
“Bırak, insanlar sadece mücevherlerini konuşsun."
Kadın ve mücevher yan yana geldiğinde aklınıza ilk gelen şey lüks düşkünlüğü mü? Bu bölümde şatafat algısını kırıyor; mücevherin kadınlar için tarihsel bir güvence, kriz anlarında sığınılan psikolojik bir zırh ve kuşaklardan geçen somut bir hafıza oluşunu konuşuyoruz.
De Beers'in pırlanta illüzyonundan Firdevs Yöreoğlu'nun zırhına, mücevherin görünmeyen gerçek hikayesi yayında!
instagram:@kadindediginpodcast
mail: kadindediginpodcast@gmail.com
Transkript
Bırak insanlar sadece mücevherlerimizi konuşsun.
Bu dizeyi ve bölüm kapağında da paylaştığım görseli net biliyorsunuz diye düşünüyorum.
Aşkı Memnu'yu yayınlandığı dönem ve hatta sonrası her yaz dönemi.
Bunun da dışında ben kışında en az iki kez baştan sona döndürerek izliyorum.
Ruh hastası değilim.
Yani pür dikkat olmasa da bizim evde Ziya Gidyalı'sı böyle her daim bir şekilde açık.
Sadece bu repliği değil, ezbere söyleyebileceğim çok daha fazla Firdevs Yörüoğlu.
özlü sözleri var. Ama bırak herkes
mücevherlerimizi konuşsun.
Türk televizyon tarihinin en ikonik
sahnelerinden biri. O Firdevs
Yorioğlu'nun böyle meşhur bir
mücevher kutusunu açtığı, taşların
ışıltısında adeta güç tazelediği
o meşhur sahnedir bu.
Böyle ekran karşısında çoğumuz
bu sahnede onu kibirli, hırslı,
lüks, şatafat düşkünü
bir kadın olarak izledik. Şimdi toplumun
zihnindeki mücevher meraklısı
kadın portresinin de adeta
böyle kanlı canlı bir sembolüydü Firdevs Yoroğlu.
Peki gerçekten sadece bir lüks sevdası mıydı o?
Yoksa o ışıltılı taşlar Firdevs için tutunacağı tek güç
fırtınalı bir dünyada kendi varlığını koruma biçimi miydi bir düşündüm.
Kadın ve mücevher yan yana geldiğinde toplumun aklına gelen ilk şey
neden hep o yüzeysel şatafat tutkusu oluyor?
Neden bir kadının boynundaki kolyeyi ya da parmağındaki yüzüğü
hemen bir gösteriş merakıyla çağat etiketliği veriyoruz.
Oysa hikaye bize öğretilen o sığ kalıpların çok çok daha ötesinde.
Bugün kadın dediğinde mücevherin arkasındaki o görünmeyen katmanları birlikte biraz bir aralayacağız.
Bir kadının takıyla, mücevherle kurduğu bağ aslında gösterişin çok ötesinde bir güvence,
dış dünyaya karşı çekilen bir psikolojik zırh ve kuşaklardan kuşağa geçen somut bir hafıza.
Gelin şimdi işin en başına tarihin o tozlu sayfalarına bir gidelim ve mücevherin aslında kadınlar için nasıl bir hayatta kalma stratejisi olarak başladığına bir bakalım.
Hazırsanız başlıyoruz.
Şimdi bugün vitrinlerde gördüğümüz o ışıltılı taşlar tarih boyunca kadınlar için hiç de öyle sadece böyle bir süs ya da güzelleşme aracı falan değildi.
Çünkü çok değil bundan böyle birkaç yüzyıl öncesine kadar yani çok değil ya çok uzak değil.
Yani Victoria dönemi İngiltere'sinden Osmanlı'ya hatta antik medeniyetlere kadar kadının toplumdaki hukuki statüsü bugünkünden çok farklıydı.
Kadınların kendi isimlerine bir banka hesabı açmak, bir gayrimenkul falan satın alma, mülk edinme hatta mirastan eşit pay alma hakları bile yoktu.
Hatta bu saydığım dönemlere kadar gitmeye bile gerek yok aslında.
Belki şu anda bile sorgulanabilir.
Peki böyle bir sistemde kadın kendi geleceğini, kendi varlığını nasıl teminat altına alacaktı?
İşte cevap tam olarak burada saklı aslında mücevherle.
Şimdi mücevher bir kadının bir kriz, bir savaş, bir boşanma ya da eşinin kaybı anında yanına alıp gidebileceği,
böyle kıyafetinin altına saklayabileceği bir dünyanın her yerinde geçerliliği olan tek taşınabilir güvence.
