
Sessiz Dostlarımızın Sesi: Hayvan Hakları Tartışmaları
26 Haziran 2024 · 21 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde hayvan dostlarımızın haklarını ve ekosistem için önemini anlatıyorum.
***
Instagram @hayalperestinsesi
📩 hayalperestinsesi@gmail.com
Transkript
Hayalperest'in Sesi podcast serisi başlıyor.
Hepinize keyifli dinlemeler.
Herkese merhabalar.
Ben Miliz. Hayalperest'in podcastine hoş geldiniz.
Umarım keyifler yerindedir.
Her şey yolundadır.
Bugünkü konuma başlamadan önce sizinle yaşadığım ufak bir talihsizliği konuşmak istedim.
Bu bölümü çekerken tam 17.
dakikaya geldim. İşte böyle kapanış konuşmasını falan yapıyorum böyle sonlardayım.
Ekranda mavi bir yazı çıktı.
Dedi ki işte bilgisayarınızda yolunda gitmeyen bir şeyler var.
Dedim o bilgisayar değil benim hayatımdır.
Sonra ekran tamamen karardı ve gitti.
Meğerse bilgisayarım çökmüş.
Tam böyle konumu hazırlamışım.
Başına oturmuşum. 17.
dakikaya gelmişim. O anda bilgisayarım çöktü arkadaşlar.
Kendimi bu aralar Super Mario gibi hissediyorum.
Sürekli bir engelle karşılaşıyorum.
Ama her seferinde de o engelli aşmayı başarıyorum çok şükür.
Sonra bir arkadaşımdan rica ettim.
Onun bilgisayarıyla bu bölümü yapabildim.
Sağolsun ekip arkadaşlarım da bana çok destek oldu.
Bu bölümün böyle bir anısı kaldı bende.
Umarım sağlıklı bir şekilde bitirebilirim dedikten sonra konuma başlamak istiyorum.
Bir yerde kötülük varsa herkes biraz suçludur diye bir kitap alıntısıyla giriş yapmak istedim.
Son dönemlerde sıkça gündeme gelen...
Ama yalnızca bir avuç hayvanseverin meşgul olduğu bir konuyla geldim arkadaşlar.
Bugün patili dostlarımızdan konuşacağız sizinle.
Aranızda beni takip edenler varsa bilirler.
Benim de bir kedim var. Adı Cafcuf.
Yaklaşık bir buçuk yıldır beraberiz.
Kendisi benim hem dostum olduğu hem arkadaşım olduğu belki de çocuğum gibi oldu.
Hatta normalde kayıt yaparken onu yanıma almam eşim ilgilenir onunla ama bugün onu da yanıma aldım.
Eğer böyle arkadan bir devrilme sesi falan duyarsanız o kesin benden geliyordur, o ses benden geliyordur dedikten sonra konuma başlamak istiyorum.
Bugünkü podcastimde bir nebzede olsa hayvan dostlarımızın sesi olmak istedim.
Hayvan hakları neden önemli?
Hayvan dostlarımızın yaşam kalitesi nasıl artırılabilir?
Dünyada ve Türkiye'de hayvan haklarının tarihsel gelişimi gibi konuları ele alacağız.
Ve podcast sonunda bir kitap ve belgesel önerisinde bulunacağım sizlere.
Bu arada söylemek istediğim ufak bir şey daha var.
Bu kanalda hiçbir zaman siyaset konuşmadım ve böyle platformlarda da kendimce siyaset konuşulmasına karşıyım.
Fakat hayvan dostlarımızla ilgili birkaç bir şey söylemek istiyorum.
Hangi dine inanıyorsanız inanın ya da bir nesneye de inanıyor olabilirsiniz.
Ya da hiçbir şeye de inanmıyor olabilirsiniz.
Yaşama hakkı diye bir şey var ve bu hakkı onların elinden almaya kimsenin hakkı yok.
Araştırma yaparken gördüm o kadar çok kişi bu kararı destekliyor ki yani söylemeye dilim bile varmıyor.
Hayretler içerisine kaldım.
Yani sözlü biz Müslüman bir ülkeyiz.
Bu kadar şiddeti destekleme, ölümü destekleme aslında bizim psikolojik olarak ne kadar sağlıksız olduğumuzu gösteriyor.
Karşılaştığım yorumlara karşı gerçekten böyle dehşet içerisinde kaldım.
