
Bir duyguyu hissetmek başka, onu doğru isimlendirmek başka. Kendini Tanıma serisinin ikinci bölümünde duygularımızı neden yanlış okuduğumuza ve bunu nasıl değiştirebileceğimize bakıyoruz.
Instagram: @hayatdeneylerii
Transkript
Herkese merhabalar, ben Merve.
Hayat Deneyleri'ne hoş geldiniz.
Kendini tanıma serisinin ikinci bölümündeyiz bugün.
Geçen bölümde değerlerimize bakmıştık.
Bugün biraz daha yakın, biraz daha anlık bir şeye geçiyoruz.
Duygularımıza. Şimdi bir sahne hayal etmenizi istiyorum benimle.
Akşam saat 9.
Biri mutfakta bulaşık yıkıyor.
Elleri suyun içinde ama kafası çok uzakta.
Ve birden fark ediyor ki gözleri dolmuş.
Neden ağladığını bilmiyor.
O gün aslında özel bir gün ya da özel bir şey olmadı.
Sıradan bir üç günüydü.
Ama işte o an bulaşıkların başında belki de bir şey taşmış.
Şimdi sormak istiyorum. O kişiyi ne hissediyor gerçekten?
Üzüntü mü, yorgunluk mu?
Yoksa haftalardır fark etmediği bir şey mi birikmişti?
Şimdi çıkıyor. İşte bugün tam olarak bunu konuşmak istiyorum.
Hissetmek ile o hissi tanımak arasındaki fark.
Çünkü çoğu zaman bir duygu bizde belirir ama biz ona en yakın, en kolay kelimeyi yapıştırırız.
Yorgunum deriz.
Gidip erkenden yatarız, ertesi günde aynı ağırlıkla uyanabiliriz.
Çünkü o yorgunluk aslında yorgunluk değildi.
Belki bir hayal kırıklığıydı, belki bastırdığımız bir öfkeydi, belki de kimseye söylemediğimiz bir yalnızlıktı.
Ve bence bu önemli bir şey çünkü...
Bir duyguyu yanlış isimlendirirsen ona yanlış cevap verirsin.
Yorgunluk dinlenmeyle geçer ama bastırılmış bir öfke dinlenmekle geçmez.
Yalnızlık erken yatmakla değil birine ulaşmakla hafifler.
Ben de bu bölümü hazırlarken şunu fark ettim.
Ben sanırım duygularımı daha çok stresliyim diyerek hepsini bir arada toplayarak sadece tek bir kelime kullanıyorum.
Stresliyim. Ama belki endişeli.
Kırgın ya da sadece bunalmış hissediyorum ama hepsine aynı kelimeyi yapıştırabiliyorum.
Stresli. Şimdi bugün üç şey yapmak istiyorum sizinle.
Yine bazı kelimelerin ayrımına varmak.
Örneğin duyguyu hissetmek ile duygu hakkında düşünmek arasındaki farkı konuşmak istiyorum.
Çünkü bunlar gerçekten birbirine sık sık karıştırılabiliyor.
İkincisi birlikte yine egzersiz yapmak istiyorum.
Egzersizler bana inanılmaz iyi geliyor.
kendi farkındalığımı gerçekten çok arttırdığını inanıyorum ve umarım sizlere de keza aynı şekilde faydalı oluyordur.
Ve üçüncüsü de duygularımızla ilgili düştüğümüz yine yanlış anlaşılmalar ya da tuzaklar.
Özellikle de bunu hissetmemeliyim dediğimiz o anlar.
Hazırsanız başlayalım.
Geçen bölümde değerler konusunda şunu fark etmiştik.
Bir kavramı gerçekten anlamlı kullanabilmek için önce onu benzer şeylerden ayırt etmemiz gerekiyordu.
Duygularda da aynı şeyler geçerli.
Hatta belki daha da fazla.
Çünkü duygu kelimesini günlük hayatta o kadar gelişigüzel kullanıyoruz ki üç farklı şeyi aynı kelimeyle karıştırabiliyoruz.
O yüzden burada benzer bir yol izlemek istiyorum.
Önce birkaç temel ayrımı netleştirip sonra üzerine inşa edelim istiyorum.
