
Bu bölümde ölümü konuşurken aslında yaşamayı konuşuyoruz. Belki de ölümün sorusu şu: Gerçekten yaşıyor musun?
Transkript
Herkese merhaba, Hilekar'ın hikayesine hoş geldiniz.
Ben Beril. Bugün biraz ölümden konuşmak istiyorum ama böyle karanlık bir yerden değil.
Yani daha çok ölüm fikri insana hayatla ilgili neyi gösteriyor?
Oradan konuşalım istiyorum.
Çünkü bilmiyorum ya, bende son zamanlarda şöyle bir şey var arkadaşlar.
Ben galiba ölümden tek başına korkmuyorum.
Yani daha çok başka bir şey korkutuyor beni.
Bir bakmışım zaman geçmiş, günler geçmiş, aylar geçmiş, hatta belki yıllar geçmiş.
Ama ben kendi hayatımın tam içine girmemişim.
Yani asıl korkutucu olan benim için biraz bu galiba.
Çünkü düşününce hepimiz bir şeylerle uğraşıyoruz zaten demişti.
Bir yerlere gidiyoruz, yetişiyoruz, işlerimizi hallediyoruz, mesajlara dönüyoruz, bir şeyleri toparlıyoruz, gün bitiyor.
Ama bazen günün sonunda insanın kendi içinde çok tuhaf bir his kalıyor mesela.
Ya tamam bugün geçti de ben bugün gerçekten yaşadım mı?
Bu soru son zamanlarda aklıma çok geliyor.
Ve galiba ölüm düşüncesi de tam da burada devreye giriyor.
Çünkü ölüm fikri insana sadece bir gün bitecek demiyor aslında.
Daha rahatsız edici bir şey söylüyor.
E o zaman neyi bekliyorsun diyor.
Bence bizi zorlayan taraf biraz da bu aslında.
Bir de mesela şunu hayal edelim.
İşte önümüzde bir sayaç var diyelim.
Ortalama bir ömre göre bize kalan gün sayısını gösteriyor.
İlk bakışta tabii böyle biraz acımasız geliyor biliyorum.
Yani insan sabah kahvesini içerken böyle bir şey görmek istemez.
Kim ister? Ama bir başka açıdan bakınca da benim mesela sadece içim sıkılmıyor.
Garip bir şekilde zihnim toparlanıyor arkadaşlar.
Çünkü o sayı bana şunu hatırlatıyor.
Ben burada sonsuza kadar kalmayacağım.
Yani bu cümle sert ama dürüst yani.
Bazen insanın ihtiyacı da tam olarak bu oluyor.
Yani biraz dürüstlük.
Bugün tabii ölümden konuşmak istiyorum ama aslında daha çok konuşmak istediğim şey yaşamak.
Yani çünkü ölüm dediğimiz şeyi düşününce akla sadece kayıp, korku, hüzün gelmiyor.
Bir şey daha oluyor. Hayatın kendisi daha görünür hale geliyor.
Daha net, daha çıplak yani daha dürüst.
Son zamanlarda kendime sık sık şunu soruyorum.
Biz gerçekten yaşadığımızı ne zaman hissediyoruz?
Yani gerçekten içinde olduğumuz bir yaşamdan bahsediyorum.
Dokunduğumuz, fark ettiğimiz, temas ettiğimiz bir hattan.
Çünkü bazen günler geçiyor, işler yapılıyor, bir yerlere gidiliyor, toplantılar oluyor, mesajlar atılıyor, insanlarla konuşuluyor sürekli.
Bir şeyler hallediyoruz ama insan kendi hayatının tam içinde değilmiş gibi hissediyor.
Belki işte siz de biliyorsunuzdur bu duyguyu.
Bir haftayı bitiriyoruz mesela ama sanki yaşamamış gibi hissediyoruz.
O hafta nasıl geçti bunu bile bilmiyoruz.
Bir güne bakıyoruz dolu ama bizde hiçbir iz bırakmıyor mesela.