Yani kadının boynundaki o kolye aslında onun kişisel serveti, acil durum fonu ve hatta bağımsızlık bileti.
Şimdi kadının mülkiyet hakkı yokken takısı onun dokunulmaz sermayesi oluyor.
Ancak 20. yüzyıla geldiğimizde bu tablonun yanına çok büyük bir algı yönetimi ve stratejik pazarlama eklendi.
Pazarlamaya hoş geldiniz.
1930'ların sonlarında böyle büyük bir buhranında etkisiyle dünya genelinde pırlanta satışları ve fiyatları dibe vuruyor.
Ve tam da bu noktada büyük bir pırlanta karteli var The Beers.
New York merkezli bir reklam ajansıyla anlaşıyor.
Hedefleri diyor ki pırlantayı sadece zenginlerin aldığı bir lüks nesnesi olmaktan çıkaralım.
Böyle halkın zihnine duygusal bir zorunluluk olarak kazıyalım.
Herkes alsın pırlantayı.
1940'lı yıllara geldiğimizde ise bu reklam ajansı çok meşhur bir slogan yazıyor.
Diamond is forever yani pırlanta sonsuza kadar sürer diye.
Bu slogan sadece bir reklam cümlesi olmaktan çıkıyor ve kitle psikolojisini yeniden şekillendiriyor.
Nasıl yapıyor bunu? Birincisi pırlantayı satılmaz kılıyor.
Yani pırlantanın sonsuz olduğu fikri insanlarda pırlanta asla satılmaz, nesilden nesile aktarılır algısını yaratıyor.
Bu da tabii ki ikinci el pırlanta pazarını kilitleyerek piyasadaki pırlanta arzını ve fiyatları bu meşhur pırlanta karteli lehine koruyor.
İkincisi erkeklik ve sevgi ölçüsü haline geliyor.
Yani kampanya bir erkeğin kadına duyduğu sevgiyi ve onun başarısını aldığı pırlantanın boyutuyla ölçen bir toplumsal baskı da yaratıyor.
Hatta bir erkeğin iki aylık maaşı pırlantaya gitmelidir kuralı da tamamen bu reklam ajansının kurguladığı bir stratejiymiş biliyor musunuz?
bilmeyenler öğrensinler. Erkekler
en az iki maaş kitlesi gerekiyormuş ama
bizim ülkede iki maaşla hiçbir şey alamazsın.
Yani pırlanta falan nerede? Bir diğeri de
Hollywood ve sinemada tabii.
Hollywood oyuncularına pırlantalar taktırılıyor.
Filmlere pırlanta sahneleri yerleştiriyor.
Hatta böyle 50'lerde
Merle Moran'ın söylediği Diamonds Are
Your Best Friends'di herhalde.
İşte pırlantalar bir kızın en yakın
dostudur şarkısı da aslında bu
büyük pazarlama makinesinde zirve
noktası. O da bir pazarlama stratejisiymiş yani.
Şimdi 1950'lerden
90'lara kadar mücevher erkeğin kadına bağlılık ve statü sembolü olarak aldığı bir nesne olarak pazarlandı.
Ancak 2000'lerle birlikte bu denklem tamamen değişti.
Tek taşımı kendim aldım falan.
Bugün modern mücevher pazarlaması artık bir erkeğin kadına sevgisini ispatlaması fikrini işlemiyor biliyorsunuz.
Tam aksine işte kendi pırlantanı kendin al konsepti öne çıkıyor.
İşte kadınların ekonomik bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte işte mücevher ne oluyor?
Bir terfiyi, bir başarıyı, kişisel özgürlüğü kutlama veya sadece takıların bir tasarım noktası aracına dönüşüyor.
Yani özetle kadının mücevherle olan bağlılığı böyle dünyasal krizlerde sığınak ve güvence olarak başladı.
İşte endüstrinin ve pazarlamanın eliyle romantik bir bağlılık zorunluluğuna evrildi.
günümüzde ise kadının kendi gücünü kutladığı bir bağımsızlık ifadesine dönüştü.
Şimdi pazarlama stratejilerini ve ekonomik zorluk ya da zorunlulukları bir kenara bıraktığımızda
meselenin çok daha derin ve tamamen psikolojik bir katmanı daha var.
Oraya geçmek istiyorum şimdi. O da ışıltılı zırh.
