
Taşlarda Saklı Ölümsüzlük Arzusu: Nemrut Dağı
10 Eylül 2025 · 20 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Nemrut Dağı yalnızca taşlardan bir anıt değil, insanın sonsuzluk hayalinin simgesi. Bu bölümde heykellerin sessiz dilini ve kralın mirasını konuşuyoruz.
Transkript
Selamlar Hayalperestin Sesi podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melis. Binlerce yıl önce bir kral vardı.
Tanrılarla yan yana oturmak istedi.
Ölümsüzlüğün peşine düştü.
İnsanların değil tanrıların arasında anılmak istedi.
Bunun için bir dağın tepesine dev taştan yüzler yerleştirdi.
O yüzler bugün hala bize bakıyor.
Ölümden kaçamadı ama unutulmama arzusu gerçekleşti.
İşte Nemrut Dağı efsanesi böyle başladı arkadaşlar.
Nemrut Dağı Adıyaman'ın Kahta ilçesinde bulunuyor.
2150 metre yüksekliğine sahip.
Hemen hayal edin. O kadar yüksektesiniz ki gökyüzü neredeyse elinizi uzatsanız dokunacak kadar yakın.
Güneş doğuyor ya da batıyor.
Gökyüzü kızıl bir denize dönüşüyor.
Aranızda eğer Nemrut Dağı'na çıkan varsa bana mutlaka yazsın düşüncelerini.
Benim de en çok gitmek istediğim yerler arasında.
Bugün Nemrut Dağı dünyanın 8.
harikası olarak analıyor ve UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alıyor.
Bölge Doğu ve Batı medeniyetlerinin kesişme noktasında bulunuyor.
Oraya çıkan herkes aynı şeyi söylüyor.
Hayatımda gördüğüm en büyüleyici manzaraydı diye bu podcastı hazırlarken şunu düşündüm arkadaşlar.
Sizce de bir kral tarafından ölümsüzlük hayali için bu dağın seçilmesi bir tesadüf ya da rast geçilmiş bir yer değildir diye düşündüm.
Çünkü oraya giden herkesten aynı şeyi duydum.
O zaman Nemrut Dağı neden bu kadar önemliymiş?
Oradan başlayalım. Öncelikle dağın nasıl keşfedildiğinden sonra da o heykellerin tarihçesinden bahsedeceğim arkadaşlar.
Nemrut Dağı'ndaki o heykellerin keşfi 1881 yılına dayanıyor arkadaşlar.
O bölgede yaşayan köylüler dağdaki heykelleri görüyorlar.
Ancak kimse oraya çıkmaya, onlara yaklaşmaya cesaret edemiyor.
Meraklarına yenik düşüp giden köylülerdense bir daha hiç haber alınamıyor.
Çünkü dağın içinde sonunun nereye vardığı bilinmeyen tüneller bulunuyor.
O tünellere girenler bir daha hiç çıkamamış.
Bir de taşları kilit şeklinde bir sistemle yapılmış.
Kazmaya çalıştıkça taşlar yıkılmış, çöküntüler olmuş ve altında kalanlar olmuş.
Bu nedenle de o bölgedeki köylüler tarafından lanetli ve uzak durulması gereken bir yer olarak görülmüş arkadaşlar.
Şunu merak ediyorum siz olsaydınız o köylüler gibi merakınızla yenik düşüp tünellere girer miydiniz?
Yoksa uzak mı dururdunuz?
Ben açıkçası hem merak ederdim hem de biraz korkardım.
Siz de bana mutlaka yazın cevaplarınızı.
1881 yılına gelindiğinde Berlin'deki Prusse Kraliyet Bilimleri Akademisi'ne gizli ibareli esrarengiz bir mektup gelir.
O sıralarda Diyarbakır-Bağdat demiryolu hattı keşif çalışmalarında görev yapan Alman demiryolu mühendisi Karl Sister yöre halkından öğrendiğini Anadolu'nun doğusunda
bir dağın tepesinde Devasa heykellerin varlığından, bu heykellerin deniz seviyesinden 2150 metre yükseklikte olduğundan bahseder.
Mektubu alan akademisyenler, arkeologlar çok heyecanlanır ve arkeolog Otto Pushtain ile Carl Sister tarafından kurulan bir ekip hemen yola çıkar.
Zorlu ve maceralı bir yolculuktan sonra iki bilim adamı tam iki ay sonra Nemrut Dağı'na ulaşırlar.
