
İlişkilerde iki taraf da kendi dünyasında yüzde yüz haklıysa, ortadaki bu mutsuzluk kime ait?
Kadın Dediğin’in bu bölümünde; "beni dinlemiyorsun" çığlıklarını, hafta sonu biten sosyal pilleri ve "söyleseydin yapardım" cümlesinin arkasındaki o devasa zihinsel yükü konuşuyoruz. En önemlisi de haklılığımızın kibrine kapılıp, üslubumuzla "haklıyken nasıl haksız duruma düştüğümüzü" tüm detaylarıyla masaya yatırıyoruz.
Evdeki o gizli skor tahtalarını kırmaya hazırsanız; kulaklığınızı takın ve play tuşuna basın. Çünkü ilişkiler haklıların değil, birlikte yürümeye gönüllü olanların hikayesidir.
Transkript
İlişkilerde öyle anlar vardır ki, iki tarafta kendi iç mahkemesinde yüzde yüz beraat eder.
Haklılığından o kadar emindir ki o kürsüden asla inmek istemez.
Sen kendi dünyanda sonuna kadar haklısındır.
Çünkü günün sonunda o görünmez emeğin, zihinsel yükün altında ezilen sensindir.
Karşı tarafta, partnerinde, o da kendi dünyasında sonuna kadar haklıdır.
Çünkü ona göre söylenilen her şeyi yapmıştır.
Sen anlatırken sadece dinlenmek ve anlaşılmak istersin.
O ise çoktan bir mühendis edasıyla sana aksiyon planı hazırlamıştır.
Hafta sonu geldiğinde sen hayatın içine karışıp deşarj olmak istersin, onun ise sosyal pili bitmiştir ve evde kalıp izole olmak onun en doğal hakkıdır.
Peki, ikimiz de kendi dünyamızda bu kadar haklıysak, ortadaki bu mutsuzluk, bu yalnızlık hissi kime ait o zaman?
Kadın Dediğin'in yeni bölümüne hoş geldiniz, ben Gökçe.
Bugün ilişkilerin en cazip...
en tehlikeli ve asla bitmeyen sorusunu soruyoruz.
Kim haklı? Haklı çıkma savaşlarında aslında neleri kaybettiğimizi, skor tahtasını nasıl kıracağımızı konuşuyoruz.
Hazırsanız başlayalım.
Gelin şimdi önce
kim haklı krizlerimizin sebeplerine ama o en çok yaşanan sebeplerine bir bakalım.
Çok fazla sebebi var ama ben tabii ki bazılarını seçtim burada size anlatmak için.
Bunlar da böyle hepimizin evinde oluyordur eminim.
İlki ve en klasik olanı beni dinlemiyorsun.
Şimdi günün tüm yorgunluğuyla eve gelmişsiniz ya da akşam böyle kahve içerken, çay içerken partnerinize iş yerinde yaşadığınız bir haksızlığı anlatıyorsunuz.
İşte müdüre ne kadar kırıldığınızı, projenin nasıl elinizde kaldığını tam böyle içinizi dökerek anlatırken birden karşı taraftan şu ses yükseliyor.
E sen de yarın git iki aile falan açık açık konuş.
Tavrını koy. Hatta yazılı olsun ki unutulmasın.
Mail at CC'de şunu koy falan filan ya da ayrıl işte madem bu kadar mutsuzsun falan demeye başlar eşler öyle değil mi?
O an içinizdeki bakın bunu hepimiz yaşıyoruz.
Yalnız değilsiniz bunu yaşayanlar.
O an içinizdeki bütün o anlatma hevesinin kaçtığını hatta durduk yere partnerinize öfkelendiğinizi hissediyorsunuz öyle değil mi?
Yani ben sana çözüm sormadım ki beni sadece dinle diyorsunuz.
O da şaşırıyor. E haksızlığa uğradığını söyledin.
Ben de sana yardım etmeye çalışıyorum.
Suç mu yani bu? Alın size iki tarafında yüzde yüz haklı olduğu o meşhur kör döngü.
Şimdi erkek burada çözüm üretmeyi bir sevgi ve koruma dili olarak görüyor.
