
Herkes bir şekilde farklı olmaya çalışıyor.
Herkes bir gün başka bir hayata geçmenin hayalini kuruyor.
Bu bölümde sıradan bir hayat yaşama korkusunu konuşuyoruz.
Mutluluğun gerçekten mükemmel olmakta mı, yoksa kusurlarıyla birlikte sade bir hayatı kabul edebilmekte mi saklı olduğunu sorguluyoruz.
Transkript
Hilekarın Hikayesi'nden herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Beril. Son zamanlarda kendimi çok garip bir duyguda yakalıyorum arkadaşlar.
Bilmiyorum sizde de oluyor mu?
Hayatım kötü değil, her şey normal, kendi ritminde devam ediyor.
Ama sanki ben o normalliği kabul edemiyorum.
Yani başka insanların hayatlarıyla karşılaştırınca benim hayatım bana çok sıradan, heyecansız geliyor.
Yani eh işte ve içimden şu geçiyor, bu benim hayalim değildi ki yani.
Ben bundan sonra böyle sıradan bir hayat mı yaşayacağım?
Sıra dışı farklı bir şey olmayacak mı?
Sonra şunu fark ettim.
Sürekli gün içinde sanki böyle bir şey olacakmış gibi hissediyorum.
Bir gün hayatım böyle birdenbire değişecek, bir kırılma olacak ve ben bu sıradan hayattan çıkacağım.
O zaman işte gerçekten yaşamaya başlayacağım gibi bir beklenti var içimde.
Böyle kahvemi falan içerken bunu düşünerek heyecanlanıyorum arkadaşlar.
Sonra sosyal medya mı diyelim, artık yapay zeka alemi mi diyelim?
Bir bakıyorsun sanki böyle...
Ya herkes mutlu, herkes başarılı, herkes hayalindeki o kişi olmuş gibi görünüyor.
Ama sen sanki dümdüz bir hayatın içindesin.
Ve o anda şunu düşündüm arkadaşlar.
Bir dakika ya. Benim hayatım böyle sıradansa onlar nasıl yaptı?
Demek ki bu böyle gitmemeli.
Demek ki benim de farklı bir şeyler yapmam gerekiyor.
Çünkü sanki orada seçilmiş olanlar var ve geri kalan herkes sıradan.
Ve kimse o sıradan tarafta kalmak istemiyor arkadaşlar.
Belki de bu duygunun bir sebebi var.
Yani bizim şimdi içine düştüğümüz bu sıradanlığa bu kadar öfkeli olmamızın sebebi, bu arada elinde telefonla doğan nesilden bahsetmiyorum.
Anladınız? Çünkü annelerimiz, babalarımız bize şöyle bir şey söyledi.
Kızım, oğlum iyi bir iş bulursan hayatın tatmin edici olur.
O zaman gençler de kendilerine hayatta karşılığı olan hedefler koyabiliyordu değil mi?
İşte mesela doktor olmak, mühendis olmak, iyi bir şirkette çalışmak.
İyi ve güzel hedeflerdi.
Hatta bayağı başarılı öğrencilerin ulaşabileceği hedeflerdi.
Ve bizden önceki nesilde anne babalarımıza baktığımızda belki memur olmak güzel ve garantili bir yoldu.
Ve biz o inançla yola koyulduk.
Sanki o heyecanlı hayatın mezun olduktan sonra da başlayacağını düşünerek devam ettik.
Çünkü üniversite hep öyle bir yerdi.
Benim için özellikle. Böyle her şey mümkün gibi geliyordu ya.
Büyük hayaller kuruyordum. Hayatın çok farklı olacağına falan inanıyordum mezun olunca ama bugün bütün tabloya bakıldığında aslında o vaat edilen hayat boşa çıktı.
Tam da bahsedilen gibi ya okuduk işe girdik ee yani bu mu bu kadar mı hayat bu kadar sıradan mı diye kocaman bir soru oluştu.
Sonra sosyal medyanın da hayatımıza girmesiyle ve bir anda herkes bambaşka enteresan hayatlar yaşıyor gibi görünmeye başladı.
Yani biz görmeye başladık belki de.
Şimdiki gençlere bakalım mesela işte birçoğunun hayali artık iş bulmak falan değil.
