
Gerçekten inanıyor muyuz, yoksa sadece umut mu etmek istiyoruz?
Bugün dilekler tutuluyor, kâğıtlar gül ağacının altına bırakılıyor.
Peki dilek dilemek, gerçekleşmesi için mi,
yoksa neyi istediğimizi kendimize söyleyebilmek için mi?
iletişim: hilekarinhikayesi@gmail.com
Transkript
Hilekar'ın hikayesinden herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Beril. Bu yayında sizinle Hıdır Ellez'i konuşmak istiyorum.
Ama neden bu konuyu seçtim derseniz, ben bu konuyu konuşmaya aslında geçenlerde karar verdim.
Çünkü bir arkadaşımla konuşurken konu dilek dilemeye geldi ve bana demesin mi?
Hıdır Ellez'de kağıda yazdığım her şey gerçek oldu.
Şimdi tabii bunu duyunca bir yandan böyle hani gerçekten mi ya diye bir şaşırdım, heveslendim ama diğer taraftan da yani tesadüftür, hani olabilir, yani denk gelmiştir gibi düşünüyorum.
Ama sonra beni asıl etkileyen şey dileğin gerçekleşip gerçekleşmemesi değil arkadaşlar.
Onun bunu söylerkenki haliydi.
Hani o kadar inanarak söyledi ki sanki bir şey böyle bir anlığına gerçekten onu dinlemiş gibi, duyulmuş gibi.
Sanki hayat ona cevap vermiş gibi ve ben orada şunu düşündüm.
Biz tabii modern, mantıklı, rasyonel insanlarız değil mi?
Her şeyi açıklamaya çalışıyoruz, sebep-sonuç ilişkisi kuruyoruz, tesadüf diyoruz, psikoloji diyoruz, motivasyon diyoruz.
Ama yine de içimizde bir yerde dilek dilemeye ihtiyaç duyuyoruz.
İşte beni asıl düşündüren yer burası oldu.
Yani inanıyor musunuz bilmiyorum ama...
Yine de dilemek istiyoruz ya.
Olmayacağını düşünsek bile küçük bir ihtimale tutunmak istiyoruz arkadaşlar.
Çünkü sizde de olmuyor mu?
Dışarıda böyle kontrol edemediğimiz kocaman bir kaos var.
Ne olacağını bilmiyoruz.
Bazen elimizden gelen her şeyi yapıyoruz ama yine de sonuç bizim elimizde olmuyor.
Bir haber bekliyoruz, bir cevap bekliyoruz, bir iyileşme bekliyoruz, bir kapı açılsın istiyoruz ya.
Ve tam böyle zamanlarda.
İnsan içinden şunu geçiriyor.
Ya bu sefer olsun ya bir kere iyi gelsin bana.
Biri beni duysun. Bence dilek biraz da bu arkadaşlar.
Hani sadece bir şey istemek değil.
Duyulmayı istemek, görülmeyi istemek.
Hayatın o kocaman sessizliğinde bir yerden küçük de olsa bir karşılık beklemek.
Şimdi bir saniye gözlerinizi kapatın arkadaşlar.
Elinizde böyle küçük bir kağıt olsa üzerine en büyük dileğinizi yazsanız.
Ve bu gece bir gül ağacının dibine bıraksanız ne yazardınız?
Ama daha önemlisi şu, onu yazarken aslında neyi, hangi dileğinizi emanet etmiş olurdunuz?
Bir aşkı mı, bir işi mi, bir iyileşmeyi mi?
Yoksa belki de artık biraz rahatlamak istiyorum ya cümlesini mi?
İşte bugün bunu konuşmak istiyorum sizinle.
İnsan neden dilektiler?
Gerçekten dileği gerçekleşsin diye mi?
Yoksa farkında olmadan çok daha eski, çok daha derin bir ihtiyacı tekrar mı ediyoruz aslında?
Şimdi Hıdırellez'in hikayesine bakmak önemli.
Ayrıca bu akşam dilek dileyecekseniz, kağıda dileklerinizi yazacaksanız belki hikayesini de bilmek istersiniz diye düşündüm.
