
İnsanla hayvan arasındaki çizgi gerçekten sandığımız kadar net mi?
Ormanda büyüyen “yabani çocuklar”, medeniyet olmadan insan kalmanın mümkün olup olmadığını sorgulatıyor. Bu bölümde orman çocuk Victor’dan Genie’ye, Darwin’den Agamben’e uzanan bir yolculukta; insan olmanın doğuştan mı geldiğini, yoksa ilişkiyle mi kurulduğunu konuşuyoruz.
İçimizdeki hayvan yanımızı keşfediyoruz…
iletişim: hilekarinhikayesi@gmail.com
Transkript
Hilekarın Hikayesi'nden herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Beril. Bugün insan ve hayvan arasındaki sınırın ne kadar belirsiz olduğunu anlatacağım size.
Bu sınırda nedir öyle derseniz bunu hemen bir örnek üzerinden anlatmak istiyorum arkadaşlar.
Şimdi bir çocuk düşünün ama böyle bildiğimiz çocuklardan değil.
Bu çocuk ormanda bulunuyor, üzerinde doğru düzgün kıyafeti yok, konuşamıyor, insanlardan kaçıyor, yabani davranışlar sergiliyor yani.
Hatta dört ayak üzerinde yürüyor.
Bakışları da böyle farklı.
Sanki daha çok tetikte bir hayvanın bakışı gibi.
Bu dikkatli ama böyle uzak bir bakıştan bahsediyorum.
Gözünüzde bir şey canlandı mı merak ediyorum.
Belki filmlerde de denk gelmişsinizdir.
Böyle yabani çocuklar vardır ya ormanda öyle bir şey.
Şimdi sizce bu çocuk bir insan mı arkadaşlar?
Biyolojik olarak evet ama bildiğimiz anlamda.
Konuşan, ilişki kuran, dünyayı anlamlandıran.
Bir topluluğun içine yerleşmiş bir insan mı?
İşte orada biraz sanki duraksıyoruz değil mi?
Bu arada birisi bana böyle bir şey izlese ben korkarım arkadaşlar.
Yani hatta en çok korktuğum korku filmi türü olabilir.
Çünkü ne ile karşı karşıya olduğunu tam bilmiyorsun ya.
İnsan mı değil mi?
Hani o belirsizlik beni gerçekten çok geriyor.
Şimdi insanla hayvan arasındaki sınır ya da ayrım tam da burada karışıyor.
Biz genelde bu ayrımı çok net düşünüyoruz aslında.
İşte insan bir tarafta duruyor, hayvan öbür tarafta.
İnsan akıllı, hayvan içgüdüsel, insan konuşur, hayvan konuşamaz.
Sanki böyle arada tertemiz bir çizgi varmış gibi yaşıyoruz.
Peki ya o çizgi doğada duran, düşündüğümüz gibi net, parlak, kesin bir çizgi değilse arkadaşlar?
Buralara birazdan geleceğiz ama önce çocuğun hikayesine dönelim.
Şimdi bu anlattığım hikaye bir hayal ürünü değil.
Gerçekten yaşanmış bir şey.
Böyle çocuklar var arkadaşlar.
Ormanda büyüyen, insanlarla temas etmeden yaşayan ve bunlardan birisi tarihe geçen orman çocuklardan biri Victor işte.
Başka bir değişli kurt çocuk aslında.
Fransa'nın Aveyron bölgesinde bulunuyor.
Bulunduğunda 12 yaşında yıllarca insanlardan uzak büyüdüğü düşünülüyor.
Konuşamıyor, insan ilişkileri çok zayıf.
Yani dünyaya tam olarak girememiş bir çocuk gibi düşünün.
Ve gerçekten ormanda büyümüş yani kurtlar büyütmüş diyebiliriz.
Ve tabii onu bulduktan sonra insanlaştırmaya çalışıyorlar, dil öğretmeye çalışıyorlar, topluma kazandırmaya çalışıyorlar.