Yani o seçilmiş hayatların içinde yer almak için çılgın bir mücadele var.
Sosyal medyada özellikle.
Bütün bu dinamik değişti yani herkes yapar oldu.
Yani o sınıfa atlamak sanki o kadar da zor değil gibi bir durum çıktı ortaya.
Ama işte bizim nesil çoktan işe başlamış, hatta belli bir kariyer yapmış, emek vermiş insanlar.
Boşa düştü arkadaşlar. Eee bize böyle demiştiniz ama bak girdim çalışıyorum.
Şimdi bu çok sıradan kaldı.
Ve biz bir noktada şunu hissetmeye başlamadık mı?
Şey beni de alır mısınız?
Merhaba ben bana anlatılan hayatı yaşadım ama yani bu olmadı.
Çok sıradanmış bu. Artık bu değil ben bunu istemiyorum.
Hayır benim de sıra dışı bir hayatım olsun falan diye.
Böyle olunca da sosyal medyaya baktıkça kendimize daha uçuk hedefler koymaya başlıyoruz.
Çünkü oraya ait olmak için öyle bir hayatın olması gerekiyor gibi geliyor.
Herkes seyahatte, herkes hayallerinin peşinde, herkes başka bir hayat kuruyor ya.
Mutluluklar ülkesi gibi yani öyle bir yer varsa arkadaşlar söyleyin hepimiz hemen gidelim yani.
Ve bir noktada kendi hayatına bakıyorsun ve şu düşünce geliyor.
Ben şu an yaşamıyorum ya bu hayat değil yani.
Bu hayatsa o ne? Bu mu yani kardeşim?
Kimi kandırıyorsunuz siz?
Ben de bir gün yaşayacağım diyoruz sonra ama şimdi değil, o yere gelince.
Ve o güne kadar arkadaşlar sadece izliyoruz.
Kendi hayatını artık bıraktın, onu rafa kaldırdın ve aldık elimize telefonu, o hayatları tüketiyoruz arkadaşlar.
O duyguyu tüketiyoruz ve farkındaysanız biz artık bir seyirci olduk.
Kendimizi o hayalin içinde tutmaya çalışıyoruz belki ama...
Aslında içinde bulunduğumuz hayatı reddediyoruz.
Sanki bu geçici üvey evlat, asıl hayat sonra başlayacak gibi.
İçinizde de şöyle bir his oluyor mu bu arada?
Bir gün bu sıradan hayat bitecek ve ben de böyle yaşayacağım ya.
Neden şimdi yaşamıyorsun?
Çünkü şu an çok sıradan ya.
Ve bizdeki egoya bak şimdi.
Ben asla o sıradan kişi değilim, olamam.
Ben de sıra dışıyım. Ve yavaş yavaş başkalarının hayatlarını seyreden birine dönüşüyoruz.
Sosyal medyada gördüğümüz o hayatlar bir reality show gibi.
İzliyoruz ama gerçekte ne olduğunu da bilmiyoruz.
Kamera kapanınca ne oluyor?
İnsanlar ne yaşıyor?
Bilmiyorsun yani ama yine de izliyorsun ve kendi hayatın, izlediğin o hayatın gölgesinde kalıyor.
İnsan kendi hayatına yabancılaşıyor.
Yaşamıyorsun, izliyorsun ama hayat geçerken kendi hayatını da dışarıdan izleyen biri haline dönüşüyorsun.
Kendi hayatını yaşamıyorsun, o hayatı yaşamıyorsun.
Yani böyle arada bir yerlerde tüketen tam da konumlanamayan biri haline geliyorsun.
Bir kere arkadaşlar sosyal medyanın tamamen kurmaca olduğunu bilmek lazım.
Bak kurmaca ne demek?
Yani bunu söyleyince çok etkili olmuyor ama şöyle düşünelim.
Orası bir sahne.
Yani orada bir oyun var arkadaşlar.
Oyun oynanıyor. Öyle düşünmek gerekiyor.
Sanki bir tiyatroya gittik beraber bir oyunu izliyoruz.
Evet duygulanıyoruz, etkileniyoruz ama bir yandan da Yani bunun bir oyun olduğunu biliyoruz.
Mesela Nuri Bilge Ceylan'ın son filmini izlemiş miydiniz?