Bir şeyler oluyor ama o şeyleri yaşayan kişi sanki tam olarak ben değilmişim gibi geliyor yani.
Sanki hayatın içinde değil de hayatın yanında bir yerlerde duruyormuşuz gibi.
Hayatın içine tam karışamıyormuşuz gibi.
Sanki bu bir prova ve gerçek hayat sonra başlayacak gibi hissediyoruz.
Ve bence ölüm fikri tam olarak burada devreye giriyor.
Çünkü ölüm bütün o otomatikliği bozuyor.
Bütün o nasıl olsa sonra halini bozuyor.
İnsanı dürtüyor böyle, sarsıyor.
Kendine geri çağırıyor. Antik Roma'da çok sevdiğim bir ifade var.
Memento mori. Bu İlber Ortaylı'nın da odasında varmış.
Ne demek? Yani öleceğini hatırla.
İlk duyduğumuzda tabii çok itici gelebiliyor.
İnsan ya iyi tamam bu bilgiyle ben ne yapayım yani şimdi diyebilir.
Oradaki niyet daha çok şu.
Kendini fazla kaptırma.
Elindekini sonsuz sanma.
Hayatın bitmeyecekmiş gibi yaşama.
Çünkü ölüm akla geldiğinde bazı şeyler küçülmeye başlıyor.
Dün çok büyüttüğüm bir mesele mesela bugün o kadar da büyük görünmüyor yani.
Birinin söylediği bir cümleye saatlerce takılmanın anlamsızlığı görünür oluyor.
İşte sürekli içinde taşıdığınız bazı kırgınlıklar, bazı egolar, bazı küçük savaşlar ağırlığını kaybediyor.
Ama buna karşılık başka şeyler büyüyor.
İşte uzun zamandır ertelediğimiz bir konuşma mesela.
Aramadığımız bir insan, söyleyemediğimiz bir cümle, sürekli sonra yaparım dediğimiz şeyler daha görünür hale geliyor.
Çünkü galiba insanın hayatı ertelemesi için en uygun zemin hep vakti varmış gibi hissetmesi.
Hep yarın varmış gibi ya, hep sonra diye bir alan açıkmış gibi.
Sevdiğimiz birini aramak için sonra, özür dilemek için sonra, başlamak istediğimiz bir şey için o da sonra.
Bir şeyin artık seni mutlu etmediğini kendine itiraf etmek için, o da sonra.
Kırıldığını söylemek için, sevdiğini söylemek için, hayatının sana ait olmayan bir yerine bakmak için bile sonra.
Ama o sonra kelimesi var ya arkadaşlar, bazen çok tehlikeli bir kelime gerçekten.
Yani çok zehirli bir kelime.
Çünkü çok masum görünüyor, çok zararsız, çok mantıklı.
Ama insanın hayatının büyük bir kısmını onun içine bırakabiliyor.
Yani o sonra insanın bütün hayatını alabiliyor.
Ve en kötüsü şu o sonranın geleceğini zannediyoruz değil mi?
O hiç gelmiyor. Sanki ömrümüzde sınırsız tekrar hakkı varmış gibi yaşıyoruz.
Ölüm fikrinin beni en çok etkileyen tarafı bu.
Yani ölüm anının kendisinden çok ölümlü olduğunu bilerek yaşamak.
Sonlu bir hayatın içinde olduğunu fark etmek.
Çünkü o zaman insanın sorduğu sorular değişiyor.
Mesela Ben gerçekten nasıl yaşıyorum?
Bu hayat benim mi?
Yoksa sadece sürdürdüğüm bir hayat mı?
Seçtiğim şeyleri mi yaşıyorum?
Yoksa bana verilmiş şeyleri mi devam ettiriyorum?
Benim için önemli olanı mı önemsiyorum?
Yoksa herkesin önemli bulduğunu mu?
Heidegger'in bu konuda söylediği çok önemli bir şey var mesela.
Hani çok teknik anlatmayacağım ama onun için mesele sadece işte insan bir gün ölür değil.
