
İçimizdeki Drama-Queen'i Emekli Etmek: Huzur Neden Sıkıcı Gelir?
17 Ağustos 2026 · 19 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Yıllarca krizlerden, çalkantılı ilişkilerden ve hayatın yüksek temposundan beslendikten sonra her şey yoluna girdiğinde hissettiğin o tuhaf boşluğu hiç yaşadın mı? Bazen huzurlu bir hayat neden "sıkıcı" gelir? Neden kendi kendimize durup dururken krizler yaratırız?
Bu bölümde sinir sistemimizin kaos bağımlılığını, güvenli ilişkileri neden "heyecansız" sandığımızı ve huzura alışmanın getirdiği o tatlı zorluğu psikolojik ve sosyolojik altyapısıyla masaya yatırıyoruz. İçimizdeki emektar Drama Queen'e tazminatını verip zarifçe emekli etme zamanı geldi!
Dinledikten sonra düşüncelerini benimle paylaşmayı ve kanalı takip edip bildirimleri açmayı unutma! 🎧
Sosyal Medya & Takip:
Instagram: @kadin.dedigin
Dinle & Takip Et: Spotify | Apple Podcasts
Transkript
Merhabalar, Kadın Dediğin'e hoş geldiniz, ben Gökçe.
Bugün sizinle çok tanıdık ama bir o kadar da böyle çaktırmadan yaşadığımız garip bir ruh halini konuşmak istiyorum.
Hani böyle yıllarca koşuşturursun, işte iş yerindeki bitmek bilmeyen krizlerle boğuşursun, çalkantılı ilişkilerde bir aşağı bir yukarı savrulursun, eş ve anne olarak bitmek bilmeyen görevlerini
yerine getirirsin yani. Hayatın o yüksek temposunda hep bir şeyleri çözmeye çalışırsın ya.
Sonra birden, günün birinde bir bakarsın, belki de böyle yaşla beraber de gelen bir şeydir.
Etrafındaki o fırtına dinmiş olur, işler böyle tıkırındadır, ilişkinden ya da hayatından bir tehdit gelmiyordur.
Yani her şey olması gerektiği gibi sakin, işte öngörülebilir ve güvenlidir.
Peki, bizler tam bu sakin andayken ne hissetmeye başlarız?
Böyle oh be, sonunda huzuru buldum deyip bacak bacak üstüne atıp çayımızı böyle yudumlayabilir miyiz?
Yoksa içten içe hafif bir huzursuzluk, bir iç sıkıntısı mı başlar?
Yani her şey bu kadar yolundaysa kesin arkasından büyük bir felaket gelecek diye tetikte mi bekleriz yoksa?
Hatta daha da ötesi, o dinginlik bize bir süre sonra sıkıcı gelmeye başlayıp kendi kendimize durup dururken küçük krizler mi yaratmaya başlarız?
Eğer bu söylediklerim sizlere hiç yabancı gelmediyse yalnız değilsiniz.
Bugün huzura neden alışamadığımızı, Güvenli olanı neden heyecansız sandığımızı ve yıllardır bizi ayakta tutan ama artık yoran o içimizdeki drama queen'i nasıl zarifçe
emekledeceğimizi konuşuyoruz.
Hazırsanız başlayalım.
Şimdi girişte bahsettiğim o hafif iç sıkıntısını biraz daha derinden inceleyelim.
Derine inmek benim işim biliyorsunuz.
Yani neden her şey yolundayken zihnimiz rahatlamak yerine tam tersine böyle vites büyütür ve panik moduna geçer?
Şimdi bunun psikolojide son derece somut ve bilimsel bir karşılığı varmış.
Homeostaz yani vücudumuzun ve zihnimizin alıştığı dengede kalma hali.
Eğer sen yıllarca belirsizlik, yüksek stres, duygusal iniş çıkışlar veya sürekli bir kriz çözme temposu içinde yaşadıysan senin zihnin ve bedenin bildiği tek normal bu kaosun
kendisi oluyor. Bedenin alışkın olduğu bu durumu güvenli alan bellemiş durumda oluyor yani.
