
Masal Terapi: Kendimizi Hikâyelerle Nasıl İyileştiririz?
23 Haziran 2026 · 26 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Masalların sadece çocuklar için olmadığını biliyor muydunuz?
Bu bölümde, masal terapinin kendimizi anlamamıza ve iyileştirmemize nasıl yardımcı olabileceğini konuşuyoruz.
Masal aracılığı ile kendimize yeni bir hikaye yazmak mümkün.
İyi dinlemeler🎧
Transkript
Herkese selamlar arkadaşlar.
Hoş geldiniz. Ben Beril.
Bugün size masal terapiden bahsetmek istiyorum.
Böyle hiç fark ettiniz mi?
Bir noktada dünyaya çocukken baktığımız gibi bakmayı bırakıyoruz.
O merakı, masalsı bakış açısını, böyle her şeyin o büyük ve gizemli göründüğü halimiz büyüyünce sanki bir anda yok oluyor değil mi?
Hatta işte o dönemde diyoruz ki ya benim neşem nereye gitti ya?
Artık eskisi gibi değilim.
O saf çocuksu merak kalmadı.
Büyümek böyle bir şey mi arkadaşlar ya?
Büyüdük sanırım ama bazen öyle anlar geliyor ki önümüz sisli, arkamız karanlık, kendimizi böyle kocaman bir ormanda yolumuzu kaybetmiş gibi hissediyoruz.
Yani tıpkı o masaldaki karakterler gibi işte böyle bir işaret, bir pusula arıyoruz.
Bir sihirli lamba çıksa da tekrar sorsa ya ne istediğimizi değil mi?
Ne istiyorsun bu hayatta?
Ne yapmak istiyorsun dese?
İşte tam o anlarda kendimizi masallar aracılığıyla nasıl iyileştirebileceğimizi, o kaybolmuşluğun içinde yeni yolları nasıl bulabileceğimizi konuşmak istiyorum bugün.
Ve bunun içinde elimizden tutacak, bizi böyle kendimize getirecek şahane bir rehberle geldim.
Judith Malika Liberman ve onun meşhur masal terapi kitabı arkadaşlar.
Ama başlamadan önce geçen Judith'in bir videosunu izledim.
Gerçekten çok etkilendim.
Hemen size de anlatmak istiyorum.
Birlikte düşünelim bunun üzerine.
Akşam eve geliyorsunuz.
Böyle eşiniz, çocuğunuz, kediniz yani evde sizi her kim bekliyorsa diyor ki bugün nasıl geçti?
Biz akşam eve gidince şunu mu anlatıyoruz mesela?
Ya yeter artık 3 saattir trafikte geçirdim ömrümü.
Millet deodorant kullanmıyor.
150 tane mail geldi.
150 tane slide.
Ben bittim. Öleceğimi zannettim.
Bu hayat hayat değil kardeşim.
Yoksa hikayeniz şu mu oluyor arkadaşlar?
Ya bugün Ayşe teyzenin bir çayı vardı müthiş.
Kimse onun gibi yapamıyor.
Bir de Gökçe var ya öğle yemeğinde beni o kadar güldürdü ki.
Gülerken böyle ayran burnumdan çıktı adeta.
Molada da masanın üzerine çok güzel browniler bırakmışlardı.
Gerçekten tarifini çok merak ettim.
Bakın hikayeniz o mu oldu yoksa bunu mu anlattınız?
Şimdi sonucu böyle olan bir günün başına saralım arkadaşlar.
O günü böyle baştan birlikte yaşayalım tamam mı?
Sabah böyle evden çıkıyorsunuz, metrobüse biniyorsunuz.
Metrobüs böyle tıklım tıkış dolu.
Tam boğazdan geçerken trafiğe takılıyorsunuz ve burnunuz bir anda bir adamın koltuk altına denk geliyor.
İğrenç. Tam o an kafanızı çeviriyorsunuz.
Sonra pencereden İstanbul'un o eşsiz manzarasını ve 1 Mart'ının ağzında balıkla süzülüşünü görüyorsunuz.
