
Gılgamış Destanı | Bir Kralın Ölümsüzlük Arayışı
30 Haziran 2026 · 30 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde, ölümü fark eden ilk insan olarak tanımlanan Uruk Kralı Gılgamış’ın sarsıcı dönüşümünü ele alıyoruz
En yakın dostu Enkidu’nun kaybıyla sarsılan ve kendi ölümlülüğüyle yüzleşen Gılgamış’ın, kibrinden sıyrılıp korkuyla çıktığı ölümsüzlük arayışını inceliyoruz
Bu bölüm, insanın binlerce yıldır değişmeyen en temel sorusuna odaklanıyor: Öleceğini bilerek yaşamak ne anlama gelir? iyi dinlemeler🎧
Transkript
Hilekarın Hikayesi'nden herkese merhaba, hoş geldiniz.
Ben Beril. Bugün size tarihin ilk yazılı destanını anlatacağım arkadaşlar.
Gılgamış Destanı'nı 4000 yıl önce yazılmış, kil tabletlere kazınmış, binlerce yıl toprak altında kalmış bir hikaye.
Ama bugün bile önemi hala çok büyük ve ben de bu yüzden sizinle bu konuyu konuşmak istedim.
Çünkü gerçekten çok etkilendim arkadaşlar.
Ve kitaba başlamadan önce açıkçası bu kadarını tahmin etmiyordum.
Ben şu düşünceyle başlamıştım.
Yani Gılgamış'ı da bilmek lazım diyerek başlamıştım.
Ama okuduktan sonra neden bu kadar ölümsüz bir destan olduğunu derinden hissettim.
Ve sizinle de bu sarsıcı hikayeyi paylaşmak istedim.
Ama şunu söyleyeyim önce bu aslında bir kahramanlık hikayesi değil.
Hatta Melih Cevdet Anday Gılgamış için diyor ki o sanıldığı gibi bir kahraman değil.
ölümü fark eden ilk insan.
Gılgamış'ın yolculuğu aslında hepimizin yolculuğu ve göreceksiniz bu adamın yaşadığı duygular bize hiç uzak değil aslında.
Düşününce hepimizin içinde var olan o korkuyu Gılgamış gibi ben çok güçlüyüm diyen kibirli bir kralın iliklerine kadar nasıl hissettiğini göreceğiz birazdan.
Destanda şu sözler Gılgamış'ın tam da bu duygusunu çok güzel anlatıyor bence.
Diyor ki Kapatabilseydim korkuya, kaygıya kapımı.
Tıkanmış olsaydı zifle, katranla.
İnsanoğlunun sayılıdır günleri.
Yapıp ettikleri bir yel esintisidir ancak.
Şimdi sen korkuyorsan ölmekten, yiğitliğin, üstünlüğün ne işe yarar?
Bu arada bu destanın tarihsel önemi de inanılmaz büyük arkadaşlar.
Peki nereden çıkıyor bu tabletler?
Ninova diye eski bir Asur şehri var.
Orada da Asur Banipal'ın kütüphanesi var.
Burası arkadaşlar dünyanın ilk kütüphanelerinden birisi.
Binlerce tabletin olduğu dev bir yer ve Gılgamış Destanı da bu kütüphanenin içinde.
Şimdi neden Gılgamış için binlerce yıl toprak altında kaldı dedim.
Çünkü Asur Banipal'ın kütüphanesi sarayın yıkılan duvarlarının altına gömülüyor.
Ve orada tam 2000 yıl kalıyor.
2000 yıl düşünebiliyor musunuz?
Kimse bilmiyor orada ne olduğunu.
İngiliz arkeolog Austin Henry tarafından yapılan kazılarda gün yüzüne çıkıyor tabletler.
Ama arkadaşlar tabletler bulunuyor tamam ama ne yazıyor bu tabletlerde?
Kimse bilmiyor yani hiç kimse okuyamıyor.
Sonra yıllar geçiyor.
Bir gün Londra'da British Museum'da George Smith diye bir asyrolog bu tabletleri deşifre ediyor ve bir tufan anlatısı fark ediyor.
Bu tufan Nuh'un hikayesine çok benziyor.
İşte bu keşif Gılgamış Destanı'nı aslında dünya çapında tanınmasını sağlıyor.
Yani şöyle düşünün İncil'deki tufan anlatısından bile eski bir metinden bahsediyoruz.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Nuh'un hikayesinin günümüz kutsal kitaplarında yazılmasından çok önce zaten bu metin varmış.
Bundan sonra artık yorumu size bırakıyorum.
Bugün elimizde bu destana ait 12 tablet var bu arada ve yaklaşık 150 yıllık çalışmalar sonucunda metnin 3'te 2'sine ulaşılmış durumda.
