
Annelik İçgüdüsü: Doğru Bildiğimiz Yanlışlar
20 Temmuz 2026 · 26 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
"Annelik fedakarlıktır", "Analar hisseder", "Kusursuz anne olmalısın"... Peki bu "içgüdüsel" dediğimiz davranışların arkasında ne var? Kadın Dediğin'in bu bölümünde, annelik içgüdüsü adı altında normalleştirdiğimiz ama aslında psikolojik ve sosyolojik temeli olan büyük yanlışları konuşuyoruz. Kusursuzluk baskısından özgürleşmek ve gerçek anneliği kucaklamak isteyen herkes buraya.
Transkript
Merhaba sevgili Kadın Dediğin dinleyicileri, yepyeni, dürüst ve belki de bugüne kadar annelikle ilgili dinlediğiniz pek çok şeyi kafanıza yeniden şekillendirecek bir bölümle karşınızdayım.
Bugün üzerine titrediğimiz, toplumun bazı kesimlerince abartılı derecede kutsallaştırılan, hatta sorgulanmasını bile neredeyse günah kabul ettiği bir konuyu konuşuyoruz.
Annelik içgüdüsü.
Bu arada bölüme geçmeden önce Netflix'te bu isimli bir belgesel var ve Ben ne izledim dedirten türden bir belgesel.
Fazlasıyla tavsiye ediyorum.
Ve annelik içgüdüsü asla belgeseldeki gibi bir şey değil.
Onun da altını çizerek kendi gündemime geri dönüyorum.
Şimdi bir düşünün. Ne zaman bir kadının anne olduktan sonra kendini tamamen arka plana atmasını, tükenmesini, saçını süpürge etmesini konuşsak arkadan hemen o sihirli cümle yükselir.
Ama annelik böyle bir şey işte.
Bunlar hep içgüdüsel.
Ya da yeni doğum yapmış bir kadın kucağındaki bebeğe bakıp o an O mucizevi, filmlerdeki gibi aşkı hissetmediğinde içine düştüğü o karanlık suçluluk kuyusunda debelenirken kendine fısıldar.
Bende bir sorun var ya, benim annelik içgüdülerim eksik.
Peki size hepimizin sığındığı, doğruluğundan şüphe bile etmediğimiz bu annelik içgüdüsü kavramının aslında büyük oranda sosyolojik bir kurgu, hatta psikolojik sorumluluktan kaçmak için kullanılan
konforlu bir kılıf olduğunu söylesem?
Evet, yanlış duymadınız.
Bugün... Bilimsel gerçeklerin ışığında arkamıza gelişim psikolojisini ve nörobilmi alarak bu miti masaya yatırıyoruz.
Mikrofonun başında bunu söylerken elbette havaya konuşmuyorum.
Modern bilimin, evrimsel biyoloji ve nörobilim bize çok net bir şey söylüyor.
İnsanlarda hayvanlardaki gibi hatasız, böyle otomatik çalışan, ne yapacağını adım adım dikte eden şablon bir annelik içgüdüsü yoktur.
İnsanlarda var olan şey...
böyle hormonal olarak desteklenen, evrimsel olarak hayatta kalmayı hedefleyen bir bağlanma ve bakım verme dürtüsü vardır.
Geri kalan o işte annelik şöyledir, anneler böyle yapar dediğimiz neredeyse tüm o bildiğimiz pratikler bizim kendi psikolojik geçmişimiz, çocukluk travmalarımız, toplumsal
ya da sosyolojik koşullanmalarımız ve tamamen yaşayarak öğrendiğimiz deneyimlerden ibarettir.
Şimdi ünlü bir Fransız sosyolog ve filozof var.
Adı Elizabeth Ballanter.
Kendisi annelik sevgisi yani bir mitleşmenin tarihi diye bir kitabı var.
Bu kitabında bunu çok güzel anlatmış.
Ben özetini dinledim. Ama bulabilenler okuyabilir.
