
Kaos Teorisi / Kaosun İçinde Hayatta Kalmak Part 2
21 Temmuz 2026 · 25 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu kez kendi hikâyemden yola çıkarak kaos teorisini, kelebek etkisini ve hayatımın yönünü değiştiren o küçük anları konuşuyoruz.
Belki siz de dinlerken kendi hayatınızdaki kırılma noktalarını hatırlarsınız.
İyi dinlemeler 🎧
Transkript
Herkese selamlar, hoş geldiniz.
Beril ben. Kaos serisinin ikinci bölümüne aslında tekrar hoş geldiniz demeliyim.
İlk bölümde Kaos teorisine ve kelebek etkisine dair böyle birçok şey konuşmuştuk.
Ama konular yarım kalmıştı hatırlarsanız.
Süre yetmedi. Ben de size bu bölümün partikisini çekeceğimi söylemiştim.
Ama dürüst olmak gerekirse bu konuya tekrar çalışırken...
Fark ettiğim başka bir şey daha oldu ve bu bölüm kafamda biraz evrildi diyebilirim.
Çünkü bende şöyle bir şey oluyor arkadaşlar.
Bir şeyi okudukça böyle yeni bilgiler öğrendikçe rahatlayan işte her şeyi yerli yerine oturtabilen biri değilim ben.
Tam tersine her okuduğum şey böyle kafamda yepyeni bir sekme açıyor ve başlıyorum kendi hayatımı didik didik etmeye.
Acaba gerçekten böyle miydi?
Böyle mi olmalıydı?
Nerede yanlış yaptım?
O anda fark etmedim mi?
gibi böyle soru yağmuruna tutuyorum kendimi.
Bu yüzden kaos teorisini okurken bir noktada fark ettim ki ben aslında sadece bilimsel bir teori değil, bizzat kendi hayatımı anlamaya çalışıyorum.
Mesela son zamanlarda kendime sürekli şunu soruyorum.
Ben buraya nasıl geldim?
Podcast'tan bahsetmiyorum bu arada.
Her sabah gittiğim, geçimimi sağladığım o asıl işimden bahsediyorum.
Geriye dönüp şöyle bir bakıyorum.
Acaba beni buraya getiren şey gerçekten öyle kocaman büyük kararlar mıydı yoksa o gün hiç önemsemediğim küçücük seçimler mi?
Kabul ettiğim sıradan bir iş teklifi mi mesela?
Ya da vazgeçtiğim bir çocukluk hayalim mi?
Ertelediğim bir karar ya da o gün cevap verdiğim veya veremediğim sıradan bir mesaj mı?
Çünkü şimdiye kadar hayatta ben birçok şey denedim.
Gerçekten sayısına inanamazsınız.
O kadar farklı alanlarda deneyim edinme şansım oldu ki.
Farklı yönlere gitmeye çalıştım.
Hayal ettiğim, denediğim şeyler oldu.
Ama geldiğim noktada yani kelebek etkisine dönersek bana şu anda çok da ait hissettiren bir yerde değilim.
Ve böyle hissedince ister istemez geriye dönüp o haritaya bir bakıyorum.
Hani hangi olaylar ard arda geldi de benim kaderimi bu şekilde önüme sundu?
Yani şu an yaşadığım deneyimin içindeyim ya da ben o anlarda hiçbir şeyi değiştiremez miydim mesela?
Bugün bunu anlamaya çalışacağız.
Bu arada eğer ilk bölümü dinlemediyseniz part 1'den başlamanızı öneriyorum.
Hazırsanız başlıyorum keyifli dinlemeler.
Yeniden hoş geldiniz.
Tesadüflerin hayatımızı değiştirdiğini söylüyoruz değil mi?
Peki sonra ne oluyor mesela?
Buna gerçekten sadece bir kader deyip geçiyor muyuz?
Çünkü zaman zaman hepimizin kendine kızarak o içsel sancıyla sorduğu bir soru var.
Ben nerede hata yaptım?
Ne oldu ya? Nasıl oldu da hayatım bu noktaya geldi?
Geriye dönüp baktığımızda işte bazen tek bir kararın hayatımızı mahvettiğini düşünüyoruz.
