
Bir kelebeğin kanat çırpışı gerçekten hayatımızı değiştirebilir mi?
Bu bölümde, James Gleick’in Kaos kitabından yola çıkarak kelebek etkisini, kaos teorisini ve hayatımızdaki küçücük kararların nasıl beklenmedik sonuçlara dönüşebildiğini konuşuyoruz.
keyifli dinlemeler🎧
Transkript
Herkese selamlar, hoş geldiniz.
Ben Beril. Arkadaşlar, dünyanın öbür ucundaki bir kelebeğin kanat çırpışının sizin tatilinizi mahveden bir fırtınaya nasıl dönüştüğünü hiç düşündünüz mü?
Ben böyle bir ihtimali düşünür düşünmez hemen bu bölümü çekmeye karar verdim çünkü.
Bugün James Glake'in Kaos kitabından yola çıkarak kaos teorisinin yani bu karmaşanın altındaki o gizli düzeni ve hepimizin de bildiği meşhur kelebek etkisini konuşacağız.
Sizinle birlikte hayatımızdaki böyle küçücük bir sapmanın nasıl tamamen farklı sonuçlar doğurduğunu belki de bambaşka bir yöne gidecekken kendimizi şimdiki hayatımızda nasıl bulduğumuzu anlamaya
çalışacağız. Hazırsanız başlıyoruz.
Keyifli dinlemeler. Yeniden selamlar arkadaşlar.
Bu bölüm beni ayrıca bir heyecanlandırdı doğrusu.
Çünkü böyle arkada müzikli falan bir giriş yapmak acayip hoşuma gitti şu anda.
Ama bu bölümde diğerlerinden farklı olarak biraz daha böyle serbest işte daha kendi içimizden bir bilinç akışı şeklinde gitmek istiyorum.
Şimdi bazen diyoruz ya hani ya alt tarafı ekmek almak için evden çıkmıştım.
Nasıl oldu da kendimi bambaşka şeyler yaşarken buldum?
Ekmek bile böyle şoka giriyor yani amacından sapan o tuhaf olayları görünce.
keşke almasaydım gibi bir duruma geliyor her şey.
Bunların hepsi tabii birer tesadüf müydü yani?
Benim böyle nasıl desem zihnimi acayip kurcalayan, beni resmen büyüleyen bir konu bu.
Hep o ihtimalleri düşünürüm çünkü ya kendi kendime.
Eğer o gün oraya gitmeseydim o insanla hiç tanışmasaydım.
Kaç kişi dedi bunu? Ya da o kararı o saniyede hiç vermeseydim bugün nerede olurdum kim bilir?
Değil mi? Hayatımızı böyle görünmez pürüzlü iplerle bağlayan o zincirleme tesadüfler üzerine kafa yorarım hep.
Ve bilmem kaç kilometre uzaktaki kelebeğin bununla ilgisi ne?
Biz hayatımızdaki bütün bu yaşananları kontrol edebilir miydik?
Neden mesela işte her şeyi planlamamıza rağmen hayat böyle hep dağınık kalıyor gibi ya da tam her şeyi topladım derken hiç böyle beklenmedik, hiç hesapta olmayan bir yerden neden bambaşka
bir savrulma yaşıyoruz? Eğer siz de bütün bunların cevabını merak ediyorsanız bu bölüm size gelsin arkadaşlar.
Şimdi konuya girersek arkadaşlar öncelikle kaos teorisi nasıl ortaya çıktı onu anlatmam lazım.
Çünkü bence çok ilginç bir hikayesi var.
Her şey Edward Lawrence adında bir meteoroloğun 1961 yılında gerçekleştirdiği bir hava durumu simülasyonuyla tamamen tesadüfen başlıyor.
O dönem biliyorsunuz eski hantal devasa bilgisayarlarla çalışılıyor ve Lawrence hava durumu tahmin eden bir program çalıştırıyor.
Bu bilgisayar tabii o kadar yavaş çalışıyor ki sonuçları görmesi böyle saatler sürüyor.
Vakit kaybetmemek için bir kısa yol denemeye karar veriyor.
Programı en baştan başlatmak yerine elindeki kağıtta yazan o anki sıcaklık, rüzgar gibi değerleri bilgisayara tekrar girip programın kaldığı yerden devam ettiriyor.
