
Bugün çoğumuz istifa edip özgür bir yaşamın hayalini kuruyoruz.
Ama yine de bulunduğumuz yeri bırakıp gidemiyoruz.
Beyaz yakalı olmak gerçekten bir kariyer mi, yoksa modern bir hapishane mi?
Ve bu hapishaneden çıkmak için duvarları yıkmak mı gerekiyor,
yoksa o duvarların aslında zihnimizde olduğunu fark etmek mi?
Bu bölüm, istifa etmek isteyip edemeyenlere…
mutsuz olduğu hâlde aynı düzenin içinde kalanlara.
Neden gitmek isteyip kalıyoruz?
Asıl korkumuz istifa etmek mi, yoksa belirsizlik mi?
iletişim: hilekarinhikayesi@gmail.com
Transkript
Herkese merhaba, Hilekar'ın hikayesine hoş geldiniz.
Ben Beril. Bugün ne konuşalım dedim biliyor musunuz?
Bugün istifa etmek isteyen ama konforundan da vazgeçmeyen, sistemden şikayet edip edip yine de o sistemin içinde kalmaya devam eden biz beyaz yakalıları konuşalım dedim.
Nereden geldi bu konu aklıma?
Geçen gün arkadaşlarımla otururken bir şey fark ettim işte.
Hepimizin inanılmaz yoğun iş tempoları var.
Mesela en yakın arkadaşlarımdan biriyle buluştuk.
Dışarıda oturuyoruz ama o bir yandan da mailine cevap vermeye çalışıyor.
Sonra bir anda döndü bana dedi ki benim burada ne işim var ya?
Ne yapıyorum? Her şey çok anlamsız geliyor.
Ve gözleri doldu arkadaşlar.
Dedi ki yani toplantılara katılmaktan, her gün o plazada masamda işlerimi hızlı hızlı yetiştirmeye çalışmaktan, mutluluğumun sadece hafta sonlarına bağlı olmasından, sonra tekrar pazartesi
gelecek diye üzülmekten yoruldum.
Amaç ne yani? Benim amacım ne?
Artık bilmiyorum dedi.
İçim acıdı ya. Gerçekten üzüldüm yani onun yaşadığı çaresizliğe.
Ben de tabii dışarıdan çok akıl veriyormuşum gibi.
Bırak o zaman dedim. Ama sonra fark ettim ki ben de aynı durumdayım.
Yani dışarıdan bakınca böyle her şey yolunda gibi görünüyor değil mi?
İşte işe ilk başladığım yılları düşündüm mesela.
Cam ofisler, kariyer planları, kurumsal hayat, düzenli maaş, güvenli bir yol.
Ama içeride biraz zaman geçirince o başlangıçtaki hevesli halimden eser kalmadığını fark ettim.
Sabrım azalmış, enerjim düşmüş ama ben hala güçlü görünmeye çalışıyorum.
Bir yandan da kendimi susturuyorum.
Biri dur ya bak şimdi sırası mı?
Onca sene okudun, meslek edindin, önünde uzun bir kariyer var.
Biraz daha dayan bak terfi gelince rahatlarsın.
Biraz daha zaman ver her şey düzelecek.
Ama düzelmiyor arkadaşlar.
Yani o huzuru, o rahatlamayı bir türlü hissedemiyorsun.
Sonra arkadaşıma madem mutlu değilsin istifa et derken fark ettim ki o öyle kolay olmuyor.
Ve ben de kendimi onunla aynı döngünün içinde buldum.
Çıkamıyorum ya. Bir labirentin içinde dönüp duruyorum.
Şikayetlerim bitmiyor ya.
Ve ne zaman bir grup arkadaş bir araya gelsek konu bir şekilde oraya geliyor.
İstifa edeceğiz. Ondan sonra hayat başlayacak.
Özgür olacağız. Her şey çok güzel olacak.
Sonra ne oldu biliyor musunuz?