Ya şöyle olsaydı diye ihtimalleri kafamızda...
Tekrar tekrar döndürüp duruyoruz ama işin ilginç yanı şu o kötü görünen tesadüfler olmasaydı yani belki hayatımızdaki en güzel şeyler de hiç olmayabilirdi.
Mesela hani sadece bizler değil tarihteki büyük isimler de kaderleri böyle saniyelik tesadüflerle şekillenmiş çok acayip dönüm noktaları var.
Bunlardan beni en çok etkileyen Dostoyevski oldu.
Eğer Dostoyevski'nin o son andaki idam kararı bozulmasaydı bugün dünya edebiyatında böyle birini hiç tanımayacaktık.
Mesela suç ve ceza olmayacaktı düşünebiliyor musunuz?
Karamazov kardeşler hiç yazılmayacaktı.
Bu arada neden idama götürülmüştü?
Bunu merak edebilirsiniz diye düşündüm.
O dönem Dostoyevski toprak köleliğine karşı çıkan reformcu bir gruba katılıyor ve tutuklanıyor.
8 ay boyunca hücrede sorgulanıyor.
Ve sonunda idam cezası alıyor.
İnfaz günü geldiğinde arkadaşları da birlikte işte meydana çıkarılıyor.
Gözleri bağlanıyor.
Karar okunuyor.
Yani neredeyse idam edilecek.
Askerler tüfeklerini kaldırıyor bakın.
Ve Dostoyevski hayatının son birkaç saniyesini yaşadığını düşünüyor.
Hatta kardeşine daha sonra yazdığı mektupta o anı şöyle anlatıyor.
Seni anımsadım kardeşim.
Son anda kafamda yalnızca sen vardın.
Ve o tam tetiğe basılacağı milisaniyede meydanın öbür ucundan atının üzerinde koşan bir haberci geliyor.
Elinde çarın fermanı idamı durduruyor.
Diyor ki çar cezayı hafifletti.
Her şey son anda son saniyede değişiyor.
Düşünsenize o gün sırada biraz daha önde dursaydı ya da işte atlı çamura saplansaydı.
İki dakika gecikseydi ya bugün her şey bambaşka olacaktı.
Bugün o devasa kitaplar yoktu.
Yani ben suç ve cezanın olmadığı bir dünyayı düşünemiyorum, bilmiyorum.
Ve bu durum sadece mesela ona özgü de değil.
Hayatı belki ondan da daha garip tesadüfler zinciriyle şekillenmiş bir başka isim daha var.
Franz Kafka. Kafka o kadar mükemmelliyetçi ve o kadar derin bir özgüvensizlik yaşıyor ki kitaplarını bile bastırmak istemiyor.
Ölmeden önce en yakın dostu Max Broad da diyor ki benim bütün defterlerimi, mektuplarımı okumadan yakıp yok et.
Ama Broad bunu yapmıyor.
Arkadaşının o dehasının böyle küle dönüşmesine gönle el varmıyor yani.
Yak denilen o eserleri tek tek yayına hazırlıyor ve bugün başyapıtı olarak bildiğimiz işte dava, şato o günlerde aslında sadece belli bile olmayan yarım kalmış taslaklar.
Ve beni en çok ürperten kısım şu.
Naziler Pırak'ı işgal etmeden tam bir gün önce Max, Brod ve eşi Pırak'tan kalkan son gece trenine binmeyi başarıyorlar.
Yanına neredeyse hiçbir şey almıyor.
Tek yaptığı Kafka'nın tüm el yazmalarıyla dolu o koca bavulu yanından ayırmamak.
Gerçekten iyi ki bırakmamış.
Ben koca yürekli Brod demek istiyorum ya.
Ve tren hareket ettikten sadece birkaç saat sonra Naziler sınırı kapatıyor ve Broad o treni kaçırsaydı, sadece son treni kaçırsaydı hem kendisi
belki nazi kampına gönderilecekti hem de büyük ihtimalle o bavulda kül olacaktı.
Ve bugün biz Kafka diye bir yazarı hiç tanımıyor olacaktık.
Şimdi size bir şey sormak istiyorum.
Şu an bir durun.
Hayatınızdaki bugün burada olmanızı sağlayan o küçücük kararları düşünün.