Onun dünyasında çünkü mantık çok basit.
Sevdiğim kadının bir sorunu var.
O zaman bunu çözmeliyim ki rahat etsin.
Haklı mı? Sonuna kadar haklı.
Peki kadın ne istiyor?
Kadın o an o sorunun böyle mühendisliğini yapmasını değil de duygusal olarak görülmeyi istiyor.
Dinlenilmeyi. Yani işte evet gerçekten çok zor bir günmüş, haklısın denmesini bir değer görme dili olarak okuyor aslında.
Kadın da haklı burada. Ama günün sonunda erkek beni tersledi diye, kadın da beni hiç duymadı diye yalnızlığına çekiliyor.
O zaman buradaki yeni sözümüz şu olsun sevgili Kadın Dediğin dinleyicilere.
Her sorunun hemen bir aksiyon planına ihtiyacı yoktur.
Bazen sadece şahit olunmaya ihtiyacı vardır.
Bunu bir kenara koyalım. Şimdi gelelim diğer sebeplerden birine.
Bu genelde cuma akşamı hortlayan bir kriz.
Onun adı da sosyal priz krizi.
Şimdi filmimiz bitiyor ya cuma günleri.
Şimdi iki tarafta hafta boyunca inanılmaz yoğun çalışmış.
İşte o plazalarda, toplantılarda, maillerin arasında böyle pes stili çıkmış.
Cuma akşamı oluyor. Şimdi bir taraf diyor ki...
Ay hadi giyin çıkalım, arkadaşlarla bir şeyler içelim, biraz hayatın içine karışalım.
Diğer taraf ise koltuğa adeta kök salmış, lütfen bana dışarısı falan deme, tek istediğim evde oturup hiçbir şey düşünmeden televizyona bakmak diyor.
Ve tartışma burada başlıyor.
Bütün hafta zaten evdeydik, hiç yanımda olmuyorsun, çok bencilsin falan gibi şeyler söylememeye başlıyoruz.
Karşı taraf ise savunmada.
Hafta içi insan görmekten yoruldum.
İki gün dinlenmek benim de hakkım değil mi?
Asıl sen bencilsin diye cevap veriyor.
Bakınca ikisi de kendi sınırını koruyor aslında.
Ama kaçırdığımız bir şey var orada.
O da şarj olma yöntemlerimizin ne kadar farklı olabileceği.
Birimiz dışarı çıkıp sosyalleşip insanlarla bağ kurarak o enerjiyi topluyor.
Diğerimiz ise tamamen izole olup sessizliği deneyimleyerek pilini dolduruyor.
İki talep de çok meşru.
İki taraf da ihtiyacını savunduğu için çok haklı aslında.
Kriz nerede çıkıyor biliyor musunuz?
Bu ihtiyaçları birbirimize bencillik veya ilgisizlik olarak etiketleyip fırlattığımızda çıkıyor.
Şimdi birlikte zaman geçirmek esnek bir paylaşımdan çıkıp zorunlu bir görev haline geldiğinde haklılık savaşı ilişkiyi kemirmeye başlıyor.
Oysa çözüm haklı çıkmaktı falan değil.
Farklı şarj olma yöntemlerimize birbirimizi suçlamadan Nasıl alan açabiliriz sorusunda gizli aslında.
Ve en meşhur üçüncü krize geliyorum.
Belki de biz modern kadınların omuzlarındaki en ağır, en görünmez yük.
Yani zihinsel yük krizi.
Evdeyiz. Gözünüzü canlandırmanız için böyle örnekler veriyorum.
Evdeyiz. Akşam yemeği yenecek.
Belki çocukların yaz okulu var.
Hafta sonu bir arkadaşımızın doğum günü var.
Mutfakta eksikler var.
Var, var, var. Kadın olarak kafanızın içinde dönen tilkileri bir düşünün.
Alışveriş listesi, çamaşırların yıkanması, yarınki kombinin hazırlanması, hafta sonu planın organize edilmesi vs.
vs. Bunların hepsi bizim kafamıza dönmeye başlıyor.
