
Bu bölümde sizlere Jose Mauro De Vasconcelos ‘un az bilinen ama okuması çok keyifli bir eserinden küçük bir bölüm anlatıyorum ve bunun üzerine konuşuyorum.
Keyifli dinlemeler.
Instagram @hayalperestinsesi
📩 hayalperestinsesi@gmail.com
Transkript
Herkese merhabalar, Melis ben.
Hayalperest'in sesine hoş geldiniz.
Bugün size farklı bir konu ve farklı bir anlatımla geldim.
Ben kitap okumayı çok severim.
Çocuk kitapları da dahil her kategoriden kitap okurum.
Bu arada yeni çıkan kitaplardan da bir podcast'im gelecek.
Hazırlığı içerisindeyim onların da.
Şu sıralar bir çocuk kitabı okuyordum.
İçindeki anlatılanlar dikkatimi çekti.
Dedim. Bunu dinleyicilerimle de paylaşmalıyım.
Şeker Portakalı'nı herkes bilir.
Benim de en sevdiğim kitaptır.
Üç kez falan okumuşumdur ama size onu anlatmayacağım.
Şeker Portakalı'nın yazarı José Marode Vasconcelo'nun az bilinen ama çok güzel bir kitabı Hayatın O Güzel Şarkısı adlı kitabından bir bölümü anlatacağım.
Kitap Doğanın vazgeçilmez parçası ve süsü olan hayvanların gözüyle anlatılan öykülerden oluşuyor.
Onların da duyguları, düşünceleri, hayata dair görüşleri var.
Onlar da doğuyor, büyüyor, büyüdükçe öğreniyor ama kimi acımasız insanlar onlara öyle kötü davranıyor ki.
Gelin biz insanların zalimliklerini bir de kitabın kahramanları olan, yaşamı her türlü kötülüğe karşı seven bu şirin hayvanlardan dinleyelim.
Ah ne güzel, çok güzel.
Annemiz bu sözlerle şakıyarak benimle iki küçük kız kardeşimi gagasıyla yuvamızın ucuna doğru itmişti.
Olacak şey değil. Bütün günü uykuyla geçirmek isteyen şu tembellere de bakın hele.
Görülmüş şey mi? Hadi gidip oynayın.
Yoksa güneş daha doğmadı mı?
Güneş... Her bir çiğ tanesinde yansıyor.
O sırada yavaş yavaş açılmakta olan uykulu gözlere ilk öpücüğünü konduruyordu.
Sonra da çiğ tanecikleri tutundukları dallardan kopup alttaki dallardaki çiğ tanecikleriyle birleşip irileşiyor.
Küçük yapraklardan daha büyüklere, büyüklerden de daha aşağıdakilere Oradan da mavimsi sarmaşıklardan kayıp kalın köklerin üzerine düşerek uyku sersemliğini daha üzerinden atamamış
toprağın içine işliyorlardı.
O zaman da dinlenmiş nemli toprağın o hoş kokusu yükseliyordu havaya.
Henüz çok küçüktük.
Günden güne uzayan uçuşlarımızla dünyayı hayata öğrenmeye çalışıyorduk.
Gagamı iyice açarak esnedim.
Bayan Raquel sevimli bir hüt hüt kuşuydu.
Sözde Fransız bir hanımın evinden kaçıp bu ormana sığınmış.
Kendisi böyle söylüyordu.
Bir kuşun bir evden kaçmış olmasının ne anlama geldiğini anlayamıyordum.
Ne zaman bu konuyu açacak olsa bizim büyüklerimizden biri hemen sokulup aman çocuklar duymasın diyerek onu susturuyordu.
Neyse bayan Raquel o gün yine kendince şakıyarak Herkese seslendi.
Güneş doğdu çocuklar.
Sabah oldu. Toplantı saati geldi.
Pencereye dönüp anneme sordum.
Anneciğim toplantıya sen de gelecek misin?
Hayır oğlum sen kardeşlerinle git.
Baksana evin içi darmadağınık.
Evimize biraz çekidüzen vermem gerekiyor.
Tembel tembel açtım kanatlarımı.
Ne güzeldi uçmak.
Muhabbet kuşu olmak.
Çok güzeldi. Yaşlı kayın ağacındaki toplantı evinde iyi bir yer kapabilmek için herkes havalarda uçuşup duruyordu.
Günün birinde ben de katılacaktım bu koşuşturmalara.
Daha o kadar hızlı uçamıyordum.
Soluk soluğa yorgun argın vardım toplantı evine.
Kalabalığın içinde kendime küçük bir yer aradım.
Gözlerimi ayırıp aşağı baktığımda İrasema'nın incecik çatallı sesiyle söylediğimiz şarkıya katılmaya çalıştığını gördüm.
İrasema her şeyden ürken, şimdi de şarkı söylemeyi öğrenmeye çalışan bir balıkçı kuşuydu.
İrasema korkağın teki, İrasema korkağın teki.
Benim gibi yavru kuşlar bir anda havalanıp onun çevresinde uçarak durmadan bağırmaya başladık.