Ama orada böyle küçük bir detayı gözden kaçırıyor.
0.506 ve küsurat olarak kayıtlı olan o upuzun sayıyı Lawrence aman canım ne olacak yer kaplamasın diye yuvarlayıveriyor.
Ve ekrana sadece...
0.506 yazıyor.
Kendi kendine de diyor ki aradaki fark milyonda bir bile değil canım.
Bu ufacık farkın kocaman hava durumu tahminine ne etkisi olur ki?
En fazla hafif bir rüzgar eser geçer diye düşünüyor.
Programı başlattıktan sonra bilgisayarın başından kalkıp gidiyor.
Geri döndüğünde gözlerine inanamıyor.
Hava durumu tahmini başlangıçta işte böyle her zamanki gibi normal gitmiş ama sonra öyle bir sapma yaşanmış ki böyle simülasyondaki o sakin günlük güneşlik hava bir anda devasa bir
fırtınaya dönüşmüş. Ekranda böyle yer gök birbirine girmiş arkadaşlar.
Halbuki Lawrence sadece o küçücük ihtimali yok saymıştı ya.
Ve işte kaos teorisi bu şekilde tesadüfen bulunuyor.
Bu mesela neye benziyor?
Bizim işte kahve içecekken çay içmeye karar vermemiz gibi basit bir değişiklik olarak gördüğümüz ama aslında üniversite okumaya yurt dışına gitmeyip de son anda başka bir uçakta Bali'de evlenmeye gitmemiz
gibi bir fark oluşturuyor arkadaşlar.
Hangisini tercih ederdiniz?
Dışarıdan bakınca ikisinde de sadece uçağa bindik sonuçta.
Ne olabilir ki diyebiliriz ama o minicik sapma yüzünden bir senaryoda bambaşka bir ülkede evlenmişken diğer senaryoda üniversite okumuş oluyorsunuz.
İşte Lawrence'ın o milyonda birlik hatası da tam olarak böyle bir kırılma yaratıyor.
Ve çoğu şeyde zaten işte hayatımızda ya aman en fazla ne olabilir ki diye yapmışızdır.
Ve o en fazla dediğimiz ne varsa böyle birer birer başımıza gelmiştir arkadaşlar.
Ve hatta o dönemki bilim dünyası da tam olarak böyle inanıyor.
Diyor ki küçük hatalar küçük sonuçlar doğurur.
Bir şey olmaz kafası var.
Yanıldıkları yerde tam olarak burası zaten.
Peki bu bize kendi hayatımız için ne anlatıyor?
Bu arada ben bu kitabı okurken böyle satır aralarında hep işte kendi günlük hayatımı, kendi seçimlerimi düşündüm.
Ve bu eşleştirmelerden kendime ve size dair çok çarpıcı sonuçlar çıkardım.
Lawrence aslında şunu keşfediyor.
Başlangıçtaki saç teli kadar küçük, tamamen önemsiz görünen bir fark zamanla kar topu gibi büyüyüp büyüyüp tüm...
hayatınızı alt hissedebilir diyor yani işin özü.
Kaos tam da böyle bir şey arkadaşlar.
Hayatımızda işte üzerinde durduğumuz o güvenli zemini bir anda böyle ters yüz ediyor.
Siz daha ne olduğunu anlamadan o iğmeyle kendinizi hop diye bambaşka bir zeminde buluyorsunuz.
Yeni bir gerçekliğin üzerinde.
yaşamaya çalışıyorsunuz.
Hatta belki sizin de hayatınızda böyle kırılma noktaları vardır.
Geriye dönüp bakınca mesela o gün o adımı atmamış olsaydım o kişiyle hiç tanışmasaydım belki de üniversitede bize zorla seçtirilen o bölüme hiç başlamasaydım ya da
az önce konuştuğumuz o uçağa binmemiş olsaydım bunu yapsaydım onu yapsaydım ihtimaller çok değil mi?
Belki bugün bunları yaşamayacaktık ya.
Neden oldu? Ama şimdi yani hangisi hangisine bağlı değil mi?
Denklemdeki okulu çıkarınca mı bir şeyler değişiyor ya da işte o kişiyle o ilişkiyi yaşamayınca mı?