Şöyle Google'da tarattım var.
Hatta kadınlık mı annelik mi diye başka bir kitabı daha var.
O da çokça öneriliyor. Şimdi bu Fransız sosyolog ve filozof tarihsel belgelerle bir kanıt sunuyor.
O da şu. Anneliğin.
Tırnak içinde söylüyorum.
Kutsal ve her şeyden vazgeçen bir içgüdü olarak tanımlanması aslında sanayi devrimiyle birlikte kadını eve bağlamak, çocuk bakımını tamamen kadının üzerine yıkmak için tarihsel
olarak inşa edilmiş bir toplumsal bir mit.
Yani bizler yüzyıllardır süre gelen sosyoekonomik bir tasarımı fıtrat veya içgüdü olarak doğallaştırıyoruz.
İşte bu yüzden bugün...
ya ben çocuğum için bunu yapıyorum çünkü annelik içgüdüm bana bunu söylüyor dediğimiz ama aslında psikolojisinde bambaşka karşılıkları olan doğru bildiğimiz o büyük yanlışları tek tek konuşacağız.
Bu arada ben anne değilim.
O yüzden ahkam kesmeyeceğim.
Bu yüzden de bilimle konuşacağım.
Yani işte amacım hiçbirimizi suçlamak, hiçbirinizi suçlamak değil.
Aksine omuzlarımızdaki o kusursuz anne olma yükünü, o görünmez suçluluk zincirlerini bilimle psikolojiyle kırıp hepimizi biraz olsun özgürleştirmek.
Evet, eğer hazırsanız maskeleri indirmeye ve o çok tanıdık ilk doğru bildiğimiz yanlışla başlamaya ne dersiniz?
Hadi başlayalım. Şimdi
girişimizi yaptığımıza göre ilk ve belki en ağır başlıkla başlayalım.
O da şu, doğru bildiğimiz yanlışları konuşacağız bu arada biliyorsunuz annelik içgüdüsüyle ilgili.
Anneler çocukları için her şeyden vazgeçer.
Şimdi biz buna toplumda fedakarlık kültürü diyoruz.
Hani vardır ya o meşhur cümle, işte ben senin için saçımı süpürge ettim, kariyerimi bıraktım, hayatımı sana adadım, sırf sen benim yaşadıklarımı yaşama diye falan.
Şimdi bu cümleler ilk bakışta kulağa çok sevgi dolu ve yüce geliyor öyle değil mi?
Sanki böyle anneliğin en doğal, en içgüdüsel parçası buymuş gibi algılıyoruz.
Ama gelin bu fedakarlık maskesini birazcık aralayalım ve altındaki psikolojik ve sosyolojik gerçeklere bir bakalım.
Şimdi gene bir sosyologla karşınızdayım.
Gene bilimle geliyorum.
Sosyolog Anne Oakley ev içi görünmez emek ve kadına yüklenen annelik rolleri üzerine yaptığı çalışmalarda çok önemli bir şeyi ortaya koyuyor.
Bu fedakarlık hali aslında içgüdüsel değil.
Tamamen toplumsal bir dayatma.
Kadın anne olduğu andan itibaren kendi kimliğini, hobilerini, kariyerini hatta yani ruh sağlığını sıfırlamaya zorlanıyor.
Çünkü toplum ona şunu fısıldıyor.
İyi bir anneysen artık öncelik sen değilsin, artık sen yoksun, sadece ve sadece çocuğun var.
Peki bunun psikolojideki karşılığı nedir?
Yine klinik psikoloji literatürü buna parental burnout yani işte ebeveyn tükenmişlik sendromu diyor.
Şimdi anne kendi ihtiyaçlarını tamamen yok saydığında içten içe büyük bir öfke, yorgunluk ya da hayal kırıklığı biriktirebiliyor.
En sonunda insanız değil mi?