Çünkü bu ritüel öyle durduk yere ortaya çıkmış bir şey değil arkadaşlar.
Arkasında çok eski bir anlatı, çok güçlü semboller var.
Hıdrelles aslında Hızır ve İlyas'ın buluşma günü arkadaşlar.
Yıl boyunca böyle biri karada, biri denizde dara düşenlere yardım ettiklerine inanılıyor.
Hızır karada bolluk, bereket, şifa getiriyor.
İlyas denizlerde rüzgarları uyandırıyor.
Ve 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece bir gül fidanının gölgesinde buluşuyorlar.
O gece aynı zamanda kışın bittiğine, baharın geldiğine, doğanın yeniden canlandığına inanılıyor.
Hatta Hızır'ın geçtiği yerlerin yeşillendiği işte, boynu bükülen çiçeklerin bile canlandığı söyleniyor.
Çünkü aslında Hıdreyle sadece işte bir dilek gecesi değil, bir canlanma hikayesi.
Kurumuş bir şeyin yeniden yeşermesi.
İçimizde boynu bükülmüş bir yer varsa onun tekrar başını kaldırabileceğine inanmak gibi bir şey.
Belki de bu yüzden baharla ilişkili.
Çünkü biz sadece doğanın değil, aslında doğayla birlikte...
Kendi içimizin de yeniden bahara dönmesini istiyoruz.
Peki kim bu Hızır derseniz?
Çok eski bir figür arkadaşlar.
Bereket ve şifa dağıtan, efsaneye göre ölümsüz bir varlık.
Hikayesi de şöyle anlatılıyor bu arada.
Rivayete göre Büyük İskender, ölümsüzlük suyunu yani abu hayatı bulmak için bir sefere çıkıyor.
Yanında da Hızır ve İlyas var.
Ama işte bir noktada Hızır ve İlyas yollarını kaybediyorlar derken...
Bir suyun kenarına geliyorlar, karınlarını doyurmak için işte kurutulmuş bir balık çıkarıyorlar çantalarından.
Tam o anda arkadaşlar balık suya temas ediyor, bir anda canlanıyor ve suya atlıyor, kaçıp gidiyor.
Hızır ve İlyas ölü balığın canlanmasıyla birlikte ölümsüzlük suyunu bulduklarını fark ediyorlar.
Sonra bir melek geliyor onlara diyor ki siz artık ölümsüzsünüz ama bu ölümsüzlüğün bir şartı var.
Hızır Karadağ, İlyas Deniz'de ihtiyacı olanlara yardım edecek ve böylece birbirlerinden ayrılıyorlar.
İşte gel zaman git zaman özlemleri o kadar artıyor ki kavuşamadıkları her gün inanılmaz üzülüyorlar.
Bunun üzerine tabii tekrar bir izin veriliyor onlara.
Deniyor ki yılda sadece bir gün buluşabileceksiniz.
İşte o gün Hıdırellez arkadaşlar.
İnsanlar dileklerini o günden sonra o geceye emanet ediyor.
Birazcık böyle imkansızın aralandığına inanılıyor.
Belki Hızır görür diye, belki duyar diye, belki halimizi bilir diye dileklerini gül ağacının dibine bırakıyorlar.
Hıdırellez'in bu arada en önemli sembollerinden biri ateş arkadaşlar.
Ateş yakmak. O gece büyük ateşler yakılıyor.
İnsanlar ateşin etrafında toplanıyor ve üzerinden atlıyorlar.
Ben bu arada bunu hiç denemedim arkadaşlar.
Hani ateşin üzerinden atlamışlığım yok bu anlamda.
Hıdır Eliz'e anlatıyorum ama daha önce katılmadım.
Merak ettiğim için sizinle paylaşmak istiyorum.
Şimdi ateşin üzerinden atlanmasının nedeni ateşin böyle temizleyici bir gücü olduğuna inanılması.
Ateşin üstünden atlayarak geçen yılın tüm dertlerini ve negatif enerjisini, yorgunluğunu ateşe bırakıp yeni yıla böyle işte ruhsal olarak temiz girmek amaçlanıyor.