Yıllarca uğraşılıyor.
Victor bazı şeyleri öğreniyor, bazı kelimeleri ayırt ediyor, bazı tepkileri geliştiriyor.
Ama hiçbir zaman.
tam anlamıyla bizim bildiğimiz biçimde cümle kuran, düşüncesini ifade eden bir insan haline gelemiyor.
Yani bir yere kadar geliyor ve orada kalıyor.
Hani öğrenmek için belli bir yaş var deniyor ya hep.
İşte biz de mesela yeni bir dili öğrenmek için bir yaşı geçtikten sonra oldukça zorlanıyoruz mesela.
Ama burada mesele hobi de değil yani.
İnsan olmak, insan olmak bile belli bir yaştan, belli bir dönemden sonra ne kadar zor hale geliyor.
Bu çok garip bir şey arkadaşlar. Biyolojik olarak her şey yerinde, beyin orada, beden orada.
Hani yani bir engelin yok aslında.
İnsansın sonuçta biyolojik olarak hiçbir farkın yok.
Ama gerçekten insan olabilmek için bize o bilginin birisi tarafından, bebeklikten itibaren aktarılması gerekiyor.
Fark burada işte. Şimdi yıllar sonra bu sefer Amerika'da başka bir çocuk çıkıyor arkadaşlar.
Bu çocuk ormanda değil ama yıllarca.
Kimseyle konuşmadan büyüyor.
İsmi Ginny Wiley.
Bu hikaye gerçekten çok ağır arkadaşlar.
Bu çocuk 13 yaşına kadar bakın neredeyse tamamen izolasyon içinde büyümüş.
Bir odaya hapsedilmiş ve hiçbir şekilde iletişim dahi kurulmamış.
Evde böyle ağır ihmal, kötü muamele görüyor.
Dil öğrenme fırsatı yok denecek kadar az.
Sosyal temas yok.
İnsan etkileşimi neredeyse sıfır ya düşünsenize.
Kimse size tek bir kelime bile söylemiyor.
Hiç kimse sizin gözünüze bakmıyor.
Bulunduğunda da tabii doğal olarak konuşamıyor.
Temel sosyal davranışlarda bile ciddi zorluklar yaşıyor.
Fiziksel gelişimi de geri kalmış durumda.
Ginny de tıpkı aslında Victor gibi dili çok sınırlı öğrenebiliyor.
Sosyal ilişki kurmakla çok zorlanıyor.
Ve bu iki hikaye aslında insanın bize sadece biyolojik olarak doğmakla tamamlanmış olmadığını gösteriyor.
İnsan olmak için birinin bize konuşması gerekiyor arkadaşlar.
Birinin bizi görmesi gerekiyor.
Bizi bir dünyanın içine çağırması gerekiyor.
Yani insan olmak sanki doğmak değil sonradan kurulmak gibi.
Adım adım, ilişki ilişki, kelime kelime kurulmak gibi.
Öyle kendiliğinden olmuyor yani.
Hani sanki böyle eksik parçalar demeyelim de.
Tamamlanması gereken bir halde doğuyoruz ve birisi bizi ayağa kaldırıyor, kuruyor, orada var olan bir dünyaya hazırlıyor gibi değil mi?
Bak diyor insan olmak bu diyor ve öğreniyoruz.
Ama mesela yani yeni doğan hayvanlara baktığımızda bir buzağı mesela doğar doğmaz sendeliyor ama kısa sürede ayağa kalkıyor, yürüyor.
Yani olması gereken hale geliyor çok kısa sürede.
Geçen mesela bir atın doğum anını izledim arkadaşlar.
Yavrusu böyle dakikalar içinde ayağa kalktı, annesinin memesini buldu ve hayata tutundu.
İnanamadım ya. Bir insan öyle mi ya?
İnsan uzun süre insan olmanın kurallarını öğrenmeye muhtaç bir varlık.
Yürümeyi öğreniyor, konuşmayı, beslenmeyi, davranmayı, her şeyi öğreniyor.