Yani hiç kimse kendi hayatından tamamen vazgeçip yıllarca hiçbir şey olmamış gibi mutlu kalamaz.
Ama şimdi esas böyle miymiş dedirtecek asıl çarpıcı noktaya geliyorum.
O nokta ise şu. Bu aşırı fedakarlık büyüyen çocuğun üzerine dünyanın en ağır yükünü bırakıyor.
Hatta psikolojide buna borçluluk hissi veya sinir halleri denirmiş.
Çocuk büyürken farkında olmadan şunu hissediyor yani.
Annem benim yüzümden hayatını yaşayamadı, o halde ben mükemmel olmak zorundayım.
Onu mutlu etmek benim görevim.
Yani aslında çocuğu korumak için yapılan bu fedakarlık, günün sonunda çocuğun özgür, işte bağımsız bir birey olmasının önündeki en büyük engele dönüşüyor.
Yani saçını süpürge etmek, yapmadım yaptım, yemedim yedirdim demek bir içgüdü değil.
Şimdi geçelim ikinci doğru bildiğimiz yanlışa.
Bir anne çocuğunu her an koşulsuz sevmeli ve her şeye katlanmalıdır.
Şimdi bu mit daha bebek ilk doğduğu andan itibaren başlar.
Toplum bize öyle bir tablo çizer ki güya bebek kucağınıza verildiği o ilk saniye içinizde böyle havai fişekler patlayacak kusursuz bir aşk ve sonsuz bir sabır dalgasıyla
dolup taşıyacaksınız. Sonrasında ne uykusuzluk ne yorgunluk ne de günlük hayatın stresi bu sevgiyi ve sabrı bir an bile eksiltemez.
Ama tabii ki gerçek hayat böyle değil biliyorsunuz.
Bir defa loğusalık döneminde yaşanan işte o hormon dalgalanmaları fiziki tükenmişlik ya da bebeğin durmaksızın ağladığı o geceler işte o anlarda içinde her an o sevgiyi bulamayan
hatta bazen öfkelenen Böyle bıkınlık hisseden anneler çok ağır bir suçluluk kuyusuna düşüyorlar.
İşte kendi kendilerine işte böyle düşündüğüm için ben çok kötü bir anneyim.
İşte içimde o kutsal sevgi ve sabır her an canlı değil.
Diğer anneler de var bende yok falan derler.
Peki psikolojide bu durumun karşılığı ne?
İngiliz bir psikanalist ve pediatrist Donald Winnicott çok uzun yıllar bebekleri ve anneleri gözlemlemiş ve dünya literatürüne altın değerinde bir kavram kazandırmış.
Yeterince iyi anne yani orijinal adıyla good enough mother.
Şimdi bu psikanalist ve pediatrist diyor ki bir çocuğun gelişimi için ihtiyaç olan şey böyle kusursuz, hata yapmayan, her an güler yüzlü, her an sevgi dolu bir robot anne değil.
Tam aksine yorulan, bazen hata yapan, bazen öfkelenen ama günün sonunda çocuğun ihtiyaçlarını Yeterince bakın tırnak içinde söylüyorum yettiğinden fazlasıyla değil yeterince
karşılayan gerçek etten kemikten bir anne.
Ve en önemli nokta da belki şu olabilir böyle sürekli kusursuz olmaya çalışan bir anne hem kendi ruh sağlığını mahveder hem de çocuğuna çok yanlış bir dünya mesajı verir.
Çünkü hayatta hiç kimse kusursuz değildir.
Çocuk annesinin de yorulduğunu hata yapabildiğini ona her zaman vakit ayıramayacağını.
Ama bunları onarabileceğini görerek büyümelidir.
Bu yüzden kendinize yüklenmeyi lütfen bırakın.
Kusursuz bir sabır içgüdüsü yoktur.
Olumsuz duyguları da barındıran insan bir anne vardır.
Şimdi bir diğer doğru olduğuna inandığımız yanlış ne biliyor musunuz?