Ayrıca bu ritüelin hastalıklardan koruduğuna, şifa verdiğine, kötü enerjileri ve nazarı uzaklaştırdığına da inanılıyor.
Ama ben ateş kısmını şöyle düşünüyorum.
İnsan bazen işte gerçekten bir şeyleri bir yere bırakmak istiyor değil mi arkadaşlar?
Bakın o da aslında bir ihtiyacımıza cevap veren bir şey.
O ritüel içinde söylüyorum.
Hani böyle zihnimizde taşıyoruz, kalbimizde taşıyoruz.
Bedenimizde o yükü taşıyoruz.
Yani geçmiş yılın kırgınlıkları, yorgunlukları, korkuları.
O olmadı, bu olmadı hissi.
Bir noktada diyorsun ki artık ben taşımak istemiyorum.
Ve ateş belki de bunun sembolü.
Yani yakıp yok etmek değil sadece.
Arınmak, kendine yeni bir başlangıç hakkı vermek.
Dolayısıyla o da aslında bence yine bir ihtiyaçtan gelen bir şey.
Bir de mesela gül ağacı var arkadaşlar.
Çok önemli aşkın, güzelliğin, mutluluğun sembolü ve tabii ki Hıdırellez'in en önemli sembolik noktası.
Çünkü anlatıya göre Hızır ve İlyas orada buluşuyor.
Bu nedenle insanlar dileklerini gül ağacının yanına bırakıyor.
Çok tatlı değil mi arkadaşlar ya?
Bu kısmı bana böyle çok tatlı, çok masum geldi.
Ya da mesela gül ağacının altına oturup dileklerini ağaca fısıldayanlar da varmış.
Gül ağacı bana hep çok güzel geliyor bu arada.
Çünkü dileği herhangi bir yere bırakmıyorsun.
Böyle işte kavuşmanın olduğu bir yere bırakıyorsun.
İşte hasretlerinin bir günlüğüne de olsa bittiği bir yere.
Yani aslında dileğini böyle bir umudun altına koyuyorsun gibi bir şey.
Ve bence bu çok etkileyici.
Ve bazen tabii biz dileğimizi yazarken işte sadece bunu istiyorum demiyoruz.
Hani şöyle de diyebiliyoruz ya.
Bunu ben artık tek başıma taşımak istemiyorum.
Bunu biraz da hayata emanet etmek istiyorum.
Yani dileğimi emanet edip kendimden çıkarıp bir yere söyleme ihtiyacım var.
Dinlenmeye ihtiyacım var.
Yani bunu bu kadar da küçümsememek gerekiyor diye düşünüyorum.
Biz hep akılcı taraftan bakınca dilek dileme kısmına biraz böyle ya aman canım ya hani dilesek ne olacak sanki gerçek mi olacak?
Hayır arkadaşlar yani anlatmaya ihtiyacımız var.
Bir yerlere söylemeye dileğimizi böyle adeta haykırmaya ihtiyaç duyabiliyoruz bazen.
Ve tabii şimdi düşününce insanın dilek dilemesi, ateşten atlaması, işte ritüel gerçekleştirmesi yani sadece Hıdrellez'e mi özgü?
İnsanlar dünyanın her yerinde farklı zamanlarda benzer şeyler yaptılar, yapıyorlar ve yapacaklar.
Ve burada Asıl soru tekrar bence karşımıza çıkıyor.
Biz neden buna ihtiyaç duyuyoruz?
Neden dilek dilemeye ihtiyaç duyuyoruz?
Ben bu kısımda muhteşem bir kitaptan yararlandım arkadaşlar.
Kitabın ismi Kutsal ve Kutsal Daşı.
Yazarı da felsefeci ve mitoloji bilgini Mirça Eliyada.
Eliyada çok basit ama çok derin bir şey söylüyor aslında.
Diyor ki insan dünyayı tek bir yer gibi yaşamıyor.
Bir tarafı işte daha düzenli, daha anlamlı, daha güvenli hissediyor.
Hani bizim dünyamız dediğimiz yer daha güvenli olan taraf.