Pushtain üzerinde heykel gövdelerinin oturur vaziyette olduğu tahtların arkasına geçtiğinde 5 santim yüksekliğinde 237 satır uzunluğunda grekçe harflerle
yazılmış yazıtın yer aldığını görmüş ve hemen bu yazıtı çözümlemeye çalışmıştır.
Ancak bazı iklim şartları ve doğa olayları sebebiyle harflerin birçoğu bozulmuş okunamayacak hale gelmiş.
Batı terasını geçtiğinde ise oradaki tahtların da arkasında aynı yazıtın olduğunu görünce çok büyük heyecana kapılır.
İki yazıtın birbirinin eksikliğini tamamlamasıyla ortaya çıkan sonuçta burasının Komagine Krallığı'na ait bir kutsal mezar olduğunu öğrenir.
Bu görkemle tapınaksal mezar anıtının üzeri 30 bin metreküp hacmindeki kırma kireç taşından oluşan 50 metre yüksekliğinde bir sunni tepe yani tümülüs ile örtülmüştür.
Tümülüs en kısa anlatımıyla üzeri toprak ya da kırma taşla örtülmüş mezar anıtı demek arkadaşlar.
Şöyle söyleyeyim normalde Nemrut Dağı 2100 metre civarında ama sonradan dağın üzerine yaklaşık 50 metre yüksekliğinde bir dağ daha inşa etmişler.
Dünya üzerinde yapılmış böyle bir eser başka yok arkadaşlar ve bu eser de sadece bizim topraklarımızda.
İlerleyen yıllarda Nemrut Dağı ile ilgili bu çalışmalara İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü ve ressam Osman Hamdi Bey de dahil olur.
Bölgeye Osmanlı'nın ilk heykeltıraşı Osman Efendi ile birlikte arkeoloji gezisi düzenler ama burada ne olduğunu tam olarak anlamazlar.
Çünkü Alman arkeologlar kadar kapsamlı bir ekip ve araştırma malzemeleri yoktur.
Bu sırada Nemrut Dağı tüm dünya tarafından konuşulmaya başlanır ve önemli bir arkeolog olan Cambridge mezunu Teresa Guell ve arkeolog Alman Karl Dorner Nemrut
Dağı'na geliyor. Teresa Guell'den bahsetmek istiyorum biraz arkadaşlar.
Teresa Guell o yıllarda 52 yaşında bir kadın.
Bu çalışmalarda bulunan o bölgede yaşayan herkes Teresa Guell'e o dağa çıkmamasını çalışma yapmamasını söylüyor.
Böyle söylemelerinin nedeni de dağın tepesindeki hava şartları, tehlikeli olması bir de yabani hayvanların olması.
Fakat Teresa Guell kimseyi dinlemiyor ve dağa çıkıyor.
Teresa Guell bölge halkı dışında Nemrut Dağı'na çıkan ilk kadın arkadaşlar.
Teresa Guell'in Nemrut Dağı'yla ilgili şöyle bir notu var.
Nemrut Dağı'nı ilk gördüğümde görkemi karşısında adeta dona kaldım diyor.
Ve tam 31 yıl boyunca Nemrut Dağı'ndaki kalıntıları inceliyor.
Düşünün 52 yaşında bir kadın ve 31 yıl boyunca dağı inceliyor.
Ve hatta kendisinin şöyle bir isteği olmuş.
küllerinin Nemrut Dağı'na getirilmesini istemiş.
Bölgenin yerel halkından olan ve aynı zamanda da çalışmalara katılan Yusuf Aydın, Teresa Guell'e de yardım ediyormuş ve onun bu isteğini yerine getirmiş.
Öldükten sonra onun küllerini Nemrut Dağı'na savurmuş.
Teresa Guell'in çalışmalarından elde edilen bazı bilgiler var arkadaşlar.
Dağın başında bir çadırda kalmış.
Gündüzleri havanın çok sıcak, geceleri de çok soğuk olduğundan bahsetmiş.
En yakın su kaynağının 3 saat yürüme mesafesinde olduğunu söylemiş.
Ve bazı geceler ayıların kaldığı yere geldiğinden bahsetmiş.
Yerel halk Nemrut'un kraliçesi diye isim takmış ona.
Ve hatta Teresa Guell Kürtçe bile öğrenmiş.
52 yaşında bir kadının tek başına Nemrut'a çıkıp 31 yıl boyunca orada çalışmasına hayran kaldım gerçekten arkadaşlar, büyülendim.
Bir insanın bir yere bu kadar bağlı olmasını görmek bana ilham veriyor.
Ben olsam yapamazdım herhalde, yarıda bırakırdım.