Ama maalesef ve maalesef yeni verilere artık ulaşmamız olanaksız.
Neden? Çünkü o coğrafyada yaşanan savaşlar, yakımlar yüzünden binlerce yıllık miras kayboldu arkadaşlar.
Gerçekten çok üzücü bir şey bu.
Yani düşünsenize insanlığın mirası yağmalandı.
Yerle bir oldu adeta.
Ama buna rağmen elimizde kalan hali bile inanılmaz değerli.
Bu etkisi nereden geliyor derseniz.
Aslında gılgamış.
Hepimizin çektiği o insani sancıyı çeken birisi.
Kral ama korkuları var.
Aslında sıradan hepimiz gibi bir insan arkadaşlar.
Yani insan ölümle karşılaşınca dünyanın en eski sorusunu soruyor.
Ölümden kaçabilir miyim?
İşte Kral Gılgamış da tam olarak bunun peşine düşüyor.
Ama bu çabanın sonucu ne olacak derseniz mesela destanda diyor ki Aslında
bu arada Gılgamış bildiğimiz krallardan değil.
Yarı insan, yarı tanrı.
Annesi Ninsun adında bir tanrıça mesela.
ve ülkemizden de geçen Fırat Nehri'nin kıyısında bulunan Uruk şehrinin kralı.
Kendisinin bu arada gerçekten yaşadığı düşünülüyor.
Ölümünden bir süre sonra zaten efsanevi bir kimlik kazanıyor.
İsminin anlamı da bu arada manidar.
Sümerce'de Gılgamış yaşlı ama hala genç adam demek.
Hem yaşlı hem genç hem insan hem tanrı.
Tanrı olduğu için her şeyi biliyor ama insan olduğu için bilmemenin ağırlığı altında eziliyor.
İşte tam olarak bu ikisinin arasında sıkışmış birisi.
Neyse Gılgamış daha ortada yokken arkadaşlar Sümer ülkesi böyle bereket içinde kendi halinde yaşamını sürdürüyor.
Ama güçlü bir hükümdara ihtiyaçları var.
Tanrılar toplanıyor ve diyorlar ki kusursuz birini yaratalım.
Yakışıklı olsun, güçlü olsun, cesur olsun, dünyada onu korkutacak kimse olmasın.
Ve Gılgamış böyle doğuyor.
Tanrısal niteliklerle donatılıyor.
Daha sonra Uruk'a kral oluyor.
Ama başlangıçta tam bir baş belası arkadaşlar.
Halkına zulmediyor, kimseyi umursamıyor, gücün sarhoşluğuna kapılmış, kibirden böyle yere göğe sığmıyor yani.
Tam bir ego abidesi yani.
Uruk halkı da artık onun bu haline dayanamıyor ve onu tanrılara şikayet ediyorlar.
Tanrılar da bir noktada şunu fark ediyor.
Ya bu kadar güç tek başına fazla ve bir karar alıyorlar.
Gılgamış için bir denge yaratmaya karar veriyorlar.
Tanrıça Aruru bir avuç çamuru alıyor ve çöle fırlatıyor.
O çamurdan bir şey doğuyor arkadaşlar.
Böyle kocaman ayaklı, vücudu kıllarla kaplı dev gibi bir insan.
Yani aslında tam olarak insan da denemez.
Hatta daha çok böyle hayvana benziyor.
İkisinin arasında bir yerde böyle şehir görmemiş, insan görmemiş, vahşi hayvanlarla ormanda büyümüş, ceylanlarla birlikte koşuyor, onlarla su içiyor, onlarla uyuyor.
İsmi Enkidu.
Şunu da bu arada söylemek istiyorum.
Bu destanda öyle semboller var ki hepsinin temsilleri çok güçlü.
Mesela Enkidu, el değmemiş vahşi doğayı.
Gılgamış'ta böyle amansız, acımasız insan uygarlığını simgeliyor.
Gılgamış şehirli ve medeni olmaktan ne kadar gurur duyuyorsa Enkidu da o kadar doğanın parçası.
Neyse Enkidu ormanın derinliklerinde yaşıyor.
Sonra bir gün bir avcı görüyor Enkidu'yu ormanda.
Ve avcı onu görünce böyle korkudan adeta taş kesiliyor.
Önündeki şey insan mı hayvan mı bilemiyor.
Korkuyla babasına gidiyor diyor ki baba ormanda biri var.
Çok güçlü hayvanlarla birlikte otluyor ya yaklaşamadım diyor yani.
Bu arada avcı tabi avlanmak istiyor ama Enkidu hayvanlarla beraber olduğu için ona engel de oluyor.
İşte avcının kazdığı çukurları dolduruyor ağlarını koparıyor yani.