Nörobiyolojik olarak baktığımızda kronik stres altında yaşayan bir insanın sinir sistemi sürekli olarak yüksek miktarda kortizol ve adrenalin salgılıyor.
Bu kimyasal kokteyl dediğim kortizol ve adrenalin seni hayatta tutmak için tasarlanmış bir alarm mekanizmasıdır aslında.
Ancak bu durum yıllarca sürdüğünde bedenin adeta bu kimyasal uyarılmaya bağımlı hale geliyor.
Tıpkı o sevmediğimiz...
İşte tam bu noktada hayatında her şey yoluna girdiğinde o beklenen kriz gelmediğinde sinir sistemin bu dinginliği bir rahatlama olarak algılamıyor.
Ne yazık ki. Aksine tanımsız ve yabancı bir durum olduğu için bunu bir güvenlik tehdidi olarak kodlamaya başlıyor.
Hatta buna psikolojide upper limit problem deniyormuş.
Yani üst limit problemi deniyormuş.
Psikologların ki bunlardan biri de Gay Hendricks.
Yani aslında uzmanların ortak noktada buluştuğu ve literatüre kazandırdığı bu kavrama göre yani üst limit problemi kavramına göre her birimizin hayatımızda tolere edebileceğimiz belirli bir mutluluk,
huzur işte ne bileyim ve başarı üst limiti varmış.
O limitin üzerine çıktığımızda zihin alışık olmadığı bu yüksek frekanstan rahatsız oluyor ve bünye refleks olarak tanıdık olan o alt seviyeye.
Yani kriz ve stres bölgesine geri çekilmeye çalışıyormuş.
Ya Allah'ım bu vücut olayı, bu psikolojik, ruhsal, fizyolojik şeyler ne kadar zor ya.
Halbuki ne kadar basit bir şey istiyoruz değil mi?
Mutlu, huzurlu yaşamak ama maalesef elimizde olmuyor.
Peki, sosyolojik açıdan baktığımızda ne oluyor?
Bu durumda ise, durum biraz daha ilginçleşiyor Anılar.
İçinde yaşadığımız modern şehir hayatı ve böyle performans toplumu yüze biz sürekli bir performans göstermemiz gerekiyor.
Bu kavram. performans toplumu kavramı bize sürekli olarak meşgul olmayı ve bir şeylerle mücadele etmeyi birer aslında değer olarak pazarlıyor.
Yani bu olmazsa geride kalıyormuşuz gibi bir durum var.
Sürekli bir performans gösteriyorsak ben değerli bir şey yapıyorum hissindeyiz sürekli.
Hatta bir sosyolog bunu yorgunluk toplumu diye bir kitabında harika özetlemiş.
Orada da diyor ki artık dışarıdan bir baskıcı güç olmasa bile kendimizin sömürücüsü haline geliyoruz.
Kendi kendimizi sömürmeye başlıyoruz.
Yani her şeyi halletmeliyim, sürekli bir kriz yönetmeliyim fikri o kadar içselleştirilmiş durumda ki içimizde hiçbir krizin olmadığı böyle sakin bir gün geçirmek bize suçluluk hissettiriyor.
İşte yeterince üretken değil miyim?
Bir şeyimi kaçırıyorum. Ya da bu sessizlik fazla iyi, fırtın önce sessizlik gibi kesin altından bir şey çıkacak düşüncesi aslında toplumun bize yüklediği bu aşırı uyarılma kültürünün bir sonucu.
Yani sonuç olarak durup dururken gelen o huzursuzluk senin benim beceriksizliğimiz ya da arıza bir insan olmamız yüzünden değil.
Sadece sinir sisteminin henüz huzurun ve güvenliğin tehlikesiz bir şey olduğuna ikna olmamasından kaynaklanıyor.
Yani sinir sistemimizi ikna etmemiz gerekiyor.
Bir şeyi daha ikna etmemiz gerekiyor.
Bedenin hala geçmişteki o fırtınalara hazırlanıyor.
