
Köy enstitüleri neydi? Bizlere neler öğretti ?
İnstagram @hayalperestinsesi
📩 hayalperestinsesi@gmail.com
Transkript
Herkese merhabalar, Melis Ben'e podcast kanalıma hoş geldiniz.
Bu benim ilk podcast'im.
Hayatın içinden amaçlı amaçsız her türlü bilgi ve paylaşımları bulabildiğimiz bu platformda ben de yer almak istedim.
Sevmediğim bir iş yapıyorum, bir de buna hayatın koşturmacası eklenince hayat bazen çekilmez oluyor.
Durum böyleyken dedim ki kendime, Melisko bu işler böyle yürümez, bir şeyler yapman lazım.
Bu platformu kendime bir kaçış noktası olarak buldum.
Kendi seçtiğim içeriklerim ve sizden gelen isteklere sesimle eşlik etmek istiyorum.
Bugün sizler için seçtiğim ilk konuya bakacak olursak okulların yeni açıldığı bu dönemde eğitim konuları oldukça gündemde iken ben de size eğitimle alakalı bir konu seçtim.
Köy enstitüleri neydi, bizlere neler öğretti ve neden kapandı?
Köy enstitüleri fikri ilk olarak 1936 yılında Mustafa Kemal Atatürk tarafından ortaya çıkmıştır.
Atatürk, 40 bin köyün 35 bini okulsuz ve öğretmensiz, buna bir çözüm bulalım diyerek eğitimi güçlendirmeyi işaret etmiştir.
O yıllarda erkeklerin %23'ü, kadınların ise sadece %8'i okuman yazma biliyormuş.
Düşünebiliyor musunuz? Ülkenin yarısından daha azı okuma yazma biliyor.
O da ne derecede tartışılır tabii.
Durum böyleyken eğitimle ilgili devrim niteliğinde bir adım atılmış.
Türkiye'de İlk Köy Enstitüsü 1937 yılında Eskişehir'in Çifteler Köyü'ndeki Ziraat Bakanlığı'na bağlı Mahmudiye Devlet Üretme Çiftliği'nde açılmıştır.
Resmi olarak ise 17 Nisan 1940'da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından açılmıştır.
Köy enstitüleri cumhuriyete özgü eğitim modeli ile tarihe damga vurmuştur.
Hatta bir yerde şöyle bir bilgi okudum.
Amerikan hükümetinin hazırladığı bir istihbarat raporunda dikkatli olun Türkler büyük bir eğitim atılımı ile geliyor denmektedir.
Şimdiki eğitim modelimiz ise içler acısı maalesef.
Köy enstitülerinin içeriğine baktığımızda ise eğitim ve öğretim Enstitülerde okutulan derslere bakacak olursak kültür derslerini bir kenara bırakıp benim en çok dikkatimi çeken, hoşuma
giden diğer içeriklerden bahsetmek istiyorum.
Araştırma yaparken bunlardan çok özendim.
Bunlar çok dikkatimi çekti.
Bu nedenle size diğer içeriklerden bahsedeceğim.
Her enstitünün kendine ait tarım arazisi vardı.
Öğrenciler hem kendi ürünlerini ekip biçiyor hem de tarımı öğreniyordu.
Fırınlarında ekmek yapmayı öğreniyorlar ve kendi ekmeklerini...
Kendileri yapıyordu. Bu noktada biraz durmak istiyorum.
Çünkü o kadar hoşuma gitti ki.
Düşünsenize sabah okulunuza geliyorsunuz.
Derslerinizi görüyorsunuz.
Ondan sonra ekmeğinizi yapıyorsunuz.
Alıp evinizde mis gibi sıcacık gidiyorsunuz.
Çok güzel bir uygulama gerçekten.
Tabii detaylı bir şekilde baktığımızda işte her enstitünün kendine ait tarım arazisi.
Öğrenciler hem kendi ürünlerini ekip biçiyor hem tarım.
Yani düşünün kültür dersleriyle beraber işte Türkçe, matematik, işte tarih, sosyal vs.
Onlarla... beraber böyle dersleri de alıyorlar.
Bu benim çok hoşuma gitti.
Size şöyle bir anımdan bahsetmek istiyorum.
Bizim bir akrabamızın gelini vardı.
Ankara'da doğmuş, büyümüş.