Öncelikle duygu ile duygu hakkındaki düşünce arasındaki farkı konuşmak istiyorum.
Biraz karmaşık bir cümle olmuş olabilir.
Ne demek istiyorum? Üzgünüm bir duygudur ama üzgün olmamalıyım.
Aslında şükretmem lazım.
Bu bir duygu değil. Duygu hakkında bir düşünce hatta bir yargı.
Ve çoğu zaman biz bu duyguyu hissetmeden önce onun hakkında düşünmeye başlarız.
Yani duygu ile tanışmadan önce onu mahkemeye çıkarırız.
Ayırt etmenin basit yolu şu şekilde.
Kendine ne hissediyorum diye sorduğunda cevabın bir sıfat mı yoksa bir cümle mi?
Örneğin kızgının bir duygu dedik.
Kızmamalıyım çünkü haklı bir sebep yok.
Bu artık düşünce katmanına geçen bir yargı.
İkisi de değerli ama birbirinden farklı ve genelde önce duyguyu sonra düşünceyi ele almak gerekiyor.
İkinci ayrım ise çoğumuzun duygu kelime dağarcığı aslında çok dar.
Ya şöyle ki mutlu, üzgün, kızgın, stresli genelde bu.
4-5 kelime arasında gezinebiliyoruz duygularımızı ifade ederken.
Ama gerçek duygu deneyimimiz çok daha zengin ve spesifik.
Mesela stresli dediğimiz şey aslında çoğu zaman başka bir şey.
Belki bunalmışlık, çok fazla şeyin aynı anda üst üste gelmesi.
Belki belirsizlik, ne olacağını bilememek.
Belki yetersizlik hissi, üstesinden gelemeyeceğini düşünmek bir şeyin.
Üçü de stresli diye etiketlenir ama üçü de farklı bir şeye işaret eder ve farklı bir cevap ister.
Ne kadar spesifik isimlendirirsen o duyguyla o kadar iyi başa çıkarsın.
Çünkü isim aslında bir harita nereye gideceğini gösteriyor sana.
Üçüncü ayrım ise duygu bastırma ile duygu düzenleme arasındaki fark.
Bunlara dışarıdan bakınca birbirine çok benzer ama aslında tamamen farklı şeyler.
Bastırma duyguyu tamamen yok saymak.
Önemli değil, geçer deyip üstünü örtmek.
Düzenleme ise duyguyu fark edip onunla nasıl davranacağına bilinçli karar vermektir.
Şimdi fark şurada.
Bastırmada duygu kaybolmaz, sadece saklanır.
Ve genelde bir yerden beklenmedik bir anda, beklenmedik şiddette geri gelir.
Tıpkı az önce bulaşık sahnesindeki gibi.
Düzenlemede ise duygu önce görülür, sonra şu an bunu tam olarak yaşayacak zamanım yok ama bu akşam buna döneceğim gibi bilinçli bir erteleme ya da ifade bulunabilir.
Yani mesele duyguyu göstermemek değil.
Duyguyu görmezden gelmemek.
Onu görmek, ona biat vermek.
İfade etmek zorunda olmasam bile.
Ve son olarak şunu eklemek istiyorum.
Her duygunun aslında bir mesajı var.
Korku bize bir tehdide dikkat etmemiz gerektiğini söyler.
Öfke belki bir sınırımızın çiğnendiğini gösterir.
Üzüntü kaybettiğimiz bir şeyin önemli olduğunu hatırlatır.
Yani duygular rastgele gelmiyor.
Bize bir şey anlatmaya çalışıyorlar.
Onları bastırdığımızda...
aslında o mesajı da kaçırmış oluyoruz.
Şimdi yine teoriden pratiğe geçmek istiyorum.
Şimdi ilk egzersizimiz hava durumunu tespit etmek.
Yani ne demek istiyorum? Şunu hayal edin.
Bugünün duygusal hava durumu neydi?
Sabahtan akşama kadar hava nasıldı?
Güneşli miydi? Bulutlu muydu?
Fırtınalı bir an oldu mu?
Yoksa sisli ve belirsiz mi geçti?
