
Bir kaza gerçekten bir işaret olabilir mi? Yoksa sadece bizi durmaya zorlayan bir olay mıdır? Bu bölüm, biraz yavaşlamak, biraz düşünmek ve kendimize yeniden dönmek isteyen herkes için.
Instagram: @hayatdeneylerii
Transkript
Herkese merhabalar, ben Merve.
Hayattan deneylere hoş geldiniz.
Ben Avustralya'ya geldiğimde kafamda çok net bir hayal vardı.
Yeni bir ülke görecektim, yeni insanlar tanıyacaktım, farklı kültürler.
Belki daha önce denemediğim şeyleri deneyecektim.
Yani hatta istediğim şey hayatımı biraz daha büyütecektim.
Çünkü bazen insan aynı yerde çok uzun süre kaldığında hayatın başka şekillerde de yaşanabileceğini unutabiliyor.
Ben de sanırım biraz bunun peşinden gelmiştim.
Ama Avustralya'ya geldikten sonra maalesef işler düşündüğüm gibi olmadı.
Ya da belki şöyle söylemeliyim.
Hayatın getirdiği sorumluluklar hayal ettiklerimin önüne geçti.
Yeni bir ülkeye geliyorsunuz.
Diliniz tam yetmiyor, para ihtiyacınız var, çalışmanız gerekiyor.
Bir yandan da geleceğinizi kurmaya çalışıyorsunuz.
E tabii ki benim için de öyle oldu.
İngilizce öğrenmeliydim, çalışmalıydım, para biriktirmeliydim.
Sonra üniversite başladı, dersler, ödevler, sınavlar.
Bir süre sonra hayatım üç yerden ibaret hale geldi.
Ev, iş, okul.
Ve ben bunu fark etmiyordum.
Çünkü yaptığım şeylerin hepsi mantıklıydı.
Hatta dışarıdan bakınca oldukça disiplinli görünüyordum.
Çalışıyordum, kendi paramı kazanıyordum.
Kendimi geliştiriyordum başkalarına göre.
Geleceğim için yatırım yapıyordum.
Ama bugün geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum.
Ben Avustralya'ya hayatı genişletmek için gelmiştim ama fark etmeden bence hayatımı küçültmüştüm.
Çünkü insan bazen yanlış yolda olduğunu kötü şeyler yaşarken anlamıyor.
Tam tersine. Bazen yanlış yolda olduğunu her şeyi doğru yaptığını düşünürken anlıyor.
Ben mesela sürekli geleceğime yatırım yapıyordum.
Bununla bir nevi gurur duyuyordum.
Yani kendi kendime hep şunu söylüyordum.
Okul bitsin biraz rahatlayacağım.
Biraz daha para biriktireyim.
Şu dönemi atlatayım.
Sonra gezerim.
Sonra denerim.
Sonra sosyalleşirim.
Ama fark etmediğim şey şuydu.
O sonra hiç gelmiyordu.
Şöyle bir düşünelim. Hepimizin hayatında yapmamız gereken sorumluluklar var.
Ben mesela o dönem için bahsediyorum.
Evet, sorumluluklarım vardı vs.
Ama şu an normal hayatımızda da, günlük hayatımızda da hayatın rutini zaten...
belli sorumlulukları yerine getirmekten oluşan bir düzen.
Yani o sorumluluklar hiçbir zaman bitmeyecek.
Benim bahsettiğim o dönem için, ev iş okul zamanı için belki evet sorumluluklarım normalden biraz daha farklıydı ama o hedefler, o sorumluluklar yani her bir tane hedefin
yerini zaten yenisi alıyordu.
İnsan hayatı ertelemeye alışınca ertelemek normal geliyor.
Ve ben bunu o kadar uzun süre yapmıştım ki Artık normalim haline gelmişti.
Bugün düşündüğümde beni en çok şaşırtan şeylerden biri de şu.
Ben konuşmayı seven bir insanım.
Paylaşmayı severim.
İnsanlarla vakit geçirmekten gerçekten keyif alırım.
Bir kahve içip ya da bir çay içip saatlerce sohbet edebilirim.
Uzun yürüyüşlere bayılarım.