Biz bunları konuşurken başka bir arkadaşımız gerçekten istifa etti.
Biz şok. Ya nasıl yaptı?
Nasıl oldu da İstanbul'dan taşındı?
Bütün düzenini değiştirdi.
Kendine bambaşka bir hayat kurdu.
O an kendi kendime şunu söyledim.
İsteyen bir şekilde yapıyor galiba ya.
Biz neden yapamıyoruz?
Ama tabii onun da nerelerden geçtiğini bilmiyoruz arkadaşlar.
O karara gelene kadar...
Nasıl planlar yaptı, kendini nasıl hazırladı, neyi ne kadar düşündü bilmiyoruz.
Biz sadece şunu görüyoruz.
İşte bir işte çalışıyordu.
Sonra bir anda hayatını başka bir yöne çevirdi.
Ama biz ne yapıyoruz günlük hayatımızda?
Of ya çok sıkıldım, sabah kalkmak da istemiyorum, işe de gitmek istemiyorum, kimsenin yüzünü görmek istemiyorum, bıktım rol yapmaktan.
Sonra ne oluyor? Hadi istifa edelim o zaman diye konuşup sohbet biter bitmez kredi kartıyla gidip hiç ihtiyacımız olmayan bir şey alıyoruz.
Sonra da diyoruz ki zam alınca düzelecek, terfi gelince geçecek.
Biraz daha dayan acaba arkadaşlar kendimizi mi kandırıyoruz?
Yani gerçekten soruyorum.
Beyaz yakalılık denen şey bir kariyer mi yoksa modern bir hapishane mi?
Ve bu hapishaneden çıkmak için gerçekten duvarlarımı yıkmak gerekiyor.
Yoksa önce o duvarların biraz da kafamızın içinde olduğunu fark etmemiz mi gerekiyor?
Bugün biraz bunu konuşalım istiyorum.
Şimdi yıllar önce Stanford Hapishane Deneyi diye bir film izlemiştim arkadaşlar.
Filmde bir grup öğrenci gönüllü oluyor.
İşte rastgele ikiye ayrılıyorlar.
Kimisi gardiyan, kimisi mahkum.
Sonra bunlar bir binanın içine yerleştiriliyorlar.
Başta herkes tabii bunun bir rol olduğunun farkında.
Gülüyorlar, eğleniyorlar.
Tamam işte ya oyun oynuyoruz havası var.
Ama birkaç gün geçiyor.
Bakın gardiyan olanlar sertleşmeye başlıyor.
Ses tonları değişiyor.
Kuralları böyle abartıyorlar.
Gücü hissettikçe daha fazla güç kullanıyorlar.
Mahkum olanlar da içine kapanıyor.
Yazık boyun eğiyorlar.
Gerçekten böyle ezilmeye başlıyorlar.
Ve en garip tarafını biliyor musunuz?
Kimse onlara böyle davranmalarını söylemiyor.
Rol yavaş yavaş kimliğe dönüşüyor.
Ben bunu izlerken tabii bu kadar da olmaz sonuçta bu bir film yani dedim ve sonra araştırdım.
Bunun gerçekten 1971'de Flip Zimbardo tarafından yapılmış gerçek bir deney olduğunu öğrendim.
Hatta deney bu arada 2 hafta sürecek diye planlanıyor ama 6.
günde durduruluyor.
Çünkü insanlar gerçekten rollerine dönüşüyor arkadaşlar.
Şimdi kendimize dönersek biz de gerçek hayatta bir rolü fazla ciddiye almıyor muyuz sizce?
Mesela... Bize beyaz yakalısın deniyor ya da öğretmensin, doktorsun, mühendissin, yöneticisin her neyse.
Başta sadece bir iş tanımı gibi değil mi?
Sonra zaman içinde bakın fark etmeden o iş tanımı kimliğe dönüşüyor.
Ve biz artık sadece o işi yapan biri olmuyoruz.