Sonra yanınızdaki teyzeyle bir anda...
Göz göze gelip gülüşüyorsunuz.
Çünkü o da gördü Marty'i.
Sonra trafik açılıyor.
Durakta bir amca köpük baloncuk tabancası satıyor.
Ne alaka? Kapı açılınca içeriye böyle bir bulut baloncuk giriyor.
Hepsi bir anda sönüyor.
Ama bir tanesi, o bir tanesi böyle otobüsün içinde herkesin başının üzerinde patlamadan uçmaya devam ediyor.
Muazzam bir görüntü değil mi?
Sonra işe gidiyorsunuz.
İşte Ayşe teyzenin nefis çayı sizi bekliyor.
Yanında biri de böyle brownie getirmiş.
Tam da sizin istediğiniz gibi bir şey.
Bir tane ısırık alıyorsunuz.
Aman Allah'ım nefis.
Ne var içinde diye merak ediyorsunuz.
Meğersem barbunya varmış içinde arkadaşlar.
Şaka gibi değil mi? Sonra ofise geçiyorsunuz.
150 tane mail, toplantıda 150 tane slide ve masanın altından gizlice sosyal medyaya bakıyorsunuz.
Arkadaşınızın bebeklik fotoğraflarını görüyorsunuz.
İşte gün böyle akıp gidiyor arkadaşlar.
Şimdi o binlerce parçayı düşünün tamam mı?
O koltuk altını martıyı patlamayan baloncuğu nasıl birleştirip anlattığınız sizin gerçekliğiniz oluyor arkadaşlar.
O kocaman günün içinde başkasına o günü anlatırken sadece 4-5 tane nokta seçiyoruz ve o noktaları birleştiriyoruz arkadaşlar.
O noktaları birleştirirken de kullandığımız malzeme ne biliyor musunuz?
Bir hikaye, bir masal arkadaşlar.
Yani aslında gün aynı ama iki ayrı hikaye, iki ayrı masal var değil mi?
Eğer işte anlattığınız şey Ayşe teyzenin çayı, Gökçe'nin o kahkahaları, brownie, baloncuklar ise anlattığınız hikaye dostluk ve bağlantı dolu olur arkadaşlar.
Dolayısıyla hayatınız da öyle olur.
Yani aslında her akşam bugün nasıl geçti sorusuna verdiğiniz cevap farkında olmadan kendi gerçekliğinizi, kendi masalınızı yazıyor arkadaşlar.
Buradaki noktaları birleştirme meselesi şu arkadaşlar.
Biz mesela bir günde başımıza gelenlerin özetini çıkardığımızda böyle en can sıkıcı şeylere takılıyoruz.
Ama mesela o günü bir çocuk yaşasa muhtemelen kahvaltıda yediği ekmeğin ne kadar güzel kızardığını Sonra dışarı çıktığında gördüğü su birikintisini, daha sonraki gördüğü her
şeye de aynı merakla ve masalsı şekilde yaklaşacaktı.
İşin özü bu aslında.
Masallar bize bu şekilde yeni düşünme yolları açıyor.
Yani Judith diyor ki o eski noktaları birleştirip kendini üzmekten yorulmadın mı ya?
Hayatı işte bir çocuk gibi daha eğlenceli noktalarıyla takip etsenize diyor.
Mesela beş tane nokta olduğunu düşünelim.
O beş tane noktayı birleştirip kendimizle ilgili bir hikaye yazarken bile hep kötü şeyleri söylüyoruz.
Masal anlatmak, masal dinlemek bir böyle masaj gibi düşünebilirsiniz arkadaşlar.
Böyle hani yüzümüze masaj yaptırdığımızda diyelim ki yüzümüz kanlanıyor, daha canlanıyor değil mi?
Masal da böyle beynimize masaj yapmak gibi, yeni düşünme yollarını açmak gibi.
Mesela şimdi birlikte bir parka gidelim arkadaşlar tamam mı?
Çok sıradan bir şey söyleyeceğim.
