yere taşıyabilir miyiz sizce?
Şimdi esneklik konusundan bahsettik ama meselenin bir de görünmeyen mesai boyutu var ki bence burası her iki tarafında en çok yoruldu.
Ama birbirini anlamaya en çok ihtiyaç duyduğu yer.
Kendi gözlemlerimden yola çıkarak şunu söyleyebilirim.
Bir kadının anne olduktan sonra işte bakın tırnak içinde altını çizerek söylüyorum.
Vaktinde çıksa bile hep sanki bir erken çıkıyor imajı oluyor.
Aslında vaktinde çıkıyordur ama böyle gözler hep ona gider hemen.
O yüzden bazı çalışan anneler şey yapardı hatta.
Diyelim ki mesai altıda bitiyor.
Yani biraz altıyı üç geçe beş geçe hani kapıdan ilk çıkan ben olmayayım diye bir durumları da oluyor gerçekten.
Ve ayrıca ben böyle kendi adıma çalışan annenin mesai'den çıkışını izlerken aslında onun dinlenmeye değil de dünyanın belki de en yoğun ikinci vardiyasına başladığını da çok net görebiliyorum.
İşte çocuğunu okuldan almak için işten 15 dakika erken çıkması gerekiyorsa kimseye gözükmeden sessizce yok olmayı isteme çabasını da görebiliyorum.
İşte gene erken çıkıyor falan denir ya da...
Ay diğer anneler ne yapsın peki diye ahkam kesenler de gözümün önüne geliyor.
Siz de bildiğiniz bu toksik tipleri ofisinizde bundan da eminim.
Üstelik o ofis kapısından çıktığı an dediğim gibi mesaisi de bitmiyor.
Aksine işte kreş yolu, ev telaşı ve en önemlisi devamlı olarak çalışan annelerde bu gerçekten çok fazla var.
Acaba çocuğumun bir şeyini eksik bıraktım mı sorusunun yarattığı o zihinsel yükle yeni bir süreç başlıyor onlar için.
İş yerinde erken çıkıyor gibi algılanabilen o anların...
Aslında bir annenin kalbinde nasıl bir tempo ve bazen de vicdan azabı yarattığını da bilmek gerek.
O aslında herkesten daha hızlı ve odaklı çalışmak zorunda kalıyor.
Çünkü o akşamki kısıtlı vaktin her saniyesi onun için çok çok kıymetli.
Bu bitmek bilmeyen tempoya ve gösterilen bu büyük çabaya da yürekten hak veriyorum ben.
Peki gene terazinin diğer tarafına bakalım.
Orada da işte anne olmayan kadınların yaşadığı adına ben sessiz mesai diyebileceğim.
Başka bir sorun görüyoruz aslında.
O da şu. Genelde çocuğu olmayan kadın çalışanlardan akşam saatlerinde ofiste mesaiye kalması ya da hafta sonu bir projeyi işte üstlenmesi isteniyor.
Çalışan anneler için şimdi onun çocukları var ya senin ayak bağın da yok.
Yarım güncük bir şey zaten ona gelebilirsin diye aslında üstü kapalı sen geleceksin mesajı veriliyor.
Ve o hafta sonu gelinen yarım günlük projelerde asla yarım gün olmuyor biliyorsunuz.
Hep de daha fazla uzun sürüyor.
Şimdi bir insanın evde kendisini bekleyen küçük bir çocuğun olmaması, onun dinlenmeye, kendine vakit ayırmaya ya da sevdikleriyle olmaya duyduğu ihtiyacın daha az olduğu anlamına gelmez halbuki öyle değil mi?
Nasıl olsa vakti vardır varsayımıyla son dakika işlerinin veya bir de durum bir de şeyler var seyahatler var az kalsın unutuyordum.
İş seyahatlerinin doğal adayı haline getirilmek o kadının da kendi hayat alanı üzerindeki kontrolünü zayıflatabiliyor aslında.
İşte tam bu noktada.
Her iki tarafın da aslında aynı yerden yaralandığını düşünüyorum ben.
Anneler bir zaman baskısı ve yetişememe kaygısıyla boğuşurken anne olmayan kadınlar da her an ulaşılabilir olma ve özel hayat sınırlarının bulanıklaşmasıyla mücadele ediyor.
Benim buradaki düşüncem aslında şu bir annenin çocuğuna ayırdığı vakit ne kadar hayatı ve kıymetliyse anne olmayan Bir kadının kendi yaşamına, hobilerine ya da sadece sessizliğine
ayırdığı vakitte o kadar saygı değerdir.
Bir tarafın fedakarlığı, diğer tarafın müsaitliği üzerine inşa edilmemeli.
Ya da çalışan annelere de tabii senin çocuklar falan olduğu için falanca kişi de tüm iş yükünü üstleniyor gibi altında alay ve ima yatan söylemler de söylenmemeli.
Aslında ez cümle sorun biz kadınlarda değil.
Verimliliği sadece ofiste geçirilen saatle ölçen ve özel hayatın her türüne eşit derecede saygı duymayı henüz tam olarak öğrenmemiş sistemlerde.
