
Bu bölümde sizlere insanın kendi içsel yolculuğunu sembolize eden Simurg- Zümrüdü Anka kuşunun hikayesini anlatıyorum.
Instagram @hayalperestinsesi
📩 hayalperestinsesi@gmail.com
Transkript
Herkese merhabalar, Melis ben.
Hayalperest'in sesine hoş geldiniz.
Umarım şu an beni dinleyen herkesin günü çok güzel geçiyordur, her şey yolundadır, keyifler yerindedir.
Tam bu esnada ben de sesimle sizlere çok güzel, çok anlamlı bir hikayeyle eşlik etmek istedim.
Bugün sizlere insanın kendi içsel yolculuğunu, küllerinden yeniden doğmasını sembolize eden Siburg'u, yani bir diğer adıyla da Zümrüt'ü Anka Kuşu'nun hikayesini anlatacağım.
Öyleyse başlayalım.
Rivayete göre kuşların hükümdarı olarak bilinen Simurg, Kaf Dağı'nda bilge ağacının dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş.
Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olup ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden doğmasıymış.
Harry Potter'da Sırlar Odası'nı izleyenler bilirler.
Dumbledore'un kuşuydu Seamurk ya da işte Anka kuşu.
Hatta bir bölümde şey vardı ya Harry tam Dumbledore'un odasına girdiği anda kuş böyle bir anda alev alıyordu.
Sonra böyle kül olup dökülüyordu.
Sonrasında da o küllerinden yeniden doğuyordu.
Böyle kırmızımsı turuncumsu çok güzel bir rengi olan bir kuş.
İşte ondan bahsediyoruz arkadaşlar.
Devam edecek olursak.
Bütün kuşlar Simurk'a inanır.
Başlarına bir şey geldiğinde Simurk'un kendilerine yardım edeceğine, zor durumlarından kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş.
Simurk yani diğer adıyla da Zümrütü Ankağı kuşu öleceğini hissettiği zaman kendisine ağacın kuru dallarından bir yuva yapar.
Bu yuvanın dışını da Ne olduğu hiçbir zaman bilinmeyen bir yapışkanla kaplarmış.
Güneş doğduğu zaman da o kuru dallar yanmaya başlar.
Sonrasında Simurg kuşu yuvanın içinde yanarak ölür ve tekrar küllerinden yeniden doğarmış.
Bu kısır döngü sürerken kuşların başına bir gün öyle bir talihsizlik gelir ki Simurg'dan yardım istemeleri gerekir.
Ancak Simurg'u uzun süredir hiç görmedikleri de akıllarına gelir.
Bir süre beklemeye başlarlar.
Bakarlar ki Simurg'dan hiçbir haber yok.
Sonrasında derler ki demek ki Simurg diye bir kuş yok ya da Simurg ölümsüz değil aslında ölümlü bir kuş diye düşünmeye başlarlar.
Tam da bu esnada günün birinde bir tane kuş Simurg'un Bir adet tüyünü bulur ve o tüy yaşayan bütün kuşlar arasında inanılmaz bir heyecana sebep olur.
Kendi aralarında derler ki evet demek ki Simurg gerçekmiş ve yaşıyormuş.
Hadi onu bulalım. Onu bulursak bizim sorunlarımızı çözer, bize yardım eder diyerek bütün kuşlar arasına bir haber gönderirler.
Haber şöyledir. Kaf Dağı'na gidecekler, Simurg'u bulacaklar ve ondan yardım isteyecekler.
Yola çıkarlar ancak Simurk'un yuvası etekleri bile bulutların üstünde olan o görkemli Kaf Dağı'nın tepesindedir ve bu tepeye ulaşmak hiç de kolay değildir.
Yolculuk esnasında bütün kuşları 7 tane zorlu vadi, zorlu aşama beklemektedir.
Uçmaya devam ederler ve sonunda ilk vadiye gelirler.
İlk vadi yani birinci vadi.
İstek vadisidir. Bu vadiye geldikleri zaman yüz binlerce belki milyonlarca kuş istek vadisinde her istedikleri şeylerin gerçekleşebileceklerini fark ederler.
Sınır yoktur. Zevke, sefaya, makama bütün isteklerine kavuşurlar.
Yiyecek, içecek, doğal ortam, istedikleri eş her şey orada gerçekleşir.
Ve böyle olunca da kuşların kafası karışır.
Derler ki ya ne gerek var ki simurku aramaya?