Yaban hayvanlarını avcıdan koruyor aslında.
Babası da diyor ki oğlum Uruk'ta Gılgamış diye bir kral var.
Git ona anlat. O bilir ne yapılacağını.
Avcı yola çıkıyor. Gılgamış'ı buluyor.
Gılgamış da ona çok ilginç bir şey söylüyor.
Git yanına bir kadın al.
Bu arada kadın kitapta yosma olarak geçiyor.
Diyor ki ona götür.
Avcı da kadınla birlikte Enkidu'nun su içtiği yere gidiyor.
Birkaç gün geçtikten sonra Enkidu su içmeye iniyor.
Enkidu bu kadınla karşılaşıyor ve sonra 7 keyifli gün birlikte oluyorlar.
Yani aslında bu kadın Enkidu'nun erkekliğini uyandırıyor ve onu insanlaştırıyor diyebiliriz.
7 gün sonra hayvanlarının yanına dönmek istiyor Enkidu ama artık hayvanlar ondan kaçıyor.
Hatta eski gücünü de kaybediyor.
Eskisi gibi koşamıyor, hareket edemiyor.
Hayvani gücü azalıyor ama diğer taraftan kavrayış gelişiyor.
Duymaya başlıyor, hissetmeye başlıyor, düşünmeye başlıyor.
Yani insani özellikler yükleniyor Enkidu'ya.
Ama tabii doğayla olan o derin han bağını da kaybediyor.
Kadın da Enkidu'ya diyor ki bak yakışıklısın, güçlüsün, neden hayvanlarla dolaşıyorsun?
Gel seni Uru'a götüreyim.
Enkidu düşünüyor, taşınıyor ve sonra kabul ediyor.
Hatta şöyle diyor, götür beni oraya diyor, Gılgamış'la dövüşmek istiyorum.
Ona meydan okuyacağım ve o şehrin yazgısını değiştireceğim.
Bu arada Gılgamış da Enkidu'nun varlığından habersiz bir rüya görüyor.
Rüyasında çift yüzlü bir balta...
Gökyüzünden böyle Uruk şehrinin bir sokağına düşüyor ve herkes baltanın etrafını sarıyor.
Balta da arkadaşlar mitolojide yer alan önemli bir sembol aslında.
Gılgamış'ın rüyasında gördüğü gökten düşen bu balta Enkidu.
Ve kader onları sonunda Uruk'ta karşılaştırıyor.
Burada şunu da ekleyeyim.
Enkidu ile Gılgamış aslında birbirinin diğer beni.
Alter ego gibi yani.
Biri ötekinin içinde saklı.
Bir insanın iki yarısı gibiler.
İlk karşılaşmalarında şöyle bir şey oluyor.
Uygarlıkla yabanıllık karşılaşıyor gibi.
Yani bir çatışma oluyor.
Ve dövüşmeye başlıyorlar ama gerçekten kavga ediyorlar.
Öyle hani sembolik bir şey de değil.
Kapışıyorlar, güreşiyorlar, birbirlerini yere vurmaya çalışıyorlar.
Duvarlar sarsılıyor, sokak böyle toz duman oluyor.
İkisi de tabii inanılmaz güçlü.
İkisi de yığılmıyor.
Ta ki yorulana kadar devam ediyorlar arkadaşlar.
Ve birbirlerini yenemiyorlar.
Sonunda ikisi de duruyor nefes nefese, ter içinde birbirlerine bakıyorlar.
Ve kavganın sonunda da dost oluyorlar.
Ama nasıl bir dostluk yani?
Hani inanılmaz güçlü, derin bağlarla bağlı bir dostluk kuruluyor aralarında.
Bu destanın kalbi zaten bir kahramanlık değil.
Bir dostluk arkadaşlar.
Çünkü Gılgamış ile Enkidu aslında dediğim gibi birbirinin karşıtı değil, birbirinin tamamlayıcısı.
İçimizdeki diğer ben gibi düşünün.
Yani birbirleri olmadan tamamlanamayan iki yarım gibi.
Neyse konuya dönelim.
Bundan sonra zaten ikisi birlikte maceralara atılıyorlar arkadaşlar.
Ve ilk büyük sınavları Humbaba.
İşte şimdi Humbaba'yı size anlatmam lazım.
Çünkü bu karakter bence destanın en sembolik karakterlerinden biri.
Sedir ormanının derinliklerinde yaşayan bir canavar ve Sedir ormanlarını koruyor.
Tanrı Enlil onu oraya bekçi olarak koymuş yani.
İnsanların girmemesi gereken böyle kutsal bir alan burası.
Hatta onu yedi parıltıyla donatmış.
Ve humbabanın sesi duyulduğunda orman titriyor.