O da şu. Çocuğumun geleceğini ondan çok düşünmeliyim.
Hatta buna günümüzde proje çocuk deniliyor biliyorsunuz.
Çokça fazla duyuyoruz.
Nedir aslında bu? Çocuğu daha küçücük yaştayken işte piyanodan tenise, yabancı dil kursundan özel derse koşturan, onun adına tüm kararları çoktan vermiş olan o anneler.
Genellikle bu durum da şu cümlelerle savunuluyor.
Ben sadece onun iyiliğini ve geleceğini düşünüyorum.
Benim yapamadıklarımı o yapsın istiyorum.
O henüz bilemez neye yeteneği ya da ihtiyacı olduğunu.
Kimseden geri kalmamalı gibi inanışlar olur.
Hatta bir annenin içgüdüsel olarak görevi çocuğunu böyle en yükseğe taşımaktır diye de inanılır.
Gelin bu kılıfın altına yani o yoğun kontrol etme arzusunun psikolojideki arka planına bir bakalım.
Psikolojide bu durumun çok net iki karşılığı varmış sevgili hanımlar.
Narsistik uzantı ve dolaylı başarı doyumu.
Şimdi yine ünlü psikanalistler var.
Ondan sonra onların bir takım yazılarını gördüm.
Onlarla ilgili örnekler vermek istiyorum.
Yine ünlü bir psikanalist Haynes Codd herhalde doğru okuyorum ve Yetenekli Çocuğun Dramı diye bir kitap var.
Bu kitabın yazarı Alice Miller bu konuya harika açıklık getirmişler.
Şimdi onlara göre bazı anneler kendi gerçekleştiremedikleri potansiyellerini işte hayattaki başarısızlıklarını ya da toplumda görmek istedikleri o değeri neyse o
değer kendi bireysel kimlikleriyle kazanamayınca çocukları üzerinden kazanmaya çalışıyorlar.
Yani çocuk artık bağımsız bir birey değil, annenin kendi benliğinin bir uzantısı adeta da bazen böyle bir prestij nesnesi haline geliyor.
Bunu yapan anneler, kadınlar gerçekten var.
Çocuk başardıkça anne toplumda kurguladığı o mükemmel anne rolüyle kendi egosunu doyumlandırıyor.
Şimdi bu aşırı gelecek kaygısı ve yönlendirme hali aslında çocuğun iyiliğini düşünmekten çok annenin...
kendi içindeki yetersizlik ve görülme arzusunun bir yansıması oluyor aslında.
Şimdi çocuk bu baskı altında büyürken kendi isteklerini unutmaya başlıyor ve sadece annesini memnun etmeye çalışan bir kuklaya dönüşüyor.
Bu yüzden onun geleceğini ondan çok düşünmek bir annelik içgüdüsü değil, kendi gerçekleşmemiş hayallerimizin çocuğun üzerine yıkılmasından başka bir şey olmuyor.
Şimdi gelelim diğer bir inanışa, doğru bildiğimiz yanlış olan inanışa.
Çocuğuma karşı her zaman haklıyım çünkü içgüdülerim beni asla yanıltmaz.
Hani şu meşhur bir cümle vardır işte, analar hisseder.
Bu cümle genellikle annelerin kendi hatalarını, haksızlıklarını ya da anlık öfke patlamalarını örtbas etmek ve kendilerini haklı çıkarmak için kullandığı böyle sihirli
bir değnek gibidir. Çoğumuz annemizden duymuşuzdur bunu.
Bir tartışmada haksız konuma düşüldüğünde ya da çocuğun sınırları hoyratça ihlal edildiğinde hemen bu kutsal kalkan böyle devreye girer.
Ben senin annenim, benim içgüdülerim asla yanılmaz.
Ben hissediyorsam bir bildiğim vardır, bir bakışından anlarım, her şeyi hissederim falan.
Peki bu durumun arkasındaki o gerçek psikolojik tablo neymiş biliyor musunuz?