Ben de bir ilk izledim yani sürekli ondan örnek vereceğim.
Kuru otlar üstüne arkadaşlar.
Orada bir sahne var ben çok etkilenmiştim.
Yine Samet karakteri.
Samet deyince karakter diyemiyorum bu arada.
Neyse işte Samet lavaboya girdikten sonra bir anda set ortamına çıkıyor tamam mı?
Kameraları görüyoruz yani filmin çekildiği alana giriyoruz izleyici olarak.
İzleyenler hatırladı.
Şunu diyor aslında bak bu bir kurgu.
Burada sen çok da gerçek olmayan bir şeyi duygulanarak izliyorsun.
Duygulan ama bunun bir kurmaca olduğunu bilerek izle.
Gerçek sanma. Yani sen filmle birlikte ilerlerken işte ne oluyor?
Bir anda seyirci olduğunu fark ediyorsun.
Müthiş bir şey arkadaşlar. Özellikle Duygu Doruk'tayken olunca muazzam oluyor.
Ben en son Ed Gein'i böyle izlemiştim.
Bir seri katilin filmi.
İşte izliyorum tam böyle korkuyorum tamam mı?
Benim de korku eşim inanılmaz düşük.
Böyle gerim gerim gerildim ve bir anda set ortamına girdik.
Dedim ne oluyor ya?
Yani evet dedim bu bir kurgu, bu bir film yani.
Bu kadar korkma Berit sakin ol.
Ya şimdi insanların hayatlarını da böyle izlemiyor muyuz ya?
Gözlerimizin önüne hayatları serilmiş durumda.
Yani neredeyse bütün gününü izliyoruz.
Hayatlarında birer kamera yerleştirilmiş gibi seyrediyoruz.
Hem de oraya mesela sabitliyor kamerayı.
Kameraya da bakmadan geçiyor ya yani biri mi çekiyor, kendimi çekiyor, bir başkası mı çekiyor?
Bilsek bile bir süre sonra bu noktadaki algımızı da kaybediyoruz.
Yani ben o hayatı izliyormuş gibi hissediyorum kendimi ve o hayatı tüketmeye başlıyorum.
Şimdi bu oyun sahte mi bilmiyoruz ve orayla kendini kıyasladığında işte sen de kendi hayatında tam da böyle bir sahne kurmaya çalışıyorsun.
Bazen işte o filmdeki gibi kendinizi set ortamına getirin arkadaşlar.
Kurgu bu sakin ol kurgu o kadar iyi yaşamıyorlar o villa alınmadı.
Ve belki de sorun burada.
O sıra dışı hayatları izleyerek sürekli oraya nasıl geçeceğimizi düşünüyoruz.
Sıradan olmaktan korkuyoruz.
Çünkü sıradan olmak bize başarısızlık gibi geliyor.
Sanki sıradan olursak görünmez olacağız.
Bununla ilgili de hep aynı şeyi duymuyor muyuz bu arada?
Hadi sıradan oldun iyi tamam diyorlar.
Sıradan başla ama sonra farklı ol.
Mesela işte en uç örneklerden biri Steve Jobs gibi sıradan ol ama sonunda seçilmiş ol.
Ve böyle olunca da denklem şu oluyor arkadaşlar.
Sıradan kalırsan kaybedensin kusura bakma.
Sanki öyle olmazsak değerimiz kalmayacak.
O yüzden... Hep o farklı hayatı bekliyoruz.
Bir gün değişecek, bir gün başlayacak, bir gün gerçekten yaşayacağız diye ama belki de en zor ihtimal şu söylüyorum.
Belki de o bir gün gelmeyecek arkadaşlar.
Belki de hayatımız sıradan yani ya.
Ve belki de değişmeyecek.
Ne olacak yani? Dünyanın sonu mu arkadaşlar?
Böyle diye yaşamayacak mıyız o zaman?
Ve belki de sorun bu da değil arkadaşlar.
Sorun sıradanlığı istememek.
Onu kabul etmemek.
Ama hayat büyük kırılmalardan ibaret değil.
Çok basit bir yerde. Sabah kahve içmek mesela, evde oturmak, sadece çabasız bir arkadaşınla bir an paylaşmak mesela.
Mutluluk sizce nasıl bir şey arkadaşlar?