İşte çay kahve arasındaki o karar olmadı kesin bunun o küçük bir fark.
Bilmiyorum belki bir gün o da etkiler yani kahve almaya bambaşka bir yere gidersek mesela.
Mesela benimki şöyle de işte arkadaşımın ablasının düğününe değil de böyle gazetecilik eğitimine gittim.
Ama sonucu da doğrusal ve mantıklı da ilerlemedi.
Hani o eğitimle çok da alakası olmayan bir şekilde hayatımı derinden etkiledi bu durum.
O ekmek almaya çıkmak gibi.
Hani eğitim... Geldiğime pişman oldu.
Beril keşke gelmeseydin dedi.
O gün işte o kadar küçük ihtimaller bir araya geldi ki ben son anda biletimi iptal edip o eğitime gittim mesela.
Keşke gitmeseydim.
Çok pişmanım. Burada işte kendimize çoğunlukla şöyle diyoruz.
Bak her şeyi doğru hesaplayabilirdim.
O zaman her şeyi öngörüp garanti hareket edebilirdim.
Neden yapmadım? Kahretsin aptal kafam.
Ama yani geleceği bütün ihtimalleri kapsayacak şekilde asla tam olarak tahmin edemiyoruz.
Keşke öyle bir yeteneğimiz olsaydı ama bu kadar kötülüğün olduğu bir ortamda.
Bu güç bence çok fazla arkadaşlar.
Bunu kaldıramayız biz o kadarını kaldıramayız.
Ama işte 18. yüzyılda yaşayan Fransız matematikçi ve astronom Pierre Laplace umarım ismini doğru okuyorum.
Geleceği görme konusunda biraz hevesliymiş.
Diyor ki eğer ben çok zeki bir varlık olsaydım ve şu an evrendeki her bir atomun nerede olduğunu ve neye yöne gittiğini bilseydim.
Gelecekte olacak her şeyi işte bir fırtınanın kopmasından bir yaprağın düşmesine kadar bir matematik denkle.
Yani kendisi arkadaş ben geleceği görebilirdim diyor.
Buna bu arada determinizm yani belirlenimcilik deniyor arkadaşlar.
Eğer yeterince veri toplarsak geçmiş geleceği %100 belirler.
Biz de geleceği bir falcı gibi değil de bir matematikçi gibi net olarak tahmin edebiliriz.
Kafa yapısı bu. Tam 200 yıl sonra az önce anlattığım o meşhur 1961'de Edward Lawrence'ın o simülasyon olayı gerçekleşiyor ve anlaşılıyor ki evrendeki o
küçücük kelebek etkisi kadar küçük.
alanı hesaplayamazsın arkadaşım.
Bunu öngörmek mümkün değil.
Ve bu işte olayın nasıl sonuçlanacağı başlangıç koşullarına böyle aşırı hassas.
Yani sen başlangıçtaki veriyi milyonda bir bile hatalı söylesen o küçücük hata zamanla büyüyüp tüm sonucu çökertebiliyor.
Uçağa bindin ama hani baliğe mi gittin üniversiteye mi değil mi?
İkisi bambaşka şeyler yani.
Hani uçağı da durduramayacağına göre Artık o ihtimal gerçekleşti ve bir kar topu oldu.
Eskiden işte evreni hesaplanabilir ve ölçülebilir görüyorlardı.
İşte mesela bir deney yaptıklarında veya bir hesaplama yaptıklarında sonuçlar biraz böyle yamuk çıkarsa tırnak içinde ya da bekledikleri gibi çıkmazsa diyelim.
Aman canım ölçüm yaptığımız alet biraz eskimiştir ya da işte havada biraz gürültü vardı.
O yüzden böyle olmuştur deyip o küçük sapmaları ciddiye almıyorlardı.
Onlara göre bu küçük hatalar yani bilimsel adıyla tırnak içinde gürültü sistemin asıl işleyişine ait olmayan.
Dışarıdan bulaşmış böyle geçici bir kirlilik gibi.
Büyük resimde bu pürüzlerin birbirini yok edeceğine ve geriye böyle pürüzsüz bir doğa yasasının kalacağına inanıyorlardı.
Yüzyıllar boyunca dünyayı hep böyle lineerleştirme adı verilen bir yöntemle basitleştirdiler.