Hani o bölümün başında bahsettiğimiz Firdevs'in bakışı ve sözü var ya,
işte o bakış tam olarak aslında bu zırhı temsil ediyor.
Şimdi sosyal psikolojide sembolik kendini tamamlama ve görsel alan yaratma diye kavramlar var.
Kadınlar zorlu bir iş görüşmesine giderken, işte fırtınalı bir boşanma sürecindeyken,
kendi alanlarını savunmak zorunda kaldıkları bir toplantıda ya da böyle ne bileyim kalabalık bir sosyal çevrenin içinde
belirgin güçlü bir takı taktıklarında kendilerini çok daha korunaklı hissediyorlarmış.
Çünkü o takı dış dünyaya çekilen ışıltılı bir sınır.
Yani dışarısı ne kadar karmaşık, ne kadar tehditkar veya ne kadar belirsiz olursa olsun bir kadının parmağındaki yüzüğe dokunması ya da işte boynundaki kolyeyi hissetmesi ona bir topraklanma hissi veriyor.
Takı bedenin bir uzantısı haline geliyor ve kadına buradayım, güçlüyüm, kendi alanıma sahibim mesajını hatırlatıyor.
Peki neden? Çünkü öyle.
Peki neden? Bir insan neden kriz anında ya da belirsizlik karşısında parmağındaki bir metal parçasına dokunma ihtiyacı duyar?
Bunun arkasında da iki tane temel mekanizma varmış. Birincisi zihinsel ve duygusal, ikincisi ise kişisel kontrol duygusu.
Şimdi zihinsel ve duygusal kısma bakarsak psikolojide ve anksiyete yönetiminde gerçekten de topraklanma denilen bir teknik var.
İşte bu çimlere bas falan da buradan geliyor büyük bir ihtimalle.
Yani zihin belirsizlik ve tehdit karşısında kontrolden çıktığında beden böyle somut bir gerçekliğe tutunmak istiyormuş.
Yani parmağınızı soğuk, sert ve pürüzsüz bir metale değdirmek ya da kolyenin ağırlığını göğsünüzde hissetmek beynin duygusal merkezine anında şu sinyali gönderiyor.
Şu an buradasın, bedeninle mevcutsun ve güvendesin.
Nitekim zihin soyut korkularla boğuşurken takının da o fiziksel ve dokunsal varlığı insana bedenine ve sınırlarını hatırlatan somut bir nasıl diyeyim çapa görevi görüyor aslında.
Bir diğer tarafta ise yani otonomi yani kişisel kontrol alanında ise şu var.
İnsan psikolojisi dış dünyada kontrolü kaybettiğini hissettiği anlarda kendi bedenine ve kendi sınırlarına çekilir biliyorsunuz.
Yani bir kadının zorlu bir ortamda takısına dokunması bilinçaltına da şu mesajı gönderiyor ya da ürettiriyor.
Bilinçaltında ürettiriyor daha doğrusu.
Yani dışarıdaki hiçbir şeyi şu an kontrol edemiyor olabilirim ama bu beden bana ait bu duruş.
Bana ait ve sınırlarıma kimse izinsiz giremez.
Takı böyle giysi gibi sadece örtünmek için değil tamamen kişisel iradeyle seçilip bedene yerleştirilen tek obje biliyorsunuz.
Dolayısıyla ona dokunmak, kadının kendi otonomisini, kendi kararlarını ve kendi varlığını kendine ve dış dünyaya sessizce ama böyle çok güçlü bir şekilde yeniden hatırlatma biçimi.
Nitekim böyle moda ve antropoloji tarihi de bunun örnekleriyle doluymuş.
Ben araştırırken gördüm.
Mesela Coco Chanel'in o meşhur böyle hani hem sahte hem gerçek incileri üst üste takarak yarattığı stil.
Böyle dolu dolu inciler takar biliyorsunuz.
O sadece bir moda devrimi değildir mesela.
Chanel erkek egemen Fransız moda dünyasında o devasal inci kolyeleri bir kalkan gibi kullanarak kendi kurallarını koydu aslında.
Ya da yine eskilerden bir örnek Elizabeth Taylor dünyanın en muazzam mücevher koleksiyonlarından birine sahipmiş Taylor.
Bülent Ersoy'dan sonra takılarına bakışını anlatırken harika bir şey söylüyor.
Diyor ki ben bu taşların sahibi değilim.
Sadece geçici bir süreliğine muhafızlığını yapıyorum.
İşte bu bakış açısı nesneye karşı duyulan sığ bir mülkiyet arzusunu aşıp takıyı bir kimlik ve duruş nesnesi haline getiriyor.