Hatta insan olmayı bile öğreniyor.
Bunları öğrenemediğinde de işte kurt çocuklar gibi tam olarak insanlaşamıyor.
Demek ki insan olmak otomatik bir şey değil.
Hatta tam tersine çok kırılgan bir şey.
Ve bu biraz ürkütücü arkadaşlar ya.
Çünkü kaybedilebilir bir şey değil mi?
Mesela bizi insanlaştırmaktan vazgeçen bir sistemin içine doğduğumuzu düşünsenize.
Ya neler olur yani?
Ve eğer biraz araştırırsanız bu tarz örneklerden daha fazlası da çıkar karşınıza.
Kurt çocuklar diye bir araştırın mesela.
Bunlar film değil, gerçek hikayeler arkadaşlar, belgelenmiş vakalar.
O yüzden insanın ne olduğuna dair konuşurken bunları görmezden gelemeyiz diye düşünüyorum.
Biz çoğunlukla tabii kendimizi tamamlanmış olarak düşünüyoruz.
İşte ben doğdum, dünyaya geldim ve bitti.
Ben artık bir insanım.
Ama tabii işte bu örneklere bakınca kimliğimizin ne kadar kırılgan olduğunu görebiliyoruz.
Eğer bizi bebekken mesela bir ormana bıraksalar ve orada kurtlarla büyüsek, Bu çocuklar gibi ya da büyüyebilirsek diyelim ona ölmeden yaşayabilirsek eğer fiziksel olarak insan
olsak bile bakın zihnen türden düşüyoruz aslında türden düşüyoruz.
Ne kadar kırılgan değil mi?
Ve bu bana çok ürkütücü geliyor ya.
Victor'u düşünün, Genie'yi düşünün, tarihteki diğer çocukları düşünün.
Ya bu ihtimal o kadar da uzak değil sanki.
Hatta bazen insana istenilen şeklin verilmesi de çok kolaymış gibi geliyor bana.
Kırılganlıktan kastım da tam olarak bu.
Medeniyet olması arkadaşlar neye dönüşürdük acaba?
Bu arada medeniyet medeniyet diyorum da medeniyeti çok övdüğüm için de değil yani ama sonuçta bizi insanlaştıran bir sistemin içindeyiz.
Bu arada bazı düşünürlere göre insan ilerleyecek ilerleyecek ve sonunda diyorlar ki her şey tüketecek hayvan davranışlarına geri dönecek.
Yani işte insanlık dediğimiz şey.
Biyolojik olarak cebimize koyulmuş bir paket değil de toplumsal olarak kurulan bir şey.
İnsan olabilmek için onu insanlaştıran kocaman bir sisteme bağlıyız.
Dile bağlıyız, temasa, bakışa, ilişkiye, hafızaya bağlıyız.
Toplumsal hafıza değil mi?
O zaman size şunu sormak istiyorum.
İnsanla hayvan arasındaki bu çizgi bu kadar bulanıksa bunu kim çizdi yani?
Bunun bu kadar net ve keskin bir ayrım olduğunu kim söylüyor?
Hayvanlardan farkımız ne diye sorduğumuzda mesela.
İşte hepimiz çok emin oluyoruz değil mi?
Hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz şeylerden biri bu.
Ya işte insan düşünüyor hayvan düşünemiyor.
İnsan konuşuyor hayvan konuşamıyor.
Hatta kendimizi daha üstün, daha bilinçli, daha özel bir yere koyuyoruz.
Hayvanı da böyle daha içgüdüsel, daha aşağıda, daha doğada bir yere koyuyoruz.
Ama o çizgiye bir yakından bakarsak o kadar da net durmuyor değil mi?
Çünkü böyle hiç fark ettiniz mi?
Biz şimdi kendimizi anlatırken böyle hep bir şey dışarıda bırakıyoruz.
Mesela ben buyum derken aslında ben bu değilim de diyoruz.