Bir tarafı ise böyle belirsiz, korkutucu, dağınık görünüyor.
Düzenli olan kozmoz arkadaşlar, düzensiz olan da kaos.
Ve insan kaosta yaşayamıyor arkadaşlar.
Belirsizlikte uzun süre kalamıyor.
Ve kaybolmamak için kendisine böyle küçük anlamlı alanlar yaratıyor.
Bence çok tanıdık bir şey.
Çünkü bugün kendimizi ne kadar modern ve rasyonel görsek de bu ihtiyaç hiç kaybolmuyor.
Birçok şeyi evet kontrol edebiliyoruz ama bundan çok daha fazlasını kontrol edemiyoruz aslında.
Ve kontrol edemediğimiz yerde bir anlam arıyoruz, bir işaret arıyoruz, böyle bir merkez arıyoruz kendimize.
Peki modern insan nasıl yapıyor?
Modern insan dediğimizde aslında biz oluyoruz yine.
Dünyayı nötr görmeye çalışıyoruz aslında.
Her yer aynı, her yer ölçülebilir.
Böyle adeta cetvelle dünyayı ölçecekmişiz gibi.
Her şeye böyle bir sebep arıyoruz.
Her şey açıklanabilir olmalı.
Her şey mantıksal olmalı gibi görmeye çalışıyoruz.
Ama gerçekten öyle mi?
Bence değil. Çünkü...
En seküler, en mantıklı, ben böyle şeylere inanmam diyen insan bile bazı şeylere anlam yüklüyor gizli gizli.
Yani bunu o da orta söylemiyor ama belki hani böyle gizlice dileklerini bir kağıda yazıyor ya da böyle kendine bir şans kolyesi takabiliyor.
Bazı eşyaları kendisi için özel sayıyor.
Aslında kendince dikkat ederseniz...
bir ritüel uyguluyor.
Kutsal kaybolmuyor yani.
Aslında sadece şekil değiştiriyor.
Mesela işte kendimiz içinde düşündüğümüzde işte doğduğumuz yer, ilk aşkımızı yaşadığımız sokak, gençliğimizde gittiğimiz bir yer, annemizin mutfağı, anneannemizin evi.
Ben mesela anneanneme baktığımda ve gerçekten bu ritüelleri tam olarak uygulayan bir insandı.
Yani Hıdreylez ritüelinden bahsetmiyorum.
Hani geleneksel şeyleri uygulayan bir insandı.
Bununla kendi düzenini koruyan bir insandı ve hayatına böyle devam ediyordu.
Ve ona baktığımda gerçekten bir huzur görüyordum ya.
Ve biz modern dünya insanları onun böyle kutsal mabedine girip hep huzur bulurduk ya.
Orada böyle arınırdık.
Anneannemin evinde bayramlarda bir araya gelmek hepimizi böyle bir arındırırdı.
Böyle melek gibi. Anneannemin evinde bayramlarda bir araya gelmek hepimizi böyle arındırırdı sanki.
Ne sinir kalırdı ne stres kalırdı böyle zaman tünelinde yolculuk yapılıyormuş gibi sanki böyle farklı bir era yani.
Ve yeniden bu hayata dönmek için güç bulurduk arkadaşlar.
Manevi yönümüz tatmin olurdu.
Bayramlar mesela bu anlamda çok ilginç değil mi arkadaşlar?
Normal zamandan farklı hissettirmiyor mu size de?
Ben tabii bu arada kendim bunları çok günlük hayatımda kutlayan yerine getiren birisi değilim ya da Hani öyle yapılması gerektiğini de söylemiyorum.
Ve bunun bir inançla da ilgisi yok.
Yani orada bir ritüele dahil olmak, onu izlemek, ona tanık olmak çok farklı hissettiriyor.
Ve ben bunu bugün yorumluyorum.
Yani çocukluğumda yaşadığımda bunun çok da farkında değildim.
Şu an buradan baktığımda o zamanların ne kadar farklı hissettirdiğini yeniden yorumlayabiliyorum, düşünebiliyorum ve hissedebiliyorum.