Ama o dönem hayatıma baktığımda bunların hiçbiri yoktu.
Gerçek anlamda yoktu.
Canım sıkıldığında arayabileceğim bir arkadaşım yoktu.
Ben uzaktaki arkadaşlarımdan, dostlarımdan bahsetmiyorum.
Burada Avustralya'da arayabileceğim, hadi gel bir kahve içelim, bir yürüyüşe gidelim, piknik yapalım diyebileceğim kimse yoktu.
Akşam oturup günümü anlatabileceğim ya da sosyal bir insan olmaktan çıkmıştım o dönem için.
Ve işin ilginç tarafı bunu uzun süre fark etmedim.
Çünkü kendime sürekli meşguliyet veriyordum.
İnsan sanırım bazen yalnızlığını hissetmemek için...
Kendini sürekli meşgul tutabiliyor.
Sürekli bir hedef, yeni yapılacaklar listesi, bir sonraki aşama.
Ve durup etrafa baktığında şunu fark ediyor biliyorsun.
Aslında hayatın içinden geçip gitmişsin.
O yüzden bugün kendime dönüp sorduğum soru şu.
Ben gerçekten yalnız mıydım?
Yoksa kendimi mi yalnızlaştırmıştım?
Çünkü bazen hayat bizi izole etmiyor.
Bazen bunu fark etmeden biz yapabiliyoruz.
Geleceğimizi kurmaya çalışırken bugünkü hayatımızı küçülte küçülte sonunda içinde yaşanacak alan bırakmıyoruz kendimize.
Ve ben bunu ancak çok sert bir şekilde fark ettim maalesef.
Bugün bahsetmek istediğim aslında podcast'ın konusu da bu.
Başıma gelen bir kaza.
Ben karşıdan karşıya geçerken aslında bir tık daha geriye gelip hemen şunu ekleyeyim.
Bu ev, iş, okul düzeninde tabii ki ders çalışmam gerekiyordu.
O düzen içerisinde. Okula yeni başlamıştım.
Her şey çok fazlaydı benim için.
İngilizce de kendimi gerçekten yeterli hissetmiyordum.
Okul başlı başına yepyeni bir dünya.
Her şey çok yeni.
İngilizce artı bu yeni derslerin vermiş olduğu daha da farklı bir yetersizlik hissi vardı.
O yüzden daha da çok çabalıyordum.
Her neyse. Karşıdan karşıya geçmem gerekiyordu.
Çünkü kütüphaneye gidecektim.
Oradan da... karşıya geçtikten sonra hemen yakınında böyle bir 20 metre kadar yani yaya geçidiyle durak birbirine çok yakında ve durağı ben gözümle
kontrol ediyordum.
Çünkü otobüs saati yani otobüs geldi gelecek.
Ben otobüs durağına bakarken yayalar için yeşil ışık yandı.
Benim baktığım tek şey otobüs durağı.
Gelirse çünkü hemen böyle zaten bir tık da acele acele geçiyordum karşıdan ki Otobüse yetişeyim.
Her neyse adımı attığımı hatırlıyorum.
Kulağımda kulaklıklar vardı.
Şarkıda böyle hafif beni moda sokacak şarkılar dinliyordum.
Sonra hatırladığım şeyler bu kadar.
Sonrası gerçekten büyük bir acı.
Şu anda bile bana gelen ilk şey bana bir şey oluyor.
O an hiçbir şey görmedim, hatırlamıyorum.
Yani ne oldu, nasıl oldu.
Tek hatırladığım şey ya da aklımda kalan şey bana bir şey oldu.
Çünkü bir şey geçti gibi, şey gibi bana araba çarptı diye düşündüm yere düşerken.
Ayağım zonklar gibi böyle bir ağrı, bir karanlık.
Çünkü beynim algılamaya çalışıyor ne olduğunu.
Ama bir yandan da yere kapaklandım.
Sonra dediğim gibi...
Aklımdan geçen şey sanırım bana araba çarptı.
Kafamı kaldırdım ve anlamaya çalışıyorum ne olduğunu.
Sonra kocaman bir tır gördüm.