O iş bizi hayatta konumlandıran bir şeye dönüşüyor.
Kendimizi onunla anlatmaya başlıyoruz.
İşte ben yöneticiyim, ben mühendisim, ben beyaz yakalıyım.
Bir noktada şu soru korkutucu hale geliyor.
O kimlik olmadan ben kimim?
Bence bizi asıl zorlayan yerlerden biri burası.
Mesela psikanalist Eric Fromm bir yerde şunu söylüyor.
İnsan özgür olmak ister ama özgürlüğün getirdiği belirsizlikle yüzleşmek zor geldiğinde yeniden güvenli bir yapıya sığınır.
Beyaz yakalık biraz da böyle değil mi sizce?
Şikayet ediyoruz, bunalıyoruz, sıkılıyoruz.
Ama konu gerçekten değişime gelince bir anda susuyoruz ya.
Hadi yapalım diyoruz ama sonra sanki hiç konuşmamışız gibi hayatımıza devam ediyoruz.
Çünkü ne kadar sıkışmış olsak da o maaş, o düzen, o kimlik, o bilindik hayat bize daha güvenli geliyor.
Tabii burada şimdi hayat pahalılığı diye bir gerçek var.
Yani geçim derdi var. Herkes istediği an kapıyı çarpıp çıkamıyor.
Bunu biliyorum ama mesele sadece para da değil sanki.
Bazen bizi tutan şey şu oluyor mesela, diyor ki gitme, bak orası güvenli değil, düzenli maaşın var, boşluğa düşersin, yapma, ne yapacağını bilemezsin.
Ve böyle böyle şikayet ettiğimiz hayatın içinde kalmaya devam ediyoruz.
Bazen diyorum ki bizim meselemiz sadece çalışmak değil, biraz da uyanmak istememek.
Hani Matrix'te Neo'nun uyanma sahnesi vardı ya, hani kapsülden çıkıyor, sırtındaki hortumları görüyor.
Bambaşka bir gerçeklikle karşılaşıyor değil mi?
Çok etkileyici bir sahne o.
Çünkü orada sadece özgürleşmiyor.
Aynı zamanda daha önce yaşadığı şeyin bir yanılsama olduğunu fark ediyor.
Mesela bununla ilgili Platon'un mağara benzetmesi de biraz bunu anlatıyor bence.
O örnekte de arkadaşlar insanlar mağarada zincirli oturuyorlar.
Arkalarında ateş var.
Önlerinde duvara düşen gölgelerini görüyorlar ve o gölgeleri gerçek sanıyorlar.
Sonra birisi tesadüfen zincirlerini bozup dışarı çıkıyor.
İlk başta işte ışık canını yakıyor, gözlerini kamaştırıyor ama sonra gerçekliği görüyor ve geri dönüp diğerlerine durumu anlatıyor.
Arkadaşlar diyor gördüğümüz şey gerçek değil ama kimse ona inanmıyor.
Hatta onu deli sanıyorlar.
Ya bu çok acayip ama çok da tanıdık değil mi?
Çünkü insanlar çoğu zaman bildikleri karanlığı, bilmedikleri aydınlığa tercih ediyor.
Beyaz yaka krizinde de biraz bu var bence.
Bildiğin sıkıntı bilmediğin özgürlükten daha güvenli geliyor.
Bir de şu var arkadaşlar istifa etmek uzaktan çok romantik görünüyor.
Böyle her şeyi bırakıyorsun kapıyı çarpıyorsun çıkıyorsun böyle bir oh çekiyorsun özgürüm be.
Ama bazen bu da bir kaçış fantezisine dönüşüyor.
Yani tükenmiş zihin asıl meseleyi görmek yerine ortam değişirse her şey çözülecek sanıyor.
Buna bu arada escape fantasy deniyor.
Yani buralardan gidersem rahatlarım.
Bu işi bırakırsam düzelirim.
