
Güçlü yönlerimiz bize neden bu kadar sıradan gelir? Peki ya kendimizde görmek istemediğimiz taraflarımız? Bu bölümde ışığımızı, gölgelerimizi ve bazen ikisinin nasıl birbirine dokunduğunu konuşuyoruz.
Instagram: @hayatdeneylerii
Transkript
Herkese merhabalar.
Ben Merve. Hayat Deneyleri'ne hoş geldiniz.
Biliyorsunuz ki sizinle bir seri başlatmıştık ve bugün o seriye devam edeceğiz.
Hadi gelin başlayalım. Bir arkadaşın seni arıyor.
Kafası karışık.
Sana bir şey anlatıyor.
Uzun uzun dolan başlı bir şekilde.
Ve daha o olayı bitirmeden sen ne olduğunu anlıyorsun.
Hatta çözümünü de görüyorsun.
Bence mesele şu diye kafandan geçiriyorsun.
Ve gerçekten de doğru yerden yakalıyorsun meseleyi.
Arkadaşın... Aa evet tam da bu diyor.
İnsanlar belki bunu sende seviyor.
Bir şeyi hızlı kavruyorsun.
Bağlantıları görüp çözüm bulabiliyorsun hızlıca.
Sen ise bunu pek önemli bulmuyorsun.
E yani ortada zaten diyorsun.
Ama aynı özellik başka bir gün farklı bir şekilde çıkıyor.
Biri sana uzun uzun bir şey anlatıyor ve sen içinden e tamam anladım sadede gel artık diyorsun.
Belki söylemiyorsun ama yüzünde beliriyor, sesinde beliriyor.
Ve karşındaki bunu hissediyor.
İşte benim ilgimi çeken yer tam burası.
Ya bu ikisi birbirinden bağımsız değilse?
Yani ne demek istiyorum?
Bu senin ışığın olabilir.
Aynı hız başkasının kendi hızında anlatmasına, kendi hızında düşünmesine tahammülsüzlüğe dönüşebiliyor.
Işık nereden geliyorsa gölge de oradan düşüyor.
Bugün anlatacağım şey ışık ve gölge.
Yani güçlü yönler ve gölgelerimiz.
Bugün iki perdede ilerleyeceğiz.
Birinci perdede ışığa bakıp çaba göstermeden yaptığımız ama fark etmediğimiz güçlü yönlerimize, ikinci perdede ise gölgeye döneceğiz.
Kendimizde görmek istemediğimiz, genelde başkalarında da rahatsız olduğumuz yanlarımıza, yani başkalarında görüp rahatsız olduğumuz yanlarımıza ve sonunda bu ikisinin sandığımız kadar basit
bir denklemle bağlı olmadığını göreceğiz.
Hazırsanız ışıkla başlayalım.
Güçlü yönlerle ilgili tuhaf bir gerçek var.
Genelde onları en son biz fark ederiz.
Başkaları bizden çok daha önce görür.
Bunun bir sebebi var.
Bir şey bize kolay geldiğinde onu yetenek olarak görmeyiz biz.
Sadece normal olarak görürüz.
Çünkü çaba harcamadık, mücadele etmedik, ter dökmedik.
Ve biz genelde değeri çabayla eşitleriz.
Zor olan değerlidir, kolay olan sıradan.
Yanlış bir denklem ama çoğumuzun içinde işleyen bir denklem bu maalesef.
Bunu şöyle düşün. Balığa su nasıl bir şey diye sorsan muhtemelen anlamaz ne sorduğunu.
Çünkü su onun için o kadar temel, o kadar her yerde ki fark edilecek bir şey bile değil.
Bizim güçlü yönlerimiz de böyle.
Onların içinde yüzeriz, o yüzden göremeyiz.
Peki bu neden önemli?
Çünkü çoğumuz hayatımızı, zayıf yönlerimizi düzeltmeye çalışarak geçiriyoruz.
Şurada eksiğim, bunu geliştirmeliyim diye sürekli bir onarım halindeyiz.
Ama güçlü yönlerimize aynı ilgiyi göstermiyoruz.
Çünkü onlar zaten var.
Zaten var ve sorun çıkarmıyorlar, dikkat çekmiyorlar.
Oysa ki güçlü yönlerini bilmek sadece kendini iyi hissetmek için değil, doğru karar almak için değil kritik.
Hangi işi seçeceğin, hangi ilişkilerde rahat olacağın, hangi ortamlarda kendin gibi hissedeceğin hepsi bu bilgiyle şekilleniyor.
Peki bir güçlü yönü nasıl tanırız?
Kafamda kalan tanımlar yerine kendi hayatımdan tanıdık gelebilecek birkaç sahne düşünelim.