Hani bizim bir şeye böyle wow olmamız için çok ciddi şeyler yapmayı bekliyoruz değil mi?
İşte dağa tırmandık, kayıkla oradan atladık ve orada o enerjiyi yakalamaya çalışıyoruz.
Aslında çocukluğumuzdaki o enerjiyi yakalamaya çalışıyoruz.
Şu an çok sıradan bir şey yapacağız.
Parka gidiyoruz. Yeşil çimenler var, deniz var, çocuklar parkta oynuyor.
Bu kadar. Şimdi orayı bir yetişkin nasıl anlatır?
Anlatmaz bile yani. Kayda değer bir şey bulmaz sonuçta.
Yani sıradan park çimenler.
Bu yani ne yaptın diye sorsak bile belki şey der.
Hiçbir şey oturduk öyle.
Masası dile hakim bir çocuk.
O usta, bu işin ustası.
Çocuklardan öğrenecek çok şeyimiz var.
O çocuk nasıl anlatır mesela?
Noktaları nasıl birleştirir?
Aa çimenlere bak. Nasıl kokuyor?
Aa park mı varmış?
Denize girilebilir mi?
Bakalım mı oraya? Buradan atlayabilir miyiz?
Yüksek mi? Hava çok güzel değil mi?
Arkadaşlar. Farkındalığa bakar mısınız?
Birleştirdiği noktaları dikkat etmenizi istiyorum.
O onun masalı. Bir de bizim masalımıza bak ya hiçbir şey yok.
Hiçbir şey. Yani zihnimiz artık o kadar kanıksamış ki kötü şeyleri birleştirmeyi öğrenmiş.
İyileri yok sayıyor.
İyi bir şey yazabilmek için de böyle çok sıra dışı şeyler yapmaya ihtiyaç duyuyor.
İşte masalların gücü burada sanıyorum.
Yani bu pratiği bu anlamda yapabilirsiniz.
O masalsı düşünce yollarının açılmasına bir şans verin diyorum.
Peki en son ne zaman siz kendinizi böyle bir hikayeye bıraktınız ve böyle zamanın nasıl geçtiğini fark etmediniz?
Ben mesela küçükken buna aşırı müptelaydım.
Böyle bir daha bir daha diye annesini uyutmayan o çocuk bendim.
Ve annemin artık böyle anlatacak masalı kalmayınca kadın bana en sonunda bal yemekten midesi bozulmuş bir ayı masalını anlatmıştı.
Hatta işte o ayı masalı da şöyle çok bal yediği için okula kadar böyle pırt pırt pırt pırt diye giden bir ayı.
Bu yüzden çok utanıyor.
Arkadaşlarının yanında dışlanmış hissediyor.
Herkes ona gülüyor.
Şimdi bakınca mesela çok absürt bir masal gibi değil mi?
Çok da anlamlı gelmiyor.
Ama bir çocuğun gözüyle dinleyince mesela o ayı ne hissediyordu değil mi?
Utanç, farklı olmak, benim yüzümden herkes bana gülüyor hissi değil mi?
Bunu hissediyordu. Yani çocuk da dinlerken kendini o hisle özdeşleştiriyordu belki.
Belki o utancı yaşıyordu arkadaşlar.
Ya da mesela ay masalı vardı.
Bizim bir diğer masalımızdı.
İşte gökyüzünden ay dede iniyor.
Herkes ona çok kötü davranıyor.
Ayaklarıyla eziyorlar, onu tekmeliyorlar.
Sonra ay dede diyor ki ben en iyisi dünyaya inmeyeyim ya, yerime döneyim diye kendi yerine dönüyor.
Ama herkese kızgın, kırgın, küsmüş ve hayal kırıklığı içinde.
Ve yine o çocuğun gözünden Ay Dede'nin masalını dinlemek sizce nasıl bir his yaratıyor arkadaşlar?
İşte masallar tam da bu yüzden bu kadar derin, küçücük görünen bir hikayenin içine o kadar büyük bir insanlık hali sıkıştırabiliyor yani düşünün.
Çocuklarınıza anlattığınız masalları seçin derim.
