
Bu bölümde… Soma’da 301 madencinin hayatını kaybettiği o günü konuştuk.
Ama sadece o günü değil…
Madenciliğin tarihini, yerin yüzlerce metre altındaki çalışma şartlarını, karanlığı, sıcaklığı, nefessizliği…
301 madenci.
301 hayat.
301 aile.
Soma sadece bir sayı değil.
Soma, hâlâ yerin altında kalmış bir sessizlik gibi.
Madencilerimize saygıyla
iletişim: hilekarinhikayesi@gmail.com
Transkript
Herkese merhabalar, Hilekar'ın hikayesine hoş geldiniz.
Ben Beril. Yarın 13 Mayıs arkadaşlar, Soma faciasının üzerinden tam 12 yıl geçti ve 301 madencimiz o faciada hayatını maalesef kaybetti.
Ve bu Türkiye tarihinin en çok can kaybı ile sonuçlanan madencilik kazası olarak tarihe geçti.
Belki tabii biz bunu duyunca, aa evet ya o kaza diyebiliyoruz.
Çünkü büyük acılar...
Geliyor, geçiyor, içimizi parçalıyor.
Sonra ister istemez zamanın akışına kapılıp gidiyoruz.
Bizler tabii kendi hayatımıza devam edebiliyoruz ama bazı evlerde 13 Mayıs hiç bitmedi, hala bitmedi.
Ama ben bugün size o acıyı bir haber gibi anlatmak istemiyorum.
Bugün sizinle o insanların, kıymetli madencilerimizin dünyasına girmek istiyorum.
Ve kökleri çok eskiye dayanan bu mesleği biraz böyle yakından tanıyalım istiyorum.
Tarih boyunca neden bu kadar önemli olmuş?
Hatta madenciliği icra eden Hititler bile bu mesleği bir sır gibi neden saklamış?
Hepsini birazdan konuşalım ve en en önemlisi de arkadaşlar biz neden çok kıymetli 301 madencimizi kaybettik?
Neden böyle bir şey oldu?
Bu bölümü asıl çekmemin sebebi de bu zaten.
Ben aslında hemen size kaza gününü anlatmak istiyorum.
Orayı konuşmak istiyorum.
Orada neler yaşandı?
Nasıl oldu? Bunların detaylarını size anlatmak istiyorum.
Şimdi 13 Mayıs 2014 arkadaşlar.
Günlerden salı. Vardiya değişimi var.
Bu yüzden de tabii madendeki işçi sayısı normalden böyle çok fazla.
Saat 14.50 civarında yerin 400 metre altında 787 işçi çalışıyor.
Öyle düşünün. Ve o sırada birden orada çalışan bir işçinin yanına Tavandan bir taş kütlesi düşüyor.
Tamam mı? Aslında ilk işaret bu oluyor arkadaşlar.
Sonra da beyaz bir duman sızmaya başlıyor tavandan.
Ardından da çok hızlı bir şekilde griye sonra da siyaha dönüşüyor.
Bakın çok değil. 2 dakika sonra kablolar kısa devre yapıyor.
Çıkan kıvılcım metanı tutuşturuyor ve yangın başlıyor.
Madenin içinde yangın çıkıyor ama işçilerin kaçabileceği ikinci bir yol yok.
Zaten birden fazla havalandırma sistemi olması gerekiyor normalde.
Ama burada tek giriş, tek çıkış var.
Yangın başlayınca pis hava atılacak yer olmadığı için zehirli gazlar içeride birikiyor.
İşçiler böyle sağa sola kaçışarak delik arıyor ama bulamıyorlar arkadaşlar.
Yangını söndürmek için ne yapmak gerekiyormuş normalde?
Orada şöyle bir şey varmış.
O galeriyi... beton barajda kapatıp oksijeni kesmek ve karbonmonoksit gazının yayılmasını durdurmak gerekiyormuş.
Ama bunda da geç kalıyorlar.
Ventilatörün yönünü değiştirip ters yönde hava vermeye çalışıyorlar.
Ama onda da geç kalıyorlar.
Üstelik yanlış yapıyorlar.
Yani şöyle ters yönden hava verilince zehirli gaz temiz havanın girdiği yerden içeri giriyor ve bütün ocağa yayılıyor arkadaşlar.
Yani kaçabilecek durumda olan işçiler bile Bu yüzden zehirleniyor maalesef.
Bir de tabii en önemlisi şu var.