Nefesi böyle ateş gibi yakıyor öyle düşünün.
Gılgamış bir gün Enkidu'ya dönüyor ve diyor ki gidelim bu Sedir ormanındaki humbabayı öldürelim.
Yani sen yürek mi yedin?
Ve diyor ki Sedir ağacı kerestesi getirelim oradan diyor.
Enkidu'da tabii karşı çıkıyor ya neden gidiyorsun bu yoldan vazgeç diyor ama Gılgamış tabii dinlemiyor.
Ben gideceğim ve ardımda sağlam bir ad bırakacağım diyor.
Ya tabii şimdi Gılgamış'ın asıl hedefi kahraman olmak yani.
İsmini böyle bütün ülkeye göstermek, Uruk çocuğunun ne yaman olduğunu kanıtlayıp böyle bir ün bırakmak istiyor aslında.
Yani müthiş ego kokan hareketler arkadaşlar.
Sedir Ormanı bu arada öyle tehlikeli bir yer ki Uruğ'un yaşları bile Gılgamış'ı durdurmaya çalışıyor.
Yapma etme diye ama Gılgamış kimseyi dinlemediği gibi Enkidu'yu da ikna ediyor ve yola çıkıyorlar.
Sonunda ormana giriyorlar ve Humbaba çıkıyor karşılarına.
Böyle dev, karanlık, korkunç.
Diyor ki onlara ya niye geldiniz buraya ölümünüzü mü arıyorsunuz?
Sonunda zorlu bir boğuşmanın ardından İkisi Humbaba'yı yeniyor ve sonra da ormandan kestikleri koca koca sedir ağaçlarını götürmeye hazırlanıyorlar.
Bu arada Humbaba aslında neyi temsil ediyor?
İçimizdeki en büyük korkuları arkadaşlar.
O yüzleşmekten kaçtığımız şeyleri, bazen bir karar, bazen geçmişte bıraktığımız bir şey.
Yani her birimizin bir Humbaba'sı olabilir.
Uru'a döndüklerinde savaş ve aşk tanrıçası İştar Kılgamış'ı görüyor.
Ve onun yakışıklılığına vuruluyor, aşık oluyor yani.
Gel benim kocam ol, sana her şeyi veririm diyor.
Ama Gılgamış artık başlangıçtaki gözü kara, düşüncesiz, genç, tiran değil yani.
Tecrübe kazanmış ve İşdar'ı reddediyor.
Ama nasıl reddetmek yani?
İşdar'ın geçmiş sevgililerine ne yaptığını böyle bir bir yüzüne vura vura.
İşdar da böyle birisi bu arada.
Ve tabii aşk tanrıçası İşdar çileden çıkıyor ve Gılgamış'ı babasına şikayet ediyor.
İşte diyor ki... Ya bana çok kötü sözler söyledi.
Bütün ayıplarımı saydı.
Ne olur Gılgamış'ı öldürmek üzere yeryüzüne bir gökboğa gönder diyor.
Babası da gökboğanın yularını iştarın eline veriyor.
İştar da alıyor onu yeryüzüne indiriyor.
Şimdi bu boğayı bir düşünelim.
Boğa öyle güçlü ki arkadaşlar.
Bir puflamasıyla yerde bir çukur açılıyor ki bir anda yüzlerce uruk genci çukurun içine düşüyor ve hayatını kaybediyor.
Üçüncü puflamasında Enkidu'nun yanında bir çukur açılıyor ve Enkidu bir anda kendini çukurun içinde buluyor.
Ama sonra birden çıkıp Boğa'nın boynuzlarından tutuyor ve Gılgamış'a da sesleniyor bir yandan.
Ben kuyruğundan da tutarım sen de boynuzların arasına hançeri indir diyor.
Ve o şekilde Boğa'yı da öldürüyorlar.
İşler tabii daha da çileden çıkıyor ya Gılgamış beni rezil etti diye bağırıyor.
Ama Gılgamış ve Enkidu kazandılar ya.
Fırat nehrinde böyle ellerinin kanını yıkayıp Uruk sokaklarında geziyorlar.
Halk böyle etraflarında toplanıyor, gılgamış bağırıyor.
Kimmiş en yiğit, kimmiş en yakışıklı?
Kibirden böyle kabardıkça kabarıyor arkadaşlar.
Ve sarayında hatta büyük bir şölen veriyor.
Ego artık zirveye ulaşmış durumda.
Ama ben bunu okurken şunu fark ettim.
En çok böbürlenilen an genelde en kırılgan andır ya hani.
Çünkü o kadar yükselmişsin ki düşüşün de ne kadar sert olacağının farkında bile değilsin.
Gılgamış dikkat ederseniz elinde sonsuz bir güç var sanıyor ve her şeyi kontrol edebilirim diye düşünüyor.