Kılıcını kalkanın elinden bırakmaya korkuyor durumda oluyor.
Şimdi biraz duralım.
Ve kendimize şu soruyu soralım.
Hayatımızda her şey sakinken hissettiğimiz o boşluk gerçekten bir eksiklik mi?
Yoksa sadece bedenin kaybettiği o yüksek adrenalin mi arıyor?
Cevabı aslında az önce verdim.
Evet, şimdi sinir sistemimizin ve bedenimizin kaosa nasıl bağımlı hale geldiğini, huzuru neden bir tehdit gibi algıladığını falan konuştuk.
Şimdi bu mekanizmanın en çok hasar verdiği...
En çok iz bıraktığı yere bakma zamanı geldi.
Yani ilişkilerimize.
Evet ilişkiler, ilişkiler, ilişkiler.
Şimdi bazı insanlar vardır.
Yani nerede böyle duygusal olarak ulaşılmaz?
İşte dengesiz.
Bir gün çok yakın, bir gün buz gibi olan biri varsa gider onu bulurlar.
Allah Allah acaba kim bu insanlar?
Bu insanları bulan kişiler kim?
Biz kadınlar olabilir miyiz acaba?
Maalesef hepimiz o serseri çocuğu, serseri adamın peşinde böyle bir...
Düşüyoruz yani. Yaşımızın bir döneminde, hayatımızın bir döneminde bunu yapıyoruz.
Sonra da ben hep yanlış insanları çekiyorum ya falan diyoruz.
Ya da tam tersi.
Karşısına son derece anlayışlı, işte ne istediğini bilen, net.
İşte sana değer veren ve seni belirsizlikte bırakmayan biri çıktığında çok iyi biri ama işte o aradaki çekimi, o tutkuyu hissedemedim.
Anlıyor musun? Sanki bir şeyler eksik deyip oradan uzaklaşıveriyoruz.
Yani veriyorlar. Bunu biz yapıyoruz demiyorum.
Bazı insanlar yapıyor bunu.
Peki gerçekten eksik olan şey tutku mu yoksa sadece kriz mi?
Şimdi psikolojide ve bağlanma teorisinde çok net bir karşılığı var bu durumun.
Şimdi eğer çocuklukta veya geçmiş ilişkilerinde sevgiyi böyle tırnak içinde söylüyorum kazanılması gereken, mücadele gerektiren veya böyle her an kaybedilecek
bir şey olarak kodladıysan Senin zihnin kaygıyı ve belirsizliği aşk zannediyormuş.
Allah'ım yarabbim bir de bununla uğraşacağız.
Bunu da ikna etmemiz gerekiyor.
Ey zihnim bu kaygı belirsizliği aşk değil diye.
O bir dargın bir barışık ilişkilerdeki hani o yüksek adrenaline telefonun başında acaba arayacak mı diye atılan o kalp çarpıntısına tutku dersin ya.
Oysa o hissettiğin şey tutku değil sinir sisteminin kaygı ve korku yüzünden salgıladığı yüksek kortizolmuş.
Sana güven veren, işte seninle net konuşan, oyun oynamayan bir partner hayatına girdiğinde ise o tanıdık kaygı ve adrenalin hissi oluşmuyor.
Sinir sistemin bir kriz algılamadığı için sakinleşiyor.
Ama sen sakinleşmeyi ve dinginliği tanımadığın için bu durumu işte heyecan yok, demek ki aramızda bir kimya yok diye etiketliyorsun.
Yani aslında tutku dediğin şey karşısındakini çözme ve onayını alma çabasından ibaret bir Mücadele alanına dönüşüyor.
Ve tam bu noktada kendi kendini sabote etme dediğimiz o sinsi bir mekanizma var, o devreye giriyor.
İlişki son derece güvenli ve sakin ilerlerken içindeki o drama queen panikler.
Bu kadar sakinlik normal değil.
İşte kesin beni aldatıyor.
Acaba beni yeterince sevmiyor mu?
Ya da bu ilişki çok monotonlaştı gibi düşüncelerle durup dururken kavga çıkarmaya başlıyoruz.