Size şunu söyleyeyim. Birçok insan bu işi gönüllü olarak bile yapabileceğini söylüyor.
Ben hayretler içerisinde, dehşetler içerisinde kaldım.
Ya bir köpeğin saldırısına maruz kalmış olabilirsiniz ya da çocuğunuz maruz kalmış olabilir, yaşlı bir birey maruz kalmış olabilir.
Olmasını asla istemem ama ve bundan dolayı hayatı sonlanmış insanlar bile olabilir.
Var da, duyuyoruz da maalesef.
Bu tarz korkularınızın olmasını anlıyorum ve sonuna kadar da hak veriyorum.
Fakat şöyle bir durum var arkadaşlar.
Bunun sebebini bir anlamamız lazım.
Bu hayvanlar neden bu kadar saldırgan?
Şimdi insanlar bile aç kalınca ne kadar böyle çok sinirleniyor, agresif tavırlar gösteriyor.
Hepiniz bir şekilde yaşamışsınızdır bunu.
Ve buna hayvanlar açısından bakalım.
Saatlerce, günlerce, haftalarca aç kalıyorsunuz.
Ve bunun üzerine bir de hayati tehlike seziyorsunuz.
Bunların sonucunda da bu hayvanların saldırganlaşması maalesef ki kaçınılmaz oluyor ki bu da bilimsel olarak kanıtlanmış bir şey zaten.
Bir de şöyle de bir ifadeler var.
Ben bunlara da sinir oluyorum.
Hani sahipsiz köpek, başı boş köpek deniliyor ya hani.
Ya işte onlara zaten biz sahip çıkacağız.
İşte devlet yetkilileri, belediyeler, sivil toplum kuruluşları, vatandaş.
Herkes üzerine düşeni yaparsa...
çok daha güzel yollarla bu işler çözülür.
Peki hayvan dostlarımızın yaşam kalitesini nasıl arttırabiliriz?
İlk olarak buradan başlayalım.
Şimdi öncelikle onlar için uygun yaşam alanlarının oluşturulması gerekiyor.
Ben İstanbul'da yaşıyorum.
Özellikle Avrupa kıtasında bazı yerlerde toprak bile yok.
Aranızda yaşayanlar varsa bilirler.
Doğayı bilinçsizce, kontrolsüzce, sadece kendi istediğimiz şekilde sömürdüğümüz için Biz aslında hayvanların yaşam alanlarını ellerinden aldık.
Dolayısıyla her yerde işte beton, araba, ev ya en basitinden bu hayvanlar tuvalet ihtiyaçlarını karşılayacakları bir toprak, bir alan bile bulamıyorlar.
Bu nedenle de öncelikle hayvanlar için uygun yaşam koşulları sağlanması gerekir.
Ve bunu da en iyi barınak yaparak sağlanabilir.
Maalesef Türkiye'de illerde barınak sayısı çok yetersiz, çok az.
Bu sayıların artması gerekiyor.
Ancak şöyle de bir durum da var.
Barınaklarda hayvanlara ne tür işkenceler yapıldığını da görüyoruz.
Dolayısıyla bu barınaklarda bilinçli, bu işi gerçekten yapabilecek, Bunu bir görev olarak görebilecek hayvan sevecek kişilerin çalışması, görev alması gerekiyor.
Barınaklarda hayvanların yeterli bir şekilde beslenmesi de çok önemli bir konu.
Sonuçta aç kalırlarsa saldırgan olurlar.
Sağlık problemleri olur.
Bu durum toplumun sağlığını da tehdit eder.
Bulaşıcı hastalıklar da ortaya çıkar.
Dolayısıyla beslenme sorununun da giderilmesi gerekiyor barınmayla beraber.
Şimdi mamaların oldukça pahalı olduğunu bizzat kendi kedimden çok iyi biliyorum.
Bakın şimdi size çok güzel bir örnek vereceğim.
Bir şeyler gerçekten çözülmek istenirse yapılır arkadaşlar.
Bu olay Türkiye'de bir ilk.
Umarım diğer belediyelere de örnek olur.
Bu konuyu özellikle bu sebeple seçtim.
Toplumda hayvanlara insanların bakış açısı çok farklı.
Gerçekten bir avuç hayvan severiz yani ben sayımızın çok az olduğunu görüyorum.