Ama yarı insan, yarı tanrı ya insan olduğunu unutuyor sanki değil mi?
Sonsuzum, sınırsızım, güçlüyüm ama öyle mi olacak?
O gece Enkidu bir rüya görüyor arkadaşlar.
Rüyasında tanrıları görüyor.
Aralarında konuşuyor tanrılar.
Bu ikisinden biri ceza görecek diyorlar.
Gökboğazını öldürdüler, Humbaba'yı öldürdüler.
Bu cezasız kalmaz ve seçilen isim Enkidu oluyor.
Enkidu sabah gözlerini açıyor ve hasta.
Günler geçiyor Enkidu yataktan kalkamıyor.
Gılgamış başında bekliyor arkadaşının ve diyor ki sana acısınlar diye tanrılara yalvaracağım diyor.
Ama Enkidu giderek daha da zayıflıyor.
İşte Gılgamış o koskoca kral.
Hayatında ilk defa gerçekten çaresiz kalıyor.
En sonunda Enkidu kımıldamadan uzanıyor.
Bu şekilde 7 gün geçiyor.
10. günde Gılgamış'a diyor ki beni sevmiyorsun.
Beni kurtarmadın diyor.
Ve sonra da tamamen susuyor.
Gılgamış bekliyor bekliyor ama cevap gelmiyor arkadaşlar.
Ve büyük bir yaz tutmaya başlıyor.
Günlerce ağlıyor. Ama tabii burada tam olarak öldüğünü de anlayamıyor arkadaşının.
Yani neden karardın gittin diye soruyor ama Enkidu'dan cevap gelmiyor.
Hatta diyor ki bu uyku seni neden böyle kavradı.
Sonra gılgamış arkadaşının göğsüne dokunuyor ve kalbinin çarpmadığını fark ediyor.
İşte orada panik oluyor.
Etrafında böyle dört dönüyor, acıdan saçını başını yoluyor.
Hatta yine inanmıyor öldüğüne ve onu geniş bir yatağa yatırıyor.
Diyor ki görkemli bir yatak yaptırdım sana dinlenmen için.
Solumda yarı açtım diyor.
Ya düşünsenize adam öldü ama Gılgamış bunun farkında bile değil.
Burada Gılgamış için ölüm bilincinden oldukça uzak diyebiliriz hala.
Çünkü onun için hayatta sadece yaşam ve başarı vardı değil mi?
Ölüm yoktu. Gılgamış artık günlerce Enkidu'nun başından ayrılmıyor.
Günler geçiyor ve bir sabah Enkidu'nun yüzüne bakıyor ve en sonunda öldüğünü anlıyor.
Bu destanın kırılma noktası arkadaşlar.
Çünkü bundan sonra o yenilmez egoist kral Gılgamış'ın çilesi başlıyor.
İlk defa şu soruyu soruyor kendine.
Eyvah diyor ya ben de mi böyle olacağım?
Ve uzun bir yastan sonra bu sefer Gılgamış'ın asıl korkusu başlıyor arkadaşlar.
İlk defa acıyla ölümle Ve sonunda da ölüm korkusuyla karşılaşıyor.
Gılgamış'ın yerinde olsak ne hissederdik ya?
Çünkü bu soru çok basit görünüyor ama dünyanın en derin sorusu.
Ben de mi böyle olacağım?
Bir tokat gibi çarpıyor bu soru Gılgamış'ın yüzüne.
Dünyanın en güçlü adamı, yarı tanrı, yenilmez savaşçı.
Şu an böyle titreyerek duruyor ya.
Çünkü cevabı biliyor artık.
Evet, o da ölecek.
Ve bu korku onu mahvediyor arkadaşlar.
Şimdiye kadar her şeyi yendi, Humbaba'yı yendi, Gökboğaz'ını yendi ama bunu yenemeyecek yani.
Buna karşı hiçbir gücü yok.
Gılgamış o günden sonra farklı birisi arkadaşlar.
Sokakta gören onu tanıyamıyor.
Saçı başı dağılmış, kıyafetleri yırtık, üstünde hayvan postları.
O görkemli kral nerede ya?
Karşımızda sadece korkan bir insan var.
Hani bizim zaferlerimiz ve bizim korkularımız gibi hayatta değil mi arkadaşlar?
Ne kadar güçlü görünsek de o korkuları aslında hepimiz içimizde taşıyoruz.
Tıpkı Gılgamış gibi.
Gılgamış o korku dolu insan yollara düşüyor.
Kral demiyorum artık. İnsan demek istiyorum ona.
Çünkü bundan sonra Gılgamış'ın korkularıyla yüzleşen bir insana dönüşeceğini göreceğiz.