Yani doğrusallaştırdılar, pürüzleri yok saydılar.
Dediler ki dünya aslında biraz eğri büğrü ama biz hesap yaparken onu böyle dümdüz bir cetvel gibi kabul edelim.
Aradaki ufacık farkları da...
hata deyip çöpe atalım.
Fantastik bir dünya bu arkadaşlar.
Pürüzler birbirini yok ediyor.
Kötüler birbirini yiyip bitiriyor falan.
Güzel fantezi bence.
Şu an uygulanabilir bu mesela.
Ama tam da burada yanıldılar işte.
Lawrence da zaten bunu keşfetti.
Kardeşim siz hep bize iki kere iki dört eder dediniz.
Siz onu alın kağıda yazın.
Tamam doğru ama kusura bakmayın doğa bu basitlikte ilerlemiyor.
Orada böyle minnacık bir ihtimal var hesaplayamıyorsunuz onu işte ya.
O ihtimal sonucu iyi de yapabilir kötü de ama evren sürprizlerle dolu dedi.
Onları çıkardığında zaten elinizde hayat değil sadece cansız bir matematik kalır dedi arkadaşlar.
Şöyle bir örnek var bu arada bununla ilgili onu anlatmak istiyorum size.
Yani bu minicik ihtimalin her şeyi nasıl değiştireceği ile alakalı.
Veya işte dağın tepesinin de tepesinde duran dev bir kaya olsun.
Bu kayayı sağa mı yoksa sola mı itme ihtimalimiz başlangıçta sadece milimetrik bir fark değil mi?
Küçücük bir fark. Ama o kaya bir kez yuvarlanmaya başladı mı burada kendi hayatınızda düşünün.
Hani orada minicik bir fark gibi duran bir şey bir kez yapılmaya başlandı mı o bir milimlik fark yolun sonunda kayanın böyle...
bambaşka köyleri yıkmasına sebep oluyor.
Ama biz onu hesap edememiştik yani değil mi?
Orada bir ihtimal taneciği gibi duruyordu aslında.
İşte dünya da böyle yani bizim dünyamız.
Başta işte aman ne olacak ya dediğimiz o küçücük değişimler sonradan sistemin içinde böyle kar topu gibi büyüyüp devasa fırtınalara dönüşüyor.
Bazen hayatımızda böyle fırtınalar esiyor değil mi işte?
Bir şey oluyor. Eskiden elimde tuttuğum bardak bile bakın bambaşka bir yere gitmiş.
Bir daha bulamıyorum o bardağı.
Mahallenin Benim bakkala gitmiş, çocukluğum zaten gitmiş.
Herkes araya kaynamış.
Uzaktan görüştüğümüz insanlar ya hepsi nereye gitti ya?
Bu kadar mı yani? Hepiniz mi gittiniz?
Değil mi? Hayatım bu kadar mı değişti?
E şimdi fırtına deyince yani bu dağınıklığın bir planı var.
Ben onu anlatmak istiyorum asıl size.
Çünkü şu an bir kaos ortamı çizdim.
Ama bu kaosun planından bahsedeceğim.
Çünkü kaos dediğimizde aklımıza hep böyle her şeyin birbirine girdiği tamamen saçma sapan bir karman çormanlık geliyor tabii.
Doğal olarak benim mesela hayatımın birkaç kez bu şekilde alt üst olmuşluğu ve yuvarlandığım zemini yeniden tanımaya çalışmışlığım var.
O kaosu görünce şimdi felaketler olacak bu olmamalıydı diye isyan etmişliğim de var.
Sonra eski zemine doğru böyle hızla koşmaya çalışıp o zeminin benden böyle fersah fersah uzaklaşmış olduğunu ve bu çabanın da boş olduğunu yorulduktan sonra fark etmişliğim de var.
Yani öyle bir uzaklık ki sanki evrenin diğer ucuna fırlatılmış gibi.
Şimdi hani o savrulma bir kaos.
Evet ama kaosunda böyle kendi hareket ritmi var.
Şöyle düşünün. Küçükken belimizde çevirdiğimiz halkalar vardı ya sanırım bu arada ben onu hiç çeviremedim.
Bir kere dönüyordu sonra o kendi başarısı zaten sonra da yeri bırakıyordu kendini.