Belki kabul ettiğiniz bir iş, belki o gün cevap verdiğiniz sıradan bir mesaj ya da işte son anda binmediğiniz o otobüs, sıradan sandığınız o küçük evet
ya da hayırlar. Yani sizce sizin hikayeniz tam olarak nerede yön değiştirdi?
Biz hayatı böyle dümdüz bir çizgi gibi hayal ediyoruz.
Hep işte şu okulu bitireceğim, şu işe gireceğim, sonra bunlar olacak diye tıkır tıkır bir plan yapıyoruz.
Plan bozulunca da panikliyoruz ya eyvah her şey mahvoldu diyoruz.
Ama Dostoyevski'nin o 3 dakikası, Brod'un o son treni bana hep şunu düşündürüyor.
Hayat hiç de doğrusal ilerlemiyor.
O anda işte felaket gibi görünen o sapma yıllar sonra dönüp bakıldığında hikayenin en önemli dönüm noktası haline gelebiliyor.
Peki bunu yaşarken tabii nasıl anlayacağız?
Şimdi Dostoyevski de sonuçta meydanda dururken Ve bunun hayatını değiştireceğini bilmiyordu.
Ve Broad o trene binerken de bu ihtimalleri hesap edemezdi.
Belki biz de hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz.
Çünkü ben şunu çok düşünüyorum.
Bir şey seçtiğim anda o seçmediğim diğer ihtimallere ne oluyor mesela?
Hani gerçekten yok mu oluyorlar?
Yoksa sadece benim yaşayamayacağım artık başka paralel hayatlar olarak bir yerlerde kalıyorlar mı?
Aklım biraz böyle orada kalıyor açıkçası.
Seçemediklerimde, yapamadıklarımda.
Çünkü bir yolu seçtiğin anda diğerlerinden vazgeçmiş oluyorsun.
Bu bana çok garip geliyor arkadaşlar.
Hani sanki o diğer ben tamamen kayboluyormuş gibi.
Ben acaba şu an hangi halimle devam ediyorum hayatıma diyorum.
Yani onu seçseydim belki başka bir beril olacaktım mesela.
Şimdi sizi tam da bu hissi anlatan şahane bir ülkeye götürmek istiyorum.
Luis Borges'in Çatallanan Patikalar Bahçesi'ne Borges öyle bir öykü yazmış ki kurduğu o dünyada her kararın zamanı ikiye böldüğü sonsuz sayıda
paralel patikanın aynı anda var olduğu bir bahçe düşünün.
Yani tüm ihtimallerin aynı anda gerçek olduğu bir yer.
Normalde işte klasik romanda karakter ne yapıyor bir yol ayrımına geldiğinde birini seçiyor ve diğer ihtimaller yok oluyor değil mi?
Ama Borges şunu soruyor.
Ya hiçbir ihtimal kaybolmuyorsa?
Ya karakter aslında bütün yolları aynı anda seçiyorsa?
Bunu birbirine yaklaşan, işte çatallanan, birbirinden tamamen habersiz zamanlarda böyle örülen devasa bir olasılıklar gibi düşünün.
Yani bir ihtimalde iki insan birbirine aşık oluyor.
Başka bir ihtimalde birbirlerini hiç tanımıyorlar.
Hatta düşman oluyorlar.
farklı zaman katmanlarında yaşanmaya devam ediyor.
İşte Boris'in kurduğu bu şey aslında hikayeden çok insanı böyle sarsan bir fikir.
Hani bazen acaba başka bir ben daha var mıydı diye düşündüğümüz yer.
Belki de hayatımızdaki o ihtimaller sandığımız kadar kolay kaybolmuyor.
Yani bu hikaye açısından bakarsak sonsuz olasılıklar bizimle birlikte var olmaya devam ediyor.
Ve biz sadece onlardan bir tanesini fiziksel olarak deneyimliyoruz.
Hani diğer ihtimallerde duruyor aslında gibi.
Ben bunu okuduktan sonra geçen gün akşam eve dönerken kendimi düşündüm.
Uçaktan indim tamam mı eve gidiyorum ve kendi kendime şunu sordum.