Bu şehirden taşınırsam her şey düzelecek.
Olabilir mi? Olabilir tabii ama.
Yani her zaman değil.
Çünkü bazen sorun sadece ortamda değil, bizim o ortamın içinde kurduğumuz kimlikte, alışkanlıklarda, korkularda oluyor.
Bununla ilgili Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi Kurotlar Üstüne bence mükemmel bir örnek.
Oradaki Samet karakterini hatırlıyorsanız o da sürekli bulunduğu ortamdan şikayet ediyordu ve hatta hep şey diyordu.
Ya bir buralardan gidemedik yani.
Bütün sorununu, bütün o iç sıkıntısını bulunduğu ortama yüklüyordu eğer izlediyseniz.
Bir de tabii şu kısmı pek konuşmuyoruz aslında.
Tamam istifa ettik, ilk gün çok güzel değil mi?
İşte geç kalktık, güzel bir kahvaltı yaptık, belki spora gittik, böyle bir rahatladık.
Sonra arkadaşlar bir süre sonra günün formu bozulmaya başlıyor.
Alarm yok, toplantı yok, mail yok.
Kimsenin bizden bir şey beklediği net bir yapı yok bakın.
Ve bu noktada kendimize şunu sorarken bulabiliriz.
Ben şimdi neyim?
Çünkü fark etmeden işimizi kimliğimizi yapmıştık ya ben mühendisim, ben yöneticiyim, ben beyaz yakalıyım.
Bunlar gidince geriye sadece sen kalıyorsun ve o alan bazen çok ürkütücü olabiliyor.
O yüzden çoğumuz işi sevdiğimiz için değil o boşluktan korktuğumuz için de kalıyoruz.
Çünkü düzen kötü ama tanıdık.
Boşluk ise özgür ama belirsiz.
Ve insan zihni belirsizliği sevmiyor arkadaşlar.
İstifa etmek bazen çözüm gibi görünse de aslında çok büyük bir yüzleşme başlatıyor.
Burada çarpıcı bir araştırma var bu arada bununla alakalı.
Sosyolog Helen Uba diye bir isim var.
Kendisi önce yıllarca rahibi olarak yaşıyor.
Sonra bu kimliği bırakıyor ve fark ediyor ki en zor kısım kapıyı çekip çıkmak değil, asıl zor olan bıraktıktan sonrası.
Çünkü artık eski kimliğe ait değilsin ama yeni kimlikte henüz oluşmamış.
Arada kalmışsın. Sonra bunu araştırmaya karar veriyor.
Benzer geçişler yaşamış 185 kişiyle konuşuyor arkadaşlar.
İşte boşananlarla, hapisten çıkanlarla, alkolü bırakanlarla, yıllarca belli bir rolle yaşamış ama o rolden sonradan çıkan insanlarla ve hepsinde ortak bir şey
görüyor. İşte karar vermeden önce herkes de mesela bir huzursuzluk hali başladığını tespit ediyor.
İşte şu cümleler mesela.
İşte ben burada eskisi gibi hissetmiyorum.
Bu artık bana uymuyor.
Sanki başka biri gibi yaşıyorum.
Sonra içimizde iki tane ses beliriyor.
Bir tanesi diyor ki devam et, güvendesin.
Diğeri de diyor ki ama bu sen değilsin.
Ve en zor yer şu oluyor arkadaşlar.
Rolümüzü bırakmak istemek bizde suçluluk yaratıyor.
Yani diyoruz ki ben nankör müyüm ya?
Bunca yılın emeği ne olacak?
İnsanlar ne der?
Ya yanlış yapıyorsam?
Karar verdiğimizde de hani o uzun sürecek rahatlama hissi var ya, o his işte kısa sürüyor, asıl zorluk sonra başlıyor.
Eski kimlik bitmiş, yenisi daha oluşmamış.
Üban bulduğu en önemli şey şu arkadaşlar, en büyük zorluk para değil, kimlik boşluğu.