Tırı görünce inanamadım çünkü gerçekten çok büyük bir araç ve ben yerdeyim.
Muhtemelen o tır bana çarptı diye düşünüyorum.
Dediğim gibi hala daha böyle çok şeyli değilim.
Algım açık değil.
Kendimi sonra fark ettiğim an bir tık daha...
O şaşkınlığı atlattığım an tek duyumsadığım şey vücudumdan yani ayağımdan beynime doğru yayılan bir ağrı.
Sonra işte insanların geldiğini hatırlıyorum.
Herkes işte iyi misin?
Ben konuşuyorum. Hani iyiyim diyorum.
Ayağım ağrıyor dedim sadece ilk anlarda.
Sonra ayağımı görmeye çalıştım.
İnsanlar ayağımı görmeme mani oldu.
Ben yüzüstü kapaklanmıştım.
Ayağım ne halde hiç bilmiyorum.
Sadece çok yoğun bir böyle zonglayan bir ağrı var.
Ve burada yaşayanlar bilir ya da ziyaret etmiş olanlar bilir.
Avustralya zaten çok sıcak bir iklime sahip.
Ben bir de Brisbane'de yaşıyorum.
Brisbane'ın yazı da sıcak, kışı da sıcaktır, yazı daha da sıcaktır.
Ve bu olay başıma geldiğinde yazdı.
O sıcakla beraber ayağım iyice böyle sanki kavruluyor.
Ayağım pişiyor orada.
Bir yandan da böyle daha zonk zonk hani alev gibi beynime vuran bir ağrı hissediyordum.
İnsanlar dediğim gibi benim ayağımı görmeme mani olunca ben şey diye düşündüm.
Ayağım koptu. Gerçekten ayağımı kaybettim diye düşündüm.
Ve o an bir kabulleniş anı oldu.
Neden bilmiyorum. Çünkü şunu fark ettim.
Hiçbir şey yapamam şu an.
Ayağım kopmuş olsa da ben bir şey yapamazdım.
Ezilmiş olsa da bir şey yapamazdım.
Ben Türkiye'de daha önce de bahsettiğim gibi hemşirelik yaptım ve ameliyathane çalıştım.
Ameliyathane hemşireliğimin çoğunluğunu ortopedi ameliyathanesinde geçirdim.
Ve aklıma bir sürü senaryo geçiyor o yerde yattığım sürece ama o kadar sakinim ki.
Sadece olası şeylerleri düşünüyorum.
Şöyledir, böyledir.
Acaba Türkiye'ye mi gitmem gerekir?
Ameliyat olacağımı varsayarak yerde yattım müddetçe.
Türkiye'ye gidersem yetişebilir miyim?
Ölüm için değil bu arada bu söylediğim ama ayağımı kurtarma şeyini düşünüyorum zihnimde.
Sonra öyle o sakinlik ve sessizlikle geçti.
Ayağım zonkluyordu ama hiç sesim bile çıkmadı artık.
Çünkü dediğim gibi yapacak hiçbir şey yoktu.
O ayağım ağrısaydı da yani ne yapabilirdim ki?
Ağlayacaktım orada. Çığlık atacaktım o ağrıyla.
Bunların hiçbirini yapmak istemedim.
Düşüncelerle beraber kaldım.
Sonra ambulansı gördüm.
Ambulans yaklaştı. Beni çevirdiler.
İşte iyi misin tabii o sorular vesaire.
Beni çevirdiklerinde gördüğümde ayağım yerindeydi.
Ayağımı yerinde görünce inanılmaz mutlu oldum.
Sonra işte bana soruyorlar nasılsın?
İşte birincimi hani...
Kontrol ediyorlar. Çok iyiyim.
Tek söylediğim şey çok iyiyim.
Çünkü ayağım yerindeydi.
Yani nasıl iyi olmam? Benim kafamda kurduğum senaryoların onda biri şükürler olsun ki başıma gelmemişti.
Evet ayağım evet ezik.
Yani sonuçta bir tır geçmişti.
Morartı, şişme vardı.
Ezilmeler vardı. Ama ve lakin gerçekten o gördüğüm manzarayla Hayal ettiğim manzara arasında pozitif anlamda çok büyük bir fark vardı.