Şu an yaşadığım bu hayat gerçekten benim bilinçli olarak seçtiğim bir hayat mı ya?
Yoksa ben buraya sürüklendim mi?
Mesela diğer ihtimallerim ne yapıyor?
Diğer ihtimalleri yapmış olsaydım şu an nasıl olacaktı?
Onlar da devam ediyor mu hayatını bir yerde gibi?
Çünkü geriye dönüp bakıyorum.
Gazetecilik okumuşum.
Güzel Sanatlar Lisesi'nde keman çalmışım.
Şimdi yazarlık okuyorum.
Podcast yapıyorum. Ama bir yandan da yıllardır bunlarla hiç alakası olmayan bambaşka bir işte çalışıyorum.
Ve hiçbirini tek başıma tamamen böyle özgür irademle seçmişim gibi de hissetmiyorum.
Ya sanki o küçücük anlar, o küçücük kararlar.
Beni böyle yavaş yavaş sessizce buraya taşımış gibi.
En basitinden bir şey söyleyeceğim size.
Değişim programıyla Amerika'ya gittim ve bir senemi orada okudum.
Ve ben New York'u gezmedim tamam mı?
Diğer yerleri gezdim ve öyle bir rahatlıkla dedim ki ya ben buraya bir daha gelirim.
Hani bunu hangi kafayla dedim bilmiyorum.
Halbuki öğrencisin Amerika'ya gitmişsin yani New York'u gezersin değil mi ya?
Ben bunu söyleyip oradan çok büyük rahatlıkla.
Ayrılmıştım ve gerçekten yıllar sonra defalarca New York'a gittim.
Defalarca. Hem de bana bağlı bir şekilde de değil.
Böyle bir ritmin içinde buldum kendimi.
Ve gerçekten bu kadar çok ihtimal varsa ben hangisiyim?
Ya da daha doğrusu hangisini yaşıyorum?
Çocukluğumu düşünüyorum.
Yani diyorum ya keman, bale, satranç, yüzme.
Ya hepsine o kadar büyük hevesle başlamışım ki.
Sonra hepsini bir noktada bırakmışım.
Ve şimdi merak ediyorum ya acaba sadece bir tanesine devam etseydim mesela kemana devam etseydim bugün nasıl bir beril olurdum?
İşte tam bunları düşünürken karşıma çok garip bir kavram çıktı faz uzayı.
Kulağa çok soğuk geliyor biliyorum ama kafamda şöyle canlandı.
Hayat önceden çizilmiş tek bir hayat değil devasa bir oda.
Tam şu saniyedeki halini temsil eden tek bir nokta var.
İşte işten geliyorum.
Çok yorgunum. Hiçbir şey yapacak halim yok.
Ama bilgisayarı açıp bu podcast'ı yazıyorum.
Mesela şu an öyle.
Çok yorgunum. Ama kaydediyorum.
Bunu yapmaktan da mutluyum bu arada.
Ertesi gün işte yine o istemediğim işe gidiyorum.
Sonra gelip yine yazıyorum.
Ve bazen diyorum ki bırakacağım artık.
Yeter yani. Ve birkaç gün geçiyor.
Kendimi yine bu masada buluyorum.
İşte bütün bu gitgeller o odanın içinde hareket eden tek bir nokta gibi.
İşte siz karar verdikçe o nokta hareket ediyor ve arkasında duman gibi bir iz bırakıyor.
O bizim kaderimiz.
Aslında o izin çizdiği şekil kaderimiz.
Bu bana şunu söylüyor.
Diyor ki detaylarda boğulma, şekle bak.
Çünkü o şekil bizim hikayemiz.
Ama o zaman insan tabii şunu soruyor ya.
Hepimiz her gün yeni bir iz bırakıyorsak neden hayatımızda hiçbir şey değişmiyormuş gibi hissediyoruz?
Ben buna son zamanlarda gerçekten çok takılmış durumdayım.
Yani kararlar alıyorum, yeni şeyler deniyorum ama dönüp baktığımda sanki hala aynı yerdeyim.
Belki de işte aslında değişiyoruz da sadece yanlış ölçekle de bakıyor olabiliriz.
Şöyle düşünelim. Mesela işte.