Ve sadece dönmekle de kalmıyor, plan olarak oturtulmaya da başlanıyor.
Tam o sırada partneriniz çok rahat bir şekilde koltukta oturuyor.
Siz böyle koştururken fark edip diyor ki, aşkım yorulduysan bıraksaydın ya, söyleseydin ben yapardım.
İşte o an, şu an bunu söylerken bile kulaklarımdan dumanlar çıkıyor.
İşte o an o iyi niyetli görünen cümle içinizde bir şeyi patlatıveriyor.
Şöyle patlıyor. Niye ben söylüyorum ya?
Sen göremiyor musun bu evde neyin eksik olduğunu falan diye parlamaya başlıyoruz.
Tabii erkek şok. Ondan da şöyle bir cevap.
Ne var ya? Ya yardım edeyim dedim yine suçlu oldum.
Söyle sen yapacaktım işte.
Yani niye bağırıyorsun? Şimdi iki tarafa da mikrofonu uzatalım.
Erkek burada görev odaklı bakıyor.
Bana bir görev verilmedi.
Verirse yaparım. Diyor ve haksızlığa uğradığını düşünüyor.
Haklı mı? Kendi minik mantıklarında evet.
Ama kadının isyan ettiği şey işin kendisi değil aslında.
Kadın da diyor ki o işi yapmaktan ziyade o işin yapılması gerektiğini düşünmek beni yoruyor diyor.
Çünkü söyleseydin yapardım cümlesi aslında bütün o zihinsel organizasyonun yani yöneticilik rolünün yine kadının omuzunda kalması demek.
Yani işi kimin fiziken yaptığı değil.
O işi akıl etme hükümlülüğünün kimde olduğu krizi bu.
Yani ben yapıyorum zaten, düşünüyorum ve yapıyorum.
Sen de düşünseydin de yapsaydın gibi düşünüyor kadın burada.
Yani kadın zihinsel olarak tükenmişlikten haklı, erkek ise işten kaçmadığı için haklı.
Ama ortada çözülmeyen devasa bir görünmez emek var.
Onu da es geçmemek lazım.
Peki bu senaryoların hepsinde iki tarafında kendince ne kadar haklı olduğunu gördük.
Şimdi yine ben bilirsiniz her podcast'e madalyonun bir de diğer yüzüne bakmayı çok severim.
O zaman şimdi madalyonun diğer yüzünü çevirelim ve o can alıcı soruyu soralım.
Biz neden ilişkilerde haksız olmayı bir ölüm kalım savaşına çeviriyoruz?
Neden hep o son sözü söyleyen, o haklılık madalyasını göğsüne takan taraf biz olmak istiyoruz?
Şimdi biz derken bunu sadece kadınlar için söylemiyorum.
Yani iki taraftan biri bunu hep istiyor.
Bu erkek de olabilir, kadın da olabilir.
Çünkü haksız çıkmak bizim için bir yenilgi, bir taviz ya da belki de daha derinde bir yerde değersizleşme gibi algılanıyor.
Fark etmeden şöyle bir tuzağa düşüyoruz.
Kendi haklılığımızı kanıtlamaya çalışırken aslında partnerimizi haksız çıkarmaya, yani onun algısını, onun duygusunu ve onun gerçekliğini yok saymaya başlıyoruz.
Ben haklıyım. O zaman senin hissettiğin şey saçmalık demeye getiriyoruz işi.
İşte tam bu noktada ilişkilerin o en tehlikeli kısır döngüsü yani şu meşhur savunma mekanizmaları devreye giriyor.
En çok duyduğumuz şey ne oluyor?
Başladın yine kendini savunmaya.
Şu savunma mekanizmanı bir kapat falan gibi sözler kavgalar esnasında çok olur biliyorsunuz.
Şimdi tartışma anlarını bir göz önüne getirin.
Genelde taraflardan biri haklı çıkmak için sesini yükseltip böyle tartışma argümanlarını sıralayıp Üst üste geldikçe diğer taraf ne yapıyor?
Çoğunlukla benim de gözlemlediğim bu hemen kepenkleri indiriyor değil mi?