Dolayısıyla farkındalık katmak için insanlara bakın böyle de olabilir diyebilmek için özellikle bu hafta böyle bir konu seçtim.
Şimdi Ankara'da...
Üretim fazlası gıdalar mamaya dönüştürülerek hayvanlara veriliyor.
Ankara'daki restoran ve kafelerdeki artık yiyecekler işte hastane veya büyük kuruluşlarda, yurtlarda, otel gibi yerlerdeki artan yemekler, halk ekmek fabrikalarındaki standart
dışı olduğu için satılmayan ekmekler toplanıyor.
Bunlardan mama yapılıyor ve sokak hayvanlarına barınaklara veriliyor.
Bu uygulama sayesinde bakın bu rakamı aklınızda tutun.
bu uygulama sayesinde yıllık 3,5 milyon TL tasarruf sağlanabilmiş ve bu parayla da hayvanların diğer farklı ihtiyaçları karşılanmış.
Bakın ne kadar faydalı bir olay.
Yapılan araştırmalarda Türkiye'de bir yılda 14 milyon ekmeğin çöpe atıldığı belirlenmiş.
Şimdi böyle çalışmalar sayesinde hem israfın önüne geçilmiş olur hem de yabancı ülkelerin mamalarına servet ödemeden geri dönüşüm sayesinde Hayvan dostlarımızın beslenme
sorunu çözülür. Sokakta bir sürü evsiz vatandaş var diye beni linçlemeyin arkadaşlar.
Bu bahsettiğim yemekler artık ve kullanılmayacak durumda olan yemekler.
Dilerim ki bu olay bütün Türkiye'deki belediyelere örnek olur ve bu sayede hem israfın önüne geçilir hem de hayvanların beslenme ihtiyacı çözülür.
Hayvanlar için yapılması gereken bir diğer işlemlerden birisi de kısırlaştırma işlemi arkadaşlar.
Malum dünyamızın doğal dengesi çok bozuldu.
Hatta benim bir podcastim var iklim krizinin cinsel yaşam üzerinde etkisi diye.
Orada hayvanların kontrolsüz üremesine de değinmiştim.
Eğer dinlemeyen varsa onu da bir dinlesin derim.
Bu kontrolsüz çoğalmanın...
Üremenin de önüne geçmek için yapılabilecek tek yöntem kısırlaştırma işlemi arkadaşlar.
Öldürme işlemi değil.
Şimdi semt ismi vermeden karşılaştığım bir durumdan bahsetmek istiyorum.
Mahalle sakinleri sokaklarındaki köpeklerin havlamalarından, saldırgan olduğundan şikayetçi oluyor.
Belediye görevlileri geliyor, o köpekleri alıyor.
İstanbul'un daha ormanlık ve daha tenha bir yerine o hayvanları bırakıp gidiyorlar.
Eğer hayvanların bırakıldığı yerin yakınında bir yerleşim yeri varsa köpekler tekrar oraya gidip havlamaya ve saldırgan tavırlar göstermeye devam ediyor.
Çünkü bu hayvanlar zaten aç ve bir de üstüne üstün işte bir yerden alındı arabaya konuldu bilmedikleri başka bir yere götürüldü.
Tehlike seyrediler hani biraz önce demiştim ya bilimsel olarak kanıtlanmıştı.
Durum böyle olunca da bu sorun çözülmemiş oluyor ki yani siz bu hayvanı buradan alıp bir başka bir yere koyduğunuz zaman bu sorun çözülmemiş oluyor.
Yerleşim yeri varsa o hayvan gidip orada tekrar havlamaya saldırmaya devam ediyor.
Eğer yakınında bir yerleşim yeri yoksa da zaten açlıktan ölüp gidiyor.
Dolayısıyla kontrolsüz üremenin önüne geçilmesi ve uygun koşullarda barınak yapılması zaten bu sorunun büyük bir kısmını kendiliğinden çözer.
Peki hayvan hakları neden önemli?
Hayvanları neden korumalıyız?
Biraz da bundan konuşalım.
Dünya üzerindeki hayatın farklı renkleri, sesleri ve hareketleriyle tanışmamız aslında çoğu zaman hayvanlar sayesinde gerçekleşiyor.
İnsanlar gibi onlar da gezegenimizin bir parçası ve sadece evlerimizde beslediğimiz evcil hayvanlarımız da değil.