İnsanı doğrudan anlatmıyoruz da hayvandan ayırarak bir insan tanımı yapıyoruz gibi.
Ben konuşuyorum bak o konuşamıyor.
Ben düşünüyorum o içgüdüsel.
Fark ettiniz mi? Yani burada hep bir dışlama var.
İnsan kendini anlatırken hep bir şeyi dışa itiyor ve o dışa itilen şey de hayvan.
Agamben'in İnsan ve Hayvan diye bir kitabı var arkadaşlar.
Orada tam olarak bunu söylüyor.
Diyor ki batı düşüncesi insanı ve hayvanı hep keskin çizgilerle ayırdı.
İkisini ayrı yerlere koydu ama bu çizgi bu kadar da kesin değil diyor.
Aslında hayvanlardan o kadar ayrı bir yerde durmadığımızı söylüyor.
Ve hatta bizim içimizde de bir hayvan yanımız olduğunu söylüyor.
Yani insan kendi başına duran bir şey değil.
Böyle bir sınır çizme işi gibi.
Mesela kendinizi tek parça, tertemiz, tamamen akıl sahibi, rasyonel bir varlık olarak hissediyor musunuz mesela?
Ben hissetmiyorum. İnsan o kadar pür, pak, temiz, kararlı bir canlı değil arkadaşlar.
İçindeki hayvan yanı derken de agamben bundan bahsediyor.
Yani mesela kafamız karışık, aklımız karışık, bir yanımız dürtüsel ama bir yanımızda böyle insanlaşmaya çalışıyor değil mi?
Bir yanımız düşünüyor, plan yapıyor, anlam arıyor.
Bir yanımız da korkuyor, arzuluyor, daha dürtüsel.
Kıskanıyor. Bazen aklımız başka, bedenimiz başka bir şey söylüyor.
Ve çoğu zaman içimizdeki o ilkel tarafı da bastırmaya çalışıyoruz yani.
Şey demiyor muyuz bazen mesela?
Ben onu nasıl düşündüm ya?
Ya da yok canım ben öyle düşünmem, ben öyle biri değilim diye insani tarafta kalmaya çalışıyoruz aslında.
Ya bir eline anlatıyorsun sen ya mı diyorsun?
Bu da aslında bir dışlama oluyor.
Yani hayvani yanımızı dışlamak için iç sınır çiziyoruz kendimizi.
İnsan olarak hissetmek için kendimizi içimizdeki o vahşiyi konuşamayan, sadece dürtüleriyle hareket eden canlıyı sürekli susturmaya ve bastırmaya çalışıyoruz.
İyi ki de öyle yapıyoruz.
Yapmasak neler olacak kim bilir.
Biz kendi içimizde taşıdığımız yaşamsal olanı, bedensel olanı, çıplak olanı dışlayarak kendimizi saf, Böyle bir insan gibi düşünmek istiyoruz.
Ama bunu yaptıkça da böyle hakikatimizden kopuyoruz.
İşte biz saf tertemiz bir insan değiliz arkadaşlar.
İnsanlaşmaya çalışıyoruz.
İşte Agamben'in bahsettiği bulanık çizgi de tam olarak bu.
Yani hem toplumsal olarak bu var hem de içimizde bu belirsizlik var.
Şey demiş olabilirsiniz.
Beril biraz abarttın mı?
Ben bu arada şey demiyorum.
Yani hiç farkımız yok demiyorum.
sandığımız kadar farklı ve ayrı durmuyoruz diyorum.
İçimizde de belirsiz bir çizgi var.
Toplumsal olarak da bu çizgi çok belirsiz.
Ama bizim en belirgin, farklı özelliklerimizden biri ne derseniz o da anlamlı bir dünya kurmamız.
Hayvanlar mesela çevresinde kapalı.
Başına gelin içinde kalıyor.
İşte açsa yemek arıyor.
Tehlike varsa kaçıyor.
Ama durup şunu düşünmüyor.
Bu ne demek ya? Anlamın peşine düşmüyor.