Zaten bizim burada her istediğimiz oluyor.
Ve kuşlardan birçoğu kendilerini o vadinin etkisine kaptırırlar ve vadide kaybolup giderler.
Bir kısmı da orada kalmayı ister ve yolculuğa devam etmez.
Çok fazla kayıp vererek diğer kuşlar tekrar yola çıkarlar.
Ancak bir sonraki vadi daha da zordur.
İkinci vadiye gelirler.
İkinci vadi ise aşk vadisidir.
Aşk vadisinde Bir çeşit sis vardır ve o sise giren bütün kuşlar gördükleri şeylerin güzelliğine hayran kalır, mest olurlar.
Sisin etkisiyle gördükleri biçimsiz şekilleri, taşları, odun parçalarını en güzel kuşlara, zümrütlere ve güzel şeylere benzetirler.
Ortamdan çok fazla etkilenirler.
Bülbülün aklına gül gelir ve güle olan hasretinden geri döner.
Oysa ki güle olan hasreti...
Diğer kuşlardan da birçoğu vadinin güzelliğine kapılır ve kaybolur gider vadinin içinde.
Kalan kuşlar vazgeçmez ve yollarına devam ederler.
Aşk vadisinden sonra onları bekleyen bir diğer zorlu vadi ise cehalet vadisidir.
Cehalet vadisine gelince kuşların bir kısmı böyle bir umursamazlık sarar kuşları.
Derler ki Aman boşverin.
Ne yapacaksınız simurku?
Burası daha rahat. İşte burada hiçbir şey düşünmeye gerek yok.
Bilmeden, düşünmeden yaşamak en iyisi derler.
Ve kuşların birçoğu bu söylemlerden etkilenir.
Hem simurgu unuturlar hem de yaşadıkları sorunu unuturlar ve vadide kalmaya devam ederler.
Uçmakta ısrar eden diğer kuşlarsa arkadaşlarını geride bırakıp uçmaya devam ederler.
Kolay bir yolculuk değildir kuşların yolculuğu ve hala karşılaşacakları zorlu vadilerde bitmiş değildir.
Dördüncü vadiye gelirler.
Bu vadi inançsızlık vadisidir.
Aralarında konuşmalar başlar.
Derler ki ya Simurg yoksa, ya biz anlamsız bir hayalin peşinden koşuyorsak?
O kadar arkadaşımızı yolda kaybettik hadi onları boşuna kaybettiysek tüm yolu boşuna geldik diye mızmızlanmalar başlar ve kuşların birçoğu geri döner giderler.
Birlik ve beraberliğini bozmayan diğer kuşlar uçmaya devam ederler ve sonrasında onları bekleyen bir diğer vadi dedikodu vadisine gelirler.
6. Vadi dedikodu vadisidir.
Bu vadiye geldiklerinde kuşlar fısıltılar duymaya başlarlar.
Etrafta birbirleriyle ilgili ve Simurgh'la ilgili dedikodular dolaşmaktadır.
Simurgh Kötü bir kuşmuş, aslında ölmüş, öyle bir kuş yokmuş, en önde giden kuşlar diğerlerini kandırmaya çalışıyormuş gibi söylentiler o kadar artar ki kuşların bir
kısmı bunlara inanır ve geri dönerler.
Yola devam eden diğer kuşlar sonuncu ve en tehlikeli olan vadiye gelmişlerdir.
Yedinci vadi, benlik vadisi yani egodur.
Bu vadiye girince kuşlarının bazılarına bir haller olur.
Diğer kuşları beğenmezler.
Kuşların kimisi aralarındaki diğer kuşun kanadını beğenmez.
Kanadıyla dalga geçer.
Yanlış yoldan gidiliyor diye iddia edenler olur.
Liderlerini beğenmeyip lider olmak isteyenler olur.
Kendini üstün görenler olur derken.
vadide benç sesleri yankılanmaya başlar.
Aralarında birbirlerine saldıranlar bile olur ve bunun sonucunda kuşların çoğu geri döner, vazgeçer bu yolculuktan.
Sayıları iyice azalan diğer kuşlar ise yollarına devam etmeye karar vermiştir.
Bu yedi vadi boyunca tuzaklara düşen, hayallere kapılan ve tek başınalığı seçen kuşlar ya yolunu kaybetmiş ya da vadilerdeki vahşi hayvanlara yem olup kaybolmuştur.