Gelin ona bir bakalım. Burada da karşımıza iki önemli kavram çıkıyormuş.
Rasyonalizasyon yani savunma mekanizması ve diğeri de yetişkin kibri.
Sigmund Freud.
Yani her daim imdadımıza yetişir Freud.
Gerçekten iyi ki olmuşsun, iyi ki varmışsın Freud.
Şimdi savunma mekanizmaları teorisine baktığımızda rasyonalizasyon yani gerçeklik kavramına oturtmak bu kavramı çok net görüyoruz.
Şimdi insan egosu hata yaptığını veya haksız olduğunu kabul etmenin yaratacağı o ağır hasardan.
yetersizlik hissinden kaçmak için böyle mantıklı görünen ama gerçekle de ilgisi olmayan bazı kılıflar oluşturuyor.
Uyduruyor hatta. İşte anne de kendi hatasıyla yüzleşip o kusursuz anne imajına zarar vermemek için ya da işte ben her şeyi bilirim, ben seni bakışından anlarım, ben
senin her şeyini bilirim imajına zarar vermemek için annelik içgüdüsü ya da analar hisseder inancını bir kalkan olarak kullanabiliyor.
Kendi haksızlığını Bu kutsal kavramın arkasına saklanarak rasyonize ediyorlar.
Bizde de şöyle bir çocuklarında daha doğrusu şöyle bir inanış ortaya çıkıyor.
Ya hissediyor abi bir şekilde anlıyor falan diye.
Oysaki arkasında başka bir sebep varmış gördüğünüz gibi.
Bir diğer taraftan da yetişkin kibri.
Kibir çok nasıl diyeyim zor baş edilmesi çok zor bir durum gerçekten kibirli insan.
Sadece anneler için söylemiyorum bunu.
Yetişkin kibri daha da zor.
Bu kavram ise toplumsal bir hiyerarşi kurma çabası.
Yani annelerin çocuğun ayrı bir birey olarak sınırlarına, haklarına ve düşüncelerine saygı duymak yerine böyle kendi mutlak otoritelerini bu kutsal kelimelerin arkasına saklanarak
dayatması olarak karşımıza çıkıyor.
Ben hissederim, ben senin için doğru olanın ne olduğunu biliyorum diyerek çocuğun kendi hissettiği duyguları, haklı itirazlarını, veya gerçeklerini manipüle etmek aslında psikolojik
bir manipülasyon yöntemidir.
Bu durumun arkasında hata yapmaktan ve otoritesini kaybetmekten deli gibi korkan, son derece kırılgan bir yetişkin yani anne egosu yatar.
Çocuğunuzun sınırlarına saygı duymak, haksız olduğunuzda bunu kabul edip ondan özür dileyebilmek sizi kötü bir anne yapmaz.
Aksine gerçek, sağlıklı ve güven veren bir ebeveyn yapar.
Bunu da unutmamak lazım. Ve bu bölümde üzerine konuşmak istediğim son doğru bilinen yanlış ise çocuğum ağladığı veya mutsuz olduğu an hemen müdahale etmeliyim.
Bu durum pek çok annede adeta bir refleks gibi.
Çocuk ağlar, bağırır, öfkelenir ya da hayal kırıklığına uğrar, çok mutsuz olur.
Anne o anda müthiş bir panikle duruma el koyma eğilimi gösterir.
Onu susturmak. Hemen keyfin yerine getirmek, dikkatini dağıtmak ya da istediği şeyi hemen gerçekleştirmek için böyle çırpınır durur.
Bütün bunlar da tabii ki şu kılıfın arkasında gizleniyor.
Bir annenin yüreği çocuğunun ağlamasına dayanamaz.
Bu tamamen annelik içgüdüsü.
Anne olmayan bunu anlayamaz diye.
Peki gerçekten öyle mi?
Yoksa bu refleksin arkasında bambaşka bir nörobilimsel ve psikolojik gerçek mi var?