İrasema korkağın teki.
Kahverengi gözleri yaşla dolmuştu İrasema'nın.
Yapmayın çocuklar diye mırıldandı.
Bizlerse bir dala tutunmuş İrasema korkağın teki diye durmadan bağırıyorduk.
Bunda ne kötülük var İrasema dedim.
Hadi gel şuraya gidelim. Şu elektrik tellerine asılalım.
Öyle hoş oluyor ki hamakta gibi sallanırız.
Bir o yana bir bu yana. Olmaz ben gitmem.
Korkarım ben. Sizler de gitmemelisiniz.
Ormanın dışına çıkmamalısınız.
Niyeymiş o? Bunda ne kötülük var ki?
Sinirlenmişti İrasema. Tabii ki var.
Ya bir tuzağa yakalanırsanız?
Ya oralarda bir kafes varsa?
Kafes mi dedim? Biraz korkmuştum.
Nedir bu kafes dediğin şey?
Annem bize böyle bir şeyden hiç söz etmedi.
Daha çok küçüksünüz de ondandır.
Öyleyse sen söyle İrasema.
Kafesin ne olduğunu sen anlat.
İrasema ürpermiş, sesi de titrek çıkmıştı.
Kafes çok korkunç bir şeydir.
Çok da çirkindir.
İncecik tellerle çevrili bir odacıktır kafes.
Teller incecik çıtalara bağlanmıştır.
Bir de küçücük kapısı vardır.
Bizi yakaladılar mı o kapıdan sokup kafesin içini kapatırlar.
Bir daha dışarı çıkabilirsen çık.
O küçücük yerde yaşarsın.
Orada yaşlanır, sonunda da ölürsün.
Oradan kurtuluş yoktur.
Hadi canım sen de dedim. Olur mu öyle şey?
Sen bunları hayal ediyorsun.
Hadi gidip elektrik tellerine sallanalım.
Irasema kanatlarının uçlarını sinirli sinirli çırptı.
Kusura bakmayın ama ben gitmem dedi.
Bunu dedikten sonra da kanatlarını çırparak o saatte ılık havasıyla herkese kucak açan ormanın içlerine doğru uçup gitti.
Bizlerse hala arkasından bağırarak alay ediyorduk.
Bu bağrışmalar şimdi ne kadar uzaklarda kaldı.
İrasema korkağın teki.
Şimdi gözlerim yaşlarla doluyor.
Gencecik bedenim şimdi bir kafesin içinde.
İrasema haklıymış.
Kafes gerçekten korkunç bir şeymiş.
Artık yerimden kımıldamak bile istemiyorum.
Bir tünekten ötekine sıçramaya alışıp alışamayacağımı bile bilmiyorum.
Her şey öylesine hüzünlü ki.
Çok çok hüzündü.
Bu ne üzüntü böyle minik kuş diye öteki kafesten soruyordu.
Yaşlı bir ötleyen kuşu olan Bay Pedro.
Merak etme geçer. Başlangıçta hep böyledir.
Çok geçmeden her şey alışır.
Yakında sen de şakımaya başlarsın.
Hayatta şakımak kadar güzel olan bir şey olamaz.
Bir kafesin içinde olsa bile.
Hayır ben şakımayacağım.
Hiç şarkı söylemeyeceğim.
Asla söyleyemeyeceğim.
Sonra da İrasema'yı hatırladım.
İrasema korkağın teki diye aşağıladığımız o güzel balıkçıl kuşunu.
Bak yavrum. Üzülmek hiçbir işe yaramaz diye konuşmasını sürdürdü Bay Pedro.
Bizim sahibimiz çok iyi biridir.
Bizimle ne tatlı konuştu gördün sen de.
O nasıl iyi biri olabilir?
O bir insan.
Hiçbir şey duymak istemiyordum.
Sahibimizin adı Kevil Kenti.
Avrupa denilen bir yerde yaşıyormuş.
Avrupa dedikleri herhalde büyükçe bir kafes olsa gerek.
Yeniden kendi düşüncelerime dönmeye başladım.
Ormandaki bayan Raquel de kaçmıştı.
Kendi anlattığına göre bir Fransız hanımın evinden kaçmıştı.
Belki günün birinde ben de kaçabilirdim.
Tek bir tüneyin üzerinde saatlerce dikilip duruyordum.
Akşam olduğunda içimdeki hüzün yüreğimi daraltıyordu.
O çiftlik geliyordu yine aklıma.
Güneş ışınlarının aydınlattığı parlattığı kırlar, dört nala koşan taylar, büyük havuzda suyun yüzüne çıkan minik kırmızı balıklar.
Ya o altın sarısı ayçiçeği tarlaları?
Ya o toprağın nemli kokusu?
Aman tanrım, daha fazla yaşamak istemiyordum.
Daha fazla yaşamamak için yemek yememeliydim.
Daha fazla yaşamamak için su içmemeliydim.
Ve daha fazla yaşamamak için şakmamalıydım, şarkı söylememeliydim.