Yani sizce de bir annenin verimlilik mücadelesiyle anne olmayan bir kadının özel vakit hakkını aynı nezaketli savunamaz mıyız ya da bunu şirketler yapamaz mı?
Şimdi gelelim meselenin belki de en böyle üstü kapatılan görünmez ama keskin bariyerlerine.
Kariyer yolculuğumuzda üzerimize yapıştırılan o etiketler ve bu etiketlerin yarattığı o sessiz engellere.
Önce şu annelik sonrası kadın yavaşlar önyargısını bir masaya yatırmak istiyorum.
Kariyerinin zirvesinde olan bir kadın anne olduktan sonra terfi listelerinde şimdi önceliği çocuktur bu sorumluluğu kaldıramayabilir denilerek geri plana itilmesi büyük bir haksızlık.
Yani benim şahsi düşüncem aslında şu.
Bir anne aslında omuzlarına aldığı o yiğidin sorumlulukla birlikte dünyanın en zorlu kriz yönetimi eğitimini tamamlamış oluyor bence.
Yani aynı anda on farklı şeyi düşünebilen, zamanı saniyelerle yöneten bir kadının liderlik vasfını sadece işte evde çocuğu var diye sorgulamak yani ne kadar adil.
O kadının kariyer hırsı ya da üretim arzusu çocuk sahibi olunca bir anda buharlaşmıyor ki.
Aksine çoğu zaman çocuğuna daha iyi bir gelecek sunmak için daha da perçinleniyor.
Onu sadece anne kimliğiyle kodlayıp profesyonel gücünü görmezden gelmek işte bu şirketlerin en büyük yanılgılarından biri bana göre.
Peki yine terazinin diğer tarafına gidiyoruz.
Anne olmayan kadınlar hangi görünmez bariyerlerle boğuşuyor?
Orada da durum hiç de kolay değil.
Şimdi anne değilseniz sistem size bazen bir risk ya da bir belirsizlik gözüyle bakabiliyor.
Şöyle ki bir kadının tam kariyerinde yükseleceği noktada sistem şöyle düşünebiliyor.
Ya yakında evlenirse ya da işte evleneli 2-3 yıl oldu şimdi projeye başladığımızda çocuk falan yapıp giderse şeklinde o örtülü endişeleri başlıyor şirketlerin.
Bir kadının gelecekteki olası yaşam seçimlerinin bugünkü emeğinin ve yetkinliğinin önüne bir engel olarak konulması onun profesyonelliğine karşı da büyük bir güvensizlik oluşturuyor açıkçası.
Yani böyle bir şey hisseden bir kadın ya o iş yerinde de çok kalmak istemiyor işte güvensizlikler ve iş yerinden kopuşlar böyle başlıyor.
Aynı zamanda anne olmayan kadınların üzerine yapıştırılan o aşırı hırslı ya da hayatı sadece işten ibaret etiketlerinin yarattığı duruma ne demeli peki?
Yani sanki bir kadın anne değilse tüm enerjisini ve vaktini işe feda etmek zorundaymış gibi bir algı yaratılması da çok yıpratıcı gerçekten.
Nasıl olsa başka sorunluğu yok.
Her yükü omuzlayabilir varsayımı o kadının kendi hayatı için çizdiği sınırları adeta un ufak edebiliyor.
Oysa bir kadının başarısı...
hayatındaki bir boşluğun dolgusu değil, tamamen emeğinin, yeteneğinin ve seçimlerinin bir sonucudur.
Ya burada asıl üzücü olan ne biliyor musunuz?
Her iki tarafında sadece kendi yaşam seçimleri ya da böyle tırnak içinde söylüyorum, potansiyel olası seçimleri üzerinden bir yetersizlik veya fazlalık hissiyle test edilmesi iki tarafında.
Bir anneye yeterince odaklı değilsin denilirken, çocuksuz bir kadına her an gidebilirsin ya da hayatın sadece işten ibaret denilmesi, İkisi de aslında aynı kapıya çıkıyor.
Kadını iş performansı yerine hayat tarzıyla ve olasılıklarla yargılama kapısına çıkıyor ne yazık ki.
Ben şunu hayal ediyorum.
Terfi toplantılarında bir kadının evdeki sorumlulukları ya da gelecekteki çocuk planları değil, sadece masaya koyduğu vizyon ve başarısı konuşulsun.
Gelin birbirimizin kariyer yolculuğuna bakarken şu soruları soralım.
Neden başarıyı sadece fedakarlık üzerinden tanımlıyoruz?
Ve neden bir kadının potansiyelini onun anne olup olmaması üzerinden sınırlıyoruz?
Bence bizler bu etiketleri söküp attığımızda o kariyer basamakları hepimiz için çok daha hakkaniyetli bir hale gelecek.
Yani siz ne dersiniz merak ediyorum.
Bir kadını sadece yaptığı işle, emeğiyle ve vizyonuyla değerlendirmek bu kadar zor mudur ya?