Annesi, babası memur falan.
Hiç böyle köy görmemiş.
Yani hep memur, hep bir şehir hayatı.
Bunlar bir gün bize geldiler.
Bizim de küçük bir bahçemiz var.
İşte annem kendi çapında bir şeyler ekiyor falan.
Kabak sebzesini gördük kız.
Şok oldu. Çünkü ben dedi kabak, kabağın ağaçta yetiştiğini falan düşünüyordum.
dedi. Yani kabak böyle mi yetişiyormuş falan diye.
Böyle bahçede kız şok geçirmişti.
Biz de onun bu hareketine şok geçirmiştik.
Tabii ilk başta şaka falan yapıyor zannetmiştik ama sonrasında baktık ki yok kız gerçekten ilk defa görmüş.
İşte köy enstitüleri bu tarz dersler niye önemli?
Bence bu sebeplerden dolayı önemli.
Tabii ki hiç aramızda köyü olmayanlar, tarımla, toprakla hiç karşılaşmamış olanlar olabilir.
Tabii ki bunlara saygı duyuyoruz.
İşte bu eğitim Bu sistem bunlar için geçerli, bunlar için önemli.
Böyle şeyler olmasın diye olmalı bence.
Neyse diğer içeriklere devam edecek olursak.
Marangozluk, dülgerlik, dikiş, terzilik gibi el sanatları ile ilgili dersler de veriliyordu.
Aynı zamanda karma eğitim görüyorlardı.
Bu dersler hem kızlar hem erkek için eşit bir şekilde veriliyordu.
İçeriklere devam ederken en çok dikkatimi çeken, hoşuma giden hatta güldüğüm içeriklerden birisi de çocuk bakımı dersiydi.
Düşünebiliyor musunuz? Böyle bir ders içeriğini düşünmüşler.
Müfredata koymuşlar.
Hem kız hem erkeklere böyle bir ders okutuluyor.
Çocuk bakımı dersi.
Bence çok önemli bir ders olmuş.
Çok güzel düşünmüşler.
Kendimle ilgili şöyle bir anı anlatmak istiyorum size.
Ben 6 aylık bebekken abimle ablam beni düşürmüşler.
Ama böyle halının üstüne falan...
değil yani. Böyle bildiğiniz beton zeminin üzerine beni düşürmüşler.
Belki de bile bile attılar. Onu da bilemeyeceğim ama neyse.
Sonra işte annemi çağırmışlar.
Annem gelmiş. Ben ağlıyorum.
Feryat figan falan. Benim gözümün beyaz kısmına kan oturmuş.
Sonra annem ağzıma tatlı bir şey vererekten beni uyutmuş.
Düşünebiliyor musunuz? Ben kafamın üstüne düşmüşüm.
Ağzıma tatlı bir şey verip beni uyutmuşlar.
İlla ki çevrenizde işte böyle bir Kafasını üstüne düşüren, kaza geçiren birileri olmuştur.
Kafa travması geçiren kişi en az 6 saat uyutulmaz arkadaşlar.
Bir şey yedirip içilmezler.
Doktorlar bunu hep söylerler.
Ama işte beni uyutmuşlar.
Bence bu dersler işte niye önemli?
Bunun için önemli bu içerikler.
Çocuk bakımı dersi hem kızlara hem de erkeklere veriliyor.
Ben böyle derslerin içinde böyle bilgiler geçiyordur diye düşünüyorum.
Ayrıca diğer içeriklere devam edecek olursak ev idaresi, öğretmenlik bilgisi, yabancı dil, tabiat ve okul bilgisi.
Aynı zamanda yeni tekniklerle yapılan zirai işlemler, kümes hayvanları bilgisi, arıcılık, ipek böceği ve demircilikte diğer derslerden.
Yine çok etkilendiğim bölümlerden birisi ise kendi tiyatro sahnelerinde kendi yaz...
Örneğin Hasan Oğlan Köy Enstitüsü'nün öğrencilerinin kendi inşa ettikleri bir Açık hava tiyatroları varmış.
Bakın tekrar söylüyorum.
Kendi inşa ettikleri bir açık hava tiyatroları varmış.
Karl Ebert, Ulvi Uraz, Cüneyt Gökçer gibi isimler tiyatro dersi vermiş.