Madenin altında acil durumda girip sığınılacak.
İçinde oksijen olan sızdırmaz kurtarma odaları var ya onlardan olması lazım normalde.
Şili'de var Şili kazasında birazdan bahsedeceğim.
Ama burada oda yok arkadaşlar.
Eğer o odalar olsaydı yangından kaçanlar içeri girip beklerdi.
Kurtarma ekipleri gelene kadar hayatta kalırlardı.
Ama olmayınca...
Zehirlenip maalesef hayatlarını kaybettiler.
Ve ölenlerin çoğu zaten patlamadan değil yani.
Zehirlenmeden hayatını kaybediyor.
Bir de tabii haberleşme de yok.
Yani hiçbir şey yok.
Ne arasan yok arkadaşlar.
Kontrol odasıyla bağlantı kuracak telsiz yok.
Telefon sistemi yetersiz.
Yani öyle bir hengamede, öyle bir facia anında işçiler birbirlerine bağırarak anlaşmaya çalışıyor resmen.
Düşünsenize yangın çıkmış, her yer duman ve kimse kimseye bir şey diyemiyor ya.
Herkes panik halinde.
İşte bu yüzden o kadar insan o gün hayatını kaybetti arkadaşlar.
Burada ben tabii okurken işçilerin kendi ağzından anlattıkları yerlere denk geldim.
Ve içim titredi arkadaşlar.
Oraları hiç değiştirmek istemiyorum.
Direkt anlatmak istiyorum.
Şimdi elektrik panolarında çalışan bir işçi var.
Diyor ki... O gün elektrik panolarının olduğu bölgede çalışıyorduk.
Orası biraz yüksek.
Altımızdan da geçen bir yol var.
Oradan gelen arkadaşların seslerini duyduk.
Ortalık duman oldu.
Kaçın diye bağırmaya başladılar.
Yanımdaki arkadaşım aşağı doğru uzanarak baktı.
Abi millet kaçıyor dedi.
Önce onlar indi.
Ben geride olduğum için aşağıya inmemle beraber her taraf simsiyah oldu.
Hiçbir yeri göremez oldum.
Yukarıdan yüksekten kendimi aşağı attım.
Göz gözü görmüyor. Lamba belimde bağlı olduğu için lambayı elime aldım.
Kafamı kaldırdım ki nefes alamıyorum.
Diyor ki arkadaşlar arasında konuşulurdu.
Hani duman yukarıdan geçtiği için yere yaklaştığın zaman insanı boğmaz derlerdi.
İlk aklıma o geldi.
Sürünerek ilerlemeye başladım.
İleriye çıktığımda orada tanıdığım arkadaşlar vardı.
Bağıranlar, ölenler, herkesin gözleri yaşarmış tam bir can pazarı.
Duman da yoğun yani. O anda ilk aklıma gelen maskemi açayım da rahatlayayım oldu.
Maskemi açtığımda içi siyah küf olmuş, kullanamadım.
5-10 metre ileride biraz daha temiz hava vardı.
Emekleyerek gittim. 5-10 dakika oturdum.
Biraz kendime geldim.
Yani kendimi taşıyacak hale anca getirebildim.
İstiyoruz tabii arkadaşlarımıza yardım edelim.
Ama herkes önce kendi canıyla boğuşuyor.
Biraz kendime geldiğimde aklıma gelen rahmetli kardeşim oldu.
Şehit oldu bu kazada.
Espanos'unda çalışıyordu.
Acaba kardeşim de dumana maruz kaldı mı diye aklıma geldi.
Şimdi arkadaşlar bu bir işçinin yaşadığı şey.
Alt kubbede başka bir işçi de tam vardiya değişiminde işi bırakacakları sırada fark ediyor yangını.
Ve diyor ki o sırada ne olduysa oldu diyor.
30-40 metre önlerinde yangını fark ediyorlar ve bir bakıyorlar ki.
Alev alev yani sanki fırın yakarsın da diyor böyle kıpkırmızı bandın üstü yanmaya başlıyor bakın.
Önce gri sonra siyah duman geliyor.
Ve ilk başta o işçilerden bir tanesi yangın tüpü aramaya gidiyorlar hatta.
Sonra şef geliyor.
Kendisi gidiyor ama onlara diyor ki buraya kimse geçmesin.
Orada bir nefeslik gibi bir şey varmış arkadaşlar.
Oraya gidin kapısını açın duman oradan çıksın diyor.