Bu kadar zor olmamalı öyle değil mi?
Peki buraya kadar hemen her şeyi konuştuk.
Yani bir iş yerinde çalışan anneyle anne olmayan çalışan kadınla ilgili olabilecek noktalara değindim diye düşünüyorum.
İşte iki tarafında omuzlarındaki o farklı ama bir o kadar da ağır yükleri değerlendirdik.
Şimdi asıl soruya gelelim. Biz kendi iş yerlerimizde çalışma masalarımızda bu değişimi nasıl başlatabiliriz?
Yani tabii bunu çok asi ve çatışmacı bir yerden yapmanızı istemiyorum.
Yani hiçbirinizin işinizi kaybetmesini istemem gerçekten.
O yüzden yani gerçek bir kültür dönüşümü yaratmaktan bahsetmek istiyorum aslında.
Çünkü yani şuna da inanıyorum büyük değişimler böyle devrim niteliğinde kararlarla bağırarak çağırarak değil de günlük dilimizi ve birbirimize bakışımızı değiştirdiğimiz o küçük anlarda başlayabilir
gerçekten. Şimdi öncelikle iş yerlerimizdeki esneklik kavramını yeniden tanımlamalıyız.
Yani esneklik sadece bir çocuğun ateşi çıktığında kullanılan bir acil durum butonu olmamalı.
Ya bu bir ebeveyn hakkı değil bir çalışan hakkı olmalı ve bunu böyle modern bir iş modeli olarak savunmamız gerekiyor.
İşte bir anne okul toplantısına gitmek isterken ne kadar haklıysa işte bir başka kadın evcil hayvanı, aile büyüğü veya işte ne bileyim kişisel bir eğitimine gitmek istemesinde de o kadar haklı.
Eğer esnekliği insan odaklı bir hale getirebilirsek anne olan ve olmayan kadınlar arasındaki o görünmez rekabeti de bence kendiliğinden ortadan kaldırmış oluruz.
İkinci olarak birbirimizin savunucusu olmayı deneyebiliriz.
Ki çok önemli bir şey bence bu.
Yani ofis içinde bir annenin performansına dair haksız bir yorum duyduğumuzda ya da çocuksuz bir kadına nasıl olsa vakti var diye fazladan iş yüklendiğinde sessiz kalmak yerine nazik
ama net bir şekilde duruş sergileyebiliriz.
İşte ne bileyim onun bu projeyi vaktinde ve kaliteli bir şekilde bitireceğinden eminim diyerek bir anneye destek olabilir.
Ya da hepimizin akşam saatleri kendine özel.
Dolayısıyla iş dağılımını daha dengeli yapabilir miyiz diyerek çocuksuz arkadaşımızın sınırlarını koruyabiliriz.
Unutmayın, biz birbirimizin sınırlarına saygı duyduğumuzda sistem de bize saygı duymak zorunda kalacak.
Ve belki de en önemlisi verimlilik algımızı dönüştürmeliyiz.
Yani başarıyı ofiste sabahlamakla değil, ortaya koyduğumuz vizyonla ölçen bir kültürü teşvik etmemiz gerekiyor.
Yani işte yöneticilerimizle konuşurken, Kaç saat çalıştığımı değil de neyi ne kadar kaliteli ürettiğimi merkeze almak isterim sizin için de uygunsa.
Bu teklifi masaya getirmek sadece kendimiz için değil bizden sonra gelecek olan tüm kadınlar için o kariyer bariyerlerini esnetmek anlamına geliyor bence.
Ben şuna tüm kalbimle inanıyorum.
Biz kadınlar birbirimizi haklı bularak ve birbirimizin o farklı hayat ritimlerine alan açarak bu sistemleri iyileştirebiliriz.
Sorun bizim hayat tercihlerimiz değil, o tercihleri birer kusur gibi gören eski bakış açıları.
E hadi gelin, yarın işe gittiğimizde o görünmez teraziye bir daha bakalım.
Bu sefer birini aşağı çekmek için değil, her iki kefeyi de adaletle dengelemek için.
Çünkü biz el ele verdiğimizde o ofisler sadece iş yapılan yerler olmaktan çıkıp, her kadının kendi kimliğiyle, tercihiyle ve emeğiyle var olabildiği gerçek birer
yaşam alanı haline gelebilir.
Ben buna inanıyorum gerçekten. Yan masamızdaki kadına sadece bir iş arkadaşı olarak değil, kendi dengesini kurmaya çalışan bir yol arkadaşı olarak bakın lütfen.
Çünkü değişim bir kadının diğerinin elini bırakmadığı o ilk anda başlıyor.
Bölümü bitirirken zihnimizde şu kalsın istiyorum.
Kadın Dediğin ne sadece anneliğiyle ne de sadece kariyer hırsıyla tanımlanır.
Kadın Dediğin kendi seçimleri ve her şartta birbirine açtığı o sonsuz şefkatle dünyayı dönüştürendir.
Bir sonraki bölümde yine bizi birleştiren hikayelerde buluşmak üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