Çünkü bu onların gerçekliği oluyor.
İşte küçükken biz de böyle her şeyi masalsı görmüyor muyduk ya?
Hani böyle Alice Harikalar diyarında gibi ya çok büyük ya çok küçük.
Mesela ben anneannemin bahçesini devasa görüyordum arkadaşlar.
Böyle sırlarla dolu bir orman gibiydi benim için.
İşte böyle sonuna ulaşınca dev çileklerin olduğu bir bahçeye ulaşacağımı düşünüyordum.
Ama oradan da bir türlü geçemedim ya.
Çünkü şöyle inanıyorduk biz oradan geçersek.
Bizi kurtlar yermiş diye bir efsan üretmiştik aramızda.
Geçemedim yani ama büyüyünce gittiğimde bahçenin küçüklüğüne şok oldum arkadaşlar.
Ya bu kadar küçük olamaz bir bahçe ve ben o bahçeyi bu kadar büyütmüş olamam değil mi?
Yani şimdi hangisi gerçek?
Geçen işte arkadaşımın küçük çocuğu o kadar tatlı ki arkadaşlar bana okulda geçirdiği bir gününü anlattı.
O kadar saçma detaylarla dolu ki yani mantıklı hiçbir şey yok.
İşte dedi ki okulda onlara çikolata dağıtmışlar ama böyle dev kamyonlarla dev çikolata kutuları gelmiş.
Hatta bir kutu sınıf arkadaşının boyundan bile uzunmuş.
Ya takıldığı detaylara bakar mısınız?
Yani çok tatlı, çok güzel.
Hani zaten gerçekliğini bir kenara bıraktım ama mesela anlattığı hikaye.
Bizim günlük hayatta gerçeklerden böyle bunaldığımız anlarda hep gözümüzden kaçırdığımız şeyler.
İnce detaylarla dolu değil mi?
Ama o minik tatlı detayları birleştirip kendi masalını yazmış arkadaşlar.
Ama işte bugün yetişkin halimizle de baktığımızda bazen kendimizi masallardaki kahramanlar gibi hani şarkıdan esinlenirsem şu koca yaşlı şişko dünyada yolunu kaybetmiş bir
gezgin gibi hissedebiliyoruz değil mi?
İşte bu yüzden size bu muhteşem rehberle geldim.
Çünkü kendimize yeni masallar anlatmaya ihtiyacımız var diye düşünüyorum.
Şimdi arkadaşlar masal deyince tabii aslında hepimizin aklına hemen böyle çocuklar geliyor değil mi?
Ben de açıkçası böyle düşünüyordum.
Yani gerçi masalları seviyorum ama Judith tam tersini söylüyor.
Yani yetişkinlerin de en derin içgörülere çocuklardan çok daha fazla ihtiyacı olduğunu söylüyor.
Ve birazdan tabii detaylarını anlatacağım ama Judith'e göre her masal aslında bir ruhsal yolculuk ve hayatın o karmaşasında yolumuzu bulmamızı sağlayacak muazzam bir araç.
Yani hatta bu masal anlatıcılığı meselesi bize de hiç uzak değil biliyorsunuz.
İşte Pir Sultan Abdal var, Karacaoğlan var, Dengbejler var, Meddahlar var ve onlar sadece işte bir hikaye anlatmıyordu değil mi?
Toplumu böyle bir arada tutan o kültürel hikayeleri, işte tarihi acıları, sevgiyi, toplumsal olayları dilden dile, nesilden nesile aktarıyorlardı.
Ve işte zaten Judith de bu kadim mesleği yeniden canlandırmaya çalışan masalın iyileştirici gücüne gönül vermiş şahane bir anlatıcı, eğitmen ve sanat terapisti.
Kendisi aslında Fransız ama işte 16 yıldır bu topraklarda bizimle birlikte yaşıyor.
Ve Judith tabii sadece işte bir varmış bir yokmuş diyen bir masal anlatıcısı da değil.
Aynı zamanda bir sanat terapisti çünkü masalların böyle içine doğmuş birisi arkadaşlar.