Kararlılığı ve inancı sayesinde birlik ve beraberlikten vazgeçmeyen hepi topu 30 tane kuş sonunda kaftağına ulaşır.
Büyük bir gurur ve heyecanla Simurg'u aramaya başlarlar.
Ancak Simurg'dan bir iz dahi bulamazlar.
Umutsuzluğa kapılıp bir nehrin kenarında tünerler.
Sonrasında suyun üzerinde aynı gibi bir görüntü oluşur ve bakarlar kendilerini bir anda fark ederler.
Farsça'da si Murg ise kuş demektir.
Yani kurtarıcı diye peşine düştükleri, o kadar yol geldikleri Simurg aslında kendileridir.
Ne kadar güzel ve önemli bir hikaye değil mi?
İnsanın bu hayattaki kendi yolculuğunu önüne çıkan engelleri anlatıyor aslında ve çok güzel noktalara vurgu yapıyor.
İnsanın bu hayatta en zorlandığı konulardan birisi de kendi kendini keşfetmesi bence.
Kendi gücünü keşfetmesi.
Biz ne zaman özellikle bu bizim toplumumuzda çok var zaten.
Biz ne zaman bir sorunla karşıyasak hep başkalarından yardım bekliyoruz.
Hep böyle bir başkalarından destek görmek istiyoruz.
Böyle bir bocalıyoruz, kalıyoruz.
Onu mu arasam, bunu mu sorsam.
Leyla ile Mecnun filmini...
izleyenler bilir. Aksakallı dededen yardım istiyordu ya hani Mecnun her seferinde kafasına sopa yiyordu falan.
Hatta bu bizim kültürümüzde vardı yani.
Aksakallı dede diye bu olayı bile sembolleştirmişiz.
E tamam birlik ve beraberlik içinde hareket etmek de güzel bir eylem ama insanın bence birey olabilmesi gerekir.
Yani bireysel olarak da kendi başına gelen sorunları halledebilmesi gerekir.
Şimdi dedik ya bu hikaye aslında insanın böyle kendi içsel yolculuğunu anlatıyor.
Kendini keşfetmek için yaptığı yolculukta işte neyle karşılaştığını falan anlatıyor.
O noktalara vurgu yapıyor. Biz de o zaman tek tek bu vadileri inceleyelim.
Yani bizler bu vadilerden ne anlamalıyız?
Şimdi size bunları anlatacağım.
Birinci vadi istek vadisi.
Hatırlarsanız öncelikle kuşlar işte simurku bulmak istiyorlardı.
Yani bu yola çıkarken ki ilk istedikleri şey simurku bulmaktı.
Sonra istek vaadisine geldiler.
Orada her istedikleri gerçek olduğu için bir anda böyle vazgeçtiler.
Zaten her istediğimiz oluyor.
İşte ne gerek var ki simurku bulmaya?
İstediğimiz her şey gerçekleşiyor diyerek hedeflerinden, amaçlarından vazgeçtiler.
İşte bizim kendi hayatımızda, kendi içsel yolculuğumuzda öncelikle ne istediğimizi bulmamız lazım.
Kendimize şu soruyu sormamız lazım.
Ben ne istiyorum? Neyi istiyorum?
Kendim için mi istiyorum?
Toplum için mi istiyorum?
Ben neyi hak ediyorum?
Neye layığım? Özümüzde ne istediğimizi ve bunu ne için istediğimizi bulmamız lazım.
Bu vadede kuşlar niye telafi oldu?
Niye kayboldu? Çünkü istekleri hemen gerçekleşti.
İstekleri geçici bir istekti yani.
Mutlulukları geçiciydi, tatmin olma duyguları geçiciydi.
Gerçek hayatta baktığımız zaman da mesela çalışmadan makam sahibi olanlar ya da işte ne bileyim kolay yoldan para kazananlar.
Bakıyorsun sonrasında daha çok mutsuz oluyorlar.
Çünkü içlerinde kendi özlerinde çok istedikleri bir amaçları, bir istekleri yok.
Öyle olunca da içsel huzurları uzun sürmüyor.
Yani bizler de içinde bulunduğumuz...
Bu hayat yolculuğunda kendimizi keşfetmek için önce ne istediğimizi ve bunu niçin istediğimizi bilmemiz gerekir.
İstek Vadisi Bu konuda ders çıkarmalıyız.
Gelelim ikinci vadimiz aşk vadisine.
Bence en zor vadilerden birisi aşk vadisi.