Mutluluk oraya ulaşmak mı?
Mesela Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman bu konuya çok farklı bakıyor.
Diyor ki mutluluğu kesintisiz iyi hissetmek olarak düşünüyoruz.
Ama asıl kabus ardı arkası kesilmeyen güneşli günlerdir.
Heyecandan yoksun olmak, uğruna mücadele edebileceğin bir şeyin olmaması.
Biz aslında o sorunsuz, pürüzsüz, sıra dışı hayatı hayal ediyoruz ya ama hiç düşündünüz mü?
Hayatınız böyle bir anda mükemmel olsa ne olurdu?
Her şey yolunda, hiçbir sorun yok.
Mücadele yok, her şey hazır.
Nasıl geliyor kulağınıza?
Oh mis dediniz.
İlk başta güzel değil mi arkadaşlar?
Ama bir süre sonra...
Aynı mı devam edecek sizin için?
Sorunsuzluğun kendisi zaten kocaman bir sorun olmayacak mı?
Biri ya tabii ki sorunlar olacak, sorunsuz hayat mı olur derseniz eğer, madem o hayal ettiğimiz hayatın içinde de sorunlar olacak, neden şimdiki sorunlarımızı bu kadar reddediyoruz?
Neden onları hayatın dışında geçici bir şey gibi görüyoruz?
Ve o sorunlarımızı ve şimdiki hayatımızı neden sahiplenmiyoruz arkadaşlar?
Belki de bu sorunlar tam da hayatın kendisi yani.
Ve biz onları itmeye çalıştıkça hayatımızı da iteliyoruz.
Bauman hayatı uzun bir mücadele gibi düşünün diyor.
Bir problemi çözersin sonra bir diğeri çıkar.
Ve çoğu zaman evet bunlar can sıkıcıdır ama belki de anlam tam olarak burada.
Hatta bununla ilgili Göte'nin bir sözünü söylüyor.
Mutlu bir hayat yaşadınız mı diye soruyorlar Göte'ye.
Evet diyor çok mutlu bir hayat yaşadım.
Ama tek bir mutlu hafta hatırlamıyorum.
Ne kadar tuhaf değil mi arkadaşlar?
Şimdi bize pompalanan mutluluk tanımından ne kadar farklı bir mutluluk tanımı.
Güney Koreli Byon Chul Han da buna benzer bir şey söylüyor.
Mesela acısız bir hayatın insanın ruhundan birçok şeyi götürdüğünü söylüyor.
Çünkü o hayatta acı, mücadele eksik.
Bunlar arkadaşlar aslında hayatın içinde bizi hareket ettiren şeyler.
Böyle tutunarak yürüdüğümüz engeller taşlar gibi düşünün.
Dolayısıyla böyle sürekli mutluluk içinde acısız hayat artık insani bir hayat olmayacak diyor yani.
Mekanik anlamını yitirmiş.
Bu arada geçen Gülseren Budayıcıoğlu'nun bir videosuna denk geldim.
Diyor ki en çok mutlu etmekte ve hayata döndürmekte zorlandığımız insanlar sorunsuz, maddi olanakları oldukça yüksek ailelere doğan çocuklar.
Çünkü hiçbir hayat amacı yok.
Yani tamamen olanaklarla dolu.
Düşünsenize aşacağınız bir engel yok.
Para var. Ne istersen yapabiliyorsun.
Ne yapacaksın yani?
Amacın ne olacak?
Şimdi arkadaşlar buradan biraz tabii bu konular yurt dışında nasıl bunu konuşalım istiyorum.
Bu sıradan hayat yaşama korkusu her yerde bu kadar sert mi yaşanıyor?
Çünkü bence öncelikle Türkiye'de yaşadığımızı unutmamak lazım.
Neden? Çünkü sosyal medyada gördüğümüz hayatlarla kendi hayatımız arasındaki açık, uzun, kapanmaz bir mesafe başka ülkelerde bu kadar aşılamaz mı emin değilim
yani bilmiyorum. Çünkü orada imkanlar ya da ulaşılabilirlik meselesi bence daha kolay.
Ama bizde o mesafe inanılmaz geniş arkadaşlar.
Gördüğümüz gösterişli hayatlar uçuk, ulaşılması zor.