Ya da karşı tarafı test etmeye başlıyoruz.
Bazı kadınlar hatta bunu bilinçli de yapmazlar.
Kimisi planlayarak yapar da bazılarımız da yapmayız.
Tamamen farkında olmadan partnerini provoke ederek bir tepki almaya çalışır.
Çünkü kriz çıkıp kavga edildiğinde ve sonra barışıldığında o tanıdık adrenalin endorfin dengesi tamamlanır ve zihin tamam şimdi tanıdığım güvenli bölgedeyiz der.
Ey Allah'ım ya gerçekten ne kadar zor şeylerle uğraşıyoruz biz ya.
Peki sosyolojik tarafa baktığımızda ise yine popüler kültür ve medya bu yanılsamayı da yıllarca besledi.
Bu da bir pazarlama tarafı dediğim ya işin pazarlama tarafı aslında.
Bize anlatılan romantik hikayelere şöyle bir dönüp bakalım.
Hep bir kovalama, hep bir imkansızlık, seni mahvederim ama senden asla vazgeçmem dramaları falan.
Şimdi aşk dediğin canını acıtmalı, uğruna acı çekilmeli fikri o kadar romantikleştirildi ki yıllar içinde.
Sakin, karşılıklı saygıya dayanan ve fırtınasız bir birliktelik bizi adeta bir emeklilik hayatı gibi pazarlandı.
Oysa gerçek şu, güvenli bir ilişki heyecansız değil, huzurludur.
Tutku, sürekli bir krizin veya bir belirsizliğin içinde değil, iki tarafında kendini güvende hissettiği bir samimiyetin içinde yaşarır bana göre.
Şimdi duralım ve bir düşünelim.
Hayatındaki insanlarda aradığın o kimya ve çekim gerçekten...
Ruhsal bir uyum mu yoksa sadece içindeki o eski yaraların ve kaygıların yarattığı tanıdık bir heyecan mı?
Geldik yine zurnanın zırtlediği yere.
Ben bölümlerde böyle yerlere gelmeyi çok seviyorum.
Şimdi bölümün başından beri sinir sistemimizin kaosa olan aşkını ve güvenli ilişkileri neden monoton sanıp kaçtığımızı falan konuştuk.
Bir defa sinir sistemimizi falan kaygılarımızı her şeyimizi bir ikna etmemiz gerekiyor.
Yani yine kendimizi çalıştırmamız gerekiyor anılar.
Ama şimdi biraz çuvaldazı kendimize batıralım ve bence meşhur olan bir mekanizma var onu bir masaya yatıralım.
Kendi kendine kriz yaratma sanatı ki bu sanatta biz kadınlar bence masterpiece çıkartabiliriz.
Şimdi hani bazı günler vardır işte sabah uyanırsın hava güzel mis gibi bir gün işler böyle tıkırında.
Yani teorik olarak hiçbir sorun yok ama içinden bir ses hafifçe dürtüklemeye başlar.
Ya fazla sakin değil miyiz ya işte sevgilim de eşim de bir güler yüzlü falan.
Kesin bir şey unutuyorum ben.
Ya da sevgilim işte yani bana, sana son derece normal bir mesaj atar mesela.
İşte peki canım akşam görüşürüz.
Ve sen o peki kelimesine tam 45 dakika boyunca mistik anlamlar yüklersin.
Neden peki dedi. Yanına nokta koymuş mu o pekinin?
Nokta koyduysa bana kesin sinirli.
Acaba gene neyi nasıl yaptığımı düşündü de bana böyle atarlanıyor falan.
Tebrikler. İçindeki o emektar drama queen mesaiye kaldı bile.
Peki biz durup dururken neden böyle pürüz arama dedektifliğine soyunuyoruz?
Psikolojide bunun da bir karşılığı varmış.
Aşırı uyanıklık tetik halleri deniyormuş hanımlar buna.
Yıllarca duygusal ve zihinsel krizlerle mücadele etmiş bir beyin ki hepimizin beyni sakinliği bir duraklama değil bir pusu olarak görüyor.