Yani o soru ben artık kimim?
Çünkü arkadaşlar yıllarca kendimizi o yapının içinde oraya ait hissettik.
Yani oranın kurallarıyla yaşadık değil mi?
Burada mesela Irving Goffman'ın toplam kurum dediği bir kavram var.
İşte cezaevleri, akıl hastaneleri, kışlalar, manastırlar gibi yerlerden bahsediyor.
Bu yerlerde hayatın bütün düzeni dışarıdan belirleniyor.
Ne zaman kalkacağımız, ne zaman yiyeceğimiz.
Ne yapacağımız, günü nasıl geçireceğimiz, hatta nasıl davranacağımız.
Uzun süre böyle yerlerde kalan insanlar dışarı çıktığında zorlanabiliyor arkadaşlar.
Neden? Çünkü karar verme kası zayıflıyor.
Yani kendi isteğini sormamış oluyorsun uzun süre.
Seçim yapma becerin köreliyor.
Ve bazen kapı açık olsa bile yürümek kolay olmuyor.
Bu kısmı beyaz zeka hayatına benzetiyorum aslında.
Çünkü uzun süre. Şu düzende yaşadığımızda alarm çalıyor, işe gidiyoruz, toplantıya giriyoruz, mail cevaplıyoruz, hafta sonunu bekliyoruz, maaşımızı bekliyoruz, bir şeyler satın
alıyoruz ve yine başa dönüyoruz.
Bir yerden sonra gerçekten ne istediğimizi sormayı bile unutabiliyoruz.
Ve özgürlük kas gibi bir şey kullanılmazsa zayıflıyor arkadaşlar.
O yüzden belki de yarın istifa etmeyi değil de önce kendimize şunu sorarak başlayabiliriz.
Ben gerçekten ne istiyorum?
Özgürce, o özgür hayatın içinde nasıl biri olarak var olabilirim?
Bunu nasıl hatırlayabiliriz sizce?
Bazen çok küçük bir yerden başlayabiliriz.
Mesela çocukken neyi severdik?
Hangi şeyi yaparken zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık?
Neyi isteyebiliriz?
Neyi sırf başkaları onaylıyor diye yapıyoruz şu anda?
Çünkü insan ne istediğini bilmiyorsa özgür olduğunda da ne yapacağını bilemiyor.
Ve burada kendimizi başkalarıyla kıyaslamamak da önemli.
Ya bak o yaptı ben yapamadım.
Bak o taşındı ben hala buradayım.
Hayır ya sen de kendi şartlarında bugüne kadar elinden geleni yaptın, çalıştın, okudun, çabaladın ve bir hayat kurdun.
Şimdi belki tam da şu anda yeni bir şey görüyoruz.
Yani bu da kıymetli.
Ben mesela bu konuyu düşünürken kendimi böyle bir çıkmazda bulmuşken.
Şunu söyledim kendime ya madem hemen çıkamıyorum o zaman ne yapabilirim dedim.
Bakış açımı değiştirmem gerektiğini fark ettim arkadaşlar.
Hani bizde hep şöyle bir iç ses var ya of ya yarın yine işe gideceğim bıktım bu işten.
Hep başkası için mi çalışacağım benim hayatım bu mu?
Peki mesela bunu şöyle değiştirsek.
Şu anda finansal özgürlüğüme giden yolda bana hizmet eden bir işte çalışıyorum.
Bakın buna gülmüş olabilirsin ya.
Tabii tabii ya. Ben yarın işe gideceğim sen konuş Beril.
Ama bakın bu algıyı ne kadar değiştiren bir şey.
Yani ben kurban değilim, edilgen değilim.
Benim hedeflerim var.
Ama şu anda geçimimi bir süreliğine bu işten sağlıyorum.
Bu bütün hayatımın böyle geçeceği anlamına gelmiyor.