İşte içine kapanıyor, sessizleşiyor.
Yani araya adeta nasıl diyeyim böyle aşılmaz bir duvar örüyor.
Psikolojide hatta buna stonewalling yani duvar örme deniyormuş hatta.
Şimdi duvar ören taraf haksız mı?
Aslında hayır. O an kendini o duygusal saldırıdan korumak için tek bildiği bir yöntem var.
Bunu seçiyor. Kendi dünyasında tabii ki haklı.
Peki üstüne giden taraf?
O da karşıdaki duvarı yıkıp bir iletişim kanalı açmak, sesini duyurabilmek için çırpınıyor.
O da kendi dünyasında haklı.
Ama ne oluyor günün sonunda?
Biri duvarın arkasında yalnız, diğeri duvarın önünde öfkeli kalıyor.
Şimdi haklılık savaşı bizi birbirimize çözüm üreten iki partner yapacağına aslında karşı karşıya savaşan iki düşmana dönüştürüyor.
Biz o an problemi çözmek için değil, Sırf kendi egomuzu ve haklılığımızı tatmin etmek için partnerimizi nasıl diyeyim böyle haksız çıkarma yarışına girmiş oluyoruz.
Şimdi buraya kadar beni dinleyen herkesin kafasında o meşhur soru oluştu diye düşünüyorum.
Hatta duyuyorum. Peki ee Gökçe yani bütün bunları anlattın da yani şimdi ne yapacağız?
Yani ikimiz de kendi dünyamızda bu kadar haklıysak bu düğümü nasıl çözeceğiz?
Sürekli alttan mı alacağız?
Her şeye susacak mıyız?
Tabii ki hayır. Çözüm ne sürekli böyle susup fedakarlık kurbanı olmakta ne de o haklılık bayrağını böyle devamlı dalgalandırmakta.
Eğer iki taraf da haklıysa yapacağımız şey tabii ki strateji değiştirmek ve olayı bir mahkeme salonundan çıkıp ortaklık masasına oturtmak.
İşte ilişkide o haklılık kilitlenmesini açacak iki tane pratik adım söyleyeceğim şimdi size.
Bunlardan bir tanesi şu.
Madalyayı bırak, ihtiyacı söyle.
Yani sen dili yerine ben dili kullanmak.
Şimdi tartışırken yaptığımız en büyük hata karşı tarafın karakterine saldırmak.
Sen zaten beni hiç dinlemiyorsun, sen zaten çok bencilsin, sen hiçbir şeyin sorumluluğunu almıyorsun falan falan falan diye sürekli karşı tarafa sen yapmıyorsun, sen etmiyorsun diye karakterine bir saldırı halinde oluyoruz.
Bu cümleleri kurduğunuz an karşı tarafın tek bir amacı kalıyor.
Kendini savunmak ve karşı hata geçmek.
İletişim orada... Bitiyor.
Biter de zaten. Ne yapmak lazım?
Bunun yerine haklılığınızı kanıtlama çabasını bir kenara bırakıp o anki saf ihtiyaca odaklanmak.
Onu söylemek lazım. Yani beni dinlemiyorsun yerine şu an çok doluyum ve sadece içimi dökmeye, senin tarafından duyulmaya ihtiyacım var.
Bana böyle hani şöyle yap böyle yap demeden işte akıl vermeden falan bir dinle olur mu?
Demeyi deneyin. Sorumsuzsun demek yerine ya bir şey söyleyeceğim.
Evin tüm organizasyonunu tek başıma düşünmek.
Beni o kadar fazla yoruyor ki bu yükü seninle paylaşmaya çok ihtiyacım var diyeyim mesela.
Unutmayın karşı taraf sen böylesin saldırısına duvar arar ama buna ihtiyacım var çağrısına mutlaka kulak verir.
Tabii ki doğru dürüst bir insan varsa karşınıza iki medeni insandan bahsediyorum burada.
Bir diğeri haklı çıkmayı değil anlaşılmayı hedeflemek.