Bir kıyı şeridini ölçmeye çalışıyoruz.
Elimizde devasa bir cetvel varsa o kıyı böyle dümdüz ve kısa ölçeriz değil mi?
Ama cetveli küçültüp o kayaların, o pürüzlerin arasına girdiğimizde girintileri, çıkıntıları görmeye başlarız ve mesafe uzar.
Yani değişen kıyı değil, senin baktığın ölçek.
Ben bunu mesela uçaktayken çok fark ediyorum.
Böyle yukarıdan baktığımda bütün o koca şehirler dümdüz tarlalardan ibaretmiş gibi.
Tarla şehirlermiş gibi.
Ama aşağı doğru yaklaştıkça hayatın o gerçek detaylarını görüyorsun.
Biz değişimi hep o büyük sonuçlarda arıyoruz.
Ben de dahilim buna. Ama değişim işte aslında çoktan başlamış olabilir mesela.
Hani sadece mikro ölçekte henüz gözümüzle göremediğimiz bir yerde Böyle şekilleniyordur.
Ben mesela burada gerçekten çok zorlanan biriyim.
Bir şeyi yapmaya başlayınca ya hemen sonucu görmek istiyorum.
Hemen. Göremeyince de motivasyonum inanılmaz düşüyor.
Sanki hiçbir işe yaramıyormuş gibi geliyor yaptıklarım.
Hayatımda bakın çok şeyi bu yüzden bıraktım.
Yarım bıraktım, pes ettim.
Ya bu kadar çok şey denediğim için kendimi bazen çok şanslı hissediyorum.
Bazen de kendime çok üzülüyorum ya.
Çünkü hepsine o kadar büyük hevesle başlamıştım ki ama hiçbirine yeterince uzun süre dayanamadım yani, tutunamadım.
O kusurlu kısmı kaldıramadım arkadaşlar.
Sadece keman çalmayı bırakmasaydım bugün bambaşka bir hayatım olacaktı belki de.
O dönem işte Bilkent'te ders alıyordum ve gerçekten...
Çok ciddi bir çalışma temposuna girmiştim ama etrafımdaki insanlara bakıyordum.
Hepsi 7 yaşında başlamıştı.
Ben 15 yaşındaydım ve kendi kendime dedim ki ben asla onlar kadar iyi olamayacağım.
Deniyorum deniyorum olmuyor yani.
Hani parmaklarım onlarınki kadar hızlı ve esnek gitmiyor.
Ve onları asla yakalayamam.
Bu düşünce zihnimde o kadar büyüdü ki bir gün dayanamadım ve gerçekten bıraktım.
O zaman bu bana çok mantıklı bir karar gibi görünmüştü.
İşte zaten en iyi olamayacaksam neden devam edeyim ki demiştim.
Şimdi dönüp bakınca başka bir şey görüyorum.
En iyisi olmam gerekmiyordu ya.
Belki sadece devam etmem, o yolda kalmam yeterliydi.
Sanırım ben hayatı çok uzun süre sadece sonuçlardan ibaret sandım.
Şu anda da ne kadar değiştiğimi sorgularım gerçi yani.
Hani mükemmel bir noktada mıyım?
Değilim yani. Hala bir şeylere dayanmaya ve sürdürmeye çalışıyorum.
Tabii bazen de şunu da söylemek lazım.
Hayat beni sürekli bir yerlere savurdu.
Kendime de çok yüklenmeyeyim şimdi.
Sürekli tayini çıkan o ailelerin çocukları gibi.
Tam kök salacakken, tam alışacakken toprak değişiyordu.
Çocukken bunu çok yaşadım ben.
Ailem beni sayısız kez farklı okullara yazdırdı.
Kaç tane okul değiştirdim inanın bilmiyorum.
Ben gitmek istemediğimde de annem küsüyordu bana.
Ve ben her okul değiştirdiğimde hayatıma dahil olan o eski arkadaşlıklarımı, anılarımı hızla kaybediyor gibi hissediyordum.
Alıştığım o düzen bir anda siliniyordu ve ben yeniden sıfırdan başlamaya çalışıyordum.
Bu o dönem, o yaşlarda tahmin edersiniz ki çok zor arkadaşlar.