Çünkü aşk mantık dışı bir eylemdir.
Kimse bunun aksini iddia etmesin.
Aşk işin içine girdiğinde ortada mantık kalmıyor.
İnsanın gözü hiçbir şey görmüyor.
Bakıyorsunuz kendini unutuyor.
Çevresini unutuyor.
Hayalinden vazgeçiyor.
Hayatından her şeyinden vazgeçiyor.
Bu tamamen mantık dışı bir hareket.
Mantık dışı bir eylem.
Aşık olmak çok güzel.
Tabii ki aşık olmak lazım.
Aşksız bir hayat bence yoktur.
Ama neye aşık olduğunuza dikkat edin.
Toplumun size öğrettiği duygu, öğrettiği şeylere mi aşık oluyorsunuz?
Bunu aşk sanıyorsunuz?
Ya da kendi içinizden gelen o duygular, o hisler, o hissettiğiniz yoğun şeyler mi?
İşte bu noktada zihin ve duyguyu birbirinden ayırabilmek çok önemli.
Ünlü yazar Haruki...
Murakami'nin çok hoşuma giden bir sözünü söylemek istiyorum size.
Kim aşık olmuşsa kendisinin eksik parçalarını arıyordur.
Bu yüzden aşık maşuğunu düşündükçe acı çeker.
Bu tıpkı uzun zamandır görmediğin odasına girdiğinde bulduğun anılar gibidir diyor.
Bence çok da güzel söylüyor.
Baktığımız zaman özellikle toplumda böyle bize dayatılan şeylere ya da aşk sandığımız şeylere baktığımız zaman aslında birçok kişi kendindeki eksik parçasını arıyor.
Size şöyle bir örnek vereceğim.
Ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Aşkı neden mantık dışı gördüğümü, neden daha böyle olumsuz olarak anlattığımı daha iyi anlayacaksınız.
Çok sevdiğim oyunculardan Ahmet Mümtaz Taylan'ın Empati diye bir programı vardı.
Bu aralar demeyeyim de hatta bayağıdır izlemiyorum.
Halen devam ediyor mu o programda bilmiyorum ama bir gün programa ünlü sanatçı Kalben'i davet etti.
O bölümü mutlaka izleyin derim.
Kalben'in olduğu bölüm.
Özellikle kadınlar, kızlar yani herkes izlesin ama yani kadınlarla kızlara bu program bence bu bölüm bir ödev olsun.
Programda şöyle bir şey geçiyor.
Kısaca size değinmek istiyorum.
Niye bunu örnek vereceğimi.
Kalben iki kez evlilik yapıyor.
İlk eşi işte her şey yolunda güzel başlıyor.
İşte birbirlerini seviyorlar falan filan.
Ama sonrasında işte çok fazla içmeye başlıyor.
Sevgisi daha farklı hale geliyor ve en sonunda kalbeni aldatıyor.
Bunlar boşanıyorlar. Aradan bir zaman geçiyor.
Kalben tekrar ikinci bir evlilik yapıyor.
Onu da ilk başta her şey yolunda işte canım cicim seviyorum ediyorum falan.
Sonrasında aynı şekilde bu eşi de böyle çok fazla alkol kullanmaya başlıyor.
Sonunda o da Kalben'i aldatıyor ve Kalben ondan da boşanıyor.
Programda daha farklı şeyler de var ama ben şimdi konumla ilgili olan şeyi anlatıyorum.
Ahmet Mümtaz Taylan bu noktada kalbene şöyle bir soru soruyor.
Diyor ki insan aynı hatayı bile bile yapar mı?
Bakın bu kısım çok önemli. Kalbenin verdiği cevap gerçekten çok acıktı.
Yani ben hikayesinde de çok üzüldüm zaten.
Kalben şöyle söylüyor.
Diyor ki insan hata yaptığını bilmiyor diyor.
Bakın aynı hatayı bile bile yapar mı?
Gelen soru cevap da...
Hata yaptığını bilmiyor.
Çünkü diyor sen oradan yaralısın.
Benimle hiç ilgisi olmayan bir denklemin içinde hop babam birinin peşine takılıp gitti.
Bizi unuttu. Bizim burada evimiz yandı.
Ben bir hayat kurmaya çalıştım kendime.
Karşıma çıkan insanlar aşağı yukarı benim bildiğim yerden geldi.
Gerçekten seven, bana gerçekten iyi davranan, benden gerçekten hoşlanan erkekleri beğenmiyorum.