Modern yaşamda bunların eksikliğini aslında fark ediyorum şu anda.
Ve Elia da buna benzer bir şey söylüyor işte.
Bayramlar diyor bizi ilk kutsal zamana geri götürüyor.
Yani her şeyin böyle daha saf, daha yeni, daha anlamlı olduğu bir zamana.
Ve belki de biz bayramlarda bunu hatırlıyoruz.
Normal zamanda işte unuttuğumuz o ilk hissi.
Dünyanın böyle biraz daha temiz, insanların biraz daha yakın.
Hayatın böyle biraz daha anlaşılır olduğu o hissi hatırlıyoruz.
Ve galiba bence içten içe onu özlüyoruz diye düşünüyorum.
Buradan aslında bir merkez ihtiyacımız olduğunu düşünebilir miyiz arkadaşlar?
Çünkü yön bulmak zorundayız.
Bir yerin bizim için anlamlı olması gerekiyor.
Burası benim yerim, burası benim evim, burası benim başlangıcım diyebilmemiz gerekiyor.
Eliade'nin anlattığı bir örnek var, beni çok etkiledi.
Avustralya'da Arunta kabilesinde kutsal bir direk örneği.
Bu direk evrenin merkezini temsil ediyor.
Göç ederken yanlarında taşıyorlar.
Yeni bir yere gidince direği dikiyorlar ve orası onların dünyası oluyor.
Ama direk kırılırsa evren böyle dağılmış sayılıyor ve kabile bunu büyük bir felaket olarak görüyor.
Hatta yere oturup ölümü bekliyorlar.
Ya düşünsenize bir direk kırılıyor ama aslında kırılan sadece bir nesne değil.
dünyayı anlamlı kılan merkez kırılıyor.
Yani kozmos dağılıyor, kaos başlıyor.
Bu bize tabii çok uzak gelebilir ama bence değil.
Çünkü bizim de görünmez direklerimiz var arkadaşlar.
Bizi hayatta tutan, yönümüzü bulduran, ben buradayım dedirten bir ev, bir insan, bir inanç, bir alışkanlık, bir ritüel, belki bir dua, bir defter, bir masa, bir
şehir, bir ses arkadaşlar. Ve bunlardan bir tanesi kırıldığında Biz de bazen gerçekten dağılıyoruz.
Ya ne yapacağım diyoruz?
O olmadan ne olacak?
Hayatıma nasıl devam edeceğim?
Bir kaos başlıyor değil mi arkadaşlar?
Ve kendimize tutunacak böyle bir yer arıyoruz.
O yüzden Hıdrellez'de işte bir gül ağacının dibine dilek bırakmak bana artık sadece böyle tatlı küçük bir gelenek gibi gelmiyor.
Bir merkez kurma hali gibi geliyor.
Kaosun içinde küçücük bir kozmoz yaratmak gibi ben buradan başlıyorum demek gibi.
Çünkü her şey burada birleşiyor.
Dilek yazmak, gül ağacına bırakmak, ateşten atlamak hepsi aynı şeyi söylüyor.
Ben geçmişin yükünü bırakmak istiyorum.
Geleceğe bir niyet göndermek istiyorum.
Belirsizliğin içinde kaybolmak istemiyorum.
Bir ihtimale, bir umuda tutunmak istiyorum.
Çünkü gelecek belirsiz arkadaşlar insan belirsizliği tamamen kontrol edemez ama küçük ritüellerle ona bir anlam verebilir.
Ve belki de Hıdırellez tam olarak budur.
Sadece dilek dilemek değil, kaosun ortasında kendi küçücük kozmozumuzu yaratmaktır.
Bu yüzden artık dilek dilemeyi küçümsememek gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü bazen duyulmak istiyoruz arkadaşlar.
Bunu çok iyi anlıyorum.
Ben de bazen duyulmak istiyorum.
Sadece insanlara değil, hayata, zamana görünmeyen bir şeye.
Ben buradayım, benim de bir isteğim var, benim de içimde yeşersin istediğim bir yer var demek istiyorum.
Ve belki dilek dilediğimiz şey tam da budur.