Sadece yaşıyor. Çok imreniyorum.
Bu arada insansa sadece görmüyor anlamlandırıyor da.
Ama şurada kafam karışıyor arkadaşlar.
Eğer insan bu ise yani anlamlı bir varlıksa o zaman Victor ve Ginny yani ormanda yaşayan ya da işte medeniyetle tanışmamış, insanlaşamamış
insanlara ne diyeceğiz?
Onlar bu anlam dünyasına tam girememişti hatırlarsanız.
O iki çocuk mesela insan mıydı sizce, hayvan mıydı?
Yoksa böyle... Arada bir şey miydi işte tam olarak bundan bahsediyorum.
Şimdi bu algı meselesine gelecek olursam tabii hayvanların algısı sınırlı olabilir ve biz hayvanların deneyimlerini bizden daha kısıtlı görüyor olabiliriz.
Ya da böyle önemsemiyor da olabiliriz.
Hani onların dünyaları bize göre böyle küçük ya da dar da geliyor olabilir.
Yani farklılıklarımızı düşünürken kendimizi böyle en tepeye konumlandırıyor olabiliriz.
Bunu yapıyoruz ama insanın çok güçlü olduğu bir medeniyetin içindeyiz değil mi?
Kontrol bizde. Buradan konuşmak kolay.
Yani hayvanların deneyimlerini, onların yaşadığı dünyayı küçümsemek kolay.
Bakalım atsınlar bizi köpek balığı dolu bir okyanusa ya da vahşi hayvanlarla dolu bir ormana.
Onların deneyimlerini ne kadar küçümseyebilirdik merak ediyorum.
Yani bilmem kaç kilometre öteden kokunu alıyor köpek balıkları.
Biz gücümüzün yettiği yerden algı oluşturuyoruz.
Onların algılarını mesela daha anlamaya açık olabilirdik değil mi?
Acaba nereden kokumu alır?
Acaba ne hisseder? Nereden böcek gelir?
Vesaire. Ben çok korkuyorum bu arada vahşi doğadan.
Bunları anlatırken de vahşi doğadan bu kadar korkmam gerçekten.
Şimdi bu durumu Yakop Yekskül çok güzel anlatıyor arkadaşlar.
Diyor ki her canlının kendi dünyası var.
Her canlının kendine özel dünyası var.
Bu cümle nasıl geldi size?
Yani her canlının kendine özgü dünyası var ne demek?
Buna bu arada Umwelt diyor.
Şimdi senin dünyanla bir köpeğin dünyası, bir arının dünyası aynı yer değil aslında.
Aynı fiziksel ortamdayız ama farklı gerçekliklerde yaşıyoruz.
Şimdi bunu anlamak için çok güzel onun bir kene örneği var.
Şöyle düşünelim. Havalar güzel.
Laz günü. Çok güzel bir ormana gittik.
Tesadüf bu ya. Yanı başımızda bir kene gördük.
Ne düşünürdünüz? Ben korkarım.
Böcek fobim var çünkü.
Ama biz bu seferlik şöyle düşünelim.
Onun algı dünyasını düşünmeye çalışalım.
Şimdi o kene aynı ormanın içinde ama onun dünyası sadece 3 tane şeyden oluşuyor.
Işık, ışığı hissedince dala tırmanıyor.
Diğeri koku, memelilerin yaydığı asitli bir koku var işte.
Onu alınca kendini oraya bırakıyor.
Yani her an... Kendini sizin bacağınıza bırakabilir.
Ve sıcaklık uygun sıcaklığı bulunca deriye tutunuyor.
Hepsi bu yani bu kadar.
Yani bir kenenin dünyası 3 sinyal.
Bu evreni bu arkadaşlar.
Şimdi tabii diyeceksiniz ki ya bizim dünyamızla bunun ne ilgisi var?
Bana ne? Şimdi biz renkleri görüyoruz, müzik dinliyoruz, anlam kuruyoruz, geçmişi hatırlıyoruz değil mi?