İşte yabani hayvanlar, en yakın su kaynağı 3 saat uzaklıkta, bilmiyorum ben yapamazdım.
Şimdi gelelim asıl konumuza.
Buraya kadar eserlerin nasıl keşfedildiğini, kimlerin keşfettiğini konuştuk.
Şimdi de bu eserler kimlere aitmiş onların tarihine değineceğim arkadaşlar.
Girişte söylemiştim ölümsüzlüğü arayan bir kral vardı diye ilk olarak oradan başlayacağım.
Bu bahsettiğim kral Komagene Kralı 1.
Antiyokos. Komagene Krallığı Adıyaman, Gaziantep ve Kahraman Barışı kapsayan bir bölge.
Bu bölge stratejik olarak çok önemli çünkü Fırat Nehri var.
O dönemlerde Fırat Nehri eskinin doğu ve batısını birbirinden ayıran doğal bir sınır çizgisiydi.
Yani Roma dönemindeki Mezopotamya ve Anadolu'yu birbirinden ayıran bir sınırdı.
Ayrıca yer altı kaynakları açısından da önemli bir bölgeydi.
Altın ve demir madenleri bulunuyordu.
Hatta antik çağda demirin doğduğu yer olarak da geçiyor bu bölge.
Komagene krallığından önce bu bölgede M.Ö.
2000 yıllarında Hititlerin hakim olduğunu görüyoruz.
M.Ö. 1200'lerde ise tarihe deniz kabimleri göçü diye geçen göçler sonucunda bu muhteşem Hitit İmparatorluğu yıkılıyor.
Ve M.Ö. 600'lü yıllara gelindiğinde bu toprakların Babil'in eline geçtiğini görüyoruz.
Sonrasında ise Büyük Pers İmparatorluğu'nun egemenliğine giriyor.
Ve sonrasında bu bölge neredeyse tüm dünyayı ele geçirecek olan Büyük İskender'in egemenliğine giriyor.
Büyük İskender o dönemlerde bilinen dünyanın neredeyse tamamını işgal etmiş arkadaşlar.
Büyük İskender'in M.Ö.
323'te ölümünden sonra generalleri, ailesi ve arkadaşları imparatorluğun kontrolü için savaşmaya başlıyorlar.
Ve Komagene'nin bulunduğu bölge Büyük İskender'den sonra yaklaşık 160 yıl Seleukosların egemenliğinde kalıyor.
M.Ö. 163'de politik sarsıntı yaşayan Seleukos krallığından kopmaya çalışan küçük krallıklar büyük bir bağımsızlık savaşı veriyorlar.
Ve Seleukos krallığında vali olan Ptolemus krallığını ilan ederek Seleukoslardan ayrılıyor ve Komagene krallığını kuruyor.
Ptolemos'tan sonra oğlu Samos tahta çıkıyor.
Pers ve Helen dünyasını birleştirip daha zengin ve daha soylu olmak istiyor.
Bunun için de oğlunu Zeugma prensesiyle evlendiriyor.
Bu sayede Komagene soyunu Büyük İskender'e de dayandırmış oluyor.
Bu evlilikten 1.
Antiochus dünyaya geliyor ve M.Ö.
69-36 yıllarında kendisini Epiphane Philoromana yani Roma ve Yunan dostu olarak tanımlayan 1.
Antiochus tahta çıkıyor.
Bu söyleminden dolayı Romalıların güvenini kazanıyor.
Zeugma şehrini ona hediye olarak veriyorlar.
O günden sonra Antiochus'un hayatı değişiyor ve zenginleşmeye başlıyor.
Krallığının sınırları gitgide genişliyor ve bunu bir damla kan dökmeden, savaş vermeden yapıyor.
Komagene krallığı en parlak dönemini bu süreçte yaşıyor.
Fakat Komagene'nin bu durumu diğer devletlerin dikkatini çekiyor.
Biraz önce söylemiştim ya hani Antiochus'un dedesi babasını Zeugma prensesiyle evlendiriyordu.
Bu evlilikten Antiochus dünyaya geliyordu.
Yani Antiochus'un soyu anne tarafından Romalılara, Büyük İskender'e dayanıyor.
Antiochus da Roma'ya karşı kızını Pers prensine gelin vererek iki büyük güç arasında varlığını sürdürmeye çalışıyor.
Neden? Çünkü Roma İmparatorluğu ve Pers Krallığı o dönemin süper gücü olan iki devlet.
Fakat bir süre sonra bu ilişkiler bozuluyor.