Yani o saatten sonra.
O ana yola bile çıkamıyorlar.
Sonra şef maskenizi açın diyor.
Bu maskenizi açmak sanıyorum bu arada.
Yani oksijen maskesini artık kullanın demek istiyor.
Buraya dikkat etmenizi istiyorum.
O halde bile para cezası almaktan korkup maskesini açmak istemeyenler oluyor arkadaşlar.
Şef tekrar artık komut veriyor adeta.
Diyor ki bu kesinlikle büyük bir şey.
Maskenizi açmanız lazım.
Ve sonra kritik bir karar alınıyor.
Havalandırma ters çevriliyor bakın.
Emici konumdaki vantilatör üfleyici konuma getiriliyor ki bu zaten facianın yönünü çok ciddi bir şekilde olumsuz etkiliyor.
Şimdi neden öyle oluyor?
Duman ilk çıktığında yaklaşık 140 kişi baş mühendisin talimatıyla bir kaçamakta toplanıyor.
İşte kapıları açıyorlar, dumanı bypass ediyorlar.
Yani kurtulacaklar aslında.
Ama fan ters çevrilince...
Sığındıkları yer de duman altında kalıyor.
Birçok kişi tabii baygınlık geçiriyor.
Orada hayatını kaybediyor.
Ve en büyük felakette S panoları denilen bir yer varmış.
Orada olmuş. 272 işçi kaçış yolu olmayan o kapanın içindeydi.
Çünkü 3 yıl önce yapılma sözü verilen acil çıkış yolu ve havalandırma planı yapılmamış arkadaşlar.
Şimdi mühendis dumanı duyunca madencileri topluyor.
Böyle bir hava perdesi çekiyor.
Yani zaman kazanmaya çalışıyor.
Tabii bazı kelimeler burada teknik gelebilir arkadaşlar.
Ben de anladığım kadarıyla size aktarmaya çalışıyorum.
Çünkü o ortamı gözümüzde canlandıralım istiyorum.
Orada insanlar ne yaşadı bilelim istiyorum arkadaşlar.
Neyse saat 16.06'da artık bayılmalar başlıyor.
Ölümler 16.16 ve 16.30 arasında olmuş.
Yani saat 17 civarında o kaçamaktaki 272 işçiden 269'u hayatını kaybediyor arkadaşlar.
Neden hayatlarını kaybediyor?
Çünkü oraya sıkışıyorlar arkadaşlar ve havalandırma yetersiz.
Tersten de üfleyince zehirli gaz artık bütün maden ocağına doluyor.
Oradan dediğim gibi sadece 3 kişi kurtuluyor.
O 3 kişiden biri şöyle anlatıyor diyor ki Plastik bir su hortumunun yanında oturuyordum.
Yani hortumdan sızan temiz havayı solumaya çalışıyordum.
15 dakika sonra yanımdaki arkadaşım da vefat etti.
Yan yana oturduğumuz için onun ağırlığı üzerimde kaldı.
Uzun süre kendimi kaldıramadım ve öylece bekledim.
Sonra diğer arkadaş da vefat ediyor.
Diyor ki kurtarmaya gelen olur mu umuduyla madenci lambamı arada bir sallayarak işaret vermeye çalışıyordum.
Bu işaretimi...
Gören kurtarma ekibi tarafından kurtarıldım.
Şimdi arkadaşlar bunların tabii hiçbiri bir anda olmadı.
Yani yangın aslında o gün çıkmadı.
Haftalardır aslında çıkıyordu.
Haftalardır işaret veriyordu.
Maden ocaklarında normalde ortam sıcaklığı 25 derece civarında.
Ama bu ocağın sıcaklık sensörleri 13 Mayıs'tan neredeyse 30 gün önce sıcaklığın yükselmeye başladığını gösteriyordu.
olay günü sıcaklık 46 dereceye ulaşmıştı.
Ve madende olan karbonmonoksit sensörlerinin artık bir kısmı değerler ölçülemeyecek kadar üst seviyeleri aşmıştı.
Ve o hafta aslında sağlık ünitesinde çalışanların her gün avuç avuç ağrı kesici talep ettiği de söyleniyor.
Yani işçiler aslında bu zehirli gaza maruz kalmışlar.
Ve oksijen miktarı çok kez %19'un altına düşmüş ama buna rağmen maden boşaltılmamış arkadaşlar.
İşte bu yüzden toplam 301 maden işçisinin cansız bedenine ulaşıldı.