Şimdi biraz daha yakınlaşalım ve şu anda, bu dakikada İçindeki hava nasıl?
Bunu bir kelimeyle değil bir cümleyle de anlatmaya çalışabilirsin.
Yani iyiyim deme.
Bunun yerine biraz gergin ama aynı zamanda meraklı hissediyorum gibi 2-3 katmanlı bir cümle kur.
Zor geldiyse yani üzülme.
Çünkü çoğu insan için zor.
Hele ki daha önce duygularını bu şekilde ifade etmeyen birisi için gerçekten zor.
Bu bir kas. Alışkın olmadığım bir kas.
Ama her denemede biraz daha kolaylaşacak.
İkinci egzersiz ise bedenin söylediğini dinlemek.
Şimdi biraz farklı bir yerden gidelim.
Kafandan değil bedeninden.
Bir an dur ve vücuduna bak.
Omuzların gergin mi şu an?
Midende bir sıkışma var mı?
Çenen kilitli mi? Nefesin sığ mı?
Derin mi? Beden çoğu zaman bir duyguyu kafamız fark etmeden önce yakalar.
Mesela omuzlarda gerginlik genelde kaygıyla.
Göğüste bir ağırlık genelde üzüntüyle, midede bir düğüm genelde endişeliyle ilişkilendirilir.
Şimdi kendine sorabilirsin.
Bedenimin bana anlattığı bu his hangi duyguya ait olabilir?
Belki tam oturmayacak ama bir tahmin yürür.
Yani yanlış da olabilir, gerçekten önemli değil.
Burada önemli olan bu egzersizi denemek.
Ve üçüncü egzersiz son üç günün filmini izlemek.
Son olarak biraz geriye gidelim.
Son üç günü kafanda hızlıca geriye ser.
Bir film izler gibi. Hangi anda beklenmedik bir tepki verdin?
Belki birine gereğinden fazla sert cevap verdin.
Belki bir mesajı okuyup içine kapandın.
Belki bir şeye karşı garip bir sevinç hissettin.
O anı bul ve dur orada.
O tepkinin altında ne vardı?
Sinirlendim demek yerine biraz daha derinleyin.
Sinirin altında hayal kırıklığı mı vardı?
Yorgunluk mu vardı? Yoksa fark edilmeme hissi mi?
Bu üç egzersizden yine çıkan kelimeleri bir bak.
Belki aklında, belki gerçekten bir yere not ettin ama bu bölümün sonunda bu kelimeleri yine toparlamak istiyorum.
Şimdi geçelim o yanlış bilinen ya da kör noktalar diyebileceğimiz yere.
Şimdi elimizde birkaç kelime oluşturduk.
Bugün havası, bedenin fısıldadıkları, son üç günden çıkan o an.
Ama burada durup biraz farklı bir şeyden bahsetmek istiyorum.
Gözümüzün göremediği yerlerden.
Çünkü duygularımızı okurken hepimizin birkaç kör noktası var.
Tıpkı arabada dikiz aynasının göstermediği o köşe gibi.
Birincisi tanıdık duygu tuzağı.
Bazı duygular bize o kadar tanıdık gelir ki aslında farklı bir şey olsa bile onu hep aynı isimle çağırırız.
Mesela bazı insanlar için her rahatsızlık öfke olarak çıkar dışarı.
Çünkü büyürken öfkeyi ifade etmek Daha kabul edilebilir, bulunmuş olabilir.
Ama altında üzüntü ya da korku olabilir.
Beynimiz bir çeşit kestirme yol buluyor.
En aşina olduğu duyguya yönelebiliyor.
Buna dikkat etmenin yolu şu.
Bir duyguyu hissettiğinde emin miyim?
Bu gerçekten bu mu?
Diye bir kez sor.
Çünkü belki gerçekten o duygu o duygu değildir.
İkincisi fırtınanın ortasında analiz.
Şimdi bir duygu en şiddetliyken Onu tam olarak anlamaya çalışmak genelde işe yaramaz.
Çok kızgınken neden bu kadar kızgınım diye derin bir analiz yapmaya çalışmak fırtınanın ortasında harita okumaya benzer.
Çoğu zaman mümkün değil.