Yerli ve yabancı oyunlar sergilenmiş bu enstitülerde.
Burada Karl Ebert ismine çok şaşırdım.
Onun üzerine biraz durmak istiyorum.
Karl Ebert Alman yönetmen ve oyuncusu, opera yönetmeni ve aynı zamanda da eğitmen.
Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında Türkiye'de 10 yıl...
yaşamış modern tiyatro kurucularından biridir.
Bu söylediklerim size şaka gibi geliyor, hikaye gibi geliyor belki ama bunlar gerçek arkadaşlar.
Savaştan çıkmışız, ülkede kan revan içindeyiz.
Çok fazla kayıplar vermişiz ama resmen küllerimizden yeniden doğmuşuz.
O imkansızlıklar içerisinde akademik düzeyde bir eğitim vermişiz.
Yani şimdi günümüze bakacak olursak, evet teknoloji çağındayız, uzaya uçuyoruz, kaçıyoruz falan bir şeyler daha iyi durumda ama eğitim sistemimiz gerçekten yerlerde yani.
Ezberci eğitim sistemine karşıyız.
İşim gereği önceki yıllarda kırsal kesimlerde bulundum.
Köy okullarını görme fırsatım oldu.
Hatta köy öğretmeni bir arkadaşım.
vardı. Böyle bildiğiniz kız sabah okul erkenden gidiyordu.
Böyle sobayı falan yakıyordu.
Sınıfın yarısında birinci sınıf, yarısında ikinci sınıf öğrenciler vardı.
Hatta ben çok şaşırmıştım gördüğümde.
Ya dedim hani nasıl yapıyorsun aynı anda birinci sınıf, ikinci sınıf falan.
Sonra bana şey demişti. Ya işte önce Atıyorum işte birinci sınıfları bir şeyler öğretiyorum.
Sonra teneffüse çıkartıyorum onları.
O sırada da ikinci sınıflarla öğretiyorum diye.
Ya ben böyle şok olmuştum.
Hani nasıl? Biz savaştan çıkmışız.
Ülke yanmış, yıkılmış.
Öyle bir eğitim modeli kurmuşlar.
Ama şu an günümüze bakıyoruz.
İnsanlar uzayda bir yerlerde yaşıyor bence.
Ama bizim hala işte bu durumda olan okullarımız var.
Çok üzücü. Gerçekten çok üzücü.
Yani podcast boyunca bunu benden bir 50 kere falan duyacaksınız herhalde.
Hani niye böyle... Böyle oldu keşke falan diye ama işte üzülüyorum arkadaşlar.
Yani insanın elinde olmuyor.
Bir şeyleri daha iyi olabilecekken niye daha kötüye gidiyoruz?
İşte bunu sorgulamadan geçemiyorum.
Yine çok hoşuma giden bir içerikle devam edecek olursak.
Köy Enstitü öğrencileri her yıl 25 tane klasik roman okuyormuş.
Ben bunu ilk okuduğumda böyle bir durup düşündüm.
Ya dedim ben hani bir yılda ne kadar kitap okuyorumdur?
Ya da bu yaşıma kadar kaç tane klasik roman okumuşumdur diye böyle bir düşündüm.
Gerçekten... Kendi kendime cevap veremedim.
Bir de bunu böyle işte çevremde okula giden işte küçükler olsun ne bileyim üniversiteye öğrencilere olsun bunları düşündüğümde ya eminim ki aranızda bir yılda 25 tane klasik roman veya başka kitaplar okuyan
çok kişiler vardır ama ben burada şunu dikkat çekmek istiyorum.
Yani ilkokul ortaokul seviyesinde gerçekten aranızda çocukları olanlar kardeşi olanlar varsa bunları bana yazın ya merak ediyorum.
Bir yıl içinde gerçekten bu kadar kitap okuyorlar mı veya buna özendiriyorlar mı?
Bunu merak ediyorum.
Umarım... Şu an böyle olsa veya her birey bu kadar kitap okumuş olsa ya düşünün bir de hani köydeler bunlar yani ne imkansızlık içerisindeler.
Böyle olsaydık bu devam etseydi bence Türkiye uçmuş olurdu yani uçardık biz.
Devam edecek olursak her öğrenci en az bir müzik aleti çalmayı öğreniyormuş.