Paris'te böyle ateş başında masallar anlatıldığı o masalsı kominde büyümüş.
Hatta işte 14 yaşındayken ben masalcı olacağım diyerek ilk atölyesine katılıyor.
Üstüne bir de Paris konservatuarında profesyonel masal anlatıcılığı eğitimi alıyor.
Sonra işte hayat onu zaten Türkiye'ye getiriyor, Türkçe öğreniyor ve burada da masal geceleri düzenlemeye başlıyor.
Şimdi Jüdet'in masal anlatıcılığının onu ilk defa nasıl büyülediği o ana gidelim istiyorum.
Bence çok ilginç yani beni çok etkiledi arkadaşlar.
Şöyle Paris'te böyle küçük bir restoran düşünün tıklım tıkış karsonlar masaların arasından böyle zor geçiyor.
Herkes işte kendi tabağıyla kendi sohbetiyle meşgul.
Böyle birbirinden habersiz yabancı insanlar arkadaşlar.
Sonra birden dükkanın sahibi Laterna'sını.
Yani enstrümanı çıkarıp şarkı söylemeye başlıyor ve birbirini hiç tanımayan o insanlar bir anda birbirinin gözünün içine bakarak onlar da aynı şekilde şarkı söylemeye başlıyorlar.
O an işte sadece yemek yiyen insanlar olmaktan çıkıp böyle görünmez bağlarla birbirlerine bağlanıyorlar arkadaşlar.
Sonra daha da ilginç işte dükkanın sahibi ışıkları bir anda kısıyor, laterna susuyor ve sahnede böyle ufacık bir taburenin üzerinde Minicik bir kadın beliriyor.
Mimi Barthelemy ismi bile çok güzel değil mi?
Kendisi Fransa'nın en efsane masalcılarından birisi.
Ve Judith diyor ki ya dakikalar sonra o lokanta benim için yok olmuştu.
Kendisine bir anda Güney Amerika'da bir derede kürek çekerken buluyor.
İşte yağmur ormanlarının o derin yeşili onu sarıyor.
Göğe uzanan dev ağaçlar görüyor.
Maymunlar daldan dala zıplıyor.
Judith de hatta o maymunların peşinde elinden çalınan o gizemli anahtarın peşinden koşuyor.
Düşünebiliyor musunuz? Ve masal bittiğinde kendine geldiğinde diyor ki ben neredeyim ya?
Paris'in o daracık lokantasına geri döndüğünde böyle sersemlemiş bir halde.
Çünkü o gece hayali gerçekliğinin önüne geçmiş.
Çok derin bir masal transı yaşamış arkadaşlar.
Ya nasıl bir şey bu değil mi?
Ben böyle bir trans yaşamak isterdim açıkçası masal trans.
İşte Judith buna gördürme yeteneği diyor arkadaşlar.
Bizim insan olarak öyle sihirli bir yeteneğimiz var ki başkasına hiç görmediği bir şeyi gördürebiliyoruz.
Ve o duyguyu ta kalbinde iliklerine kadar hissettirme gücüne sahibiz.
Ve o gece Judith bu gücü ilk kez bu kadar yakından hissediyor.
Ve kitap tam olarak bu arkadaşlar.
İçinde dünyanın dört bir yanından toplanmış 52 masal var.
Ama tabii öyle bir oturuşta sayfaları böyle roman gibi okuyup geçmemeniz gerekiyor.
Kendinizi böyle bir yol ayrımında hissettiğinizde, kararsızlık yaşadığınızda kitabı çıkartın, rastgele bir sayfasını açın ve okuyun arkadaşlar.
Yani Judith'in bize önerisi bu.
Çünkü masallar hem kendi duymazdan geldiğimiz iç sesimizle, hem de çevremizdeki insanlarla koptuğumuz bağları yeniden kurmamıza yardım ediyor aslında.
Bu arada kitap hakkında şunu da söyleyeyim.
Her masalın sonunda böyle bir seyir defteri var, alıştırmalar var.