Onu düşünün. Sonra kaos geldi o halkanın içine bir şeyleri savurdu hayatımıza dair şeyleri.
Ama onlar da o halkanın içinde aynı düzende dönmeye başladılar.
İşte kaos teorisi bu.
Dışarıdan bakınca her şey çok dağınık tahmin edilemez görünebilir.
Yani bir karmaşa var ama aslında o dağınıklığı...
içinde bile asla dışına çıkmayan gizli bir sınır, muazzam bir tasarım var arkadaşlar.
Tıpkı kelebeğin kanadı gibi birazdan anlatacağım.
Yani kaos rastgelelik demek değil.
Kaos içinde böyle çok derin bir kural barındıran gizli bir düzen biçimi.
Evren de zaten öyle işlemese bu sefer ciddi anlamda kaos olur arkadaşlar.
Bir anda bir göktaşı gelip böyle çat diye dünyaya neden girmesin yani?
İlk başta da Türkiye'ye isabet eder yani her şey hep bizi buluyor ya.
Neyse kaos olmuyor yani gerçek anlamdaki kaos bence bir yıkım olur evren açısından.
Ama tabii biz o kaosu nasıl yöneteceğiz değil mi?
Hayatımızdaki belli şeyleri aslında yönetebiliriz.
Küçük şeyleri işte kendi alanımızdaki şeyleri.
Ama küçücük ihtimaller sürpriz işte arkadaşlar hesaplanamıyor.
Her şeyi yönetmeye kalktığımızda olmuyor.
Koskoca bilim insanları hesaplayamamış.
Biz mi hesaplayacağız yani?
Bunu deyince mesela içim rahatladı.
Bilmiyorum. Yani o minicik kısım bir özgürlük alanı gibi de değil mi?
Ve içinde bir sürü yeni olasılığı da barındırıyor mesela.
İyi yanından bakarsak yani bak değişmez dediğiniz şeyler de bir gün değişebilir.
O küçücük ihtimal var ya siz büyüklerin hesaplayamadığı şeyleri bir anda değiştirebilir.
Ya da o küçücük ihtimal bizim kendi hayatımızda da hiç beklemediğimiz sonuçları doğurabilir iyi anlamda.
Dünya dediğimiz şey böyle işte cetvelle çizilmiş dümdüz bir otoban değil ki zaten arkadaşlar.
Burası böyle işte. İşte ağaçların boyu birbirini tutmayan, dalları göğe doğru canı nasıl isterse öyle uzanan, yolları engebeli, kafasına buyruk devasa bir orman gibi yaşam.
Ya da mesela bize bak karakteri pürüzsüz, huyu suyu dümdüz bir insan gördünüz mü hiç hayatınızda?
Yok yani. Karakterimizde de var o pürüzler ruhumuzun kıvrımlarında da.
Tıpkı kalbimiz gibi.
Nasıl bir ses değil mi arkadaşlar?
Düzensiz bir aşağı bir yukarı.
Ama o da yaşam belirtisi.
Dümdüz olduğunda zaten ölüm.
Hayatımızdaki o küçük sapmalar, o deli fişek anlar da tam olarak böyle işte.
O kendi kaotik kuralları gereği büyüyor, büyüyor, serpiliyor, dallanıyor, budaklanıyor.
Sonra tekrar sönümleniyor.
Kalbimiz nasıl atıyor arkadaşlar?
Bazen kalbinizi dinleyin ya.
E tabii şimdi güzelliği kaosta aramak da ne bileyim.
Hani kendi içinde çok çelişik gibi değil mi?
Kolay mı sanki kaos anı dediğin şey can acıtır ya zor bir an böyle bildiğin güvendiğin çoğu şeyin artık yok olduğu hani o kararsız kaldığın belki yalnızlaştığın çünkü o insanlar da
gidiyor o anda. değişiyor ya her şey.
İhtimallerin böyle havada uçuşup sürekli yer değiştirdiği tekinsiz bir zaman dilimi.
E şimdi buna sevinmek değil belki ama evrenin o gizli hareket ritmine güvenmek lazım gibi geliyor bana.
Çünkü orada çılgın bir hareket var ve o hareket aslında kendi içinde acayip sistematik.