Aslında yetişkinlik dönemimizde de hayat tam olarak bu katmanlarla ilerliyor.
İş değiştiriyoruz, taşınıyoruz, eski arkadaşlarımızla hikayelerimiz ayrışıyor ve hepimiz bu hayatı ilk kez yaşadığımız için kendimizi ilk kez deneyimliyoruz.
Bu yüzden bazen kendimize karşı çok acımasız davranıyoruz.
Buna Atnalı modeli deniyor arkadaşlar.
Şimdi bu part 1'de söylemiştim bu kısmı anlatacağımı ve aslında anlattığı şey çok basit.
Kaos. İki temel hareketten doğuyor.
Uzatmak ve katlamak.
Mesela önünüzde bir hamur olduğunu düşünün.
Onu iki ucundan tutup uzatıyorsunuz.
Sonra ikiye katlıyorsunuz.
Sonra tekrar uzatıp tekrar katlıyorsunuz.
Biz o hamurun içinde başlangıçta yan yana duran iki tane un tanesi olalım tamam mı?
Ortak bir hikayeyi paylaşıyorduk mesela.
İşte sonra hayat geliyor.
O hamuru böyle uzatıp hop katlıyor.
Sonra birkaç katlamadan sonra bir bakıyoruz ki o dün yanımızda olan insan hamurun bambaşka bir ucuna savrulmuş.
Sen de bambaşka bir yere gitmişsin ve o kadar yoğurluyorsun ki başlangıçta tam olarak nerede durduğunu bile unutuyorsun.
O ilk hal böyle yavaş yavaş kayboluyor.
O bilgi gidiyor yani.
Milan Kundera o yüzden var olmanın dayanılmaz hafifliğinde hayatın provası olmaz diyor.
Bir karar verdiğinde geriye dönüp diğer ihtimali deneyemezsin.
O ilk hal sonsuza kadar geride kalır.
Tıpkı o hamura damlatılan işte kırmızı bir boya gibi.
Birkaç kez katlandıktan sonra o ilk damlanın nerede olduğunu söylemek artık imkansız yani.
O yüzden yaşamım katlandı derken böyle şaka yapmıyorum yani.
Bir de tabii her şeyin bir dengesi var.
Kendi içinde bir ritmi var.
Bazen işlerin neden bu kadar karıştığını anlayamıyoruz ve hemen suçu kadere atıyoruz.
Oysa buraya gelene kadar verdiğimiz o minik kararları, o kararların hızı artınca kendi kendine nasıl böyle bir kaos ürettiğini unutuyoruz.
2 yapmıştın ama sonucu senin için 100 oldu.
Sen şimdiye kadar bir sürü 2 yaptın yani anlatabiliyor muyum?
Bunu düşünürken şimdi kendi işimdeki o başlangıcı fark ettim.
küçücük bir başlangıçla şu anki işime girdim ben bakın.
Benimle okuduğum bölümle hiç alakası olmayan bir sektör ve dedim ki biraz gezerim ya sürekli ofiste kapalı kalmam diye verdiğim küçücük bir tavizdi
aslında. Çünkü her sabah altıda kalkıp metrobüsle işe gitmekten çok sıkılmıştım gerçekten.
Ve o metrobüs gerçekleriyle hayallerim birbiriyle sürekli savaşıyordu.
Ve geçinmekte de çok zorlanıyordum.
Ve ben küçük bir taviz verdim o gün.
O an çok önemsiz görünmüştü gözüme.
Hani tıpkı o kemanı bıraktığım zamanki gibi.
Ama şimdi geriye bakınca o küçük başlangıç zamanla kendi başına büyüdü, katlandı ve beni bu sıkışmışlığın içine sürükledi.
Ait hissetmediğim bu işin içine çoktan girdim ve hatta zamanla bu işi kaybetmekten korkar hale geldim.
Hayatın alt üst olması için dışarıdan böyle devasa bir felakete, büyük bir darbeye gerek yok.
Kendi içindeki o tekrar hızı, o kararların böyle üst üste binme temposu arttığında bile kendi kendine kontrolden çıkıveriyor.
İşte o mitolojideki Hidra gibi.
İşte Herkül onun bir başını kestiğinde yerine böyle beş tane daha falan çıkıyor.