Geleceği planlıyoruz. Kenan'ın bunları yaptığını düşünebiliyor musunuz arkadaşlar?
Çok feci bir saldırıya uğrardık bir kere yani.
Ama bizim bunları düşünmemiz daha gerçek bir dünyada yaşadığımız anlamına gelmiyor arkadaşlar.
Sadece farklı bir dünyadayız.
Bu noktada insan merkezcilik aslında biraz çatlamaya başlıyor.
Çünkü biz hep şöyle düşünmedik mi?
Tek bir dünya var ve biz onu en iyi anlayan varlığız.
Ama belki de tek bir dünya yok yani dünyalar var.
Ve biz sadece kendi dünyamızın içindeyiz.
Yani ne oldu da biz kendimizi en tepeye yerleştirdik bir kere yani.
Ona kalırsa algıları bizden çok daha geniş canlılar var arkadaşlar.
Bizden çok daha iyi gören, daha iyi koku alan, bilmediğimiz özelliklerde milyarlarca canlı.
Tanışmadığımız canlılar.
Yani şimdi hangimizinki üstün ya da doğru.
Hani bölümün başında söyledim ya bizi besleyen bir anne.
ya da bakım veren olmazsa zaten biz yaşamımıza bile devam edemiyoruz.
E buradan bakınca bile sanki en zayıf halka biz olmuyor muyuz sizce?
Bu dünya bir paylaşım ve deneyim alanı arkadaşlar.
Biz de bunun sadece bir parçasıyız değil mi?
Neden en üstteyiz yani?
Bu ego bize neler yaptı böyle?
Şimdi burada bu arada Darwin'i anlatmazsam olmaz.
O konuyu da konuşalım.
O konu için tabii bence kocaman apayrı bir bölüm çekmek gerekiyor ama Şunu söyleyeyim buraya kadar gelen şeyler tabii sizi biraz rahatsız ettiyse yalnız değilsiniz.
Çünkü Darwin birazdan işleri daha da karıştıracak.
Bizim hayvanlardan hiç de ayrı olmadığımız konusu var ya hani şu meşhur biz maymundan mı geldik tartışması.
Şimdi Darwin diyor ki insan ayrı bir yerden gelmedi.
Sen de diyor doğanın dışından gelmedin.
Diğer canlılardan kopuk bambaşka bir varlık değilsin.
Doğanın içinde, evrimsel tarihin içinde diğer canlılarla ortak bir geçmişi olan bir varlıksın.
Yani aslında popüler dilde söylendiği gibi insan maymundan geldi demiyor.
Diyor ki insanla günümüz insansı maymunları ortak bir atayı paylaşıyordu.
İnsanla diğer primatlar arasında bir akrabalık var diyor.
Primat takımlarının içinde de kimler var?
Maymunlar ve şempanzeler.
Ya bu kadar yani. Nesiller boyu diyor işte küçük küçük buna da birikimli değişim diyor.
Genetik farklılıklar ortaya çıka çıka bunlar aktarılı aktarılı zamanla belirgin değişiklikler oluştu diyor.
Şimdi diyorsunuz ki Beril bak farklılık dedin belirsiz çizgi dedin en sonunda sen bize maymun mu dedin.
Arkadaşlar şimdi burada şöyle bir şey var aslında Darwin'in söylediği ya da bütün bu bölümün söylediği diyeyim.
İnsan doğadan farklı bir yerde durmuyor.
Biz de doğanın içindeyiz.
Yani biz de canlılar tarihinin içindeyiz.
Ve diğer türlerle akrabalık ilişkisi taşıyoruz.
Modern biyolojik sınıflandırmayı kuran ilk isimler bile insanla maymun arasına o keskin sınırı çekememiş biliyor musunuz?
Adam bakıyor bakıyor o fiziksel ayrımı bulamıyor ya.
İnsanı primatlar takımının içine yerleştiriyor.
Yani diyor biyolojik açıdan bakıldığında insanla Diğer kuyruksuz maymunlar arasında çok keskin bir sınır yok.