301 arkadaşlar.
Bu sayı çok büyük ama bir yandan da sadece rakam değil arkadaşlar.
Çünkü 301 dediğimiz şey birinin babası, birinin oğlu, birinin kardeşi, birinin eşi.
Birinin beklediği bir insan Soma sadece bir kaza değil.
Yeryüzünde aydınlıkta yaşayan bizlerin, yer altında o karanlıkta çalışanları olan Can Borcu'nun en ağır hatırlatıcısı.
O güne dair bir sahne mesela benim hiç aklımdan gitmiyor.
Eminim siz de hatırlıyorsunuzdur.
Üzerinden 12 yıl geçmiş olmasına rağmen ben hala o sahneyi hatırlıyorum.
Kurtarma çalışmaları hatırlıyorsanız sürdüğü bir esnada oradan sağ çıkan bir madenci.
Ambulansa bindirildiği an hatırlarsanız hepimizin yüreğini dağlamıştı.
Ambulansın içinde sedyeye oturmadan önce ya çizmelerimi çıkarayım mı sedye kirlenmesin dedi ya.
Az önce ölümün içinden çıkan insan binlerce ton kayanın altından, zehirli dumanın ortasından karanlığın, paniğin belki de arkadaşlarını geride bıraktığı bir yerden çıktı ve
ambulansa binerken hala başkasını düşünebiliyor.
Hala o nezaketi.
Hem de buna hiç gerek yokken.
Şimdi kabul edelim biz bazen hani tırnağımız acısa ortalığı birbirine katabiliriz değil mi?
Ama o anda hangimiz o cümleyi kurabilirdik ya?
Gerçekten bu seviyeyi algılamam benim çok zor arkadaşlar.
Ama önce sizinle beraber şu kapının önünde bir duralım arkadaşlar.
Zonguldak'ta bir maden girişi var.
Kapının üstünde tek bir kelime yazıyor.
Selametle. Dikkat ederseniz bu günaydın değil, iyi çalışmalar değil, selametle yani geri dönmeyebilirim.
Bunu biliyorum ama yine de göreve gidiyorum.
Eskiden madenciler o kapıdan girmeden önce birbirleriyle helalleşirlermiş ve birbirlerine kuyu arkadaşı derlermiş.
Çünkü yerin altında oksijeniniz biterse yanınızdaki insanın nefesi sizin de nefesinizdir.
Kuyu arkadaşı, can yoldaşı demek.
Peki bu insanlar neden orada değil mi?
Yani hangi şartlar onları oraya götürdü?
Ya da neden götürüldüler diye de sorabiliriz.
Yani tüm bunları bilen insanlar neden ya neden gidiyorlar madene?
İnsanlar neden çalışma şartları bu kadar zor bir iş yapıyor değil mi?
Bunları sormak tabii çok mantıklı ama cevap çok gerçek arkadaşlar.
Çünkü ekonomik çaresizlik.
Yani başka seçenekleri yok.
Özellikle mesela sanayi devriminde İngiltere'de insanlar Fabrikalarda ve madenlerde sadece karın tokluğuna çalışıyordu ya.
Başka hiçbir iş imkanı olmayan yoksul köylüler şunu hesap ediyordu.
Diyorlardı ki ya yerin üstünde açlıktan ölmek mi yerin altında belki ölmek mi?
Ve maden daha iyi bir seçenek gibi görünüyordu onlara yani düşünebiliyor musunuz?
Yani çok daha rahat rahat işler var da onlar bunu tercih ettiler gibi bir durum yok ortada.
Ama daha da vahimi ve beni en çok şaşırtan kısmı madenciliğin insanlara zorla yaptırılması oldu arkadaşlar.
Eskiden insanlar oraya kendi isteğiyle bile gitmiyormuş yani.
Osmanlı'da çıkarılan bir nizanname ile Zonguldak çevresindeki erkekler madende zorla çalıştırıldı arkadaşlar.
Yani tarlasını sürmesi gereken insanlar zorla yerin altına indirildi.
Hatta kaçanlar jandarmayla geri getirildi.
Sadece burada değil mesela Antik Roma'da, Mısır'da, Orta Çağ Avrupa'sında, Madenler kölelerin, savaş esirlerinin, ağır suçluların gönderildiği yerlerdi.
Ve yani o dönemde maden bir iş yeri değil artık.
Yani bir hapishane gibi bir şey.