Çünkü o andan sonra sadece tek bir şey istiyor.
O da yaşamak. Ve aklına bir isim geliyor.
Utna Piştim. Tufandan kurtulan, ölümsüzlüğün sırrını bilen tek insan.
Nuh'un hikayesi vardı ya işte o.
Gılgamış bu kişiye ulaşmak için nasıl tehlikeler atlatıyor?
Ölüler denizine mi geçmiyor?
Işığa ulaşmak için dağın kapısında akrep adamlarla mı karşılaşmıyor?
Gılgamış yürüyor, yürüyor, günler geçiyor, haftalar geçiyor ve bir gün önünde inanılmaz bir dağ beliriyor.
Maşu Dağı. Burası bu arada gerçekten bir film sahnesi gibi.
Böyle çift zirveli devasa bir dağ düşünün.
Dorukları göğün tavanına ulaşıyor.
Temelleri yerin derinliklerinde cehennemle birleşiyor.
Yukarısı gökyüzü, aşağısı ölüm.
Ve bu dağ güneşin her sabah doğduğu, her akşam battığı yer.
Yani tam ortası.
Yaşamla ölümün arasındaki kapı.
Böyle bir yerde duruyorsunuz ne hissedersiniz?
Ya ben Gılgamış'ın yerinde olsam...
Dayanabilir miydim bilmiyorum arkadaşlar.
Ondan sonrasını gider miydik yani?
Ve kapıda bu arada bekçiler var.
Daha da fenası bu bekçiler akrep adamlar.
Görevleri bu geçidi korumak, belden yukarısı böyle insan, aşağısı akrep.
Görünüşleri de o kadar korkunç ki yani bakışları bile ölümcül.
Gılgamış bunları görünce zaten korkudan ve dehşetten böyle yüzü kararıyor yani.
Dizleri titriyor. E dikkat ederseniz artık Gılgamış çoğu yerde korku dolu.
Yani egosundan ve narsizminden eser yok.
Hani o kahraman Gılgamış nerede?
Neyse sonra bir şekilde kendini toparlıyor akrep adamların yanına yaklaşıyor.
Akrep adamlar da onu görünce şaşırıyorlar.
Hatta aralarında fısıldaşıyorlar.
Ya bu gelen de kim? Tanrı gibi ama kaderi de böyle insan gibi.
Bu kapıya ait değil diyorlar.
Ve soruyorlar niye geldin buraya?
Ne arıyorsun? Gılgamış da diyor ki utuna piştimi arıyorum.
Ölümsüzlüğe bir tek o erdi.
Ona ölüm ve yaşam üzerine soracaklarım var.
Akrep adam da diyor ki bak bu yolu daha önce yürüyen bir ölümlü olmadı.
İçerisi zifiri karanlık.
Gerçekten girmek istiyor musun diyor.
O kadar tehlikeli bir yol düşünün.
Gılgamış da evet diyor.
Canına susamış ya.
Ve kapı açılıyor.
İçeri giriyor arkadaşlar.
Şimdi şöyle düşünün. İçerisi var ya.
Zifiri karanlık.
Hiçbir şey göremiyor.
Sadece karanlık ve kendi nefesi var.
Şimdi bu karanlık aslında ne?
Bu karanlık aslında bilinç dışının temsili arkadaşlar.
Gılgamış bilinç dışının en derin yerine iniyor.
O kibir, o güç, o ben yenilmezim hikayesi burada çalışmıyor arkadaşlar.
İşe yaramıyor. Burada sadece kendinsin ve çırılçıplaksın yani.
Ve Gılgamış yürümeye başlıyor.
Tökezleye tökezleye, çarpa çarpa yürüyor.
Ta ki uzaktaki küçük bir ışık görene kadar.
Ve sonunda çıkıyor.
Karşısında tanrıların bahçesi var.
Artık bilinç dışından çıktığını düşünelim.
Ağaçlar yemyeşil, her şey mücevher gibi parlıyor.
Ama Gılgamış'ın içinde artık tek bir şey var.
Biliyorsunuz o da ölümsüzlüğü bulmak.
Gılgamış yola devam ediyor ve biraz yürüdükten sonra...
önünde böyle inanılmaz bir manzara beliriyor.
Denizin kıyısında birisi var.
Bir kadın elinde içki, kendi halinde böyle oturuyor.
İsmi Siduri arkadaşlar.
Siduri bu arada tanrıça değil.
Sıradan biri yani. İçkici başı, meyhaneci.
Denizin kıyısında tek başına yaşıyor.
Tanrılar ona bir şarap fıçısı vermiş.
Bir de altın bir testi.
Orada kendi halinde takılıyor yani.
Ne âlâ değil mi? Şimdi sahneyi bir hayal edelim tamam mı?