İnsanın hayata böyle usulca seslenmesi gibi bir şey.
Şimdi gelelim Hıdırellez Ritüeli'ne arkadaşlar.
Yapmak isterseniz şu anda da yapabilirsiniz ya da akşama kadar vaktimiz var.
Küçük bir kağıt alıyoruz.
Kağıda dileğimizi yazıyoruz.
İsterseniz yazmak yerine çizebilirsiniz.
Sonra akşam eğer bulabilirseniz bir gül ağacına bırakıyorsunuz dileğinizi.
Asabilirsiniz ya da altına gömebilirsiniz.
Bu arada benim için tek bir sorun bir gül ağacı arkadaşlar.
Kocaşehir'de nereden bulacağım hiçbir fikrim yok.
Ama tabii daha doğal bir ortamda yaşıyorsanız sizin için daha kolay olacaktır.
Sabah olduğunda kağıdı alıyoruz.
Eğer bulabilirsek bir akan suya bırakıyoruz arkadaşlar.
Sonra da dileğimiz hayatın akışına karışmış gibi düşünüyoruz.
Hatta bazı insanlar gül ağacına küçük bir parada bırakıyorlarmış.
Sabah alıp cüzdanlarına koyup yıl boyu bereket getirsin diye saklıyorlarmış.
Tabii bunun için özel bir bahçeniz olsa daha iyi olur sabah parayı bulabilmek adına.
Tabii hepsini yapmak zorunda değiliz.
Yani önemli olan niyet ve uygulanabilirlik.
Ama eğer yapmak isterseniz mesela işte Her aile bireyi için mesela yedi fasulye.
Bu kadarına gerek yok.
Bu kadarına gerek yok.
Tabii bunun dışında yapılan başka ritüeller de var arkadaşlar.
Açıp bakarsanız detayları görebilirsiniz.
Ama bu kadarına gerek var mı bilmiyorum.
Ben de ilk defa deneyeceğim.
Önemli olan niyet arkadaşlar.
Oraya dileğimizi yazmak, bizden çıkması biraz böyle manevi anlamda rahatlamayı umuyoruz bu hıdır ellezde.
İhtiyacımız var arkadaşlar ya.
Ben öyle düşünüyorum bilmiyorum.
Artık bu ihtiyacı gerçekten önemsiyorum ya.
Tabii bu yıl bir gül ağacı bulup dilek yazsak da, bir mum yakıp dilek dilesek de, evde sevdiklerimizle bir araya gelsek de aslında aynı şeyi yapıyoruz.
Çok eski bir şey arkadaşlar.
İnsanı minlerce yıldır vazgeçmediği bir şey.
Kaosun ortasında kendimize bir merkez yaratıyoruz.
Anlam arıyoruz, geleceğe bir niyet yolluyoruz.
O yüzden aman canım zaten olmayacak, boşver dememek lazım.
Belki olur, belki olmaz ama mesele sadece olması değil.
Mesele bizim o gece kendi hayatımıza nasıl baktığımız.
Bu gece belki küçük bir kağıda bir dilek yazarsınız.
Belki hiçbir şey yazmazsınız ama içinizden bir cümle geçirebilirsiniz.
Ya da sadece pencereyi açıp böyle...
Gökyüzüne bakabilirsiniz.
Yani ne yaparsak yapalım arkadaşlar ama artık şunu bilerek yapalım.
Biz o anda sadece dilek dilemiyoruz.
Kendi hayatımıza bir anlam veriyoruz.
Belirsizliğin içine böyle küçük bir ışık bırakıyoruz.
Bu yıl Hıdrellez sadece dileklerle değil, umutla birlikte, dayanışmayla kutlansın.
Hıdrellez kutlu olsun arkadaşlar.
Neşe, bereket ve barış daim olsun.
İçimiz hep ferahlık ve mutlulukla dolsun.
Bu bölümü beğendiyseniz sevdiklerinizle paylaşmayı unutmayın.
Haftaya yeni bir hilekar hikayesinde buluşalım.
Arkadaşlar kendinize çok iyi bakın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