Roma ve Persler arasında antik dünyanın o meşhur savaşları çıkıyor ve kral Antiochus'un da taraflardan birini seçmesi gerekiyor.
Antiochus damadının krallığı olan Perslerin tarafını seçiyor ve bunun üzerine savaştan kaçan Romalılar Komagene kralı Antiochus'a sığınıyorlar.
Savaş istemeyen Antiochus Romalıların geri istediği esirleri vermeyi reddediyor.
Esirlere karşılık 25.000 ton gümüşe eşit olan 1000 talens teklif ediyor.
Antiochus'un zenginliğini siz düşünün arkadaşlar.
Fakat şöyle bir durum var.
Roma o dönemin büyük devletlerinden komagene ise küçük bir krallık ama çok zengin.
Roma'nın asıl hedefi bu krallığı ve hazinelerini ele geçirmek.
Roma hükümdarı Marcus Antonius Antiochus'un bu 25 bin ton gümüş teklifini reddediyor ve Komagene kralı Antiochus'a savaş açıyor.
Ama maden yönünden zengin Komagene'nin yaptığı çelik kılıçları ve okları hesaba katmıyor.
Ben koskoca Roma devletiyim.
Komagene küçük bir krallık diye düşünüyor.
Fakat büyük bir stratejiyle Roma ile yapılan bu savaşı Antiochus kazanıyor.
İşte bu olaydan sonra halkının da iyice güvenini ve sevgisini kazanan Antiochus kendini tanrı ilan ediyor.
Ölümsüzlüğün yollarını arıyor ve Antiochus adını yaşatmak için daha hayattayken Nemrut Dağı'nın tepesine anıtsal heykellerle süslü görkemli bir mezar tepesi
yaptırıyor. Akıl almaz masraflar ve insan emeğiyle yapılmış heykellerin sırrı günümüzde bile halen çözülemiyor arkadaşlar.
Çünkü heykellerin gövde kısmı 10 metreyi buluyor, kafa kısmı da 2 metre uzunluğunda.
Yani böyle devasa heykelleri teknolojik alet yokken insan eliyle nasıl yapmışlar gerçekten hayret verici.
Hatta dünya dışı varlıkların yaptığını iddia edenler bile var.
Antiochus o kadar ileri gidiyor ki halkına şöyle diyor ben öldükten sonra yılda iki kez törenler düzenleyeceksiniz.
Tanrılara yapılan şeyleri kendisi içinde istiyor.
Kendini Tanrı ilan ediyor ve halkı da buna inanıyor.
Bunu neye dayanarak söyledim?
O heykellerin arasında Tanrılarla el sıkıştığını gösteren kabartmalar var.
Heykeller demişken gelin bir de ona bakalım arkadaşlar.
Nedir bu heykellerin anlamları?
Girişte bahsetmiştim arkeolog Otto Pustein'in Grekçe harflerle yazılmış yazıtı çözümlemeye çalıştığını.
İşte o yazıttan heykellerin ne olduğuna ulaşıyoruz arkadaşlar.
Pushtain ilk olarak şunu aktarıyor.
Karşımda beliren şey beni hayrete düşürmüştü.
Tırmandığımız terastan 40 metre daha yukarıda mezar tepesi yükseliyordu.
Sanki bir dağ üzerine oturtulmuş başka bir dağ gibiydi.
Kayadan yontulmuş yüksekçe bir podyum üzerinde sırtları mezar tepesine dönük ve oturur vaziyette devasa boyutta 5 tanrı heykeli yer alıyordu diye anlatıyor.
Yazıtı çözümledikten sonra ise yazıtı şu şekilde aktarıyor.
İşte gördüğün gibi tanrılara gerçekten layık olan bu heykelleri ben diktirdim.
Zeus Oromastes'i, Apollon Mitras'ı, Helios Hermes'i, Artegnas Heraklios'u, Ares'in ve her şeyi besleyen vatanım Komagene'nin heykelleri.
aynı taştan yapılmış ve aynı tahtlar üzerinde oturarak duaları işiten tanrıların yanına kendi heykelimi de koydurdum şeklinde puştan bizlere o yazıttan aktarmış.
Dikkat ettiyseniz tanrıların oturduğundan bahsetmiş yazıtta.
Arkeologlar bu durumu Nemrut Dağı'nın tanrıların evi olarak görülmesi şeklinde açıklamış.
Antiochus'un heykelinin olması da kendini tanrılarla eş tuttuğunu göstermiş.
Peki neden bu tanrılar?
Onu açıklayayım arkadaşlar.
Tanrılardan birisi Zeus.