Siduri elinde içki, Gılgamış'a böyle uzaktan bakıyor.
Garibim Gılgamış da uzun zamandır yollarda ya saçı başı dağılmış, kıyafetleri yırtılmış, üstü başı hayvan postlarıyla kaplı.
Yani perişan halde geliyor oraya.
Siduri ona uzaktan bakıyor, kendi kendine diyor ki ya bu herif de kim ya?
Böyle yaban gibi dolaşan biri nereye gidiyor olabilir?
Ya Gılgamış'ın yaklaştığını fark edince korkuyor arkadaşlar.
Ve kapıyı kapatıp içeri giriyor.
Onu vahşi sanıyor ya düşünsenize.
Kral Gılgamış'ın geldiği hali.
Gılgamış tabii kapının önünde kalıyor sinirleniyor.
Ya ne gördün de kapattın kapıyı diye bağırıyor.
Hatta yüzüme kapatırsan kırarım bak parçalarım sürgüyü sökerim diyor.
Sonra da övünmeye başlıyor.
Diyor ki bak bana Gılgamış derler.
Gök boğazını öldürenim, ormanın bekçisini öldürenim.
Humbabayı ben öldürdüm, aslanları öldürdüm, dağ geçitlerinden geçtim.
Sonra Siduri kapıyı açıyor ve şunu soruyor.
Madem bu kadar güçlüsün, neden yüzün bu kadar çökmüş, neden bu kadar yorgunsun?
Gılgamış da durumu anlatıyor.
Sonra Siduri ona bakıyor ve diyor ki bu sözü kendimize düşünelim arkadaşlar.
Nereye koşuyorsun böyle Gılgamış?
Aradığın yaşam eline geçmeyecek.
Karnın doysun yeter.
Gece gündüz eğlen.
Güzel giysiler giy.
Elinden tutan çocuğuna bak.
İşte insanoğlunun...
Yapacağı şey budur.
Tanıdık gelmiyor mu?
Bazen böyle kendimizi çok telaşlı bir şeyi bulmaya çalışırken birisi bize der ya dur sakin ol yavaşla elindekine bak.
Değil mi? Ne kadar tanıdık.
Ama gılgamış dinlemiyor arkadaşlar.
Diyor ki utuna piş deme nasıl gidilir?
Aklında tek bir soru var ya.
Başka da hiçbir şey görmüyor yani.
Sidürü de tarif ediyor ama diyor ki...
Eski zamanlardan beri o ölüm denizini kimse geçemedi.
Yol çok çetin. Orada ölüm suları var ya.
Ama Utnapiştim'in bir kürekçisi var.
Onu bul onunla geç diyor.
Kılgamış'ta daha fazla beklemeden yola çıkıyor.
Utnapiştim'in kürekçisiyle ölüm denizini açılıyorlar.
Suyuna dokunan ölüyor.
Yani kürek bile süremiyorsun normal bir şekilde.
Yüzlerce uzun sırık yapıyorlar.
Her sırığı bir kez kullanıp atıyorlar.
Elleri suya değmesin diye.
Ve karşıya geçiyorlar.
Sonunda Utnapiştim'in ülkesine varıyorlar.
Burası Dilmun arkadaşlar.
Gılgamış Utnapiştim'i görüyor böyle ilk defa.
Yaşlı, sakin, huzurlu.
Gılgamış'a şöyle bakıyor ve diyor ki seni saran bu umutsuzluk nedir Gılgamış?
Tanrılar sana öz anan, öz baban gibi baktılar.
Ya ne geçti eline kendini böyle hırpalamaktan başka?
Bunu bize söylüyorum arkadaşlar.
Hayatta... Ne geçti bazen kendimizi hırpalamaktan başka elimize?
Gılgamış da tabii her şeyi anlatıyor ve soruyor.
Sen nasıl ölümsüz oldun bana onu söyle diyor.
Gerisini boş ver.
Utuna piştim anlatıyor.
Tufandan sağ çıkışında Nuh'un hikayesi var ya işte o.
Ve hikayesini bitiriyor.
Gılgamış'a dönüyor diyor ki ben bunları yaşadım ya.
Tufandan sağ çıktım tanrılar beni kutsadı.
Ama sen Gılgamış yani tanrılar senin için neden birleşsin?
Neden ölümsüzlüğü sana versin yani?
Gılgamış'ın cevabı yok susuyor.
Yani işin özü Utnapiştim Gılgamış'a diyor ki arkadaşım senin aradığın şey yok.
Gılgamış tabii çok üzülüyor.
Eli boş tam ayrılacakken Utnapiştim'in karısı kocasına diyor ki ya ona bir şey verseydin bari uzun yoldan geldi.