Bu krizleri nasıl çözeceğiz, bu haklılık kilidini nasıl açacağız diye konuşuyorduk biliyorsunuz.
İki tane pratik adım söyleyecektim.
İlki sen dili yerine ben diliydi.
İkincisi haklı çıkmayı değil anlaşılmayı hedeflemek.
Yani bir tartışma olduğunda bir dahaki sefere sesler yükseldiğinde kendinize şu soruyu sorun.
Ben şu an bu tartışmayı kazanıp partnerimi evinde haksız ve ezik mi hissettirmek istiyorum?
Yoksa beni gerçekten anlamasını mı istiyorum?
Eğer amacınız, amacımız anlaşılmaksa bazen ezik hissetmesini de istiyoruz.
Karşı tarafın bunu da kabul edelim ve itiraf edelim.
Ama çoğu zaman derdimiz anlaşılmak.
Eğer amacımız anlaşılmaksa partnerinizin haklı olduğu o küçük payı bile ona teslim ederek işe başlayın.
Bazen bunu söylemek çok zor ama evet haklısın demek o tartışmanın büyümesini engelleyebilecek çok sihirli bir cümle.
Evet haklısın hayatım ya hafta içi çok yoruldun ve evde kalmak senin de hakkın.
Bakın burada onun haklılığını onaylıyoruz ama benim de hafta sonu biraz dışarı çıkıp hava alma ihtiyacım var.
Yani ikimizin de bu haklı talebini orta yolda nasıl buluşturabiliriz?
İşte bu soru sorulduğu an o skor tahtaları kırılır ve o masa bir savaş alanından çıkıp ortak bir çözüm masasına dönüşür.
Yani karşı tarafa buna bir sandviç metodu diye bir şey vardı bilirsiniz belki iş hayatından.
Sandviç böyle hani üst ekmek alt ekmek arada işte sandviç malzemesi.
Üst ekmekle önce ona olumlu bir şey söyle, sonra talebini söyle, ondan sonra da ortak bir çözüm önerisi için soru sor falan gibi bir metottu.
Aslında bu da ikili ilişkilerde çok işe yarayabilecek bir metot.
Gel gör ki o tartışmaya ve karşı tarafı haksız çıkartmaya o kadar odaklanmış oluyoruz ki.
Bu şimdi anlattığım şeyler söylerken çok basit gibi geliyor ama o tartışma başladığı andan itibaren bunların hepsi kafamıza uçup gidiyor.
O yüzden kendimizi tutacağız, böyle birkaç saniye bekleyeceğiz.
Ağzımızdan çıkan o ilk şeyi söylememek için ondan sonra da işte anlaşılmayı hedefliyordum ben.
O zaman önce ona hak vereceğim bir şey söyleyip sonra ortak noktada nasıl buluşuruz diye bir sorayım diye düşüneceğiz.
Peki buraya kadar her şey tamam.
İki tarafın da kendince haklı olduğu o kriz anlarını, o gri yalanları gördük.
Ama tam bu noktada ilişkilerde hepimizin düştüğü çok trajik, çok can acıtıcı bir viraj var.
Gelin şimdi o büyük soruyla yüzleşelim.
Biz bazen bir konuda yüzde yüz haklıyken kendi ellerimizle nasıl haksız duruma düşüyoruz?
Neden o adalet mahkemesinin hakimi olarak girdiğimiz tartışmadan sanık sandalyesinde çıkıyoruz?
Bakımı benim başıma çok geliyor çünkü ben ağlamaya başlıyorum.
Yay burcuyum ama yükselenim yengeç.
Göz yaşım hemen yerinde böyle pıt diye başlar.
O zaman da çok böyle istediğim şeyleri söyleyemiyorum, konuşamıyorum.
Ve dolayısıyla karşı taraf, bu illa partnerim olmak zorunda değil.
Kim olursa yani. Benim o ağlamaya başladığım anda konuşmaya devam ediyor falan ve ben artık söyleyeceklerimi söyleyememeye başlıyorum.
Ve ondan sonra da hiçbir şey söyleyemediğim için herhalde karşı taraf haklı.
Ben olayı çok büyüttüm herhalde diye düşünmeye başlıyorum.