Ve en fenası çocuklar da madene indiriliyordu.
8-10 yaşındaki çocuklar.
Neden diyeceksiniz değil mi?
Neden ya? Yani öyle bir meslek ki arkadaşlar her safhasında, her aşamasında neden ya diyorsun.
Öyle bir şey ya. Neden çocuklar çalıştırılıyordu o zaman?
Çünkü çalışılması gereken bazı alanlar o kadar dar ki arkadaşlar oraya ancak bir çocuk sığabiliyordu.
Daha oyun çağında bir çocuk ama elinde bir oyuncak değil, kömür karası var arkadaşlar.
8-10 yaşındaki çocuklar günde 16 saat çalıştı.
Çocuk ya, çocuğun madende ne işi var ya?
Ve çoğu zaman sadece karın tokluğuna çalışılıyordu.
Bir madenci ailesini ancak geçindiriyordu.
Ve hatta sağlıkları bozulduğu için de 30-40 yaşını bile göremiyorlardı.
İşverenin gözünde peki bir işçi ölürse ne olur?
Zaten iş bekleyen binlerce aç köylü var değil mi?
Yani yerini doldurmak kolay.
İnsanlar onların gözünde insan değil bir kaynak.
Bana acının resmini çiz deseler bunu çizerdim arkadaşlar.
Kömürün insandan daha değerli sayıldığı bir dünya.
Bir söz var ya yanan bizdik.
Siz kömür sandınız.
Şimdi tabii insanlar zorla götürülüyor deyince aklınıza bu sefer şu geliyor olabilir.
Yani insanları ölüme götürecek kadar neden bu kadar bir baskı var?
Ya neden bu kadar önemliydi ya?
Bir insanın canından kıymetli mi değil mi?
O dönemde madenleri işte özellikle kömürü, bugünün petrolü, doğalgazı ve elektriği gibi düşünebilirsiniz.
O kadar değerli. Yani her şey ama her şey o taşa bağlı.
Fabrikaların çarklarını döndüren...
Dev gemileri yürüten, trenleri hareket ettiren şey kömür.
Eğer kömür çıkmazsa fabrikalar duruyor, üretim bitiyor, şehirler karanlıkta kalıyor, ısınamaz duruma geliyor.
Dünya bir madencinin sırtındaydı.
Hatta şu an bile arkadaşlar bir elektrikli araba üretmek için mesela normal bir arabaya göre çok daha fazla maden kullanılıyor.
Elektrikli arabaların bataryalarını düşünün, akıllı telefonlar.
Bakır kablolar, bilgisayarlar hepsi madenden çıkıyor.
Sadece bunlar da değil mesela.
İşte biz yeşil enerjiye geçmek istiyoruz değil mi?
Rüzgar, güneş enerjisi.
Ama bu rüzgar türbünü inşa etmek için bile tonlarca çelik, bakır ve alüminyum gerekiyor.
Yani eskiden madenci yakıt çıkarıyordu, şimdi teknoloji çıkarıyor arkadaşlar.
Eğer madenciler yerin altını kazmayı bıraksa...
Modern medeniyetin ışıkları söner arkadaşlar.
O kadar önemli. O kadar önemli bir meslek.
Ama işte yani buna değer mi bilmiyorum ya.
Yani bu yüzden dünya gerçekten hala o görünmez kahramanların, madencilerin hatırına dönmeye devam ediyor arkadaşlar.
Bunu unutmayalım. O sedyeye ayağını koyarken bile çekinen o kıymetli insanların sayesinde.
Yani... Ne diyeceğimi bilemiyorum.
Bazen gerçekten tüylerim böyle diken diken oluyor bunları konuşurken.
Bu kadar eski bir meslekten bahsediyoruz aslında.
Madencilik o kadar eski bir meslek ki bilinen ilk maden faaliyeti yaklaşık 43 bin yıl önce başlıyor düşünebiliyor musunuz?
Şimdi bölümün başında söyledim Hititlere bakın demiri işlemeyi o kadar önemli buldular ki devlet sırrı gibi sakladılar diye.
Kimseyle paylaşmadılar yani ve bu sır sayesinde...
dönemlerinin süper gücü oldular arkadaşlar.
Lidyalılara bakın madencilik sayesinde parayı icat ettiler.
Cebimizdeki her kuruşun hikayesi yerin altından başlıyor.
Ama maalesef işte dünyanın en tehlikeli mesleklerinden birisi bu arkadaşlar.