Asıl mesele insanın bunu bildiği halde.
Hayatını çoğu zaman kendine ait olmayan bir şekilde yaşaması.
İşte kalabalığın ritmine kapılıp gitmesi, herkesin koşturduğuna koşturması, herkesin başardığını başarmaya çalışması, herkesin normal dediğini normal sanması.
Bunun için de kendi hayatıyla aslında arasına bir mesafe girmesi.
Bence ölüm bilinci.
Bu yüzden sadece karanlık bir fikir değil, aynı zamanda bir çağrı.
İnsanı kendi hayatına geri çağıran bir şey.
Çünkü ölüm görünür hale geldiğinde arkadaşlar insan bir anda şu soruya dönüyor.
Ya ben gerçekten yaşıyor muyum yoksa sadece devam mı ediyorum?
Bu bence çok önemli bir soru çünkü modern hayat bize sürekli devam etmeyi öğretiyor.
Devam et, yetiş, hallet, toparlan, geç, ilerle, verimli ol, daha iyisini yap, daha fazlasını yap.
Ama yani çok az şey bize durup şunu sorduruyor.
Ben ne yapıyorum? Niye yapıyorum?
Ben bunu gerçekten istiyor muyum?
Ve işin ilginç tarafı şu hayat bazen bizi kandırıyor arkadaşlar bence.
Çünkü biz şey sanıyoruz takvimim çok dolu, benim hayatım çok yoğun.
Evet takvimimiz dolu olabilir ama hayatımız boş olabilir.
Yani çok şey yapıyor olabiliriz ama kendi hayatımıza hiç değmiyor olabiliriz.
Bazen gerçekten mesele yoğunluk değil yani mesele temas, mesele farkındalık, mesele orada olup olmadığımız.
Tolstoy'un İvan İliç'in ölümü diye bir kitabı var ve tam da bunu anlatıyor aslında ve beni çok etkiledi.
Mesela orada da İvan karakteri kötü bir insan değil hatta trajik olan şey tam da bu.
Dışarıdan bakınca böyle her şeyi doğru yapmış biri.
İyi bir kariyeri var, saygın bir hayatı var, düzeni var, toplumun makul dediği türden bir yaşamı var.
Yani dışarıdan bakınca sorun yok ama sonra ne oluyor?
Bu kişi hastalanıyor ve hastalık ilerledikçe hayatın gürültüsü kayboluyor.
Yani aslında o hayatımızda dolu dediğimiz şeyler var ya, takvimimiz, işlerimiz, onlar bir anda siliniyor.
Daha önce onu meşgul eden her şey yavaş yavaş önemini kaybediyor.
İşler, ritim, düzen, görünüş...
Toplumsal roller hepsi böyle adeta çözülmeye başlıyor ve Ivan ilk kez kendi hayatıyla baş başa kalıyor.
İşte asıl tokat orada geliyor.
Çünkü o zaman şu soru ortaya çıkıyor.
Belki de yaşadığım hayat, yaşamam gereken hayat değildi.
Bu cümle bana çok ağır geliyor arkadaşlar ya.
Çünkü gerçekten çok mümkün bir şey bu.
İnsanın dışarıdan düzgün görünen bir hayat sürüp içeriden o hayatla hiç temas etmemiş olması çok mümkün yani.
Saygın görünmek başka bir şey, sahici yaşamak başka bir şey değil mi?
Doğru görünmek başka bir şey, gerçekten yaşamak başka bir şey.
Ve belki de işte ölümden değil de yaşamamış olmaktan korkuyoruz.
Ve bu cümle beni çok düşündürüyor.
Çünkü birçok kaygının altında biraz bu var gibi geliyor bana.
Yani yıllar geçecek, bir şeyler olacak, insanlar gelecek, gidecek, hayat kendi hızında akacak.
Ve ben dönüp baktığımda kendi hayatıma gerçekten katılmış mı olacağım o hayata?
Yoksa hep biraz böyle kenarında mı durmuş olacağım?