O yüzden çok mutlu etmişti beni.
Ayağımın o görüntüsü.
Dediğim gibi herkese çok iyiyim, çok iyiyim, çok iyiyim diyerek beni hastaneye götürdüler.
Aslında bana göre hastaneye gitmeme bile gerek yoktu.
Sonra röntgen falan çekildi işte.
Küçük bir kırık vardı ayağımda.
Kırıklar hatta.
Ama kazayı bence çok ucuz atlatmıştım.
Sonra doktor işte...
atel yani ayağımı sabit tutmasına yarayacak bir şey giydirdi.
Ben onu bile yok ya gerek yok falan diyorum hani ya bu kendi kendine şey olur toparlarım.
Yani ben kendime bakarım.
Sonra dedi ki bir giy bir de hareket et dedi.
O ayağımı yere ilk basmamla inanılmaz bir ağrı hissetmem biri oldu.
Ayağımı kullanamayacağımı anladım.
Ama nedense böyle bir çocuksu hani O psikolojiye hiç girmemiştim ama hastanede olanlar bir an önce eve gitmek, ben çok iyiyim diyenler oluyor ya.
Ben bunu hiç anlamamıştım çünkü hiç yaşamamıştım.
Yaşayınca anladım.
O kadar çocuksu davranıyorsunuz ki ben çok iyiyim, ben çok iyiyim.
Bırak insanlar da işlerini yapıyorlar ve daha iyi olacaksın hani onları kullanarak.
Her neyse onu giymiştim.
Çünkü yürüyemeyeceğimi anladım.
Hatta bana bir de değnek verdiler.
Ayağım çünkü basılacak şekilde değildi.
Şişlik, ezilme vs.
Eve gittiğimde de psikolojik olarak çok iyiydim.
Çok mutluydum. Yani belki daha büyük bir kaza olabilirdi ama ben onu atlatmıştım.
Daha ne isteyebilirdim?
Gerçekten daha ne isteyebilirdim?
Herkese de aynısını söylüyordum.
Ben çok iyiyim. Kesinlikle hiçbir şeyim yok.
İşte ezik, kırık bunların hepsi çok çabuk halledilecek şeyler.
O yüzden... Sıkıntı yok.
Bana göre hiç sıkıntı yoktu.
Ama olaydan sonra fark ettiğim şeylerden biri şu oldu.
Bu hikaye gerçekten çok farklı bitebilirdi.
Bazen bazı olayları yaşadığında ilk birkaç gün ne olduğunu tam anlamıyorsunuz.
Sanırım şok halinde olabiliyorsunuz.
Benim için doktorlar, hastane, filmler, röntgen, kontroller, kırıklar, telefon, mesaj her şey üst üste geliyordu o dönem için.
O şekilde geçti ilk birkaç gün.
Ve ben daha çok işin fiziksel tarafıyla ilgilendim.
İşte çok iyiyim, bir şeyim yok vs.
Ayağım ne kadar zamanda iyileşecek?
İşte ne kadar tam yürüyebilirim?
Ne zaman işe dönebilirim?
Ne zaman normale dönebilirim?
Ama zaman geçtikçe fark ettim ki yaşadığım şey sadece fiziksel bir yara değildi.
Psikolojik olarak beni daha fazla sarsmıştı.
Çünkü hayatımda...
İlk defa gerçekten kontrolü kaybetmiştim.
Biz çoğu zaman her şeyi planlayabileceğimizi düşünüyoruz.
Çalışırsak olur, sabredersek olur, yeterince istersek olur.
Bazı şeyler var ki sizin planlarınızı umursamıyor.
O gün ben bunu yaşadım.
Sabah evden çıkıyorsunuz, gününüzün nasıl geçeceğini düşünüyorsunuz.
İşte ders, şu kadarını bitireceğim, şunu yapacağım, bunu yapacağım.
Sonra iş. Yani planlarınız, hayalleriniz var.
Ama... Birkaç saniye içinde her şey değişebiliyor.
Belki de beni en çok etkileyen şey bu oldu.
Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu gördüm.