Ona biraz teslim olmak, o akışa inanmaktan bahsediyorum.
Başka çaremiz de yok zaten.
Bazen bir şey de yapamıyorsun ki yani.
O kendi salınımını söyledim kelimeyi.
Orayı gerçekleştiriyor.
Sonra bize o yeni olana uymak kalıyor.
Kontrol edemiyoruz ki.
Evren bu ya. Kocaman bir sürü denklemi içinde barındıran yaşam.
Çünkü bu dünya öyle iki verirsen iki alırsın dünyası değil arkadaşlar.
İki ektim iki aldım.
Otomata para attım.
Bir tane çikolata aldım.
Hayat böyle ilerlemiyor ama güzel yanı bu bence.
Çünkü bir birimi tersin bir bakarsın senin o minik dürtmenle on birim uzağa gitmişsin.
Ve sonunda da ya ben hiç bu kadar mükemmel hayal etmemiştim diyebiliriz.
Doğrusal ilerlemiyor yani.
Belki o küçük ihtimal mesela bizim azıcık itmemizi bekliyordu ya yıllardır.
Hareket etmek için o anı bekliyordu ama sen yıllardır itmedin onu.
Ya da 11'im itersin değil mi?
Direnirsin, yapmaya çalışırsın ama yerinden milim kıpırdamaz.
Belki o da başka bir yerden bir hareket bekliyordur.
Hani hep aynı yerden itmiştin, olmadı işte.
Git arkasından dolaş oradan dene.
Öyle yapmak lazım yani.
Yani hiçbir şey dosdoğru değil bu hayatta.
Bir bitkinin topraktan başını uzatıp büyümesi, o çılgın borsa hareketleri ya da işte şu an o daldan dala konan değişken ruh halimiz.
Hiçbiri doğrusal değil ya.
Hepsi inişli çıkışlı, hepsi pürüzlü.
Ama zaten her şey kontrol edilebilir olsaydı böyle her attığımız adım milimetrik hesaplansaydı.
Bugün 10 adım attım.
Bugün 100 adım attım.
Ben o adım sayarları hiç sevmiyorum bu arada.
Tatsız olmaz mıydı ya?
Kendi hayat macerasının içine gizlenmiş böyle sürprizleri hangimiz merak etmiyoruz yani?
Ben merak ediyorum. Onun için yaşıyoruz biraz da.
Sonra ne olacak diye.
İlginç bir merak. Belki işte sizin istediğiniz o şey bir gün olacak ama ne zaman?
Canı ne zaman isterse o zaman.
Yani o yüzden tekrar ediyorum kendi kendime.
Belki size de. Her an her şey değişebilir bu hayatta.
Tekrar ediyorum her an her şey değişebilir.
Ya da hiç değişmez.
Ne yapsan da olmaz ya.
Onu da öyle kabul edeceksin.
Mesela Jüpiter örneğinde bu var.
En az 400 yıldır koca Jüpiter'in tam ortasında devasa kırmızı bir leke duruyor arkadaşlar.
Öylece gitmiyor. Kıpırdamıyor ya.
İnatla orada bekliyor.
Açın bakın Google'dan.
Ve Jüpiter'in atmosferi tam bir kaos deryası.
İşte gazlar deli gibi birbirine giriyor.
Korkunç fırtınalar kopuyor falan.
Müthiş bir kavga var.
Savaş alanı ya ne arasan var.
Ve böyle bir ortamda normalde bunun birkaç gün sürüp dağılması gerekirken bu büyük kırmızı leke yüzlerce yıldır orada ve gitmek bilmiyor.
Arkadaşlar sapasağlam ya.
Dünya yanarken böyle kendi kendine takılan bir leke bu.
Hani gibi de bir sahne vardı ya bölümün adını hatırlamıyorum bilenler yazsın.
Dolap alıyorlardı sanırım.
Ve arkada böyle müthiş bir kavga başlıyor.
Diğer adam Ölen amcasını ağlıyor.
İşte Yılmaz bağırıyor.
İlkan orada kız arkadaşına başka bir şey söylüyor.
Ve Ersoy yüzüne incecik bir fondöten geçiyor.
Mükemmel ya. Hani benim efsane bölümlerimden bu arada.