Bu soru ağır ama çok kıymetli.
Çünkü hayatın değeri sadece uzunluğunda değil galiba.
İçinde ne kadar bulunduğunda, ne kadar fark ettiğinde, ne kadar temas ettiğinde, ne kadar dürüst yaşadığında.
Bence sahicilik dediğimiz şey de bazen çok yanlış anlaşılıyor.
Yani sanki çok büyük bir olaymış gibi.
Sanki işte insanın her şeyi bırakıp böyle dağa çıkması, aydınlanma yaşaması, işte hayatını sıfırdan kurması gerekiyormuş gibi.
Halbuki bazen sahici hayat çok küçük bir şey.
Bazen şunu diyebilmek.
Ya ben aslında bunu istemiyorum ya.
Bu hayatı istemiyorum. Ben buna kırıldım.
Ben bunu erteliyorum.
Ben burada mutlu değilim.
Ben hep güçlüymüş gibi yapıyorum ama yoruldum.
Ben bu hayatın bazı yerlerinde sadece alışkanlıktan duruyorum.
İşte bazen en sahici şey en dramatik olan değil en dürüst olan oluyor.
Bence ölüm düşüncesinin en öğretici tarafı burada.
Çünkü insanı büyük laflara değil netliğe yaklaştırıyor.
Biraz işte bir şeyleri büyütmeyi bırakıyoruz mesela.
Bazı şeyleri artık böyle saklayamıyoruz.
Yani bir şeyi sonsuz sanınca kıymeti olmuyor ama sınırlı olduğunu fark edince dikkat kesiliyoruz.
Bir sarılmayı daha çok hissediyoruz.
Bir sofrada daha çok oluyoruz.
Bir konuşmayı daha iyi dinliyoruz.
Bir dönemin biteceğini bildiğimizde içindeyken daha uyanık oluyoruz.
Bence yasın bu kadar sarsıcı olmasının bir nedeni de bu.
Birini kaybettiğimizde sadece o insanı kaybetmiyoruz.
Onunla birlikte bizim o insanın yanında olan bir halimiz de gidiyor mesela.
Bu çok tuhaf bir şey ama gerçek yani.
Çünkü tek başımıza var olmuyoruz arkadaşlar.
Biraz da başkalarının sesiyle, bakışıyla, bizi çağırma biçimiyle var oluyoruz.
Biri bizi belli bir isimle çağırıyor belki mesela ya da belli bir tonla seviyor.
İşte en saçma hikayemize bile gülebiliyor mesela.
Bir cümleyi yarım bırakıyoruz, onu tamamlıyor.
İşte bizi bizden önce tanıyor yani.
O insan gittiğinde de sadece bir beden eksilmiyor hayattan.
Bir karşılık eksiliyor, bir tanıklık eksiliyor.
Bizden bir parçayı bilen bir yer susuyor arkadaşlar.
Levinas'ın ölüm için kullandığı çok sarsıcı bir ifade var mesela.
Cevapsızlık. Bu bana çok dokunuyor.
Yani çünkü ölümün en ağır taraflarından biri bazen gerçekten bu olabilir.
Birini arayamamak değil sadece.
Yani arasan bile artık cevap alamayacak olmak mesela.
İçinden bir şey böyle geçiyor.
Anlatmak istiyoruz olmuyor.
Bir teşekkür etmek istiyoruz olmuyor.
Burada olsaydı da keşke ona anlatabilseydim diyoruz.
Olmuyor arkadaşlar. Ve o olmuyorun içinde öyle bir çaresizlik var ki belki de o yüzden ölüm bizi sadece korkutmuyor ama aynı zamanda çaresiz de bırakıyor.
Ama bütün bu ağırlığın içinde ben yine de şunu fark ediyorum.
Ölümü düşünmek beni hayattan uzaklaştırmıyor.
Tam tersine beni hayata yaklaştırıyor.
Çünkü bazı şeyleri sadeleştiriyor.