Yani beyinden ki şu an bir kriz yoksa kesin büyük bir kriz yaklaşıyor ve ben gafil avlanmamak için hemen bir sorun bulmalıyım.
İşte o noktada dedektif şapkanı takıp en ufak bir kelimeden işte patronun bir bakışından ya da arkadaşının bir jestinden böyle devasa bir dram dizisi çıkarırsın.
Çünkü zihin ne demiştik belirsiz bir tehlikeyi beklemektense kendi kontrolünde küçük bir kriz yaratmayı böyle daha güvenli buluyor.
En azından krizin kontrolü sendedir öyle değil mi yani biliyoruz kontrol bizde olduğumuz için.
İşin komik tarafı bunu yaparken kendimize de harika kılıflar uyduruyoruz.
Mesela ne gibi kılıflar?
Ben sadece detaylara dikkat eden bir kadınım.
Sezgilerim çok kuvvetli.
Bir şey hissettim de ondan kriz çıkardım falan deriz.
Oysa o hissettiğin şey sezgi değil.
Bildiğin eski usul evham aslında.
Tabii ki sosyolojide de bir karşılığı var.
İşte günlük hayatta kendini sunuş diye bir kuram varmış.
Şimdi bu kuram der ki hepimiz günlük hayatta belirli roller oynarız.
İşte annelik rolü, iş kadını rolü, sevgili rolü falan falan.
Ve kabul edelim. Mücadele eden, işte her şeyle tek başına savaşan, kriz çözen güçlü kadın rolü bize yıllarca o kadar yapıştı ki o rolü üzerimizden çıkarıp kenara koyduğumuzda
peki ben şimdi kimim?
Bocalaması yaşıyoruz.
Kriz olmadığında rollerimizi karıştırıyoruz anlayacağınız.
Savaşacak bir cephe kalmayınca kendi kendimize iç savaş çıkartıyoruz.
Ama size bir sır vereyim mi?
Hayatın her anında biz böyle bir yangın söndürmek zorunda falan değiliz.
Biri sana Peki dediğinde bu sadece peki demek olabilir.
Patronun sana dik dik baktığında seninle ilgili bir plan yapmıyor.
Muhtemelen sadece akşam ne yiyeceğini, akşam işte yemeği hangi restoranda yiyeceğini falan düşünüyor ya da sadece gözü dalmış olabilir.
Her durumu bir kriz yönetimi simülasyonunu çevirmeyi bıraktığımız gün omuzlarımızdaki 50 kiloluk yük de kendiliğinden düşüverecek.
Şimdi duralım ve bir düşünelim.
En son ne zaman hiçbir sorun yokken?
Kendi kafanda dev bir fırtına koktu.
O fırtına gerçekten dışarıdan mı geldi?
Yoksa içindeki o emektar senarist yeni bir bölüm mü yazmak istedi?
O zaman şimdi madem işleyişi çözdük, şimdi bir sadede gelelim.
Peki şimdi ne yapacağız?
Bu içimizdeki emektar drama queen'i tazminatını verip nasıl zarifçe emekle edeceğiz?
Şimdi öncelikle şunu bir kabul etmemiz gerekiyor.
Huzur öyle bir günde gökten zembille inen veya işte ben artık sakin bir insanım deyince pat diye oluveren bir şey değil.
Huzur ve sakinlik böyle mesela tıpkı spora yeni başlayan birinin kas yapması gibi tolerans eşiğimizi adım adım büyütmemiz gereken bir süreç.
Tabii ki bunda psikolojide bir karşılığı varmış.
Sakinliğe tolerans geliştirmek deniyormuş.
Böyle yıllarca yüksek adrenalinde yaşamış birine Gel şimdi arkana yaslan ve hiçbir şey yapma dediğinde paniklemeye başlar.
Çünkü o dinginlik hissi ona böyle bomboş ve tekinsiz gelir.