Yani böyle sadece ne düşünüyorsun gibi değil de sizi gizli inançlarınızla gerçekten yüzleştiren sorular bunlar.
Bu arada ben de kitapla tam da işte ben nereye gidiyorum bu hayatta dediğim bir anda üstelik böyle Çok tesadüfü bir şekilde karşılaştım.
Hayatta böyle tesadüfler hoşuma gidiyor arkadaşlar.
Yani yetişkin olmayı bırakıp böyle çocuk gibi merakla bir kitapçıya girmişliğim çok var.
Böyle işte sokaklarda dolaştığım, ne bileyim oyun parkına gittiğim.
Yani kendimi çocuklaştırmayı ben seviyorum.
Gerçekten böyle reset atıyor adeta.
Hatta Judith'in de buna benzer bir hikayesi var.
İşte bu kitabı hazırlarken bir arkadaş diyor ki ya neden masalların bu kadar önemli olduğunu düşünüyorsun diye soruyor.
Juliet cevabı zihninde eviriyor çeviriyor sonra bir kitap evine girmeye karar veriyor ve cevabı işte tıpkı kitabında önerdiği gibi bir oyunla yani kendisine tesadüfen bir hikaye seçerek
bulmaya karar veriyor. Mevlana'nın rubayesini eline alıyor gözlerini kapatıyor rastgele bir sayfayı açıyor ve parmağını bir satırın üzerine koyuyor.
İşte o an karşına çıkan bize cevabı olmuş arkadaşlar.
Orada diyor ki masal bir ateşe benzer.
Yıkanmak için ısıttığınız ateşle ten arasında elçilik yapar.
Onları kavuşturur, seni temizler.
Bunu okuduktan sonra kendisi için en doğru yolu seçtiğini anlıyor zaten arkadaşlar.
Ve üstelik ona şaşıranlara diyor ki ben yeni moda bir iş yapmıyorum ki yani.
Ben çok eski bir işi yapıyorum.
Çünkü arkadaşlar masalların kökeni eski Hint ve eski Yunan mitolojisine, Ezop masallarına dayanıyor.
O kadar eski bir şeyden bahsediyoruz yani.
Ve hatta o kadar o kadar önemli ki benim en sevdiğim yazarlardan biri canımız Yaşar Kemal'de bakın ne diyor.
Sanatın doğuşunda masal vardı desek yeridir.
İnsanoğlu bütün duygularını, çektiklerini, özlemlerini masala koymuştur.
Masal yüzyıllar boyu bütün koşullarda insanın can yoldaşı olmuştur.
Toprak gibi daha doğrusu doğa gibi bir şey.
Masalsız, efsanesiz bir insan dünyasını aklımıza bile getiremeyiz.
Uzun insanlık tarihinde halkın tek tutunduğu dal masal olmuştur.
Ve Judith de zaten tam bunu yapıyor arkadaşlar.
O kadim gelineği bugüne bize taşıyor.
Ama şunu da ekleyeyim bu sanatı aslında hepimiz her gün farkında olmadan kullanıyoruz.
Kendimize dair anlattığımız iyi ya da kötü masallar olarak mesela.
Yani başkalarına anlattığımız, ortaklaştığımız hikayeleri bir düşünün.
Hani bunlar günlük hikayeler belki ama çok değerli değil mi?
Ve belki başkasına mesela sizin hiç bilmedikleri bir halinize aktarıyorsunuz.
Ve o kişinin gözünde de böyle bir anda o haliniz canlanıyor.
Mesela işte bir zamanlar Beril varmış deyince benim 6 yaşındaki böyle bıcır bıcır konuşan o halim canlanıyor gözümde.
Ya şimdi diyorsunuz ki iyi tamam Beril güzel anlattın da.
Biz bunu günlük hayatımızda nasıl uygulayacağız?
Bu arada bir parantez açayım.
Judith'in bildiğim kadarıyla masal etkinlikleri var, devam ediyor.
Dilerseniz katılabilirsiniz.