Kafamdaki gereksiz gürültüyü azaltıyor.
İşte bir anda kendime daha dürüst sorular sormaya başlıyorum.
Mesela diyorum ki, Biril sen aslında neye kırgınsın?
Bu gerçekten önemli mi senin için?
Bunu daha fazla ne kadar taşıyacağım?
Ben neyi erteliyorum?
Neyi söylemekten kaçıyorum?
Kimi aramayı geciktiriyorum?
Hangi hayatı bir gün başlayacakmış gibi bekliyorum?
Neyi bekliyorum ya? Neden sanki sonsuz zamanım varmış gibi davranıyorum?
Bunlar bu arada tabii hani çok hoş sorular değil gibi geliyor ama iyi sorular arkadaşlar.
İnsanı biraz böyle rahatsız eden ama biraz da uyandıran sorular.
Bir de şu var tabii şimdi ölüm düşüncesi bize zamanı yeniden gösteriyor.
Yani hep var sanıyoruz.
Oysa zaman hayatın kendisi.
Harcadığın şey sadece vakit değil bildiğin yaşam yani yaşamımız.
Bir günü geçirmiş olmuyoruz mesela sadece o günü.
Yaşamış ya da yaşamamış oluyoruz.
Burada şunu söylemek istemiyorum bu arada arkadaşlar.
İşte her günümüzü son günümüz gibi yaşayalım.
Bu bana çok slogan gibi geliyor.
Hem de çok yorucu. Yani kimse her sabah büyük farkındalıklarla uyanmıyor.
Hayat öyle değil. Yorgunluk var, dalgınlık var, bıkkınlık var.
İşte sorumluluklarımız var, can sıkıntısı var.
Bazen insan sadece günü tamamlamak istiyor.
Yani bitsin istiyor.
Bu kadar. Bunların hepsi normal.
Mesele her an ölüm bilinciyle dolaşmak değil.
Mesele onu tamamen unutmak.
Çünkü unutunca hayat böyle bir anda bulanıklaşıyor arkadaşlar.
Böyle ölüm bilincini gözlük gibi düşünelim.
Gözlüğü çıkarttığımız anda hayat bulanıklaşıyor ve algımız karışıyor.
Mesela önemsiz olanlar önemli gibi görünmeye başlıyor.
Asıl kıymetli olan şeylerse arkaya düşüyor.
Ve o bulanıklığın içinde insan bazen Yıllarını veriyor arkadaşlar.
Sonra bir gün mesela bir şey oluyor.
Bir hastalık, bir kayıp, bir ayrılık, bir sarsıntı, beklenmedik bir şey.
Bir anda bütün görüntü tekrar netleşiyor.
Gözlüğümüzü takıyoruz ve insan o zaman fark ediyor.
Ben neye bu kadar takılmıştım?
Neyi yıllarca ertelemiştim?
Neden bu kadar oyalanmıştım?
İşte bazen bir ölüm haberi, bazen sevdiğin birinin hastalığı.
Bazen sadece yaşın ilerlediğini fark etmek bile insanı kendine getirebiliyor.
Ben bazen şunu düşünüyorum belki de ölüm fikri bize.
Daha çok şey yap demiyor.
Daha çok üret, daha çok başarı, daha çok deneyim, işte daha çok kazan demiyor.
Bazen sadece şunu söylüyor.
Ya biraz daha uyanık ol.
Biraz daha dikkatli yaşa.
Otomatik pilotta biraz daha az kal.
İşte bir masada gerçekten otur.
Birine gerçekten bak.
Kendine gerçekten cevap ver.
Bu bana daha çok gerçek geliyor.
Çünkü bazen hayatı değiştiren şey büyük kararlar olmuyor.
Sadece küçük bir dürüstlük oluyor.
İşte bir telefonu açmak oluyor, bir cümleyi söylemek oluyor.
Kendinize ilk kez doğru soruyu sormak oluyor.
Bir şeyi artık taşımak istemediğini fark etmek oluyor.