Sonra da diyor ki kendini bil.
Yani insanı insan yapan şey bedeni değil kendine dönüp bakabilmesi.
Seni fiziksel olarak hayvandan ayıramıyorum kusura bakma.
Bunu ancak kendi zihninde kendini tanıyarak fark edebilirsin.
Ama arkadaşlar buradan bile baktığımızda bölümün başında ne demiştik?
Tam gelmiyoruz dememiş miydik?
Yürümeyi öğreniyoruz, konuşmayı öğreniyoruz, beslenmeyi öğreniyoruz demiştik ya.
Yani o bilme meselesini de sonradan öğreniyoruz ya.
Hani o da yok ya.
E hayda yani ne olacak o zaman?
Bir geyik doğduğunda mesela yarım saat içinde ayağa kalkıyor.
Bir insan yavrusu aylarca sırt üstü yatıyor arkadaşlar.
Şimdi evrim süreciyle ilgili olarak burada size gerçek bir keşif hikayesi anlatayım.
Yıllar evvel eski bir kazıda bir şey buluyorlar arkadaşlar.
Bir uyluk kemiği bir de kafatası parçası.
İsmini de dik duran maymun insan koyuyorlar.
Yani bu fosil maymun benzeri özelliklerle insan benzeri özellikleri bir arada taşıyor.
Bir ara form gibi düşünün.
Bir geçiş. İsmi de Homo erectus.
Açıp bakmak isterseniz bakabilirsiniz.
İlk atımız nasılmış?
Nereden nereye? Tabii biz şimdi bir zincir hayal ediyoruz değil mi?
Düz, temiz, basamak basamak yukarı çıkan bir zincir.
Ama doğa öyle çalışmıyor arkadaşlar.
Geçişler var, ara formlar var, bulanık bölgeler var, türler sabit değil.
Zaman içinde birbirine dönüşüyorlar.
Ve biz insanla hayvan arasına kalın bir çizgi çekmek istiyoruz.
Ama doğa o kadar net davranmıyor.
Şimdi burada sonlara doğru gelirken Walter Benjamin'e de kısaca değinmek istiyorum.
Nazi Almanyası döneminde yaşamış Yahudi bir filozof arkadaşlar.
Benjamin diyor ki insanı hayvandan ayıran şey sadece akıllı olması ya da alet yapması değil.
İnsan sırtında koca bir geçmişin ağırlığını taşıyan tek varlık.
Hayvan o an acıkır, yer ve geçer ama insan hatırlar.
Eskiden kaybettiği birinin yasını tutar.
Yıkılan bir evin hüznünü çeker.
Eğer... Biz içimizdeki o hüzünlü, hatırlayan ve doğaya bağlı yanımızı kaybedersek yani sadece tüketen ve hükmeden bir varlığa dönüşürsek o konuştuğumuz
yabani çocuklardan bir farkımız kalmaz.
Hatta onlardan daha kötü bir duruma gelebiliriz çünkü onlar doğayla birdi.
Biz ise her şeye yabancılaşmış oluruz.
Bu yüzden arkadaşlar Benjamin için Kurtuluş da sadece dışarıda bir şey değil.
İnsanın kendi varoluşunu, kaybını, doğayla ilişkisini, kendi iç karanlığını anlamaya çalışmasında saklı biraz.
Çünkü insanı insan yapan şey sadece akıl değil, sadece medeniyet değil, sadece konuşmak da değil.
Biraz daha kendi yarasını bilmesi, kendi eksikliğini bilmesi, kendi kırılganlığını bilmesi.
İnsan olmak, hayvandan tamamen kopmak değil, insan olmak.
İçindeki hayvanı tanıyıp onunla ne yapacağını seçebilmek.
Bu bölümde söyleyeceklerim bu kadar.
Haftaya yeni bir hilekar hikayesinde buluşmak üzere.
Kendinize çok iyi bakın arkadaşlar.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