Yani bir hayvan türünün yok olması ya da azalması da ekosistemimizde dengelerin bozulmasına neden olur.
İşte çeşitli salgın hastalıklar, çekirge istilası, Londra metrosundaki fare istilası gibi durumlarda kaçınılmaz olur.
Özellikle son yıllarda gıda sektöründe kısa sürede daha çok üretim yapmak için çiftliklerde hayvanlar yasa dışı ve kontrolsüz durumlara maruz bırakılıyor.
Birazdan söyleyeceğim belgeselde en ince ayrıntısına kadar gözler önüne sermişler.
Ben bazı yerleri izleyemedim.
Gerçekten ilerletmek zorunda kaldım yani böyle dayanamadım o görüntülere.
Mark Twain'in sözü var.
Gelmiş geçmiş tüm yaratıklar içinde insanoğlu en tiksindirici olanıdır diye.
Gerçekten de öyleyiz maalesef.
Özellikle kümes hayvanları ve küçükbaş hayvanları minicik kafeslere koyuyorlar.
Ve bu onların hareketini kısıtlıyor.
Bir de verdikleri bu ilaçlı yemlerle birlikte hayvanlar hemen kilo alıyor.
Sonra biz de garip garip ne olduğunu bilmediğimiz şeyler tüketiyoruz.
Yani demem o ki hayvanlar bu dünyanın doğal döngünün bir parçası.
Acıya duyardılar.
Hem doğal dengenin bozulmaması için hem de onların da bir yaşam hakkı olduğu için hayvanları korumamız gerekir.
Dünyada ve Türkiye'de hayvan haklarının tarihsel gelişimi nasıl olmuş bir de ona bakalım.
M.Ö. 3800 yıllarında eski Mısır'a ait kedi mezarlarına rastlanmış ve kedi öldürenler için idam cezası veriliyormuş.
Kedilerle ilgili ayrı bir bölüm daha yapacağım size.
Hatta bu idam cezasının sebebine de o bölümümde değineceğim.
M.Ö. 2000 yıllarında Hindu ve Budist toplumlar çiftlik hayvanını kurban etmeyi bırakmışlar ve Vejetaryanlığı benimsemişler.
Yine antik Yunan'da filozof ve matematikçi Pisagor insanların ruhlarının öldükten sonra hayvanlara geçtiğini ifade etmiş ve hayvanlara zarar vermeye çalışanlara hep engel olmaya çalışmış.
Pisagor'u anlattığım bir podcastim var.
Bu konuya orada daha detaylı değinmiştim.
Onu da bir dinleyin derim eğer dinlemeyen varsa.
Hayvan hakları alanında ilk yasal düzenleme 1635'te İrlanda'da yürürlüğe girmiş.
Bu yasal düzenleme ile kuyruk sabanı kullanımı ve yün elde etmek için canlı hayvanların derilerinin yüzülmesi yasaklanmış.
1822 yılında İngiliz parlamentosunda Martin yasası olarak da bilinen büyükbaş hayvanlara zulüm karşıtı yasa kabul edilmiş.
Aslında hayvan hakları M.Ö.
dönemlerde, 17.
yüzyılda, 18. yüzyıllarda hep konuşulmasına rağmen yakın dönemlerde daha böyle ağır yaptırımları ve net hükümleri olan kanunlar konmuş.
Maalesef bizim ülkemizde halen net hükümleri olan kanunlarımız yok.
Şimdi sizlere hayvan haklarında en ağır yaptırımları olan ülkelerden de bahsedeceğim.
İlk olarak İsviçre'den bahsetmek istiyorum.
1922 yılında hayvanları anayasal olarak tanıyan ilk ülke İsviçre'ymiş arkadaşlar.
Çok şaşırdığım bir şeyden bahsetmek istiyorum.
Diyelim ki İsviçre'de bir köpek sahiplenmek istiyorsunuz.
Böyle buradaki gibi kafanıza göre gidip pet shop'tan, veterinerden veya böyle yolda bulduğunuz bir köpeği alamıyorsunuz.
Bunlarla ilgili kurslar var.
O kurslara katılıyorsunuz.
Belirli bir eğitim alıyorsunuz.
Eğer bu kursun sonunda sizi uygun görürlerse köpek sahiplenmenize ondan sonra izin veriliyor.
Ben böyle bir şeye gerçekten çok şaşırdım yani.