Bu yüzden işte size bu bölümden sonra hayatınızı değiştirin demek istemiyorum.
Böyle büyük cümleler...
İlham vermek yerine daha çok baskı kuruyor bence.
Sanki işte hemen şimdi büyük bir dönüş mü yaşamazsan geç kalmışsın gibi hissettiriyor.
Bence öyle değil arkadaşlar.
Bazen dönüşüm çok daha küçük yerlerden başlıyor.
Belki mesela uzun zamandır aramadığınız birini arayabilirsiniz.
Ya da belki bir meseleyi daha fazla uzatmamak, bir özrü ertelememek, belki birine sevdiğini söylemek.
İşte sürekli sonra dediğin bir şeyi küçücük de olsa bir yer açmak.
Sadece bugünü biraz daha fark ederek yaşamak.
Bunlar küçük şeyler gibi görünüyor olabilir ama hayat dediğimiz şey zaten çoğu zaman bunlardan oluşuyor.
Büyük kararlar kadar küçük dürüstlüklerden.
Sanırım benim vardığım şey şu, ölümü hatırlamak.
Hayattan vazgeçmek değil, hayatı daha dikkatli tutmak.
Daha narin, daha dürüst, daha gerçek bir şekilde.
Çünkü hiçbirimiz burada sonsuza kadar kalmayacağız.
Bu hüzünlü bir bilgi evet ama aynı zamanda çok insani bir bilgi.
Tam da bu yüzden kıymetli.
Çünkü bize şunu söylüyor.
Madem her şey geçici, o zaman neye gerçekten dokunmak istiyorsun?
Neyi gerçekten yaşamak istiyorsun?
Kime gerçekten dönmek istiyorsun?
Neyi daha fazla ertelemek istemiyorsun?
Ve sen nasıl bir insan olmak istiyorsun?
Bilmiyorum, ben böyle zamanlarda hayatı çok büyük cümlelerle değil de daha sade bir yerden düşünmek istiyorum.
Mesela sadece şu soruyla.
Bugün gerçekten neredeyim?
Kendi hayatımın içinde miyim?
Yoksa onu sadece erteliyor muyum?
Bu bölüm bittikten sonra siz de kendinize bunu sorabilirsiniz.
Ben neyi sonsuz sanarak oyalanıyorum?
Neyi sonra diyerek uzaklaştırıyorum?
Ve aslında neyin kıymetini?
Ancak kaybetme ihtimaliyle fark ediyorum.
Belki cevap hemen gelmez arkadaşlar.
Zaten gelmek zorunda da değil.
Bazı soruların hayatımızda biraz kalması gerekiyor bence.
Hemen çözülsün diye değil yani bizi biraz daha dürüst tutsun diye.
Benim için ölüm üzerine düşünmek böyle bir şey.
Bir son fikri olmaktan çok bir ayıklama biçimi.
İşte hayatı sadeleştiren, bulanıklığı azaltan insanı biraz daha kendine getiren bir şey gibi.
Umarım bu bölüm size ağırlık değil biraz açıklık vermiştir.
Biraz yavaşlık, biraz dürüstlük, biraz cesaret.
Çünkü sonunda geriye sadece o anların hikayesi kalacak.
Sevgili Nazım Hikmet'in dediği gibi yaşadım diyebilmek için.
Ne diyordu şiirde arkadaşlar?
Yaşamak şakaya gelmez.
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.
Bir sincap gibi mesela.
Yani yaşamın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden.
Yani... Bütün işin gücün yaşamak olacak.
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için.
Yaşamak yani. Ağır bastığından.
Çok güzel bir şiir arkadaşlar.
Şimdi gözlerinizi kapatıp bu şiiri sevgili usta sanatçımız Genco Erkal'ın eşliğinde Fazıl Sayın Nazım orataryosundan bir kez daha dinleyebilirsiniz dilerseniz.
Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.
Haftaya yeni bir hilekar hikayesinde görüşünceye dek kendinize...
Çok iyi bakın arkadaşlar.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