Bunu yaşıyorum ben mesela. Bence çoğumuz da yaşıyoruz.
Yani cebinizde o kadar meşru, o kadar doğru bir kırgınlık veya talep var ki.
Haklılığınızdan o kadar eminsiniz ki adeta elinizde bir adalet meşalesiyle yürüyorsunuz.
Ama fark etmeden o meşaleyle bütün evi yakmışsınız bir bakıyorsunuz.
Biz haklıyken haksız duruma genellikle iki büyük hata yüzünden düşüyormuşuz.
Birinci hata. Zamanlama ve biriktirme.
Bu biriktirmeyi kadınlarda çok var gerçekten.
Yani bunu böyle bir şeyle benzetsek tarih arşivi mühendisliği.
Yani arşivliyoruz ve bunda o kadar uzmanız ki gerçekten.
Bir konuda canınız sıkılıyor.
Partnerinizin bir davranışı sizi kırıyor ama o an tartışma çıkmasın.
Aman... Tadımız kaçmasın diye susuyorsunuz.
Halının altına süpürüyorsunuz o anki durumu.
Sonra aradan haftalar, aylar, bazen yani fil hafızanız varsa yıllar geçiyor ve ortada hiç yoktan çok ufak bir tetikleyici oluveriyor.
Mesela partneriniz mutfak tezgahının üzerine kirli bir bardak bırakıyor.
İşte o an, o bardağı gördüğünüzde, içinizde o uzun zamandır biriken lav patlıyor.
Ve siz o bardağı değil...
İşte geçen ay ki ya da geçen yıl ki o ilgisizliği, işte üç ay önceki o kırıcı davranışı, işte geçen yıl ki bayramda yaşanan o mevzuyu masaya döküyorsunuz.
Partner gene şok.
Haklı mısınız? Aslında evet.
O eski konularda sonuna kadar haklıydınız.
Ama o kadar yanlış bir zamanda ve o kadar alakasız bir bardak üzerinden o arşivi açıyorsunuz ki konu sizin o meşru kırgınlığınızdan çıkıyor.
Sizin... Orantısız ve zamansız tepkinize geliyor.
Karşı tarafta şöyle bir şey.
Ya altı üstü bir bardak için delirmiş gibi bana neden saldırıyorsun diyor.
Ve bunu dediği an meşruiyetinizi kaybediyorsunuz.
Haklılığınızı zamanda harcamadığınızda o artık bir silaha dönüşüyor ve dönüp bazen sizi vuruyor.
İkinci hata ise üslup ve haddini aşma.
Aslında buna şöyle desem daha doğru olur.
Haklılığın kibri. Bence bu en tehlikelisi.
Çünkü haklı olmanın insan egosuna verdiği çok tehlikeli bir his var, o da kibir.
Nasılsa haklıyım diye düşündüğümüz an karşımızdakini ezme, ona böyle ders verme, onu cezalandırma hakkını kendimizde görmeye başlıyoruz.
Sesimizin tonu değişir, böyle yukarıdan bakmaya başlarız.
Sen zaten hep böylesin diyerek partilerimizin karakterine, ne bileyim yetersiz olduğunu düşündüğümüz yerlere saldırmaya başlarız.
Yani haklı bir talebi dile getirirken ses yükselttiğimizde, kapıları çarptığımızda, ya da o nasıl diyeyim zehirli kelimeler seçtiğimizde o meşruiyet zırhımız un ufak oluyor.
Çünkü insan psikolojisi şöyle çalışıyor.
Partneriniz o anda ne söylediğinizi duymaz.
Ona o an nasıl hissettirdiğinizi hatırlar.
Siz dünyanın en haklı isyanına haykırıyor olabilirsiniz ama bunu yıkıcı bir üslupla ve ego ile yaptığınızda karşı tarafın beyni tehlike sinyali verir, kendini kapatır ve tabii ki savunmaya
geçer. Tartışmanın sonunda Siz onun üslubunu düzeltmeye çalışırken o sizin asıl kırgınlığını çoktan unutmuştur bile.