Yani dolayısıyla Ersoy'a ve sonra bu leke imrenebiliriz, örnek alabiliriz ve kimse de yadırgamaz.
Jüpiter'in örnek lekesi.
Eskiden mesela bu lekenin gezegenin yüzeyindeki bir katı kütle ya da işte bir yanardağ ağzı olduğu sanılıyormuş.
Ama aslında bu ne biliyor musunuz?
Bir kasırga arkadaşlar. Ve etrafında fırtınalar kopsa da bir şey olmayınca da olmuyor değil mi?
Normalde bir şeyi hırpalarsanız dağılmasını bekleyebiliriz ama Jüpiter'in lekesi gibi bazı yapılar ya da insanlar mı diyelim gücünü bizzat böyle etrafındaki korkunç kargaşadan alıyor.
Ama bazen de işte diyoruz ki tamam ya her şey bitti.
Hayatın tamamen karardı, karıştı.
Ben sana teslimim artık yaşayamayacağım galiba.
İşte tam yaşayamayacağım dediğimiz o anda düzen pencereleri açılıyor arkadaşlar.
Bunları rahatlatıcı duraklar gibi düşünebilirsiniz.
Hayal edin mesela işte dediğim gibi her şey darmadağın oldu.
Elimizdeki her şey gitti.
İşte deli gibi savrulduğu tam bir fırtınanın ortasındayız.
İşte o fırtınanın içinde hiç beklenmedik bir anda hava bir saniyeliğine süt liman oluyor ve her şey düzenli bir ritme giriyor.
Hiç oldu mu bu hayatınızda mesela böyle bir şey?
En büyük krizlerin, en karmaşık dönemlerin ardı ardına durmak bilmeyen, sakinleşmek bilmeyen o anların ortasında böyle bir rahatladığınız bir an, bir oh çektiğiniz anlar.
Bunlar düzen pencereleri işte arkadaşlar.
Çünkü kaos... Teorisi der ki hiçbir fırtına sonsuza kadar aynı şiddetle esmez.
Sistem kendi iç matematiği gereği size huzur pencerelerini mutlaka sunacaktır.
Bu inişler ve çıkışlar işte sistemin bir hatası değil.
Bizzat yaşamın kanıtı aslında.
Eğer hayatınız inişli çıkışlıysa bu sizin sisteminizin hala canlı ve dinamik olduğunu gösteriyor.
Dümdüz bir çizgi zaten ne demiştik?
Ölüm gibi demiştik değil mi?
Bu arada arkadaşlar bu teori ilk çıktığında aslında bir martının kanat çırpışı örnek verilmiş.
Ama daha sonra kelebek kanadı örneği martıya göre böyle daha şiirsel ve çarpıcı olduğuna karar verilmiş.
Buna işte Lawrence çekeri adı veriliyor.
Bu geometrik yapı böyle üst üste binmiş ama kesişmeyen sonsuz çizgilerden oluşuyor.
Ve fiziksel olarak tıpa tıp.
Bir kelebeğin kanatlarına benziyormuş.
Bu yüzden kelebek seçilmiş.
Kelebeğin kanadına yakından bakma şansınız oldum hiç.
Gerçekten böyle bir döngü halinde incecik devam eden muazzam bir desen arkadaşlar.
Ve dikkat ederseniz çizgiler böyle darmadağın her yere saçılmıyor.
Aksine böyle gizli bir el tarafından çiziliyormuş gibi.
Kaos böyle zaten işte rastgelelik değil.
Çizgiler asla o kanatların dışına çıkmıyor.
Sistemin böyle çok katı bir geometrik disiplini ve düzeni var.
Yani fırtına çıkabilir. Evet yer gök birbirine girebilir.
Ama orada hiçbir zaman kör, saçma sapan, büsbütün, dağınık olmaz işte yani.
Odasını dağıtan ergenler şey der ya.
Anne karışma dağıttım ama ben çorabımın tekinin de nerede olduğunu biliyorum.
Kitabımın da hangi rafta olduğunu biliyorum.
Bana karışma. O yüzden bırakın o odalar biraz dağılsın.
Bırakın o kelebek böyle kanatlarını bir özgürce çırpsın bakalım ne yapacak.
İşte bu aperiodiklik arkadaşlar.
Ben aperiodik biri oldum.
Burayı okuduktan sonra anladım.