Şaşıracaksınız belki ama bazı enstitülerde mandolin, saz ve keman grupları varmış.
Köy enstitülerinde müzik dersi veren hocalar arasında Aşık Veysel.
Ruhisu gibi değerli isimler bulunuyordu.
Köy enstitülerinde öğrenciler ezberden uzak düşünmeye, sorgulamaya, araştırmaya yönelik bir eğitim programında yer almışlar.
Gözlem, deney, inceleme, gerçekleri akılcı yoldan öğrenme tekniklerine yer vermişler enstitülerde.
Ve yine bu sistem öğrencilere iş sevgisi, çalışana saygı, iş sorumluluğu gibi soyut kavramları yaparak ve yaşayarak öğretmiştir.
Burada biraz durmak istiyorum.
Yaparak ve yaşayarak öğrenme.
Bizim şu anda günümüzde belki en büyük ihtiyacımız, en çok kanayan yaramızdır belki de.
Yani yaparak ve yaşayarak öğrenme.
Ben kendi eğitim gördüğüm yılları da düşünüyorum.
İşte lisesi, üniversitesi veya ilkokulu.
Hani şu anda da böyle çevremde...
Okula gidenlere, işte öğretmenlik yapan onlara baktığım zaman yani yaparak ve yaşayarak bir sistem görmüyorum.
Bu bence çok kıymetli bir şey.
Çünkü insanın yeteneklerini keşfetmesine, bir şeylerin kıymetini anlamasına, empatiyi anlamasına, yapabilmesine her anlamda kişiyi geliştiren bir yöntem.
Ben mesela 31 yaşındayım.
Hala bu yaşımda yeteneğimin ne olduğunu bilmem mesela.
İşte oradan buradan araştırıp bulmaya çalışıyorum.
İyi olduğum alanlar tabii ki de var ama yani yeterli düzeyde olduğumu düşünmüyorum.
Ama yaparak ve yaşayarak öğrendiğim bir sistem olsaydı belki başka bir alanda yatabilirdim.
Aşkınlığım olacaktı. Şu anki işimde değildi.
Ne bileyim belki kuaför olacaktım.
Belki terzi olacaktım. Belki çok iyi bir aşçı olacaktım.
Genel olarak anlattığım şeylere baktığımızda her şeyin içinden biraz biraz sanata yer vermişler.
Tarıma yer vermişler.
Ticarete yer vermişler.
Yani düşünebiliyor musunuz eğitim modeli?
Şu an bu şekilde eğitim verilen yerlerin olduğunu da biliyorum.
Ama hep böyle özel yerlerde böyle ünlülerin falan çocuklarının gittiği okullar var.
Mesela görüyorum bazen.
Yurt dışında... zaten birçok yerde, birçok ülkede bu şekilde eğitim veriliyor.
Hatta benim amcam Fransa'da yaşıyordu.
Kuzenlerimle biz bir araya geldiğimizde böyle küçükken falan benim ortaokulda olduğum dönemler onlar mesleklere yönelik artık bölümlere ayrılıyordu yani eğitim sistemlerine göre.
Kuzenimin mesela bir tanesi böyle teknolojik aletlerle çok ilgiliydi.
Bir tanesi böyle el becerisi çok iyiydi.
Böyle dikişle falan uğraşmayı çok seviyordum.
Bir tanesi böyle serbest takılıyordu.
Yani ilgilendiği bir alan yoktu.
Bunlar ortaokulda bu istedikleri ve sevdikleri alana yönlendirdiler.
Yani ben ortaokula gidiyordum.
Tabii onlar da daha farklıydı bu.
Şu an bir tanesi bilgisayar mühendisi oldu.
Bir tanesi diyor da terzi oldu.
Diğeri de bir yerde garsonluk yapıyor.
Ne kadar güzel. Yaparak ve yaşayarak öğrendiler.
Küçücük yaşlarında yeteneklerini, sevdikleri alanı buldular ve ona göre yöneldiler.
Bu şu anda hepimizin en çok istediği gerek kendimiz için gerek.
çocuklarımız için. Umarım bu sistem değişir.
Biz de bu günleri görürüz ya.
En azından geleceğimiz kurtulur.
Yaparak ve yaşayarak öğrenmenin somut taraflarından bahsettik biz ama bana göre soyut kavramları da çok önemli.