Bugün çoğu kadın bir başkasının ona güç veya stötü lütfetmesini beklemiyor.
Yani kendi kazandığı parayla, kendi başarısını kutlamak için aldığı o küçük pırlanta ya da değerli takı aslında kendine verdiği bir söz.
Kendine attığı bir imza ve böyle hayata karşı giydiği ışıltılı bir zırhtan başka bir şey değil.
Şimdi tarihsel güvenceden ve psikolojik zırhlardan bahsettik ama meseleyi tamamlayan belki de en incelikli katman tam da şu somut hafıza.
Ne demek istiyorum?
Şimdi bir kadın bir takıya baktığında ya da onu tenine değdirdiğinde orada sadece altın, gümüş ya da bir mineral parçası görmez.
O küçük nesne zamanın içinde donup kalmış bir anının, ne bileyim bir duygunun ya da işte kaybedilmiş bir varlığın kişisel bir kapsülü gibi aslında işte bu yüzük mesela.
Çünkü insan nesnelere ruh üflemeyi sever ama kadınlar takılara hikaye de yükler.
Yani şimdi bir düşünün bir kadının ilk kendi parasıyla aldığı küçücük bir yüzük sadece bir takı mıdır?
Yoksa ben başardım, kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum dediği, o gecenin sessiz bir tanığı mı?
Ya da bir annenin kızına, bir anneannenin torununa devrettiği o yıpranmış inci kolye.
Yani o kolye artık bir aksesuar olmaktan çıkmıştır biliyorsunuz siz de.
O böyle kuşakları birbirine bağlayan nasıl diyeyim görünmez bir kadın zinciridir.
Senler değişir, yıllar geçer, insanlar bu dünyadan belki göçer ama o kolyedeki yaşanmışlık, o takının taşıdığı sevgi ve birikim hiç eksilmez.
Yani bizler o takıyı taktığımızda aslında kendimizden önceki kadınların gücünü, sevgisini ve hafızasını da boynumuzda taşıyoruzdur.
Bence o yüzden somut hafıza diyorum.
İşte bu yüzden bir kadın için bir mücevheri kaybetmek sadece maddi bir kayıp olmuyor.
O hatıranın, o duygunun somutlaşan parçasını da kaybetmek oluyor.
Mücevher insanın en büyük arzularından birine yanıt verir.
O da ne? Unutulmamak ve iz bırakmak.
Zamanla meydan okuyan o taşlar, kadının hikayesini geleceğe taşıyan ışıltılı birer mektup olurlar yani.
Gördünüz mü hikaye hiç de öyle bize öğretilen sığ kalıplardaki gibi değilmiş.
Yani kadının mücevherle kurduğu bağ ne bir gösteriş merakı ne de basit bir şatafat tutkusu.
Var mı öleleri? Tabii ki var ama o bağ mülkiyet hakkının olmadığı zamanlardan kalan tarihsel bir güvence,
ne bileyim fırtınalı bir dünyada bedene giydirilen ışıltılı bir zırh ve kuşaklardan kuşaklara aktarılan somut bir hafıza.
Şimdi Firdevs Yoruoğlu'nun kolyeye bakışındaki derinlik tam da bu yüzden.
O bakış bir kibir değil, kendi hikayesine, kendi varlığına ve kendi sınırlarına duyduğu saygının ifadesi aslında.
Bırakın insanlar sadece dışarıdan gördükleri o ışıltıyı, sadece mücevherleri konuşsunlar.
Biz kadınlar iyi biliyoruz ki asıl değer o taşların ışıltısında değil, o taşları taşıyan kadının duruşunda, mücadelesinde ve kendi ruhuna kattığı derinlikte gizli.
Çünkü Kadın Dediğin kendi değerini başkasının gözünde değil, kendi içinde taşıyandır.
Evet Kadın Dediğin'in bu bölümünde benimle bu yolculuğa çıktığınız için teşekkür ederim.
Eğer bu bölümde yeni denk geldiysek beni takip etmeyi, yeni bölümleri kaçırmamak için de bildirimleri açmayı lütfen ama lütfen unutmayın.
Kadın Dediğin podcast Instagram hesabımda ise bağlarımızı güçlendiriyoruz.
O yüzden lütfen beni oradan da takip etmeyi unutmayın.
Bir sonraki bölümde yine böyle bildiğimiz ezberleri bozacak başka bir hikayede buluşmak üzere.
Sevgiyle ve kendi ışığınızla kalın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
