
Kabul görme ihtiyacı, insan ilişkileri ve otantik olma üzerine tamamen dürüst bir sohbet.
Instagram: @hayatdeneylerii
Transkript
Herkese merhabalar, ben Merve.
Hayat Deneyleri'ne hoş geldiniz.
Geçenlerde kendimle ilgili fark ettiğim bir şey vardı.
Podcast kaydına basıyorum ama daha ilk cümlede bir ses devreye giriyor.
Bunu söyleme, yanlış anlaşılır, çok sert oldu.
İnsanlar ne düşünür?
Sonra cümleyi düzeltiyorum, bir daha düzeltiyorum, bir daha.
En sonunda geriye doğru ama steril bir cümle geliyor.
Ve düşündüm, ben sadece podcast çekerken mi böyleyim diye.
Hayır. İnsan ilişkilerinde de aynı şeyi yapıyorum.
Bir problem olduğunda gerçekten ne istediğimi söylemek yerine karşı tarafın daha kolay kabul edebileceği versiyonunu anlatıyorum.
Veya örneğin kızgınsam bunu birazcık kıralım.
Ya da bir şeye ihtiyacım varsa bunu istemek yerine ima edebiliyorum.
Çünkü zihnim sürekli hesap yapıyor.
En az hasar veren cümle hangisi?
Beni reddetmeyecek cümle hangisi?
Karşı tarafı rahatsız etmeyecek cümle hangisi?
Aslında iletişim kurmuyorum ki.
Kendimin filtrelenmiş bir sürümünü sunuyorum karşı tarafa.
Şimdi yanlış anlaşılmasın.
Filtreler kötü değil.
Hepimizin filtrelere ihtiyacı var.
Aklımızdan gelen her şeyi söylemek bana göre kesinlikle olgunluk değil.
Empati de bir filtredir.
Saygı da, zamanlamayı bilmek de.
Ama galiba benim fark ettiğim şey şu.
Filtre beni koruyan bir araç olmaktan çıkıp kim olduğumu gizleyen bir maskeye dönüşmüş gibi.
Ve bu çok ince bir çizgi.
Bazen o kadar çok filtre uyguluyoruz ki artık gerçek ihtiyacımızın ne olduğunu biz bile unutabiliyoruz.
Bir süre sonra sen de sadece insanların kabul edeceği versiyonunu tanımaya başlıyorsun.
Gerçek sen ortada kalmıyor.
Bu bana Instagram'ı düşündürdü.
İnsanlar filtreli fotoğraf paylaşıyor.
Sonra biriyle gerçekte yani gerçek hayatta karşılaşıyorsun ve neredeyse aynı kişi değil.
Ve buna hepimiz tepki gösterebiliyoruz.
Haklı olarak. Şöyle düşünüyoruz.
Dürüst değil. Kendini olduğundan farklı göstermiş.
Peki bunu sadece görüntüde mi yapıyoruz?
Ya duygularımızda, düşüncelerimizde, ilişkilerimizde.
Belki de en büyük fücre yüzümüzde değil cümlelerimizde.
İyiyim. Aslında sorun değil.
Boş ver ya bir şey olmaz.
Beni rahatsız etmedi. Belki de etti.
Ama söylemedik.
Çünkü kabul görmek istedik.
Uyum sağlamak istedik.
Sevilmek istedik. Ve ironik olan şu.
İnsanlar bizi seviyorsa çoğu zaman gerçek bizi değil, filtrelenmiş versiyonumuzu seviyorlar.
Sonra kendimizi neden yalnız hissettiğimizi anlayamıyoruz.
Belki de yalnızlık etrafımızda insan olmaması değil.
Yalnızlık kimsenin gerçekten seni tanımıyor olmasıdır.
Ben bunun üzerinde şu aralar çalışıyorum.
Şu aralar dediğim bir aydınlanma oldu podcastleri çekerken.
Ama yapmak istediğim şey daha filtresiz olmak için değil açıkçası.
Daha bilinçli filtre kullanabilmek için.
Çünkü amaç aklımıza gelen her şeyi söylemek değil.
Ama gerçekten önemli olan şeyleri de sıf rahatsızlık yaratacak diye sonsuza kadar saklamamak.
Belki de otantiklik filtresiz olmak değildir.
Filtreyi kimin kontrol ettiğiyle ilgilidir.
Filtre seni mi yönetiyor yoksa sen mi filtreyi yönetiyorsun?
Bence bütün mesele bununla alakalı.
Ve bunu fark ettikten sonra kendime sormaya başladım.
Peki benim filtrem? Ne zaman koruma, ne zaman kaçış oluyor?
Çünkü ikisi birbirine çok benziyor.
İkisi de aynı cümleyle başlıyor.
Böyle söylersem daha iyi olur.
Ama biri seni koruyor, diğeri seni silebiliyor.
Ben kendimde şunu çok fark ettim.
Bir fikrim olduğunda karşı çıkılmasın diye en orta halde, en makul, herkese uyan bir şey söyleyebiliyorum.
Kimse itiraz etmesin, kimse kırılmasın, kimse beni reddetmesin diye.
Ve bu bana huzur getirmiyor.
Tam tersi, gereksiz bir yorgunluk getiriyor.
Çünkü her cümleyi söylemeden önce zihnimde bir kere yumuşatıyorum.
Bir kere daha törpülüyorum.
Ve bu iş bittiğinde kendime kızıyorum.
Ve yine mi böyle dedim?
Yine mi kendimi geri çektim?
O kadar orta yolla oluyorum ki bazen bu kendi hayatıma saygısızlık gibi geliyor.