Yaparak ve yaşayarak öğrenmenin kişisel gelişime katkısı işte empati yeteneğini geliştirmede de ben çok etkili olduğunu düşünüyorum.
Düşünsenize siz böyle bir eğitim modeli içinde yetişmişsiniz.
İşte atıyorum tarım öğrenmişsiniz.
bir şey öğrenmişsiniz. Bu işi yapan kişiyle karşılaşıyorsunuz.
O kişiye karşı böyle bir saygınız veya bir empatiniz bu daha farklı olur.
Çünkü siz onun nasıl yapıldığını biliyorsunuz.
Mesela o işin zorluklarını biliyorsunuz.
Bu da dolayısıyla işte kişilerde çalışana saygı, iş sorumluluğu, iş sevgisi gibi duyguları da artırır.
Yani kişilerin bunu daha kolay öğrenmesini sağlar.
Çok gurur duyduğum bir bilgiden bahsetmek istiyorum.
O dönem UNESCO tarafından dünyaya Türk eğitim modelleri Ödele olarak gösterilmiş köy enstitüleri.
Ne kadar güzel. Ülkecek yeniden doğmuşuz.
İşte savaştan çıkmışız.
Böyle kendi kendimize bir şeyler yapmaya çalışıyoruz falan.
Ama işte Atatürk öyle bir eğitim sistemi ortaya koyuyor ki dünyaya örnek olmuşuz.
İşte ülkelerin dikkatini çekmiş.
Ama işte maalesef sonu hüsranla bitmiş.
Peki diyeceksiniz ki bu kadar sistematik, düzenli ve etkili bir eğitim sistemi neden kapatıldı?
Tabii ki meyve veren ağaç taşlanır.
100 yılda değişti. Geçse maalesef bazı şeyler hiç değişmiyor.
Birazdan size sayacağım maddeleri işte okurken, araştırırken kendi kendime o kadar sinir oldum ki yani dedim ki hiçbir bir şey değişmez.
Bana göre bu sayacağım şeylerin hiçbiri sebep bile değil yani bahane bile değil.
Ama maalesef bazı kesimleri rahatsız etmiş Türkiye'nin bu şekilde kalkınması.
Bu maddelerden bahsedecek olursak özellikle yatılı enstitülerde uygulanan karma öğretim Türk aile ahlak anlayışını Köylülerden maddi manevi yardım talepleri
nedeniyle köylülerin şikayeti şehirdeki okullar devlet tarafından inşa edilirken köy enstitülerinin köylü öğretmen tarafından inşa edilmesinin eşitlik ilkesine aykırı
olduğu. Köy enstitülerine sadece köydeki çocuklar alındığı için köylü kentli farkının arttığı, bu durumun halkçılık ilkesine aykırı olduğu, uygulamalı projelerin devlete maddeyi
yük getirdiği, solcu komünist ideolojiyi andıran bir sistem olduğu.
Şimdi çok saçma bir bahaneden bahsedeceğim ki bana göre bu bir bahane yani.
Kız öğrencilerin pantolon ceket giymesinin komünist modası olduğu, iş eğitimi dersi adı altında başka işler yapıldığı gibi iddia...
Maalesef köy enstitüleri 1954 yılında resmen kapatılmıştır.
Çok üzücü ya ben o kadar üzüldüm ki böyle bir eğitim sistemi dünyaya rol model olmuş.
İşte UNESCO tarafından örnek gösterilmiş falan ama maalesef vizyonsuz cahil insanların elinde kurban gitmiş.
Böyle insanların yüzünden kapatılmış.
O yüzden okumak lazım ya araştırmak lazım.
Hani çok komik ve klasik olacak belki ama eğitim şartı yani.
Bilmek lazım bir şeyleri.
Bilirsek, öğrenirsek sorgulamayı da öğreniriz belki de.
Bize her söylenene inanmayız.
Bu nedenle okumak önemli.
Buradan gençler varsa, anneler, babalar varsa sesim kimlere ulaşacak bilmiyorum ama yani mutlaka okuyun, öğrenin.
Eğitim şart. Podcastimin sonuna geliyorum.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bana mutlaka yorumlarınızı yazın.
Beni Instagram'dan takip etmek isteyenler için de Instagram adresimi aşağıya bırakıyorum.
Hoşçakalın, mutlu kalın.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