Çünkü o güne kadar sanki zaman sonsuzmuş gibi yaşıyordum.
Sanki önümde yıllar varmış gibi.
Sanki yapmak istediğim her şeyi bir gün yapabilecekmişim gibi.
Ama o kazadan sonra ilk defa şöyle bir düşünce geldi.
Ya o gün gerçekten her şey farklı sonuçlansaydı?
Ya gerçekten ikinci bir şansım olmasaydı?
Ve ilginç olan şu, ilk defa ölümden korkmadım.
İlk defa yaşamamış olmaktan korktum sanırım.
Yani çünkü zihnim sürekli aynı yere gidiyordu.
Ben gerçekten yaşadım mı?
Buraya gelmek isterken hayal ettiğim hayatı yaşadım mı?
Yoksa sürekli geleceğe hazırlanırken bugünü kaçırdım mı?
Bazen gece uyuyamıyordum, sürekli düşünüyordum, hayatı sorguluyordum, yaptığım seçimleri sorguluyordum.
Ve fark ettim ki beni gerçekten...
En çok üzen şey kaza değildi.
Beni üzen şey hayatı sürekli ertelediğimi fark etmekti.
Mutlu olmayı sonra, gezmeyi sonra, sosyalleşmeyi sonra, dinlenmeyi sonra, yaşamayı sonra.
Sanki önümde sınırsız zaman varmış gibi.
Oysa hiçbirimizin böyle bir garantisi yok.
İşte bu yüzden yaşadığım olaya zamanla farklı bir anlam yükledim.
Hayat bana ikinci bir şans vermiş gibi hissettim.
Belki gerçekten bir işaret değildi.
Belki sadece kötü bir kazaydı.
Tamamen kötü bir tesadüf.
Ama ben onu bir işaret olarak kabul etmeyi seçtim.
Çünkü o olay bana uzun zamandır görmediğim bir şeyi gösterdi.
Hayatın ne kadar değerli olduğunu değil.
Çünkü bunu zaten biliyordum.
Yani bana göre. Ama hayatın ne kadar ertelenmez olduğunu gösterdi.
Çünkü bazı şeyler gerçekten bekleyebilir.
Bir sınav evet bekleyebilir, bir proje bekleyebilir.
Bazı hedefler bilmiyorum birkaç ay geç gerçekleşebilir ama hayat beklemiyor.
Ve ben bunu durmak zorunda kaldığım dönemde öğrendim.
Kazadan sonra kendime dönüp baktığımda fark ettiğim şey sadece benim hikayeme ait değildi.
Yani çünkü biraz düşününce etrafımda da aynı şeyi görmeye başladım.
Belki farklı şekillerde ama aynı mantıkla yaşayan insanlar vardı.
Mezun olunca yaşayacağım.
İş bulunca yaşayacağım.
Tarifi alınca, ev alınca, borçlar bitince, doğru insanı bulunca mutlu olacağım.
Mesela bunu çok duyuyorum.
Ya da bilmiyorum şu an Bali diyorum ama yani tatile gidince huzurlu olacağım.
Ve bunları söylerken kimsenin kötü niyetli olduğunu falan düşünmüyorum.
Çünkü hedeflerimizin olması evet güzel bir şey.
Bir şeyler için çalışmak yani gerçekten güzel bir şey.
Beni buraya getiren de zaten benim hayallerimdi.
Ama... Galiba bazen fark etmeden bir hata yapıyoruz.
Hayatı gerçekleşmesini beklediğimiz şeylerin arkasına koyuyoruz.
Sanki yaşamaya başlamamız için önce bazı şartların yerine getirilmesi gerekiyormuş gibi.
Sanki mutluluk bir ödülmüş gibi.
Huzur kazanılması gereken bir şeymiş gibi.
Ve belki bunlar gerçekleştiğinde de hayat gerçekten daha güzel olacak.
Belki iş bulduğumuzda rahatlayacağız.
Mezun olduğumuzda üzerimizden büyük bir yük kalkacak.
Belki doğru insanla tanıştığımızda hayatımıza çok güzel şeyler girecek.
Ama şunu merak ediyorum.