Çünkü sürekli başkalarının ihtiyacını gözetiyorum da kendiminkini en sona bırakıyorum gibi.
Ki maalesef öyle.
Ve bir süre sonra şu soru çıkıyor karşıma.
Ben kendimi bu kadar az önceliklendirirsem...
Ben gerçekten kimim? Bu soru beni rahatsız ediyor çünkü cevabı hazır değil.
Kabul görmek benim hayatımda o kadar büyük bir yer kaplamış ki bazen ilişkilerimde, seçimlerimde bu ihtiyaç etrafında şekillendirebiliyorum.
Toplumun kabul edilebileceği, destekleyebileceği bir kalıbın içinde olmak zorundaymışım gibi hissediyorum bazen.
Ve en zor kısmı şu, bunu size anlatırken bile içimden bir ses bunu bu kadar açık söyleme diyor.
Yani filtre şu an bile devrede.
Üzülerek söylüyorum ki...
O kadar çok filtre biriktirmişim ki bazen ben bile hangisinin gerçek olduğunu ayırt edemiyorum.
Bir örnek daha vereyim çünkü çok genel konuşmak istemiyorum.
Bazen kişisel deneyimlerimi anlatırken başka insanlarla yaşadığım olaylardan da örnek vermek istiyorum ama tam o anda bir ses araya giriyor.
Ya bunu dinlerler ve yanlış anlarlarsa.
Ya o kişi bunu duyar da kendini tanırsa.
Ve hemen kendimi filtreliyorum.
Örneği ya çok genelleştiriyorum ya da değiştiriyorum.
Ya da hiç anlatmıyorum. Sonuçta anlattığım şey artık gerçek deneyimim değil, güvenli bir versiyon oluyor.
Ve şunu fark ettim.
Çok fazla filtreleme yaptığınızda siz kendi renginizi kaybediyorsunuz.
Çünkü sizi siz yapan şey, o spesifik, o gerçek detaylar.
Onları çıkardığınızda geriye herkesin söyleyebileceği bir şey kalıyor.
Aslında bir şey daha itiraf etmem lazım.
Bu itiraf bölümü oldu.
Bu bölümü kaydederken kaydı defalarca baştan aldım.
Bir şeyler anlatıyorum sonra duruyorum.
İnsanlar ne kadar saçmalıyor der diyorum.
Ya da ne kadar manasız konuşuyor bu kız derler diyorum.
Ve hemen filtreye yapıştırıyorum.
Çıkan sonuç belki beni değil ama karşımdakini memnun edebilir.
Aslında karşımdakini memnun ettiği için de beni memnun etmiş oluyor.
Çünkü asıl amacım hani anlatıyorum ya buydu.
Kabul görmek, uyumlu olmak, doğru şeyleri söylemek karşıdakine göre.
İşte... İroni de tam burada.
Ama artık içimde buna karşı bir isyan var.
Kendi isteklerimi daha yüksek sesle duymak istiyorum.
Yanlış anlaşılmasın.
Kaba olmaktan, kimseyi incitmekten bahsetmiyorum.
Sadece daha gerçek, daha ben olmak istiyorum.
Ve burada size dürüst olmam gereken bir şey daha var.
Sizinle birlikte bir kendini tanımama serisi başlattık.
Bu şu an anlattığım şey o serinin tam ortasında bir çelişki gibi.
Çünkü... Kendini tanıma diyorum.
Sonra kendime bu konuda yalan söylüyorum.
Filtrelerin arkasına saklanıyorum.
Sonra çıkıp ben kendimi tanıyorum ya da ben kendimi tanımak istiyorum diyorum.
Bence bu da çok ironik.
Ve ben bunu görmekten gelmek istemiyorum.
Çünkü kendini tanıma sadece güzel, rahat, kabul gören taraflarını görmek değil.
Bazen tam da bunun gibi kendine söylediğin küçük yalanları fark etmek.
O yüzden bu bölümü o serinin dışında bir konu değil.
tam da o serinin bir parçası olarak dürüstçe ele almak istedim.
Bunu sadece anlatıp geçmek istemiyorum.
Çünkü bu podcast'in adı boşuna Hayat Deneyleri değil.
Ben bu bölümde kendime uygulamak istediğim bir deneyi paylaşmak istiyorum.
Bu bir haftalık bir süre olacak.
Kural çok basit.
Bir isteğin, bir ihtiyacın ya da bir fikrin olduğunda konuşmadan önce kendime gerçek ve filtresiz halini söyleyeceğim.
Sadece kendime. Yüksek sesle olabilir, içimden olabilir.
Sonra istersem yumuşatırım, istersem orta yolu bulurum, istersem hiç söylemem.
Ama önce en az bir kere gerçek olanla temas kurmak istiyorum.
Çünkü asıl sorun filtre yapmak değil.
Asıl sorun gerçek olanı hiç formüle etmeden direkt filtrelenmiş halini söylemek.
Bu deney benim atladığım o adımı geri koyuyor.
Bu hafta bunu deneyeceğim ve size de anlatmak istiyorum.
Belki anlatmam da bilmiyorum.
Gerçek halini duyduğumda şaşıracak mıyım?
Yoksa zaten biliyorum da söylemekten mi kaçınıyorum?
Bunu birlikte göreceğiz. Belki otantiklik filtresiz olmak değil.
Belki filtreyi kimin yönettiğiyle ilgili.
Bu haftaki Hayat Deneyleri burada bitiyor.
Dediğim gibi deneyin sonucunu belki paylaşırım, belki paylaşmam.
Umarım severek dinlemişsinizdir, keyifle dinlemişsinizdir.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Sevgiyle kalın, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