Gelin işin bilimsel ve psikolojik arka planına gene bakalım.
Buradaki temel kavramımız ise duygusal eş problemi, duygusal eş hatta regulasyon, baskılama, ortadan kaldırma problemi ve çocuğun psikolojik dayanılık becerisinin engellenmesi.
Ünlü iki tane psikolog, gene bunların yazılarını buldum okudum, John Balby ve Alan Shore.
Şimdi bu iki psikologun bağlanma teorisi ve nörobilimsel duygu regulasyonu çalışmaları bize çok çarpıcı bir gerçeği gösteriyor.
Şimdi çocuk ağladığında ya da öfkelendiğinde annenin kendi beynindeki tehlike alarmı ki bu amigdala bölgesi var beynimizde çok hızlı bir şekilde tetikleniyormuş.
İşte bu amigdala bölgesindeki tehlike alarmı hemen aktive oluyor.
Hele ki annenin kendi çocukluğundan gelen böyle travmaları, geçmişte bastırılmış duyguları veya derin bir yetersizlik hissi varsa bu alarm sesi katlanılamaz bir hal alıyormuş.
Yani anne aslında o an çocuğun acısını dindirmek için değil yani tabii ki o da var ama arka planda kendi beyninde çalan ve onu rahatsız eden o alarmı susturmak için panikle
harekete geçiyor. Çocuk sustuğunda rahatlayan aslında çocuk değil annenin kendi sinir sistemi oluyor.
Şimdi siz çocuğun her olumsuz duygusuna anında müdahale ettiğinizde Onun öfkeyle, acıyla, üzüntüyle ve hayal kırıklığıyla baş başa kalabilme kapasitesini elinden
alıyorsunuz aslında.
Var hepimizin ailesinde böyle kişiler gerçekten.
Özellikle yetişkin hale geldiği zaman bile hala işte kendi ailesiyle konuşma ihtiyacı, her şeyi anlatma ihtiyacı, çözümü sadece ya da hep onlarla bulma ihtiyacı.
Yetişkinlik hallerinde ise bu çok zor.
Çünkü iş hayatı var, evlilik hayatı var, kendi ailesi olacak, işte eşi ve çocuğu olacak falan.
İşte böyle durumlarda gerçekten krizler çıkabiliyor.
Bir çocuk olumsuz bir duygu hissettiğinde dünyanın sonunun gelmediğini, o duyguyla kalabileceğini ve onu yönetebileceğini yaşayarak öğrenmeli.
Buna psikolojide hatta psikolojik dayanıklılık deniyormuş.
Eğer çocuğun duygusal...
nasıl diyeyim dayanım kasını daha küçük yaşta köreltirseniz büyüdüğünde en ufak bir hayal kırıklığında yıkılan kendi duygularını yönetmekte zorlanan yetişkinler yaratmış olursunuz.
Bu yüzden çocuğunuz ağladığında işte ne bileyim böyle çok büyük olmayan geçici mutsuzluklar yaşadığında onu susturmaya çalışmak bir annelik içgüdüsü değildir.
Kendi içinizdeki alarm sesine katlanamama halidir aslında.
Bazen sadece onun yanında sakin kalabilmek, o duyguyu yaşamasına izin vermek ve aslında hani ben her zaman buradayım, seni duyuyorum, her zaman yanında olacağım diyebilmek yapabileceğimiz
en sağlıklı ebeveynliktir.
Peki sevgili dinleyicilerim, buraya kadar önemli doğru bildiğimiz yanlışları, beş tanesini herhalde, beş tane anlattım evet, açık ve dürüst bir şekilde konuştuk.
Bu doğru bilinen yanlışların üzerinden geçtik ve arkasındaki bilimsel gerçekleri de anlattım size aslında.
Tabii ki istisnalar kaideyi bozmaz.
Farklı davranışlar gösteren dinleyicilerim de mutlaka vardır.