Burada Judith diyor ki yani o sihirli yolculuğa beraber çıkmak için böyle her şeyin mükemmel olması, şartların böyle cuk diye yerine oturması gerekmiyor.
Asıl önemli olan neymiş biliyor musunuz arkadaşlar?
Önemli olan bir araya gelip aynı mekanda hayal kurmak.
Dünyanın en gelişmiş teknolojisine sahip olsak da o içimizdeki bir araya gelme isteğini susturamıyoruz hala.
Hala aynı odada aynı havayı soluyup birbirimizin gözlerine bakarak ortak bir hayal kurma ihtiyacımız var.
Şimdi yine diyebilirsiniz ki ya ben masalı kitaptan da okurum podcastten de dinlerim ne gerek var şimdi başkalarına diyebilirsiniz ama aynı odada aynı havayı soluyarak hayal kurmak
bence Bambaşka bir şey olur diye düşünüyorum.
Ve Judith de zaten bunu doğruluyor.
Eski toplumların yaptığı gibi diyor.
Bir araya gelip beraber hayal kurmamız gerekiyor.
O zaman madem podcast'ten masal dinlerim diyorsunuz ben size bir tane anlatmak istiyorum.
Moshe diye bir adamın hikayesini anlatacağım arkadaşlar.
Moshe bütün hayatını Helm adlı küçük bir kentte geçiriyor tamam mı?
Hayat orada işte ne kolay ne zor böyle sıradan akıp gidiyor.
Dışarıdan gelenler ona hep şunu söylüyor.
Ah Moşe diyor bir bilsen dışarısı nasıl.
Ama aslında bilmesen daha iyi.
Çok daha farklı değil çünkü.
Sadece küçük farklar var.
Ama o küçük farklar büyük şeyler yaratıyor diyorlar.
Moşe halinden memnun gibi yapıyor ama çok merak ediyor.
O hayatından çok sıkılıyor.
Hayatını değiştirmek istiyor.
Şehirden sıkılıyor.
Her şey aynı geliyor.
Her şey sıradan ve çok kötü görünüyor gözüne.
Ve bir gün diğer insanların anlattığı hikayelerden dolayı merakına yenik düşüyor.
Bavulunu topluyor, şehri terk etmeye karar veriyor.
Ve yeni şehre gideceği için çok heyecanlı.
Başka dünyalar, başka hayatlar göreceği için inanılmaz heyecanlanıyor.
Biraz yürüyünce yoruluyor, yolun kenarında dinlenmeye karar veriyor.
Sonra bir bakıyor ki ya gideceği yönle geride kalan şehir ne kadar da aynı.
Hiçbir fark yok diyor ki ben şimdi uyursam...
Nereye gideceğimi karıştırabilirim.
O kadar aynı görünüyor.
En iyisi diyor ayakkabılarımı gideceğim yöne doğru çevireyim koyayım.
Uyandığımda da nereye gideceğimi bilebilirim.
Ne kadar zeki bir insanım diyor.
O şekilde uykuya dalıyor.
Sonra o uyurken yoldan geçen biri ayakkabılara bakıyor.
Diyor ki ben bunları alayım en iyisi.
Ama sonra bir bakıyor ki o kadar eski yırtık bir ayakkabı ki geri koyuyor.
Ve farkında olmadan burunlarını ters yöne çeviriyor.
Yani Moshe'nin gideceği yöne değil de kasabaya doğru.
Moshe sabah uyanıyor.
Ayakkabılarına bakıyor. Diyor ki ya tebrik ediyorum seni.
Ne kadar zekisin.
Yani bu olmasa diyor bak şimdi tekrar eski şehre dönecektim ben.
İyi ki böyle yaptım.
Ayakkabılarını giyiyor. Sonra şehre doğru yürümeye başlıyor arkadaşlar.
Kente varıyor. Vardığında diyor ki ya ne kadar da benziyor bu kente.
Benim evime, benim sokaklarıma, yaşadığım şehre.
Ama diyor sanki küçük farklar var.
Mesela çatılar sanki biraz daha kırmızı, evler böyle biraz daha temiz, sokakta böyle bağırıp kavga eden çocuklar yerine gülen oynayan çocuklar var.