İşte bu yüzden hayatında her şey yolundayken gelen o hafif iç sıkıntısı var ya, onun bir kriz habercisi olarak değil, sinir sisteminin yeni bir yazılıma yüklenirken verdiği o hafif
zorlanma hissi olarak görmen gerekiyor.
Bu kadar yeter. O an durup kendine şunu söylemelisin.
Şu an güvendeyim.
Bir kriz yok. Ve bu sakinlik benim hak ettiğim bir durum.
Bunu diyebilmeliyiz.
Ne demiştik? Sinir sistemimizi ikna etmemiz gerekiyor.
Ve tabii ki bunun bir de hani sosyolojik tarafı da vardı ya modern hayat boyutuna bakarsak.
Şimdi 2026 yılındayız.
Etrafımıza bir bakalım. Her yerden bildirimler yağıyor.
Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor.
Sosyal medyada herkes inanılmaz dolu, inanılmaz meşgul ve bir mücadele içinde.
Şimdi böyle bir dünyada sakin kalabilmek...
Her pas atıldığında sahaya koşmamak, her olaya bir tepki vermemek için artık modern çağın bir lüksü olur yani bunları yapmamak.
Şimdi eskiden lüks dediğin şey gösterişli şeylerdi.
Ama artık bu zamanda ve bu yıldan itibaren lüks sessizlik demek.
Bildirimleri kapatabilmek, biri seni kışkırttığında bu benim meselem değil deyip böyle kahvenden, içkinden bir yudum alıp yoluna devam edebilmek.
O yüzden içindeki o savaşmalıyım, bir şeyleri çözmeliyim yoksa...
Boş boş duramam diyen sesi duydun da ona bir dur de.
Kendi hayatının yönetmeni sensin evet.
Ama her bölümü de bir aksiyon ve böyle gerilim filmi gibi çekmek zorunda da değilsin.
Bazen romantik komedi olur.
Bazen sadece arka planda hafif bir müzik çalan belgesel olur.
Hayatının ritminin düşmesi senin enerjinin düştüğü anlamına gelmiyor.
Bunu başardığında yani o sakinlikte kalabilmeyi öğrendiğinde ilişkilerin de değişecek.
İş hayatındaki stres yönetimin de değişecek.
Çünkü artık enerjini suni krizler söndürmek için değil, gerçekten sana keyif veren şeyleri inşa etmek için harcayacaksın.
Ya emin ol, bana inan ve bugünden itibaren yavaş yavaş sakin olmaya, sakin kalmaya ve kendini sakin olmaya ikna etmeye başla.
Evet, size anlattığım her şeyi kendime de not olarak yazdım.
Çünkü ben de gerçekten bir şeyler çok yolunda ve sakin gittiğinde bir kriz arayan...
Kadınlardan biriyim. O yüzden kendim de uygulamaya başlayacağım.
Ara ara size bunu hatırlatabilirim.
Sosyal medyada birbirimize bugün sakin kalabildik mi diye ya da bugün sakin kal motivasyon mesajları gönderebiliriz.
Evet bölümün sonuna geldik.
Eğer sen de hayatındaki o lüzumsuz dramaları bir kenara bırakıp huzura yer açmaya hazırsan bu yolculukta yalnız değilsin demin de dediğim gibi ben de varım.
İçimizdeki drama kuyuna tatlı bir emeklilik paketi verelim ve yolumuza devam edelim diye söylüyorum.
Şimdi sizin Drama Queen ne durumda?
Kadın dediğim podcast Instagram hesabımda, yorumlarda, mesajlarda lütfen buluşalım.
Ayrıca beni dinlediğin platform herhangisi ise, herhangisi ise olmuyor tabii hangisi ise oradan kanalı takip etmeyi, bildirimleri açmayı lütfen ama lütfen unutmayın.
Benim gibi yolun başında bir podcast için bu çok çok önemli.
Dilenci değiliz ablalar ama algoritma diye de bir gerçek var.
O yüzden devamlı bunu hatırlatmak zorunda hissediyorum kendimi.
Evet bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın ve içinizdeki huzurun tadını çıkarın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