Ne kadar ileri bir seviyede oldukları aslında işte bu yaptıkları işler sayesinde gelişmişlikleri.
İsviçre'de hayvanlara zarar verenlerin cezası 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası.
Veya da günlük oranlara göre verdiği zarara göre para cezası veriliyor.
Bu cezanın en maksimum noktası da en üst sınırı da 540.000 frankmış arkadaşlar.
Ve gerçekten çok ciddi bir miktar.
Bence etkili de bir miktar.
İkinci olarak da Birleşik Krallık'ta hayvanlara zarar vermenin cezası 51 haftalık hapis cezası ve 20.000 pound'a varan para cezaları.
Dünyada bana göre doğayı koruma konusunda lider olan Hollanda'da hayvanların deneylerde ve kozmetik ürünlerde denek olarak kullanılması kesinlikle yasakmış.
Bu benim gerçekten çok hoşuma gitti.
Aslında bu da çok önemli bir konu.
Yani kozmetik ürünlerde denek olarak kullanılmasına son derece karşıyım.
Yani biz güzelleşeceğiz diye neden birinin hayatı sonlanıyor?
Bu bakış açısına kesinlikle karşıyım.
Eğer biz bu ürünleri kullanmazsak, talep görmezse aslında üretimleri de olmaz diye düşünüyorum.
Ama dediğim gibi bir avuç insanız yani.
Sayımız bu noktada benim gibi düşünenlerin sayısı maalesef ki çok az.
Hayvan haklarına duyarlı bir diğer ülkede Avusturya.
Avrupa ülkeleri arasında en sert yasaları olan ülkelerden birisi de Avusturya'ymış.
Avusturya'da kurallara uymayıp hayvanlara zarar verenler 2400 dolarla 18100 dolar arasında para cezası alıyormuş.
Ve eğer zarar verilen evcil bir hayvansa da o zararı veren kişi bir daha asla hayvan sahiplenemiyormuş.
Şimdi gelelim bizim ülkemizde durumlar nasıl?
Türkiye'de hayvanların korunmasıyla ilgili çeşitli çalışmalar yapılsa da 5199 sayılı hayvanları koruma yasası 2004 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul
edilmiş. Fakat bu yasaya göre hayvanlara zarar verenler kabahatler kanununa göre para cezası alıyor ve bunlar da zaten komik rakamlar oluyor.
Hayvanlara işte tecavüz eden, dövme veya hayvan dövüştürme gibi bu işlerden ticaret yapanlarsa kanunda bu bahsettiğim 5199 sayılı kanunda yasada bunun bir
karşılığı olmadığı için farklı şekillerde ceza alıyor.
Eğer önceden işlediği bir suç varsa ya da hiç de ceza da almayabiliyor.
Yani yasada böyle bir şeyin karşılığı olmadığı için sadece sahipli bir hayvana sahibi kötü muamele gösterirse En fazla 4 ay hapis cezası veya para cezası alabiliyormuş.
Bu yasalara en kısa zamanda düzenlemenin gelmesini umut ediyorum.
İşte kadınlar ölüyor, çocuklar ölüyor, hayvanlar ölüyor ve maalesef ki hiç kimseye bir şey olmuyor.
Bugün bir hayvana zarar veren yarın bir insana bir çocuğa çok rahat zarar verir.
Bu nedenle de hayvan haklarının etkili olması gerekir arkadaşlar.
Genel olarak bir de tarihimize bakacak olursak Osmanlı Devleti döneminde de hayvanlara oldukça önem verilmiş.
Osmanlı Devleti özellikle Hazreti Muhammed'in kedi beslediği ve bazı İslam alimlerin de aktardığı hadislerden dolayı kedilere ayrıca değer vermiş.
O dönemlerde İstanbul'a gelen yabancı sefirler, elçiler bunu hep dile getirmişler yazılarında.
İşte daha önce hiç bu kadar kediyi bir arada görmedik diye yazılarına yazmışlar bunları.
Fakat sadece kediler de değil Osmanlı Devleti'nde şu şekilde bir görüş benimselmiş.
Canlılar, hayvanlar bize Allah'ın emaneti.
İnsana verdiğimiz değeri canlılara da işte kediye, köpeğe, kuşa da diğer hayvanlara da vermeliyiz şeklinde bir görüş geliştirilmiş.