Ben böyle genel bir yaklaşım ve aslında karşılığa gelen durumları anlattım size ve tabii ki asla bir tavsiye, terapi gibi öneri falan da değildir bu podcast.
Orada da bir anlaşalım önce. İşte Gökçe böyle demişti, ben de böyle yaptım ama aslında başka bir şeymiş falan diye bana dönmeyin sonra.
Ben bir genelleme yaptım.
Şimdi aklınızda tek bir soru olduğunu biliyorum.
Peki tamam ben bunları yapan bir anneyim.
Kendi içinizde itiraf ettiniz diyelim.
Peki ne yapacağım? Yani bu içgüdü maskesi altında üzerimize yıkılan o ruhsal baskıdan, içimizdeki o kemirgen suçluluk duygusundan nasıl kurtulacağız?
Geleyim kendimizi o kutsal hapishaneden çıkarıp özgürleşmek için atabileceğimiz böyle birkaç somut ve iyileştirici adıma birlikte bakalım.
Birincisi içgüdü kelimesini sorgulamak ve bir farkındalık kazanmak.
Şimdi kendinizi ne zaman bir şey yaparken çok yorulmuş, tükenmiş ama yapmak zorundayım çünkü ben anneyim derken yakalarsanız orada durun.
Kendinize dürüstçe şu soruyu sorun.
Şu an bunu gerçekten kalbimin derinliklerinden gelen bir dürtüyle mi yapıyorum?
Yoksa işte şimdi hani eşim bir şey demesin, annem, kayınvaliden bir şey demesin.
Yani toplumun benden beklediği mükemmel anne şablonuna uymak ve suçluluk hissetmemek için mi yapıyorum?
Bu sorunun cevabı size gerçek ihtiyacınızı gösterecek.
Kelimeleri ve anlamlarını doğru koymak özgürlüğün ilk adımıdır aslında.
Şimdi ikincisi mükemmel anne değil de tırnak içinde söylüyorum yeterince iyi anne olmayı kabul etmek ve bir sınır çizmek.
Şimdi mükemmel olmaya çalışmayı bir kenara bırakın.
Kendinize küçük hata yapma ve yorulma izinleri verin mutlaka.
Bir annenin kendine zaman ayırması, dinlenmesi...
Ya da kendiyle kalmak istemesi, arkadaşlarla vakit geçirmek istemesi, işte bir gün iki gün bir tatile kaçması falan bencillik değildir.
Aksine çocuğuna verebileceği en büyük ruhsal hediyedir.
Unutmayın kendi bardağınız boşken bir başkasının bardağını dolduramazsınız.
Sınırlarınız sizin bencil olduğunuzu değil, sağlıklı bir insan olduğunuzu gösterir aslında.
Üçüncüsü suçluluk duygusuyla savaşmayı bırakıp onunla vedalaşmak.
Yani içimizden yükselen ben kötü bir anneyim sesini susturmaya çalışmayın.
O ses geldiğinde ona şefkatle yaklaşın.
Günümüzün meşhur şeyi var.
Seni de aldım, kabul ettim.
Ey içimdeki his din hatta.
Kendinize şunu hatırlatın.
Şu an hissettiğim bu suçluluk benim gerçekten yetersiz olmamdan değil, yıllardır bana yüklenen beklentilerin tetiklenmesinden kaynaklanıyor.
Suçluluğu bir alarm gibi görün.
Ve o alarm çaldığında kendinizi yüklenmek yerine nefes almaya başlayın.
Peki dördüncüsü ne olabilir?
Ebeveynliği ortaklaştırmak ve destek almak.
Bakın bu çok önemli.
Bakım vermenin sadece kadına ait içgüdüsel bir beceri olmadığını artık biliyorsunuz.
Eşinizi, babayı yani ya da çevrenizdeki destek mekanizmalarına sürece lütfen dahil edin.