Sadece bulunduğum aşama bu.
Bunu insan kendine her sabah hatırlatırsa Bence yataktan biraz daha farklı kalkar.
Çünkü o zaman iş bizi tüketen tek gerçeklik olmaktan çıkıyor.
Bir araca dönüşüyor. Ana kimliğimiz değil.
Bir araç. Değil mi?
Böyle düşünmek bence daha farklı hissettiriyor.
Burada da tabii zihinsel başka bir engele çarpıyoruz.
Diyoruz ki ya bu yaştan sonra ne yapacağım ki ya?
Artık çok geç. Benim için geçti.
Sen kendini kurtar.
Ben ölüyorum sen git filmlerde de var ya beni bırak sen git.
Hayır arkadaşlar gitmiyoruz kimse kimseyi bırakmıyor.
Gerçekten hayır bakın.
Sizin için bazı örnekler araştırdım bunlar gerçek.
Mesela Vera Van moda markasını kurduğunda 40 yaşındaydı.
Grandma Moses resim yapmaya ciddi anlamda 70'lerinden sonra başladı.
78 yaşında keşfedilmiş ya bu nasıl bir yaşam arzusu.
Robin Chase otomotiv sektöründen gelmiyordu.
42 yaşında zip karı kurdu.
Yani mesele takvim değil.
Mesele bazen o fikre ne zaman gerçekten kulak verdiğimiz.
Bir de şu tüketim meselesine gelmek istiyorum.
Çünkü modern hayat bize sürekli şunu söylüyor.
Daha çok satın al, daha çok harca ve daha çok çalış.
Yani biz mesela daha çok satın almaya tamamız.
Daha çok harcamaya da tamamız.
Ama daha çok çalışmaya tamam mıyız sizce?
Çünkü... Tüket, borçlan, daha çok çalış.
Sonra daha çok tüket.
Bu döngüyü kırmak bazen çok küçük bir yerden başlıyor, hiç tahmin edemezsiniz.
Şunu diyerek mesela, 3 kazak bana yeter.
Yeter ya, küçük gibi duruyor ama çok büyük bir cümle bu.
Çünkü 4. kazak için katlanacağımız o mutsuz mesaiye, belki de ihtiyacımız kalmayacak, yani parayı sadece tüketmek için değil, bize alan açmak için kazanmaya başladığımızda,
Zihin yapımız da değişecek.
Yani paraya bağımlılık azaldıkça çalışma zorunluluğumuzun yarattığı baskı da biraz azalacak belki arkadaşlar.
Şimdi size gerçek bir hikayeden bahsetmek istiyorum.
Kahramanımız kariyerinin zirvesinde arkadaşlar.
35 yaşında harika görünen bir şirkette çalışırken tükenmişlik sendromu nedeniyle işinden ayrılıyor.
Dışarıdan bakınca tabii çok mantıklı görünen bir karar değil bu.
Çünkü sorumlulukları var, ailesi var, beklediği işte yatırım yaptığı şeyler var, yatırım da yapabilmiş.
Kurulu bir düzeni var yani ama o izin istemek yerine istifa etmeyi seçiyor bir anda.
Sonra dönüp diyor ki meğer kariyerimde verdiğim en doğru kararmış.
Çünkü toplantılarla mailler arasına sıkışmak yerine biraz durmak istemiş.
Yani kendi sesini duymak istemiş.
Ve çok sevdiğim bir cümlesi var.
Diyor ki, herkes maaşından vazgeçemeyebilir, böyle bir lüks olmayabilir.
Ama herkesin biraz çılgınca görünse bile kendi iç sesini dinleme şansı vardır.
Ve arkadaşlar istifa ettiği gün ofisten çıkıyor ve bir anda şunu fark ediyor.
Hani o hayalimizdeki gün var ya, gökyüzü daha mavi, çimenler daha yeşil, yemekler daha lezzetli.
Yani özgürlüğünü kazandıktan sonra ataretin onu...