Ve bizim gibi sıradan insanlar için o hayatlara ulaşmak gerçekten çok zor.
Çünkü alım gücü düşük, insanlar eğlenemiyor, seyahat edemiyor, eğitime, sağlığa bile ulaşmakta zorlanıyor.
O zaman ne oluyor? O hayatları yaşayamıyoruz değil mi?
Ve yaşayamadığımız şeyi seyretmeye başlıyoruz.
Böyle mutluluk sanki tüketilebilecek bir şeymiş gibi sunuyor değil mi arkadaşlar?
Ve o duyguyu... Telefondan ya sosyal medyadan yaşayamadıklarımızı hissetmeye çalışıyoruz.
Yani eskiden Türk filmlerinde olurdu ya arkadaşlar böyle tavuk kızartılıyor restoranda.
İşte fakir çocuk da arkadan bakıyor, izliyor o hayat.
Yemek yiyenleri izliyor.
Aynı öyle işte yani.
E orada da seçilmiş hayatlar aslında bizim için yani sıradan insanlar için bir kurtuluş fantezisi oluyor.
Sıradan hayatta başarısızlık gibi kodlanıyor.
Yani ben de gireceğim.
O filmdeki gibi düşünürsek, o tavuktan yiyeceğim ya, bir gün yiyeceğim bak, bir gün sizin gibi olacağım gibi bir duygu geliştiriyoruz.
Şunu merak ediyorum gerçekten.
Eğer bizim için de o seyahat, eğlence, o küçük lüksler ulaşılabilir olsaydı hala bu kadar seyreder miydik?
Yoksa kendi hayatımızı yaşamaya mı başlardık?
Bilmiyorum ama bu soruyu kafama gerçekten çok takıyorum.
Çünkü eğer yaşasaydık...
Bu kadar seyredilmeyeceğini düşünüyorum.
Siz ne düşünüyorsunuz? Yani gerçekten bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum.
Ve işte zaten tam da burada aklıma başka ülkeler geldi.
Çünkü bu ulaşıp ulaşamama meselesi bence bu kısmı tam da tetikleyen bir yer.
Mesela Finlandiya arkadaşlar.
Yıllardır dünyanın en mutlu ülkeleri arasında.
Ama şunu sormak lazım yani mutluluk tanımlarına.
Yani aslında Finlandiya çok mutlu mu diye sorarsanız.
Çok az huzursuz bir ülke arkadaşlar ve bu çok önemli bence.
Bu arada Finlandiya'da sade yaşam, gereksiz tüketimden kaçınma, doğayla iç içe olma, sessizliğe ve tevazuya değer verme prensipleri çok önemli.
Hatta bu arada ikinci el kullanımı bile yaygınmış arkadaşlar.
İsraf etmeyen bilinçli bir tüketim anlayışı varmış.
Dolayısıyla bunun nereden geldiğini de merak ettim mesela.
Çünkü Finlandiya'daki sade yaşam bir tercih değil aslında.
Tarihsel bir olgu diyebiliriz.
Çünkü sert iklim var, kıtlık var, savaş var.
Gösteriş hayatta kalmana yardım etmiyor yani.
Dayanıklılık gerekiyor.
Ve zamanla sessizlik, yeterlilik bir erdem haline geliyor.
Şimdi bunu bizimle kıyasla bakalım.
Bizde nasıl? Bizde sıradanlık böyle bir vazgeçiş gibi algılanıyor.
Bir başarısızlık gibi.
İşte o yüzden bu sıradanlık korkusu.
Bizde bu kadar sert yaşanıyor bence.
Bir de bu arada İskandinav kültüründe jante yasası denen bir şey var.
Duydunuz mu bilmiyorum ama çok ilginç.
Bireylerin kendilerini diğerlerinden üstün görmemesini hedefleyen kültürel bir norm.
10 tane maddesi var ve hepsi aşağı yukarı aynı şeyi söylüyor.
Özetle şöyle diyor aslında.
Özel olduğunu sanma.
Yani kendini kimseden üstün veya farklı görme.
Bizim kadar iyi olduğunu düşünme yani eşitlikten şaşma.
Bizden daha akıllı olduğunu sanma.
Tevazuyu elden bırakma.
Kendini bizden daha iyi olduğuna inandırma yani üstünlük taslama.