İşte o yapamaz, beceremez, en iyi ben bilirim, en iyi ben yaparım diyerek her şeyi üzerinize yüklemek yerine Lütfen ama lütfen sorumlulukları paylaşın.
Beşincisi, kendinizi sadece anne rolüyle tanımlamaktan vazgeçmek.
Siz anne olmadan önce de bir insandınız.
Hobileriniz, tutkularınız, arkadaşlarınız, kendi başınıza sevdiğiniz şeyler vardı öyle değil mi?
Unutmayın bunları, kendinizi hatırlatın.
Yani anneliği hayatınızın tek varoluş amacı haline getirmek hem size hem de çocuğunuza zarar verir.
Kendi hayatınızı yaşamaya devam etmek ama tabii ki burada bir denge yakalamak çocuğunuza kendi hayatını yaşayabilen güçlü bir birey rol modeli sunmaktır.
İşte böyle. Bu baskıdan kurtulmak bir günde olmayacak biliyorum.
Ama kendimize her gün bu küçük gerçekleri hatırlatarak omuzlarımızdaki o yükü adım adım hafifletebiliriz.
Evet geldik bu derin, sorgulatıcı ve hepimizin ruhuna dokunan bölümün sonuna.
Umarım... Böyle şeyleri okları üzerime çekmemişimdir ama dediğim gibi ahkam kesmedim.
Bilimle, psikolojiyle, nörobilimle, sosyolojiyle konuştum.
O yüzden bana hak vereceğinizi düşünüyorum.
Yani bunlar benim böyle kendi bence böyle bana göre böyle falan diye anlattığım şeyler değildi.
Ne yaptık bugün? Birlikte annelik içgüdüsü denilen o kutsal şemsinin altına şöyle bir baktık.
Gördük ki kusursuz anne diye bir şey aslında yok.
Bu tamamen toplumsal bir mit.
Bu kusursuzluk miti kadınları...
Hayatın içinde korkunç bir şekilde yalnızlaştırabiliyor, onları bitmek bilmeyen bir suçluluk duygusuyla baş başa bırakabiliyor.
Bizler içgüdü kelimesinin arkasına saklanan o ağır toplumsal beklentileri fark ettiğimiz an aslında omuzlarımızdaki o görünmez zincirlerden de kurtulmaya başlıyoruz.
Kendimize hata yapma, yorulma, yeri geldiğinde hayır diyebilme ve kendi sınırlarımızı çizme hakkını yeniden teslim ediyoruz.
Ve mikrofon başından size son kez şunu fısıldamak istiyorum.
Yok fısıldamayacağım. Direkt söylemek istiyorum.
Çocuğunuzun her şeyini kusursuz yapan, hiç yorulmayan, duyguları alınmış mükemmel bir robota ihtiyaç yok.
Onun duygularıyla, yorgunluğuyla, hatalarıyla, sınırlarıyla ve en çok da sevgisiyle yaşayan gerçek, samimi ve insan gibi bir anne ihtiyacı var.
Başta da söylemiştim. Siz kendi insanlığınızı kucakladığınızda Aslında hem kendinizi hem de çocuğunuzu özgür kılacaksınız.
Evet, Kadın Dediğim Podcast'im bu bölümlük sonuna geldik.
Sizde annelik işleri nasıl gidiyor?
Bölüm size kendinizi iyi hissettirdi mi?
Paylaşmak istediğiniz ne varsa Kadın Dediğim Podcast Instagram hesabımdan bana her zaman yazabilirsiniz.
Ayrıca kanalı takip edip bildirimleri açmayı da lütfen ama lütfen unutmayın.
Bu bölümü sevdiyseniz arkadaşlarınıza da paylaşın.
Paylaşın ki hep beraber çoğalalım.
Bir sonraki bölümde yine hayatı, kadınlığı ve kendimizi dürüstçe konuşmak üzere.
O zamana kadar kendinize, ruhunuza ve sınırlarınıza çok iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