Bunlarda bir sorun var gibi geliyor bana.
Ben nerede olmayacak bir kişi, nerede olmayacak bir iş var.
Hop bana bir iki şov yapıyor, sevdiğini söylüyor ve kapatıyor beni bitti diyor.
Zaten benim alışkın olduğum şey bu.
Ben sevilmemeye alışkınım.
Ben terk edilmeye alışkınım.
Benim tüm çocukluğum içinde büyüdüğüm dinamik bu.
Ben hayatı böyle sanıyorum diyor.
Bu bölümden çok etkilenmiştim.
Tekrar tekrar söylüyorum mutlaka izleyin.
Yani söyleyeceğim o ki aşk vadisinin başında da söyledim ya hani siz toplumun size dayattığı şeyleri mi aşk sanıyorsunuz?
Ya da yazarın Haruki Murakami'nin dediği gibi kendinizde eksik parçalarınızı mı arıyorsunuz?
Yoksa o duyguları hissettiğiniz şeyi mi arıyorsunuz?
Yani duygu ve mantık.
Bunun ayrımını yapın ki bu aşk vadisinde kaybolup gitmeyin.
Bu benim aşkım mı? Benim kalbim mi?
Yoksa başkalarının yönettiği duygular mı?
Bu soruların cevabını verin ki bu vadeyi kolay geçesiniz.
Üçüncü vade olan cehalet vadisi.
Bakalım buradan nasıl bir ders çıkarmalıyız?
Buradan ne anlamalıyız?
Cehalet vadisi deyince aklıma şey geldi.
Bu Platon'un mağara algoritması var ya.
Mağara algoritmasında bir mağaraya zincirlenmiş üç insan.
İnsandan bahsediliyor. Bu insanlar yalnızca mağaranın girişini ve birbirlerini görebiliyorlar.
Güneşin doğuş ve batışıyla işte böyle mağaranın duvarına çeşitli şekiller yansıyor.
Dışarıdan böyle bazı sesler işte içeride yankı oluşturuyor falan.
Bu insanlar yansıyan gölgeleri ışık, yankılanan sesleri de işte gerçek ses olarak zannediyorlar.
Sonra aralarından bir tanesi bir gün bir şekilde zinciri kırıyor ve dışarıya çıkıyor.
İşte güneş ışığını görüyor, gökyüzünü görüyor.
Asıl ışığın o olduğunu fark ediyor.
Yani mağaraya yansıyan gölgelerin olmadığını anlıyor.
Aynı şekilde yankıyı ses zannediyorlar ama asıl seslerin dışarıda olduğunu fark ediyor.
Sonra hemen böyle büyük bir hevesle mağaraya arkadaşlarının yanına geliyor.
Dışarıda gördüklerini böyle heyecanlı bir şekilde arkadaşlarına anlatıyor.
Diyor ki işte ben gerçek ışığı gördüm, gerçek sesleri duydum falan.
Arkadaşları onun Deli olduğunu zannediyorlar biliyor musunuz?
Dışarıdaki gerçek aydınlığın gerçek ses olduğuna inanmıyorlar.
Diyorlar ki hayır gerçek aydınlık da gerçek ışık da işte bu bizim duvarda gördüğümüz gerçek ses de işte şu anda bizim duyduğumuz.
Arkadaşı ne kadar anlatırsa anlatsın.
Bu iki kişiyi asla ikna edemiyor.
Onları zincirlerinden kurtarıp dışarı çıkarıp göstermek istiyor.
Ve ona saldırıyorlar yani arkadaşlarına saldırıyorlar.
Ve en sonunda arkadaşlarını orada bırakıp kendi yoluna devam ediyor.
İşte cehalet tam olarak böyle bir şey arkadaşlar.
Ne olursa olsun ne yaparsanız yapın bazı insanlar hayata at gözlüğüyle bakıyorlar.
Ve asla böyle... bir milim, bir gıdım dahi ileriye gidemiyorsunuz.
Yani ne söylerseniz söyleyin anlamıyorlar sizi.
Sorgulamak, öğretmek, keşfetmek lazım.
Zinciri kırmak lazım ki bu cehalet vadesini geçebilirim.
Bu arada cehalet deyince aklımıza kim geliyor?
Tabii ki İlber Ortaylı geliyor.
Aklıma bir sözü geldi İlber Ortaylı'nın.