Hani öyle bir şey yani. Küçük kararlar birikir birikir toplanır ve günün birinde...
hayatının orta yerinde patlayıverir.
Yani önemli olan o büyük patlama anı değil aslında.
O patlamadan önce o sessiz, kusursuz eşik.
Ben galiba o eşiği çok iyi tanıyorum ya.
Hani böyle dışarıda her şey yolunda gibi görünüyor tamam mı?
Ama içeride derin bir huzursuzluk var ya.
Aynı şeyleri yapıyorum ama artık eskisi gibi hissedemiyorum.
Aynı işe gidiyorum ama artık bir şeyler kaymış, ritim bozulmuş durumda.
Bir düzensizlik ve huzursuzluk hali başlıyor.
Bir gün çok iyiyim mesela ertesi gün darmadağın ya netlik yok.
Ve ben son bir senedir bakın tam olarak böyleyim.
Bu duyguyla mücadele ediyorum.
Ve o huzursuz hissin daha sık gelmesi gibi hani ben ne yapıyorum sorusunun artık böyle kaçamayacağın kadar yakınına sokulması gibi hatta neredeyse ağlayarak
yaptığın şeyi o kadar istememek.
Sanırım çatallanma noktası tam olarak bu.
Şimdi peki oraya geldik ne yapacağız?
Ben bunu çok düşündüm arkadaşlar ve fark ettim ki hayatın işte beni aynı yerde tutabilmesi yani bu sistemin seni yönetebilmesi için senin ne yaptığını ne yapacağını
tahmin edebiliyor olması lazım.
İşte mesela benim zorlanınca kaçacağımı biliyor tamam mı?
Her seferinde aynı noktada vazgeçeceğimi biliyor ve beni...
Bu tahmin edilebilirlikle orada tutmaya çalışıyor.
Benim döngüm buydu ya.
Peki ya orada küçücük bir şey değiştirsek?
Sistemin o beklemediği kararla böyle şaşırtıp kitlesek onu mesela.
Bu büyük devrimlerden işte devasa kararlardan bahsetmiyorum.
İki bölümdür. Kendime de anlatmaya çalıştığım şey.
O küçücük milimetrik sapmayla yepyeni ihtimaller dünyasını kendimize açmaktan bahsediyorum.
Denesek ne kaybederiz ya?
Mesela atıyorum çok basit örnekler vereceğim ama hani mantığı anlamak için bunu anlatmak istiyorum.
Normalde işte hep çok hızlı geçip gittiğim bir şeyi bu kez biraz yavaş yapsak ya da her gün o yürüdüğün aynı yoldan gitmesen ya da bunu
kendime söylüyorum işte normalde pes edeceğin vazgeçeceğin o tanıdık anda bu kez yarım adım daha orada kalmaya Cüret etsek.
Çok küçük görünüyor biliyorum ama mesele zaten bu kaos teorisinde yani kelebek etkisinde.
O küçük farklar zamanla birikiyor ve bir noktadan sonra hayat seni o aynı mutsuz döngüye geri getiremiyor.
Ben de bunu hala çözebilmiş değilim açıkçası.
İşte işimle ilgili gelecekle ne yapacağımı henüz tam olarak bilmiyorum.
Sığamadığım bu yönün beni nereye götüreceğini de kestiremiyorum.
Ama bunun artık büyük bir felaket olmadığını biliyorum.
Yani kaosun artık büyük bir felaket olmadığını öğrendim.
Zaten bu bölümde bunun bende uyandırdıklarını sizinle paylaşmak istedim.
Ve sanırım bundan sonrası tam da o anlarda vereceğim böyle küçücük kararlara bağlı olabilir.
Bu bölümü hazırlarken bu farkındalığa ulaşmak bana biraz böyle nefes verdi.
Ve sizinle gerçek bir bölüm paylaştığım için de çok mutluyum.
Diğerleri de tabii ki gerçekti ama kendime dair bir şeyleri de paylaşabildiğim için mutlu oldum.
Umarım aynı şekilde size de iyi gelmiştir.
Haftaya yine aynı saatte buradayım.
Sizi de beklerim. Kendinize çok ama çok iyi bakın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