Bir arkadaş grubunda buluşma planı yapılacağı zaman kimse fark etmeden işi sen toparlıyor oluyor.
Nerede, ne zaman, kim geliyor hepsi senin elinden geçiyor.
Sen bunu organize etmek olarak bile görmüyorsun.
Sadece birinin yapması gerekiyordu diye düşünüyorsun.
Ya da iki arkadaşın kavga ettiğinde ikisinin de ne demeye çalıştığını ilk sen anlıyor oluyorsun.
Onlar birbirine kızgınken sen ikisinin de haklı olduğu noktayı görebiliyorsun.
Ya da yeni bir ortama girdiğinde bir işe, bir gruba, bir aileye odadaki havayı kimin gergin, kimin rahat olduğunu birkaç dakikada okuyorsun.
Kimse sana söylemeden.
Ya da belki en tanıdık olanı bir konuyu anlatırken insanlar aa sen anlatınca şimdi anladım diyor.
Sana hiç zor gelmeyen bir açıklama başkası için aylardır anlaşılmayan bir şeyi çözebiliyor.
Bunların hiçbiri sana yetenek gibi hissettirmiyor olabilir çünkü zahmetsiz geliyor.
Ama tam da o zahmetsizlik güçlü yönün imzasıdır.
Yani güçlü yönlerimiz genelde gürültülü değil, sessiz.
Kendini göstermek için bağırmaz, sadece orada sakin bir şekilde işler ve bizim işimiz o sessizliğe kulak vermek.
Ama şimdi bir soru sormak istiyorum.
Işığın olduğu her yerde aslında bir de gölge vardır.
Peki bizim gölgemiz nerede?
Işıktan bahsettik.
Kolay gelen, enerji veren, başkalarının fark ettiği yanlarımızdan.
Ama biliyorsun... Hiçbir ışık kaynağı gölge bırakmadan duramaz.
Bir şey ne kadar güçlüyse arkasında bıraktığı gölge de o kadar belirgin olur.
Şimdi biraz daha zor bir yere gidiyoruz.
Kendimizde görmek istemediğimiz hatta bazen varlığını bile inkar ettiğimiz yerlere.
Hazırsan devam edelim.
Gölge dediğimiz şey psikolog Carl Jung'un ortaya attığı bir kavram.
Basitçe şöyle düşünebilirsin.
Büyürken çevremiz, ailemiz, okulumuz bize hangi özelliklerin, kabul edilebilir olduğunu öğretti.
Kabul edilenleri açıkça yaşarız, geliştiririz.
Kabul edilmeyenleri ise bir kenara iteriz.
Ama yok olmazlar. Sadece görünmez olurlar.
İşte bu itilen parça, saklanan parça gölgemiz oluyor.
Peki bu gölge kendini nasıl gösteriyor?
Madem saklı. İşte burada işin en ilginç kısmına geliyoruz.
Projeksiyon. Yani genelde gölgemizi doğrudan göremeyiz ama başkalarında görürüz.
Ya da Öyle sanırız.
Bir insanın belirli bir özelliği bizi orantısız derecede rahatsız ediyorsa çok fazla tepki veriyorsak bu genelde bir işaret.
Çünkü aslında dışarıda gördüğümüz şey kendi içimizde bastırdığımız bir şeyin yansıması olabilir.
Burayı bir daha söylemek istiyorum.
Çünkü aslında dışarıda gördüğümüz şey kendi içimizde bastırdığımız bir şeyin yansıması olabilir.
Bunu bir örnekle açayım.
Belki daha tanıdık gelir.
Bir insan... İlgi çekmeye çalışan insanlardan aşırı rahatsız oluyor diyelim.
Biri sosyal medyada paylaşım yaptığında ya da bir toplulukta biraz fazla konuştuğunda içinde bir tiksinti yükseliyor.
Her şeyi kendine çevirmek zorunda mı diye bir cümle geçiyor içinden.
Sonra bir gün biraz kurcalıyor bu hissi ve fark ediyor ki kendisi yıllardır görünür olmayı, dikkat çekmeyi hatta bir başarısından bahsetmeyi bile ayıp bulmuş.
Küçükken kendini beğenmiş olma konusunda çok uyarılmış.
Ya da gösterişe gerek yok.
Sessiz sedasız iyi ol yeter mesajını almış.
Belki karşısındaki insandan nefret ettiği şey gerçekten ilgi merakı değil.
Kendisinin hiç kendisine izin vermediği görünür olma hali.
Başka bir örnek daha vermek istiyorum.
Bir kişi çok rahat davranan insanlara aşırı sinirleniyor.