Neden o zamana kadar hayatı bekleme odasında tutuyoruz?
Neden bugün sahip olduklarımızı yaşamak için gelecekte sahip olacaklarımızı bekliyoruz?
Ben bunu gerçekten uzun süre yaptım.
Kendime sürekli şunu söyledim.
Biraz daha sabret.
Daha fazla çalış.
Daha fazla dayan.
Yani sonra istediklerini elde edeceksin.
Sonra yaşarsın. Ama hayatın ilginç tarafı şu.
Yaşamayı erteledikçe...
Yaşamak alışkanlığını da kaybedebiliyorsun.
Bir gün spontane bir kahve içmek bile gereksiz gelmeye başlayabiliyor.
Bir yürüyüşe çıkmak lüks gibi gelebiliyor.
Çünkü yapılacak daha önemli işlerin var.
Ders çalışmak, İngilizce çalışmak ya da bilmiyorum belki para kazanmak daha fazla.
Saatte işe gitmek.
Olsa hayat çoğu zaman büyük olaylardan ya da sadece bu sorumluluklardan oluşmuyor.
Bazen bir arkadaşla içilen kahve.
akşam üstü dışarı, bilmiyorum çıkılan bir yürüyüş, bir telefon konuşması, gün batımını izlemek, bazen de sadece sevdiğin insanlarla aynı masada oturmak.
Bu yüzden bu bölümün sonunda size bir motivasyon konuşması yapmak değil amacım.
Hayatınızı değiştirin.
Değil. Yani kimseye şunu demiyorum.
İşimizi bırakalım, dünyaya gezelim, tüm sorumlulukları boşverin.
Gerçek hayat böyle bir şey değil zaten.
Evet hedeflerimiz için fedakarlık yapmamız gerekiyor.
Sabretmemiz gerekiyor.
Bazı dönemlerde daha fazla çalışmamız gerekiyor.
Mesela benim için o dönem evet daha az sosyal olmam gerekiyordu belki.
Daha fazla ders çalışıp daha fazla mücadele içinde olmam gerekiyordu.
Ama hiç yaşamamam gerekmiyordu.
Aradaki fark kesinlikle bu.
Çünkü hepimiz geleceğe hazırlanıyoruz.
Ama bize kimse geleceğin garanti olduğunu söylemiyor.
Bu kazadan sonra hayatım bir anda değişmedi.
Ertesi gün bambaşka biri olmadım.
Sabah uyandığımda yani bütün cevapları bulmuş falan da değildim ama bir şeyi fark ettim.
Ben sürekli gelecekte yaşayacağım hayat için çalışıyordum.
Ve o geleceği kurmaya çalışırken elimdeki boyunu harcıyordum.
Yani hala hedeflerim var bu arada.
Hala çalışıyorum, planlar yapıyorum, ulaşmak istediğim şeyler var.
Bir sürü merak ettiğim şeyler var.
Ama artık şunu biliyorum.
Hayat hedeflere ulaştığımız yerde başlamıyor.
Hayat o hedeflere giderken yaşadığımız şeylerin içinde.
Ve galiba kazanın bana bıraktığı en büyük şey de buydu.
Ayağımdaki kırık iyileşti, zamanla ağrılar geçti.
Ama o gün öğrendiğim şeyi unutmak istemiyorum.
Çünkü bazen hayat bize ne kadar güçlü olduğumuzu göstermiyor.
Bazen ne kadar kırılgan olduğumuzu gösteriyor.
Ve belki de tam bu yüzden sahip olduğumuz zamanın kıymetini daha iyi anlamamız gerekiyor.
Geriye dönüp baktığımda kazaya minnettar değilim açıkçası.
Kimse böyle bir şey yaşamasın ya da kimsenin böyle bir şey yaşamasını istemem.
Ama o olayın bana gösterdiği şeyi görmezden de gelemiyorum.
Bazen hayat yönümüzü değiştirmek için konuşmuyor.
Bazen sadece omzumuza dokunup şunu hatırlatıyor.
Buradasın, hayattasın ve zaman düşündüğün kadar sonsuz değil.
Sevgiyle kalın, hoşçakalın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