Burada daha iyi bir yol var.
Önce fırtınanın geçmesini beklemek, sonra geriye bakmak ve şunu fark etmek.
Evet bu sabah çok sinirlendim.
Şimdi sakinleştim.
Bir bakayım aslında neydi o?
Demek anında çözüm çalışmaktan çok daha etkili olabilir.
Ve üçüncüsü bunu hissetmemeliyim tuzağa.
Bence bu özellikle günümüz toplumunda çokça dayatılan bir şey.
Bunu hissetmemeliyim.
Çokça şükretmeliyim. Bir de hani beterin beteri var.
Yani bana göre bu en sinsi olanı.
Çünkü bir duygu geldiğinde onu hissetmeden önce onu yargılamaya başlarız.
Kıskanmamalıyım. Ayıp. Bu kadar üzülmemeliyim.
Önemsiz bir şey. İnsanlar daha da kötü şeyler yaşıyor.
Ama duygular izin isteyerek gelmez.
Zaten geldiler, zaten oradalar.
Onları yargılamak, onları kesinlikle yok etmiyor.
Sadece saklıyor hatta bastırıyor.
İlginç olan şu, kendine izin verdiğinde tamam şu an kıskanıyorum bu normal dediğinde duygu genelde daha hızlı şekilde geçebiliyor.
Çünkü artık onunla savaşmıyorsun.
Onu sadece görüyorsun.
Yani bu üç kör nokta aslında tek bir şey işaret ediyor.
Duygularımızı ne kadar hızlı yargılarsak.
Onları o kadar az görürüz.
Yavaşlamak, isim koymadan önce bir an durmak bu farkı yaratan şey.
Bugün bulaşık yıkarken ağlayan biriyle başlamıştık.
Şimdi o sahneye geri dönelim bir an.
Çünkü sanırım artık o bakış açımız değişti.
O kişi artık neden ağlıyorum bilmiyorum demiyor belki.
Belki duruyor, bedenine bakıyor, son birkaç gün geriye sarıyor ve diyor ki aslında haftadardır kimseye ihtiyacım olduğunu söylemedim ve bu beni yoruyormuş.
İşte fark burada hissetmekten tanımaya geçmek.
Bugün yine üç şey konuştuk.
Duygu ile duygu hakkındaki düşünceyi arit etmeyi, ham duygu ile daha spesifik kelimelerle isimlendirmeyi ve bastırma ile düzenleme arasındaki farkı.
Sonra bunu birlikte denedik.
Bugünün havasına baktık.
Bedenimize kulak verdik.
Son üç günün filmini izledik.
Ve son olarak üç kör noktamıza baktık.
Tanıdık duyguya sığınmak.
Fırtınanın ortasında analiz yapmaya çalışmak ve bence en sinsisi bunu hissetmemeliyim demek.
Şimdi ben de itiraf edeyim.
Fark ettim ki bazı günler kendime hiç şunu sormuyorum.
Ne hissediyorum? Direkt aksiyona geçmişim işte.
İşe koşmuşum.
Mesajlara cevap vermeye çalışmışım.
Yani sürekli bir meşguliyet içinde bırakmışım kendimi.
Ama durup gerçekten oraya bakmamışım.
Belki senin için de böyledir.
Belki değildir. Ama denemeye değer.
O yüzden bu haftaya yine küçük bir alışkanlık önermek istiyorum.
Günde sadece bir kere herhangi bir anda dur ve kendine sor.
Şu an ne hissediyorum?
Ve bu tam olarak ne söylüyor olabilir?
Sadece bir cümle yeter.
Not almana bile gerek yok.
Ama istersen bir yere de yazabilirsin.
Ve sonradan baktığında kendi duygusal haritanı görmüş olabilirsin.
Yani kendi duygusal haritanı çıkarabilirsin bu şekilde.
Kendin Tanıma serisinin ikinci deneyiydi bu.
Duygular üzerine. Yine bu seriye devam etmek istiyorum.
Umarım keyifle dinlemişsindir.
Beni Instagram'dan da takip etmek isterseniz sosyal medya hesabım açıklamalarda.
Sevgiyle kalın, sağlıcakla kalın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