Bizden daha fazla sahip olduğunu sanma.
Materyalist olma gibi gibi şeyler arkadaşlar.
Ve bu arada orada olağan yani sıradan bir iş ayıp değil yani dışlanan bir şey değil.
Gösterişte böyle saygı uyandırmıyor ayrıca yani.
Ve bence arabesk kalıyoruz buralara bakınca arkadaşlar.
Bence biz gösterişe tapıyoruz ya.
Ya bu gerçekten gelişmiş ülkelerde önemli bir mesele değil benim baktığım yerden.
Danimarka'da da bu arada hygge diye bir kavram var.
İşte sıcaklık, rahatlık, korunmuşluk.
Şu an iyiyim hissi yani.
Şunu sormak istiyorum. Ne zaman yaşadık en son bunu tahminen?
Yani gerçekten ben kendime sorduğumda aklıma hep çok basit anlar geliyor.
İşte soğuk bir günde sıcak bir çay, tanıdık bir müzik, eski bir arkadaşla uzun bir sohbet, çocukluğumda yaşardım bunu ben ya.
Anneannemin evinde, o soğuk kış günlerinde, evde sakin ve samimi o zamanlar böyle hissedebiliyor musunuz o huzur halini?
O kadar özlüyorum ki. Ve Hüga'nın...
En güzel tanımı şu aslında.
Mutlu olmak değil bakın.
Mutluluk çünkü bir arzu gerektiriyor ya.
Sürekli bir mutlu olmam lazım, mutlu olmam lazım bir çaba barındırıyor.
Burada rahatsız olmamayı birlikte başarmak hali.
Bu kadar yani. Kopenhag Mutluluk Araştırma Enstitüsü'nün başkanı Meek Viking arkadaşlar şunu söylüyor mutlulukla ilgili.
Mutluluk çok öznel bir şey.
Sadece şunları yap diyor.
Eyleme geç, diğer insanlarla bir şey yap.
Anlamlı bir şeyler yap.
Hani nerede sıra dışı hayatlar?
Hani nerede sıra dışı hayatlarla mutluluğun ilişkisi arkadaşlar?
Sorarım. Japonya'da da bu arada Wabi Sabi var.
Bununla karşılaştınız mı bilmiyorum.
Çok seviyorum bu felsefeyi.
Her şey geçici, her şey eksik, her şey kusurlu ama tam da bu yüzden değerli diyor.
Güzellik tamamlanmışlıkta değil, yaşanmışlıkta ortaya çıkıyor.
Çatlak bir kase, eskimiş bir masa, solmuş bir renk bunlar kusur değil hayatın izleridir.
Mükemmel olmaya çalışmak, hayatla kavga etmektir.
Sıradanlık eksiklik değil, durağanlık başarısızlık değil.
Daha ne desin bu felsefe yani arkadaşlar.
Bu arada eskimişlik deyince ben de canım anneannemin eski dolabını eve getirtiyorum arkadaşlar.
Böyle onu baştan yapacağım, böyle cilalayacağım, zımparalayacağım, vernikleyeceğim ve oradan kendime bir anı çıkartacağım.
Bence çok kıymetli, çok değerli.
Ya neden hep böyle pürüzsüz, en ulaşılmaz yerlerde arıyoruz bu mutluluk denen şeyi?
Devam ediyorum. İki gayi var bu arada.
Diyor ki sabah kalkma sebebin seni hayata bağlayan küçük şey.
Şu an kendinize sorun arkadaşlar.
Beni sabah kaldıran şey ne?
Büyük olmak zorunda değil.
Yani hayat amacı değil.
İşte hayat amacım sıra dışı bir hayat.
Şimdi onun için kalkacağım ve o işe gideceğim.
Sonra da bu işten çıkacağım.
O sıra dışı hayatı elde edeceğim.
O değil arkadaşlar. Küçük şeyler.
Balkona bir çiçek dikmek.
O çiçeğin yaşamasını takip etmek.
Bahçenle ilgilenmek.
Kendinle ilgilenmek.
İki gayi büyük bir hedef değil.
Hayatla bağını koparmayan küçük bir ritim gibi düşünün.
Ve bence mutluluk da tam olarak böyle bir şey.