Ne kadar kilitlediğini fark ediyor ve çok önemli bir şey söylüyor.
Hiçbir sorun yok ile.
Her şey yolunda aynı şey değildir diyor.
Bence beyaz yaka krizinin özeti biraz bu.
Bir şeyin böyle yani fena görünmemesi bize iyi geldiği anlamına gelmiyor arkadaşlar.
Yavaş yavaş bizi tüketiyor olabilir.
Yani o kurbağa örneği var ya yavaş yavaş ısınıyoruz.
Sonra zaten çıkamıyoruz yani.
Ama tabii şu da var. İstifa etti diye hayatı bir anda kusursuz olmuyor.
Bir noktada parası azalıyor, kaygılanıyor, tekrar kurumsal hayata dönmesi gerekebilir diye düşünüyor.
Hatta mülakata giriyor.
Ve o sırada içindeki o sert ses kendini eleştirmeye başlıyor.
O eleştiren ses var ya.
Ya babam haklıydı diyor.
Biraz ara verip dönseydim ya.
Niye tamamen bıraktım?
Evreni dinlemek de nedir ya?
Saçmaladın sen ya derken.
Kaygısı iyice yükselmişken bir e-posta geliyor arkadaşlar.
Eski bir yöneticiden geliyor ve o e-posta onun için yepyeni bir kapı açıyor.
Önce danışmanlık sonra bambaşka bir kariyer yolu.
Yani hayat bazen biz adım atmadan yeni ihtimalleri göstermiyor.
Bu herkes hemen istifa etsin demek değil ama belki şu demek.
Kendini tamamen ataletin kurbanı yapma.
Yani biz önce bir işaret bekliyoruz ya.
Belki önce minik bir adım atacağız ve sonra o işaretleri almaya başlayacağız.
Peki ne yapalım arkadaşlar?
Bu bölümden geriye şu sorular kalsın.
Kendimize şunları soralım dürüstçe.
Ben gerçekten ne yaşıyorum?
Ben burada ne yapıyorum?
Bu hayat bana iyi geliyor mu yoksa sadece alıştığım için mi buradayım?
Bu soru bence çok önemli.
Bu iş benim aracım mı yoksa benim kimliğim mi?
Ben gerçekten ne istiyorum?
Ve sonra küçük küçük şu adımları atabiliriz belki.
Mesela harcamalarımızı gözden geçirebiliriz.
Duygusal harcamalarımızın önüne geçebiliriz.
Neye mecbur olduğumuzu, neye alıştığımızı ayırabiliriz.
Kendimize ait böyle minik küçük alanlar açabiliriz.
Ne sevdiğimizi yeniden hatırlayabiliriz.
Bir B planı oluşturabiliriz arkadaşlar.
Bir gün dediğimiz şeyi biraz daha somutlaştırabiliriz.
Çünkü aksi halde yıllar geçiyor ve insan sadece şikayet eden biri haline gelebiliyor, dönüşebiliyor, o insan olabiliyor.
Bizler tabii çalıştık, yorulduk ve bir noktada kendi iç sesimizi duyamaz olduk.
Ama bence artık arkadaşlar hep birlikte kendimize ait olan o çıkış yolunu arama vakti olabilir.
Hangi yaşta olursanız olun siz sadece o ünvandan, o maaş bordrosundan, o kart vizitten ibaret değilsiniz.
Siz kendinizi tanımaya çalışan bir insansınız ve eğer içinizde bir ses size bir şey söylüyorsa, kendini size duyurmaya çalışıyorsa lütfen onu tamamen susturmayın.
Bugün bu bölüm bittiğinde camı açın dışarı bakın belki gökyüzü bir anda değişmez ama belki siz ona başka bir gözle bakmaya başlarsınız.
Haftaya yeni bir hilekar hikayesinde buluşalım arkadaşlar.
Kendinize çok iyi bakın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