Bir şey mesela ne kadar ilerlerse ilerlesin asla kendini...
Tekrar etmiyor. Zaten tekrar etseydi bayat bir döngüye girecekti.
İşte aperiyodiklik sayesinde evrende hiçbir an başka bir anın tıpa tıp aynısı olmuyor.
Buna hayatımızda dahil ne kadar rutin görünürse görünsün hava durumu da hayatta her an hep yepyeni.
Hep aynı ben sansam da kendimi o ben ben olmuyorum.
Aynı anların içinde bile aynı haldeyken bile o ben ben değilim artık.
Bütün monotonluğa rağmen farklı bir hal işte.
Yani bizler aperiyodiyiz o zaman.
Hatta işte aynı evde aynı sokakta hatta aynı odada günlerini geçiren bir insan bile aperiyodik gibi o zaman.
Yani hiçbir hali aslında kendine tekrar çarpmıyor.
Başka bir Ali, başka bir Ahmet, başka bir Ayşe mesela.
Dünya bizim sandığımızdan çok daha hassas ve her bir parçası birbirine çok daha derinden bağlı.
İşte Ali'nin ilmek ilmek görülen, üzerinden yıllardır çıkartmadığı süveteri gibi mesela.
Anneannesinin ellerinden çıkan o öngörülemezlik ve yaratıcılık barındıran aperiyodik bir süveter.
Süvetere yakından bakınca böyle siyahın içine karışmış bir kırmızı görüyoruz bir anda.
rengin farklı olduğunu fark ediyoruz.
Ah diyorum eyvah kaos çıktı.
Ama anneanne onu planlamış zaten.
Oraya o kırmızıyı bilerek koymuş.
Orada bir şekil var. Hani uzaktan baksak zaten görecektik o şekli.
Ama biz yakından baktık.
Tıpkı hayatımızdaki kaoslara yakından bakıp telaşlandığımız gibi.
Peki ne yapalım biz?
Arkadaşlar kaos teorisinden benim çıkardıklarım şunlar.
Bir kere değişim için büyük bir devrime ihtiyacınız yok.
O Lawrence'ın simülasyonundaki küçücük farkı düşünün.
Virgülden sonraki o küçücük kısım ve geleceğini ne kadar değiştirdi değil mi?
Hayatınızda bugün değiştireceğiniz minicik bir alışkanlık, milimetrik bir karar sapması zamanla sizi bambaşka bir geleceğe taşıyabilir.
Öğrendiğim en büyük şey bu oldu.
Ve bir de o pürüzleri düşünelim.
O inişler çıkışlar sizin hala burada olduğunuzun kanıtı.
Değişim hayatı böyle kusursuz bir çizgiye sokmak değil.
O dalgalanan gerçekliğin içinde esnek kalabilmek.
Ve kaos aslında işte zaten sürekli yeni bir bilgi üretiyor.
Yani yaşadığınız kriz, o öngörülemez an, o dağınık dönem bir hata değil yani.
sizin üzerinizden daha önce hiç var olmamış bir gelecek inşa etme biçimi de olabilir.
Belirsizliği bir arıza gibi görmeyin.
Bırakırsanız belki onu bir yakıta bile dönüştürebilirsiniz.
Arkadaşlar bu bölümün partikisi gelecek çünkü oldukça uzun bir konu ve ben tek bir bölüme bunu sığdırmam mümkün değil.
Ama bir sonraki bölümde kaderin aslında çoğumuzun sandığı gibi A noktasından B noktasına giden önceden çizilmiş o sıkıcı ve tek hatlı ray olmadığını konuşacağız.
Birlikte o devasa olasılıklar dünyasına yani faz uzayına gireceğiz.
Ve Stephen Smale'ın meşhur atmalı örneğini de anlatacağım.
Kaos teorisi işte sadece.
bir bilim dalı olarak değil, hayatımızı gerçekten değiştirmek için ona nasıl bir gözle bakabiliriz?
Ve o patinaj çektiğimiz döngülerden çıkmak için ihtiyacımız olan o milimetrik kelebek etkisini nerede yaratabiliriz?
Bunları konuşacağız.
Haftaya tekrar aynı saatte buradayım.
Sizleri de beklerim. Kendinize çok iyi bakın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