Şey diyor ya, çok cahilsin, keşke ölsen.
Bu sözü bazen o kadar çok insanlara söylemek istiyorum ki.
Gelelim dördüncü vadi olan inançsızlık vadisine.
Bakalım buradan ne anlamamız gerekiyormuş.
Burada kuşlar ne yapıyordu? Karamsarlığa kapılıyorlardı.
İşte kendilerine olan inançlarını kaybediyorlardı.
Hayatta bazen böyledir aslında böyle.
Bir gün iyi gider, bir gün her şey yolundadır.
Ama ikinci gün bir bakarsınız her şey böyle bir anda alt üst olmuştur.
Bu hayatın en doğal eylemlerinden birisi.
Ama ne olursa olsun bizim kendimize olan inancımızı kaybetmememiz gerekir.
Umudumuzu kaybetmememiz.
Bir de etrafta zaten çok fazla negatif insan var.
Hayat gerçekten zor ilerliyor.
Bir de biz kendi inancımızı, kendi umudumuzu kaybedersek işte kendimizi bulma yolculuğu, hayallerimizi, isteklerimizi gerçekleştirme durumlarımızda işte bu noktada sekteye uğrar.
Ne olursa olsun kendinize olan inancınızı ve umudunuzu asla kaybetmeyin ki birer simurg olabilelim diyelim.
Beşinci vaadi yalnızlık vaadisi.
Hayat yolculuğunda burada size bir şey söylemek istiyorum.
Birbirine geçmiş bir eylemden bahsetmek istiyorum.
Hayat yolculuğunda bencil olursak yalnız kalırız.
Yalnız olursak da bencil oluruz.
Bakın ikisi böyle birbirine geçmiş bir eylem.
Yani insan yaratılış gereği sosyal bir varlıktır ve ne olursa olsun birbirine muhtaçtır.
İstediğiniz kadar zengin olun, istediğiniz kadar başarılı olun, yüksek makamlarda mevkilerde olun.
Ne olursa olsun birbirimize muhtaçız.
Burada Freud'un şöyle bir sözünü söylemek istiyorum.
Duygusal hayatım için içeriden bir arkadaş ve nefret edilen bir düşman.
Zorunlu bir ihtiyaç oldu diyor.
Yani Freud bile ihtiyaç duyuyor siz düşünün.
Ne olursa olsun hayat yolculuğunda daima birilerine ihtiyaç duyuyoruz.
Bu nedenle de o aradaki çizgiyi böyle iyi korumak lazım.
Yani ne çok kalabalık işte ne de çok bizi böyle yalnız bırakmayacak bir ortam oluşturmamız lazım.
Yola devam edip Zimurg olan kuşlar işte nasıl oldu?
O yolculuğu...
Birbirleriyle paylaştılar yolculuğun zor yanlarını birbirine paylaştılar ve en son Simurg olabildiler.
Bir de aklıma şu anda şey geldi Yunus Emre'nin hocası Tapduk Emre.
Çok hoşuma gider bu söz benim.
Bölünürsek yok oluruz, bölüşürsek tok oluruz.
Yani içsel yolculuğumuz sırasında da bir yol arkadaşı olmadan olmaz ki o vadileri daha kolay geçelim.
Geldik 6. vadiye.
6. vadi neydi?
Dedikodu vadisiydi. Bakalım buradan ne anlamamız gerekiyor?
Dedikodu zehirli bir duygudur arkadaşlar.
Dedikodu yapmakta, öyle bir ortamda bulunmakta kişiyi...
Zehirler modunuzu düşürür yani kendinizi o an kötü hissedersiniz.
Haklı iken haksızlığa düşersiniz.
Her anlamda sizi olumsuz etkiler.
Bir de şöyle bir şey var. Dedikodu yapan insanların çoğu aslında baktığınız zaman kendi içlerinde huzursuzdur.
Böyle kendi içlerinde kaygılıdır.
İçlerinde böyle halledemediği duyguları vardır.
Dolayısıyla başkalarını da huzursuz ederler.
Başkalarını da sabote ederler.
O yüzden bu tuzaklara düşmeyin.
Hayat çok kısa ve zaman çok kıymetli.
Ne olursa olsun bir dakika öncesini bile geri alamayız.
Dolayısıyla bu kendi kişisel gelişimimiz için bir dakika bile çok önemli.
Öyle bir ortama, öyle bir kişiye maruz kaldığınız zaman sessizce ve hızlıca o ortamdan uzaklaşın.