Önümüze zaten hala çok ders çıkarmamız gerektiğini anlatan Soma gibi bir facia var.
Ama zaten ne kadar önlem alırsan al.
Yine de çok tehlikeli meslek grubunda yer alıyor arkadaşlar.
Çünkü Doğayla doğrudan mücadele ediyorsun aslında.
Yani yerin altını kazıyorsun, o kazdığın yer üzerine yıkılmasın diye bir taraftan onu tutmaya çalışıyorsun.
Ya bu kadar zor bir meslek mesela diyorum ki teknoloji yokken nasıldı ya?
İşte daha asansör yokken, matkap yokken, hatta güvenli bir ışık bile yokken maden işçileri yine de aşağı iniyordu arkadaşlar.
Ellerinde açık alevli mumlar ve meşalelerle giriyordu düşünebiliyor musunuz?
Bu gerçekten ölüme gitmek gibi bir şey yani.
Çünkü yer altındaki metan gazı zaten en küçük bir kıvılcımla patlıyor.
Bu nasıl bir cesaret?
Bu nasıl bir ölüme gitmek ya?
Ve bu arada en büyük risklerden bir tanesi de kokusuz gazlar.
İşte metan gazı zehirlenmesi.
Yani tehlikeyi fark edemiyorsun.
O zaman bunu fark edecek, teşhis edecek bir teknoloji de yok.
Madenciler de ona şöyle bir çözüm buluyor.
Madenlere kanar yayındırıyorlar.
Neden? Çünkü kuş sustuğunda veya bayıldığında madenciler de anlıyor ki zehirli gaz var ve kaçmaya başlıyorlar ya.
Peki hadi diyelim bundan kurtuldular.
Havalandırma sistemleri de yok.
Yani insanlar taze hava gelmediği için zaten yavaş yavaş zehirlenerek ölüyordu.
İşte meşalelerle iniyorlardı dedim ya.
Zaten işte ışığı sönen madenciler bazen saatlerce bazen günlerce o zifiri karanlıkta hareket etmeden kurtarılmayı bekliyorlardı.
Ya da işte el yordamıyla artık yollarını bulmaya çalışıyorlardı.
Sonra 1815'te Sir Humphrey Davy diye bir adam bu sorunu fark ediyor ve güvenli bir maden lambası icat ediyor.
O dönem için bu bir servet değerinde bir buluş yani.
Herkes de tabii patent almasını bekliyor ama almıyor arkadaşlar.
Diyor ki ben bu lambayı madencileri kurtarmak için yaptım.
Onlardan para kazanmak için değil diyor.
Bazıları için gerçekten derler ya koca yürekli insanmışsın diye.
Yani bu dünya gerçekten iyi insanların hatırına dönüyor diye düşünüyorum.
Ve sadece tek zorluk bu mu arkadaşlar?
Şimdi madencilikte tavanı tutmak çok önemli tamam mı?
Tavanı tutarak ilerliyorsun aslında.
Yani bir yandan kazıyorsun bir yandan da tavanı sürekli sabitlemen gerekiyor.
Şimdi onlar bugün çelik zırhlarla yapılıyor.
Ama o zaman ağaç direkler kullanılıyormuş ya.
Ağaç çatırdamaya başlayınca oradan kaçıyorlarmış.
Ya bu nasıl bir ölümle dans etmek?
Yani en büyük ölüm nedenlerinden biri zaten göçük altında kalmak.
Bugün dediğim gibi çelik kalkan sayesinde adeta bir zırhın içinde çalışıyor madenci.
İşte makine ilerledikçe bu çelik kalkanlar da onunla birlikte adım atarak tavanı tutmaya devam ediyor.
Teknoloji değişti değil mi arkadaşlar?
Yani ne kadar önemli?
Madenciler hala canları pahasına yerin yüzlerce metre altında çalışmaya devam ediyor ve maalesef bizler bu maden facialarına tanık oluyoruz.
Keşke olmasa, keşke her şey değişti diyebilsem.
Çünkü günümüzde hala dünyanın en tehlikeli mesleklerinden biri.
Yani teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin.
Doğanın binlerce tonluk basıncı altında kapalı tünellerde çalışmanın getirdiği riskler.
Tamamen sıfırlanabilmiş değil.
Şimdi tabii bölümün başında size Soma'daki yaşam odaları yok, Şili'de var demiştim ya.