Büyük bir değişiklik yok ama sanki küçük farklar var ve çok güzel diyor.
Ve bir evin önünden geçerken böyle kendi karısının sesine benzeyen bir ses duyuyor.
Pencereden bakıyor ya kadın da karısına ne kadar benziyor.
Ama sadece saçlarını topuz yapmamış, omuzlarına salmış.
Diyor ki Moşe ya bu kentte...
Kendisine benzeyen başka bir Moshe de var mı acaba?
Onu tanımak istiyorum diyor ve evden içeriye giriyor.
Ve ailesi gerçekten de onu Moshe sanıyor.
O da gerçeği hemen söylemek yerine onları dinlemeyi tercih ediyor.
Kadın ona sevgiyle davranıyor.
Çocuklar da onu babaları gibi karşılıyor.
Moshe kendi evinde özlediği ilgiyi ve sıcaklığı burada görünce şaşırıyor.
Yazık diyor kadına ya.
Kocası terk etmiş. Hiç olmazsa ben iltifat edeyim.
Kırmayayım, çocuklara da hediyeler alayım.
Sonra işte dükkanı da açmaya karar veriyor.
Ama adamın adını kirletmemek lazım diyor.
İşi düzgün yapmaya karar veriyor ve öyle de yapıyor.
Zamanla müşterileri artıyor, daha çok kazanıyor ve Moshe kendi kentini terk ettiğine hiç pişman olmuyor.
İnsanlar doğru söylüyormuş diyor.
Dünyanın geri kalanı çok da farklı değil, küçük farklarla güzel.
Moshe aslında arkadaşlar aynı yere döndü değil mi?
Ama bu sefer her şey farklıydı.
Çatılar biraz daha kırmızı.
Çocuklar gülüyordu yani ona öyle geliyordu.
Hiçbir şey değişmemişti aslında yani.
Sadece Moshe'nin gözleri değişmişti.
O küçük farklar var ya gözlerimiz arkadaşlar.
Ve Judith tam da bunu soruyor bize.
Hep başkasının bahçesi mi yeşil ya?
Hep orası mı güzel?
Başka yer mi güzel? Peki mesela şu an sahip olduğumuz hayatı kucaklasak.
Kendi sokaklarımıza sanki ilk defa gidiyormuşuz gibi.
Bambaşka bir merakla baksak, bir çocuk merakıyla ne görürüz acaba?
Ben bunu denedim arkadaşlar.
Gerçekten işe yarıyor.
Gerçekten böyle hiç fark etmediğiniz küçük detayları fark edip böyle o günün masalını farklı yazabiliyorsunuz ya.
Böyle bir çocuk edasıyla böyle esrarengiz değişik şeyler bulmaya başlıyorsunuz.
Denemenizi tavsiye ediyorum.
Bölümü kapatırken Judith'in o sevgili yolcu seslenişini de kulağımıza küpe yapalım istiyorum.
Hayatın bizi ne zaman yol ayrımına getireceği hiç belli olmaz.
Biz de o anlarda kendimizi bir hayat yolcusu gibi düşünüp ve hayatı böyle zihnimizdeki masalsı bağlantılarla, tıpkı bir çocuk gibi ilk defa görerek yeniden yorumlayalım.
Kendimize başka bir hikaye, yeni bir masal anlatalım.
Mesela kendi küçük halinizi alın, onu karşınıza oturtun, ona bir masal anlatın, ikna edin onu, ona sarılın.
Kitaptaki küçük alıntıyı da kendinize hatırlatın.
Kimi görsen ona beni sev diyorsun.
Neden gözlerindeki dolunay olan kişi sen kendin olmuyorsun?
O dolunay zaten sizin içinizde arkadaşlar.
Ne demişler? Gökten üç elma düştü.
Biri anlatanın, biri dinleyenin, biri de tüm iyilerin başına.
Haftaya aynı saatte buradayım.
Sizi de bekliyorum. Kendinize çok iyi bakın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