Öyle insanlara harcayacağınız zamanınızı kendi kişisel gelişiminiz için harcayın ki Siburg olabilme yolunda gidelim.
Ve geldik son vaadimiz olan ego vaadisine.
Bence aşk vaadisinden sonra en zor olanlardan birisi de ego vaadisi.
Ben vadisi. Aslında baktığımız zaman hepimizin içinde biraz böyle ego vardır.
Ama işte o egonun fazlası zarardır.
Hepimiz bir şekilde böyle insanlarla karşılaşıyoruz.
İşte her daim ben diyen, kendini herkesten üstün gören.
Bana göre en yorucu tiplerden birisidir.
Hele ki bir de yöneticiniz böyleyse daha kötü yani.
Bu kişiler dışarıdan bakıldığında ne kadar böyle egosu yüksek görünse de...
Aslında gerçekte içlerinde özgüvenleri tam tersine o kadar düşüktür.
Kendileriyle barışık değillerdir, huzursuzlardır, kibirlidir ve her daim öfkelidir.
Onlar kimseyi sevemez.
İnsanlara tepeden bakarlar, kendilerini her daim kusursuz görürler ve günün sonunda yalnız kalırlar.
Yalnız kalınca da bakarsınız öyle insanlara daha çok hırçın olurlar.
Az önce yöneticiden örnek verdim ya mesela sana karşı daha çok acımasız olur.
Yaptığın işi beğen... Mesai saatine karışır.
Oturursun suç olur. Seni bir şey içerken işte çay kahve bir şey içerken görür.
Sorun olur. Yani attığın her adımın sorun olur.
Çünkü içten içe o kadar çok değersizlik yaşarlar ki bunu bastırmak için Karşısındakini ezmek isterler.
Onu da böyle değersiz hissetmek isterler.
Çevrenizde böyle insanlar varsa ki eminim hepimizin bir şekilde var yani bir şekilde maruz kalıyoruz.
Onlardan da böyle olabildiğince sessizce ve hızlıca uzak kalın.
Çünkü ne yaparsanız yapın memnun edemezsiniz ve kendinize de zarar verirsiniz.
En güzeli öyle ortamlardan ve öyle kişilerden uzak durmak.
Bu arada Simurgh efsanesiyle ilgili şöyle bir bilgi vermek istiyorum.
Simurgh efsanesini ben işte kendi kişisel, içsel yolculuğumuz olarak anlattım ama Simurgh efsanesi işte Persler'de, eski Yunan mitolojisinde, Araplarda ve daha birçok kültürde de
geçmektedir. İran kültüründe İranlı Sufi şair Feriduddin Attar Mantıkutayr isimli eserinde, ismi çok düzgün telaffuz edemedim kusura bakmayın.
Bu eserinde... Allah'a ulaşmak ve onu bulma yolculuğu olarak anlatmıştır bu hikayeyi.
Yani bazı eserler kişinin kendi içsel yolculuğu olarak anlatıyor.
İşte bazı eserler de Allah'a ulaşma yolculuğu olarak anlatıyor.
Bu bilgiyi de vermiş olayım size.
Ve artık podcastimizi ufaktan toparlayacak olursak her birimiz birer simurk olmayı göze almadıkça kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayız arkadaşlar.
Kendi içimizde bizi...
Bize esir eden yanlarımızı fark etmedikçe bunu başaramayız.
Bakın bu söz çok önemli.
Bunu yazın bir yere. Kendi içimizde bizi bize esir eden yanlarımız ne?
Önce bunu bir keşfedelim.
Podcast'imi Mevlana'nın bir sözüyle bitirmek istiyorum.
Her ne istiyorsan kendinde ara.
Senin içinde bir can var.
O canı ara.
Senin dağının içinde hazine var.
O hazineyi ara. Eğer yürüyen bir dervişi arıyorsan onu senden dışarıda değil kendi nefsinde ara diyor.
Hazreti Mevlana. Umarım bir gün hepimiz simurg olabiliriz.
Bugünlük benden bu kadar arkadaşlar.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Umarım keyifli bir bölüm olmuştur.
Ayrıca beni dinlediğiniz platformlardan da takip edip bildirimlerinizi açarsanız yeni bölümlerden ilk sizin haberiniz olur.
Instagram'dan takip etmek isteyenler için de adresim aşağıda yazıyor.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın ve en önemlisi de mutlu kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