Bireysel coşku değil yani hayatın bütününün sürdürülebilirliği aslında.
Anın tadını çıkar lafını duymuşsunuzdur ama böyle içi biraz boşaltılmış bir şey gibi geliyor değil mi artık?
Yani çok söylenen, çok duyduğumuz bir şey.
Peki şöyle bir şey desem, o anın içinde çok da bir şey aramadan o anın tadını çıkarmak, basitçe yaşamayı kabul edebilmek güzel bir fikir değil mi?
Bunu... En güzel anlatan filmlerden bir tanesini söyleyeceğim.
Zaten onu izlerseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Mutlaka izleyin.
Perfect Days filmi arkadaşlar.
Perfect Days filmi arkadaşlar.
Film aslında çok şey vaat etmiyor ama çok şey vaat ediyor.
İşte tam da o sessizliği, sıradan bir işte çalışan bir insanın hayatını, basit aktivitelerle ne kadar huzur bulduğunu görüyoruz.
Filmi anlatmayayım ama gerçekten izledikçe böyle rahatladım ya.
Ya evet böyle de mutlu olunabiliyor dedim.
Tam da o duyguyu gerçekten çok güzel vermiş.
Sıradan anlar da işte aslında bu kadar önemli.
Arkadaşlar günün sonunda hayatımıza ne kadar başarı eklersek ekleyelim, ne kadar ülke gezersek gezelim.
Enteresan bir şekilde bence yine sonuçta varacağımız yer bu basit diye saydığımız alanlar olmayacak mı ya?
Geriye kalan her şey bu kadar basitliğe sahip olduğumuz için anlamlı değil mi yoksa?
Kocaman bir triplex villada şimdi yıllarını sadece hırsının peşinden gitmiş.
Böyle var ya genelliyorum ama manzaraya doğru bakan yalnız mutsuz insanlar.
Belki de işte özündeki anlamı kaybettiği için aslında o kadar mutsuz.
Yani benim bu anlattığım tabloda tabii genellemeyelim de.
Belki de çok mutludur yani bilemeyiz ama mutluluğu da sanki yine basit dediğimiz şeyler de buluyordur diye düşünüyorum.
Yani o kadar hırsın, paranın...
Ne yapacak yani her gün o paraları mı sevecek?
O her gün villaya böyle bakıp duvarlarını mı öpecek?
Ne yapacak? Çok basit eylemlerde buluyordur diye düşünüyorum.
Tahminimce bilmiyorum. Biz sıradan insanlar olarak orayı bilemiyoruz.
Son olarak tam da bu konuştuğumuz konuyu çok güzel bir bakışla anlatan bir filmden bahsedeceğim.
Neden izlemedim dedim bunca zamana kadar.
Bir kere zaten Leonardo DiCaprio oynuyor.
Filmi anlatmayacağım ama tam da işte bizim gibi sıradan hayatlarının içine sıkışmış bir çiftin oradan kurtulma hayali üzerine anlatılan bir film.
Sadece şu repliği söyleyeyim arkadaşlar.
Çok hoşuma gitti. Söylediğin her şey bizim ne kadar özel ve üstün olduğumuz üzerine kurulu.
Ben size şöyle demek istiyorum.
Değiliz. Bize bir bak.
Biz de söz ettiğin insanlar gibiyiz.
Söz ettiğin kişiler.
Biziz. Ve arkadaşlar ben de şöyle söylemek istiyorum.
Bütün bu bölüm boyunca kaçmak istediğimiz o sıradan insanlar var ya onlar biziz arkadaşlar.
Sen de, ben de, o da ve biliyor musunuz bu korkulacak bir şey değil.
Bu en dürüst, en cesur kabul olabilir hatta.
O kaçmak istediğimiz sıradanlık zaten bizim gerçeğimiz.
Ve o gerçek kusurlu, tamamlanmamış, mükemmel olmayan o hayat Tam da bu yüzden değerli arkadaşlar.
Çünkü bizim hayatımız ve bizler o sıradan insanlarız.
Ve bu duyduğum en güzel, en dürüst şey arkadaşlar.
Bu bölümde söyleyeceklerim bu kadar.
Haftaya tekrar yeni bir hilekar hikayesinde buluşalım.
Kendinize çok iyi bakın arkadaşlar.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