Bu nedenle de camilerde, medreselerde, kütüphanelerde hayvanlar için hep işte gölge alanlar ve su çanakları oluşturulmuş.
O dönem özellikle Bayezid kütüphanesi çevresinde 40'a yakın kedinin olduğu söyleniyormuş.
Araştırırken gördüm bunları.
Bunun nedeni de kütüphanedeki kitapların kemirgen hayvanlardan korunması için özellikle o bölgede kedilerin bulunmasını istemişler.
Öğrendiğimde çok hoşuma giden bir bilgiden daha bahsetmek istiyorum arkadaşlar.
Özellikle taşımacılıkta kullanılan yük hayvanları için yokuştan yukarı çıkarken Hayvan sahipleri de hayvanı yük olmasın diye eğerlerin içine ters çivi koyuyorlarmış.
Bu çiviler yokuş yukarı çıkarken hayvan sahiplerine batacak şekilde ayarlanıyormuş.
Ve hayvan sahipleri yokuş çıkacağında mecbur hayvanın üzerinden inmek zorunda kalıyormuş.
Bu konuyu araştırırken yani hayvanlar konusunu araştırırken karşılaştığım işte hangi devlette hangi millette neler uygulanmış bunu gördüm.
Bahsetmek istiyorum. Süvari tekniğini keşfeden ve ata binen ilk kavim Orta Asya Türkleri olmuş.
Hatta Çinliler ve Avrupalılar da ata binmeyi bu Orta Asya Türklerinden öğrenmişler.
Bu nedenle de özellikle atlara karşı olmak üzere ve diğer tüm hayvanlara da Orta Asya döneminde oldukça önem verilmiş.
Konumu toparlamadan önce o kadar hayvan haklarından, tarihsel süreçlerden bahsettim.
Bir de günümüzde gerçekleşen olaylardan bahsetmek istiyorum.
Hani biraz önce Birleşmiş Milletlerin hayvan haklarıyla ilgili öncülüğünden bahsetmiştim ya.
Sadece yılda 25 milyon hayvan Birleşmiş Milletler tarafından kürkleri için öldürülüyor.
Dünyada kıyafet ve aksesuarlarında en çok deri kullanan ülkeler Amerika, İngiltere ve Almanya.
Belgeselde izleyemediğim ilerlettiğim yerlerden birinde de şöyle bir durum var.
Marka ismi söylemeyeceğim ama anlatınca eminim birçoğunuz bilecek.
Hani meşhur kas tüyü, kuş tüyü montlar var ya böyle siyah renkli olur böyle puf puf olur sıcak tutar.
Tüylerin o canlılığı bozulmasın diye hayvanlardan canlı canlı koparılıyor arkadaşlar.
Yani demem o ki insanoğlu dünyada sadece kendisi varmış gibi dünya onunmuş gibi davranıyor.
Ancak onların da yaşama hakkı var.
Onların da bu dünyada bir yeri var.
Ekosistemimizde oluşabilecek en ufak bir dengesizlik de çok büyük felaketlere yol açıyor.
Zülfü Libaneli'nin Son Ada isimli kitabında bu durum gerçekten çok iyi açıklanmış.
O kitabı bir okuyun derim.
Okuyanlar da varsa aranızda mutlaka benimle düşüncelerini paylaşsınlar.
Podcast'ı hazırlarken izlediğim belgesel de 2005 yılında gösterime girmiş bir belgesel.
Biraz eski. Dehşetler içerisinde kaldım izlerken.
Yok artık dediğim her şey belgeselde maalesef ki oluyordu.
İsmi Earthlings yani Dünyalar anlamında.
Instagram hesabımda da paylaşıyorum.
Oradan da bakabilirsiniz.
Tam telaffuz edemeysem yani insanların bu kadar ileri gitmesi de o belgeseli izledikten sonra beni gerçekten korkuttu.
Kitapta şöyle bir söz geçiyor.
Arkadaşlar hiçbir şeyi protesto etmiyorduk.
Karşı çıkmıyorduk.
Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyor ama o yılanın bir gün bize de dokunacağını hesap edemiyorduk diyor.
Umarım adil bir dünya tüm canlılar için mümkün olur.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim arkadaşlar.
Dinlediğiniz uygulamalar üzerinden takip etmeyi ve bildirimlerinizi açmayı unutmayın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın, hoşça kalın ve en önemlisi de mutlu kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