2010'da da Şili'de bir maden kazası meydana geliyor arkadaşlar.
Ve meydana gelen kazada büyük bir kaya parçası aniden çöküyor.
Ve 33 madenci yerin 700 metre altından mahsur kalıyor.
Şimdi bunu şöyle düşünün.
İki tane Eyfel Kulesi'ni üst üste koyun ve yerin dibine gömün.
İşte o kadar derin.
Üzerlerinde böyle binlerce ton kaya var ve meydana gelen göçükten sonra ilk 17 gün boyunca madencilerin hayatta olup olmadığına dair yeryüzüne hiçbir bilgi ulaşmıyor.
Sonra yukarıdan bir sondaj matkabı aşağıya ulaştırıyorlar.
Matkab geri çekildiğinde ucunda böyle küçük bir not bulunuyor.
Kırmızı kalemle yazılmış, plastik bir poşete sarılmış.
Sığınaktayız, iyiyiz, 33 kişiyiz.
O not tüm dünyada hayatı durdurdu arkadaşlar.
Bu sırada aşağıdaki durum da kritik.
Yani yaşam odasında sadece 2 günlük acil yiyecek var ve bununla idare etmeye çalışıyorlar.
Tam 69 gün sonra özel tasarlanan Fenix kapsüllerle işçiler tek tek yukarı çekiliyor.
Kapsül bu arada o kadar dar ki madencilerin gözleri bağlanıyor panik yapmasınlar diye.
Ardından tabii dünya genelinde milyonlarca televizyon izleyicisinin gözü önünde.
Canlı yayında madenden kurtarıldılar.
33'ü de çıktı arkadaşlar.
Şanslı bir hikaye nispeten değil mi?
Ama her hikaye böyle bitmiyor işte.
Mesela 13 Mayıs 2014 Manisa, Soma.
Soma'da da böyle olabilirdi.
Olmadı. 301 madencimiz yaşamlarını yitirdiler.
Murat Yalçın'ın sedye kirlenmesin diyen o temiz kalbi de madenciliğin sadece bir iş değil bir ahlak mesleği olduğunu gösterdi bence.
Bakın arkadaşlar işin özü şu.
Biz günlük hayatımızdan bakarsak bugün kullandığımız her teknolojik imkanın, her sıcak evin, her çalışan makinenin arkasında çoğu zaman yerin altında çalışan görünmez
insanlar var. Ama biz onları yeterince maalesef görmüyoruz.
Yani bir lokomotifi yürütmek, bir ocağı tüttürmek veya bir savaşı kazanmak.
yıllarca yerin altındaki o isimsiz binlerce babanın hayatından daha önemli sayıldı.
Bugün kullandığımız her bir teknolojik imkan aslında o değersiz görülen hayatların üzerinden kurulmuş devasa bir miras.
Bu yüzden saygı kelimesi burada çok önemli.
Çünkü madencilerin istediği şey aslında sadece anılmak değil bence.
Yaşarken görülmek, yaşarken korunmak, yaşarken değer görmek.
Bir röportaja denk geldim.
Orada bir maden işçisini soruyorlar işte.
Ne olsun isterdin diyorlar.
Cevabı benim içimi çok acıttı.
Yani dedi ki daha fazla saygı görmek isterdim.
Biz bu ülkenin yerin altında çalışan insanlarıyız.
Birazcık öneme, birazcık saygıya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Onu da çok görmemeleri lazım dedi ya.
Zonguldak'ta o kapıda hala yazıyor.
Selametle. Çünkü madenci işe gitmez sadece.
Aşağı iner, karanlığa iner.
Biz yukarıda ışığı açtığımızda bazen hiç hatırlamayabiliyoruz.
Ama bilelim ki o ışığın içinde birilerinin karanlığı var arkadaşlar.
O sıcaklığın içinde birilerinin alın teri var.
O teknolojinin içinde birilerinin nefesi var.
Yarın 13 Mayıs, 301 madenciyi sadece öldükleri gün değil, Yaşarken görmemiz gereken insanları hatırlama günü.
Hiçbir kömür karası bir insanın nefesinden kıymetli değil arkadaşlar.
Hiçbir üretim hedefi bir babanın eve dönmesinden önemli değil, olamaz.
Hiçbir maliyet hesabı bir çocuğun babam nerede sorusundan daha ağır değil.
Karanlığa inip bizi ışık taşıyan bütün madencilerimize selametle, saygıyla.
Hoşçakalın, bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