Peki ne yapacağız? Gene so what?
Gökçe tamam çok güzel anlattın da peki ne yapacağız o zaman?
İşte bu yüzden eğer bu haklılık kilitlenmesini çözmek istiyorsak tabii ki yine rutinimizi değiştireceğiz.
Birincisi o haklılık madalyasını bir kenara bırakıp sen böylesin diye saldırmak yerine saf ihtiyacımızı söyleyeceğiz.
Beni dinlemiyorsun diye bağırmak yerine şu an çok doluyum.
Sadece senin tarafından duyulmaya ihtiyacım var diyeceğiz.
İkincisi, bir dahaki sefere sesler yükseldiğinde kendimize şu soruyu soracağız.
Ben şu an bu tartışmayı kazanıp partnerimi haksız mı göstermek istiyorum yoksa beni gerçekten anlamasını mı istiyorum?
Eğer amacımız anlaşılmaksa haklılığımızın kibrinden sıyrılıp üst lobumuzu ve sakinliğimizi koruyarak köprü kurmayı seçeceğiz.
Toparlamak gerekirse sevgili kadın dediğin dinleyicileri, ilişki her tartışmanın sonunda birinin galip geldiği, Diğerinin ise yenilgiyle odasına çekildiği bir rekabet sahnesi değil.
Eğer evinizde gizli bir skor tahtası tutuyorsanız, işte burada ben haklıydım, burada sen haksızdın falan gibi, işte durum şu an 2-3-2 falan diye çetele tutuyorsanız o tahtayı bugün hemen şimdi kırın.
Çünkü o skor tahtasında kazandığınız, kendinizi %100 haklı ilan ettiğiniz her tartışmada partneriniz kaybettiği için onun dünyasından biraz daha uzaklaşırsınız.
Ve günün sonunda...
Partnerinizin kaybettiği hiçbir savaştan asla ve asla mutlu çıkamazsınız.
Bir tarafın yenik hissettiği bir evde ilişkinin kendisi çoktan kaybetmiştir.
Haklı çıkmak egoyu besler evet ama bağ kurmak da ruhu besler.
Bizim ruhumuzun beslenmesine ihtiyacımız var.
Bu yüzden bir sonraki tartışmada o meşhur haklıyım hissi içinizde yükseldiğinde tam o son bitirici cümleyi kuracakken durun, derin bir nefes alın ve kendinize o dürüst soruyu sorun.
Ben şu an haklı çıkıp bu tartışmayı kazanmayı mı seçiyorum yoksa partnerimle bağ kurup anlaşılmayı mı?
İnanın o haklılık kürsüsünden aşağı indiğinizde karşınızdaki insanın da savunma kalkanlarını indirdiğini ve sizi gerçekten duymaya başladığını göreceksiniz.
Çünkü bence ilişkiler haklıların değil birlikte yürümeye gönüllü olanların hikayesidir.
Kadın Dediğin'de bugün kim haklı dedik?
İlişkilerin o en cafcaflı kriz anlarında gezinip...
Kendi haklılığımızın kibrini ayna tuttuk.
Umarım bu bölüm evinizdeki o nasıl diyeyim gizli skor tahtalarını kırmak için küçük bir ilham almıştır.
Peki yine her bölümde olduğu gibi size soruyorum.
Sizin ilişkilerde durumlar ne?
En son ne için tartıştınız ve o meşhur tartışmada kim haklıydı?
Aslında bu bölümün sonunda haklı diye bir şey yok.
Biraz da onu görmüş olduk.
O zaman sizin yöntemleriniz nelerdi?
Bu haklılık savaşı vermemek için neler yapıyorsunuz?
Gelin Kadın Dediğim Podcast Instagram'da bu bölümün postunun altında buluşalım.
O tatlı krizleri biraz da orada konuşalım istiyorum.
Kendinize, sınırlarınıza ve en çok da ilişkinizdeki o görünmez yemeğe çok iyi bakın.
Kanalı takip edip bildirimleri açmayı da unutmayın.
Önümüzdeki hafta yepyeni bir konu ve yepyeni bir sözle görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