Zeus tüm tanrıların tanrısı.
En yüksek rütbeli tanrı.
Heykel sıralamasının en ortasında yer alıyor.
Zaten diğerlerinden daha büyük boyutlarda olduğu için de tanrıların tanrısı olduğu oradan anlaşılıyor.
Diğer bir tanrı da Apollon.
Zeus'un oğlu aynı zamanda aydınlığı ve aklı simgeleyen Apollon da Zeus'tan sonraki tanrı heykeli olarak yerini alıyor.
Bir diğer tanrı da Herakles.
Herakles tanrı Zeus ve bir fani olan Alkmene'nin oğlu.
İnsanın doğaya karşı olan mücadelesini simgeleyen bir heykel.
Komagene ise Tanrılar dizisindeki tek kadın heykel, bereket tanrıçası Komagene.
Sıralama olarak Kral Antiochus ve Zeus arasında bulunuyor.
Heykelin baş kısmında bereketi simgeleyen nar ve üzüm motifleri bulunmakta.
Bir de koruyucu heykeller var arkadaşlar.
Bunlar da kartal ve aslan heykelleri.
Kartal, Komagene krallığının gökyüzü hakimiyetini simgeleyen kartal heykeli.
Ve aynı zamanda Zeus'un insanlara emirlerini ulaştıran kutsal hayvan olarak biliniyor.
Aslan ise Komagene krallığının yeryüzündeki gücü ve hakimiyetini simgeliyor.
Aslan heykelinin çok önemli bir özelliği de var arkadaşlar.
Tarihte bilinen en eski horoskop.
Aslanın sırtında 3 gezegen, 19 takım yıldızı ve hilal biçiminde bir ay bulunuyor.
Yapılan çalışmada bu 3 gezegenin Jüpiter, Merkür ve Mars olduğu belirtilmiş ve şaşırtıcı bir şekilde bu veriler bir araya geldiğinde tarih olarak 7 Temmuz
62 yılı ortaya çıkmış.
Bu tarihin neyi simgelediği bugün halen bilinmemekte arkadaşlar.
Nemrut Dağı'nın belki de en gizemli olma nedenlerinden biri de Kral Antiochus'un mezarının burada olduğu düşünülmesi.
O mezarın bulunması tarihi açıdan çok önemli.
Peki neden o mezarın burada olduğu düşünülüyor?
Bunu da Puştany'ın yazıtlarından anlıyoruz.
Bakın yazıtta ne geçiyor.
Zamanın tahribine dirençli bu tapınak mezarının temellerini göksel tahtların en yakınında atarak buranın ileri yaşa ulaşmış talihli bedenim için sonsuz
bir istirahatgah olmasına karar verdim.
İşte yazıtta geçen bu cümleden dolayı bu mezarın Kral Antiochus'a ait olduğu düşünülüyor.
Fakat biraz önce de demiştim bu dağ kireç taşından yapıldığı için bir de kilit sistemiyle yapıldığı için kazılamıyor ve kazıldıkça çöküntüler oluşuyor.
Ve işte arkadaşlar Nemrut Dağı'nın efsanesi böyleydi.
Binlerce yıl önce bir kralın ölümsüzlük arzusuyla başlattığı bu yolculuk bugün bizlere hem insanın sınır tanımayan hayallerini hem de kültürel mirasımızın değerini
gösteriyor. O dev heykeller sadece taşa kazınmış yüzler değil aynı zamanda bir dönemin inançlarını, gücünü ve umutlarını taşıyan sessiz tanıklar.
Psikolojik açıdan baktığımızda da insanın en temel arzusu olan iz bırakma ihtiyacını görüyoruz.
Hepimiz küçük ya da büyük bir şekilde hatırlanmak istiyoruz.
Antiochus bunu heykellerle yaptı.
Teresa Guell hayatını adadığı çalışmalarıyla yaptı.
Belki biz de hayallerimiz, sözlerimiz ya da sevdiklerimizle bıraktığımız anılarla kendi ölümsüzlüğümüzü arıyoruz.
Bu yüzden Nemrut Dağı sadece taşlardan oluşan bir anıt değil.
İnsan ruhunun zamanla yarışan hikayesi.
Hepimize düşen görevse bu mirası korumak, kıymetini bilmek ve hayranlıkla ona bakmaya devam etmek.
Bugünlük benden bu kadardı arkadaşlar.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Dinlediğiniz uygulamalar ve Spotify üzerinden beni takip etmeyi unutmayın.
Haftaya yeni bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın, hoşça kalın ve en önemlisi de mutlu kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