Nasıl bu kadar umursamaz olabiliyorlar?
Hiç mi sorumluluk hissetmiyorlar?
Diye düşünebiliyor. Ama belki kendisi hayatı boyunca Hep sorumlu, hep kontrollü, hep hazırlıklı olmak zorunda hissetmiş.
Belki küçükken evde birinin toparlayıcısı olması beklenmiş ona.
Karşındaki insanın o rahatlığı, onda sadece bir öfke değil, biraz da ben neden böyle olamıyorum?
Duygusunu uyandırıyor olabilir.
Rahatsızlığın altında aslında belki de bir özlem var.
Bunu söylerken bu arada dikkatli olmak istiyorum.
Bu seni rahatsız eden her şey aslında sensin demek değil kesinlikle.
Bazen bir şey gerçekten yanlıştır ve tepki vermek...
Tabii ki haklıdır. Ama eğer bir tepki oransız geliyorsa, küçük bir şeye çok büyük bir rahatsızlık ya da bir insana karşı açıklayamadığın bir antipati varsa o zaman durup sormaya değer.
Bu bende de var mı?
Ben bunu kendimde nerede bastırıyorum?
Peki neden bir şeyi gölgeye teriz?
Genelde sebep basit.
Bir yerde, bir zamanda o özellik bize güvensiz ya da kabul edilemez geldi.
Belki eleştirildik, belki dışlandık, belki böyle olma denildi ve belki biz de hayatta kalmak için o parçayı sakladık.
Ama şunu bilmek önemli.
Gölge kötü bir şey değil.
O sadece görülmemiş bir parça ve görünmediği sürece bizi yönetmeye devam eder.
Çünkü bilinçli kontrolümüzün dışında kalır.
Görüldüğü an ise artık bir seçenek haline gelir.
Şimdi ışık ve gölgeyi bir araya getirelim.
Başta bir sahne anlatmıştım hatırlarsınız.
Bir arkadaşım dinlerken...
meseleyi hemen kavrayan ama başka bir gün aynı hızın sabırsızlığa dönüştüğü an.
Şimdi buna tekrar bakalım.
İlk bakışta basit bir denklem kurmak isteyebiliriz.
Güçlü yönün aşırısı gölgeye dönüşür.
Ve bu bazen doğru. Hızlı kavrama aşırıya kaçınca sabırsızlığa dönüşebiliyor gördüğümüz gibi.
Ama ben bunun tek denklem olduğunu düşünmüyorum.
Ve bence bugünün asıl önemli noktası da bu.
Bazen gölgemiz güçlü yönümüzün aşırıya kaçmış hali.
Ama bazen de tam tersi.
Kendimize hiç izin vermediğimiz bir özellik.
Az önceki iki örneği hatırla.
İlgi çekmekten rahatsız olan kişi aslında bir güçlüğünün gölgesini değil, hiç yaşamadığı bir ihtiyacını görüyordu karşısındakinde.
Rahatlığa sinirlenen kişi de öyle.
Yani gölge her zaman ışığın kötü versiyonu değil.
Bazen ışığın altında yıllardır sakladığımız başka bir ihtiyaç atıyor.
O yüzden bu hafta kendine iki farklı soru sormanı öneriyorum.
İkisini de açık tutarak.
Birincisi bana kolay gelen, bana enerji veren şey ne?
Ve bu aşırıya karşılığında nasıl görünür?
İkincisi daha zor olanı, beni orantısız rahatsız eden bir özellik var mı başkasında?
Ve bu benim için ne anlama geliyor?
Yani acaba benim hiç kendime izin vermediğim bir şey olabilir mi?
Bu iki soruyu birlikte sorduğunda aslında kendini parçalara ayırmadan tek bir bütün olarak görmeye başlıyorsun.
Ne ben sadece iyi yönlerimden ibaretim ne de ben sadece kusurlarımdan ibaretim.
İkisi bir arada, aynı kişide, bazen de birinin hiç beklemediğin bir yerinde.
Bu hafta seni rahatsız eden bir anı yakala.
Biri bir şey yaptığında içinde beklenenden fazla bir tepki yükseldiğinde dur ve sor.
Bu bende de var mı?
Ben bunu nerede bastırıyorum?
Ya da hiç kendime izin vermiyorum.
Cevap hemen gelmeyebilir.
Bazı günler... Günler sonra gelebilir.
Bazen hiç gelmez. Ama soğumak bile o gölgeye biraz ışık düşürür.
Kendini tanıma serisinin üçüncü deneyiydi bu.
Işık ve gölge üzerine.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Umarım keyifle dinlemişsinizdir.
Sevgiyle kalın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