Utnapiştim düşünüyor ve diyor ki tamam diyor sana bir sır vereceğim.
Denizin dibinde dikenli bir ot var.
Bunu bulursan ölümsüzlük otunu elde edersin.
Gılgamış tabii heyecanlanıyor.
Ayaklarına taş bağlıyor.
Denizin dibine iniyor.
Karanlık, soğuk ama bir şekilde buluyor o bitkiyi.
Koparıyor ve yukarı çıkıyor.
Sonra yola koyuluyor.
Bir yerde duruyor arkadaşlar.
Dinleniyor. Tam o anda bir yılan çıkıyor.
Bitkinin kokusunu almış.
Sessizce yaklaşıyor.
Ve bitkiyi alıp gidiyor arkadaşlar ya.
Gılgamış gözlerini açıyor, bakıyor, bitki yok.
Yılan uzaklaşırken bu arada derisini de değiştiriyor, yenileniyor.
Yani ölümsüzlük doğaya gidiyor.
Şimdi Gılgamış'ın yerinde olduğunuzu düşünsenize arkadaşlar.
Aylarca yürüdünüz, ölüm denizini geçtiniz, utuna piştiğimi buldunuz, denizin dibine indiniz ve elinizdeki tek şey yağ.
Bir yılan tarafından alındı, ne hissederdiniz?
İşte Gılgamış da tam o hissin içinde o anda.
Ben net hissediyorum ne hissettiğini.
Yani yılanı boğardım herhalde ben.
Peki yılan neden aldı bu bitkiyi?
Tesadüf değil yani bu.
Yılan bilgeliğin, yenilenmenin sembolü.
Deri değiştirmek eski olanı bırakıp yenilenmek demek.
Yani ölümsüzlük insana ait değil.
Doğaya gidiyor. Çünkü doğa sürekli değişiyor, dönüşüyor, yenileniyor.
Ama biz insanız.
Ve biz ölümlüyüz arkadaşlar.
Gılgamış öylece kalıyor.
Eli boş, yorgun, yalnız.
Bunca yol bunun için miydi ya diyor.
Bunca çaba bunun için mi?
Gılgamış eli boş, uruğa dönüyor arkadaşlar.
Eli boş dönüyor ama aslında boş dönmüyor.
Çünkü giderken başka bir adamdı hatırlarsanız.
Kibirli, gözü kara, ölümden habersiz.
Dönerken ise insan oldu.
Gerçek anlamda insan oldu.
Uruğ'un o yenilmez yarı tanrı kralı bile en sonunda gerçekle yüzleşmek zorunda kalıyor.
Kaçış yok. Ne kadar güçlü olursan ol.
Bu gerçeği değiştiremiyorsun yani.
Ama Gılgamış'ın asıl dönüşümü burada başlıyor işte.
Çünkü sonunda şunu kabul ediyor.
Ölümsüz olamayacağım ama anlamsız da yaşamak zorunda değilim.
Belki bu yüzden arkadaşlar bu destan hala anlatılıyor.
Çünkü bize bir ders vermiyor, bize bir ayna tutuyor.
Diyor ki bak diyor sen de gılgamış gibisin.
İz bırakmak istiyorsun, unutulmamak istiyorsun ama ölüm herkesi eşitliyor.
Ve belki de insanı insan yapan şey tam olarak bu bilgi.
Öleceğini bilerek sevmek, öleceğini bilerek yaşamak ve tam da bu yüzden her an değerli arkadaşlar.
Bitirirken Melih Cevdet Anday'ın Ölümsüzlük Ardında Gılgamış kitabında bir kısmı okumak istiyorum.
Yürüyen yıldız gibi insan, gökyüzü bitmez ki.
Ölümsüzlüğü aramışım, laf.
Nasıl yaşardım?
Aramasam. O ölümsüz denen yaşıyor mu sanki?
Ardışık günleri zaman sanmışım.
Gök gürültüsü şimşekten sonra gelmez ki.
Şimdi size birkaç soru bırakmak istiyorum.
İsterseniz not alabilirsiniz ya da böyle sadece düşünebilirsiniz bu soruların üzerine.
Eğer Enkidu ölmeseydi yani gılgamış ölümü tanımasaydı sizce kim olurdu?
Ölümü bilmeyen ama çok güçlü birisi sizce kime dönüşür bu hayatta?
Ve sizin Enkidunuz kim?
Yani seni dönüştüren o kayıp, o kırılma anı ne?
Cevaplarınızı gerçekten merak ediyorum arkadaşlar.
Bu bölümde söyleyeceklerim bu kadar.
Haftaya tekrar yeni bir hilekar hikayesinde buluşmak üzere.
Kendinize çok ama çok iyi bakın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