Ben de öyle yaptım.
İlk iki gün açlık biraz zor geldi.
Susuzluktan gırtlağım kurumuştu.
Ama dayanmalıydım. Artık yaşamak istemiyordum.
Yapma böyle yavrum diyerek benimle yeniden konuşmaya çalıştı Bay Pedro.
Ye şu önündeki yemleri.
İç şu suyu. Yanıt vermiyordum.
Su dediğin böyle kaptı mı olurdu?
Su dediğin ormandaki gibi olurdu.
Havuzdaki gibi olurdu.
Bizler sürüler halinde varırdık oraya.
Minicik ayaklarımızın ucunda daldan dala sıçrayarak içerdik suyumuzu.
Nasıl da yitirmiştim bunların hepsini.
Nasıl olabilmişti bu?
O sahneyi hiç unutamıyorum.
Ormanda mutluluk içinde zıplayıp dururken harika bir şeyle karşılaşıverdim.
Yoksa ormanın içinden geçen bir elektrik teli miydi bu?
Evet, bir elektrik teli olmalıydı.
Henüz hiç kimse görmemişti onu.
İlk gören bendim.
Bir dalın tepesine çıkıp oradan telin üzerine atladım.
Birdenbire tel kımıldadı.
Sağ ayağımdan yakalandığımı anladım.
Kanatlarımı çılgınlar gibi çırptığım halde baş aşağı düşmekten kurtaramadım kendimi.
Hemen çalıların arkasından birkaç çocuk çıktı ortaya.
Biri beni boynumdan sertçe yakaladı.
Bir muhabbet kuşu yakaladık, bir muhabbet kuşu yakaladık diye sevinçle bağırıştılar.
Ben ne bağırabiliyor ne de kimseye seslenebiliyordum.
Beni alıp götürdüler.
Korku içinde çırpınıp duran bir sürü başka kuşun arasına koydular.
İşte o zaman anladım kafesin ne olduğunu.
Ertesi günde içi kuş dolu kocaman kafesi bir kamyonete yerleştirdiler.
Ben parmaklıklara yapışmış, umutsuzca sesleniyordum.
Anne, anneciğim, çığlıklarımı kimse duymuyordu.
Minik kanatlarım toz içinde kalmış, kafesteki kuş kakalarından yapış yapış olmuştu.
Beni pazara götürdüklerinde...
Küçük güzel bir kuş değildim artık.
Bay Cavill Kent'i işte orada görüp satın aldı beni.
Her şey yok olup gitmişti.
Öyleyse ben de su içmeyecektim, yemek de yemeyecek, asla şarkı da söylemeyecektim.
Yavaş yavaş gece olmuş, her şey gölgelere bürünmüştü.
Gecenin hüzün dolu saatleri bir türlü geçmek bilmiyordu.
Birden tünekten düştüm.
Kafesin dibinde uzanıp kalmıştım.
Soluk almam gittikçe yavaşlıyordu.
Sabahleyin gökyüzü neredeyse birden aydınlandı.
Evin içinde ayak sesleri duyuluyordu.
Sahibim Cavalcanti uyanmış olmalıydı.
Az sonra kafeslerimize bakmaya geldi.
Kafesi asıldığı yerden çıkarıp masanın üzerine indirince benim dibinde yattığımı gördü.
Birden öfkeyle dolmuştu sesi.
Hizmetçilerin yüzünden ne suyunu değiştirmiş ne de yemini vermişler.
Ama hemen arkasından büyük bir telaşa kapıldığını gördüm.
Minik yem kutusu da, su kapı da doluydu.
Sesi tatlı mı tatlı bir tınıyla çıkarken bir yandan da elini içeri uzatmıştı.
Bense geri geri gidiyordum.
Kafamdaki minik tüyleri yavaşça okşamaya koyulmuştu.
Ben ona her şeyi açıklamak istiyordum.
Ama o bir insandı.
Anlamazdı ki. Ona şöyle demek geliyordu içimden.
Ben ölüyorum.
Üzüntümden ölüyorum.
Ama hayır o anlamazdı bunu.
Anlasa bile öteki kuşlar ormana doğru uçup gitsinler diye kafeslerin kapılarını açmazdı.
Yumuşak bir sesle bir şeyler fısıldamayı sürdürdü.
Tam o sırada Bay Pedro birden heyecanlanıp ötmeye başladı.
Kaçsana be çocuk. Bak adamın avucu açık duruyor.
Hadi kaç. Şu gül ağacının dalını atlayıver.
Orada derin bir solu kal.
Sonra da uzaklara uçup git.
Hadi kaç, kaç hadi. Ama yalnızca şöyle yanıt verecek gücü bulabildim.
Şimdi kaçamam. Kanatlarım kuru yapraklar kadar ağır.
Ben gözlerimi camın ötesinde uzayıp giden ormana çevirdim.
Güneş ışınları dalların arasından süzülüp geliyordu.
Gözlerim yavaşça kapandı.
Uzaklardan, çok uzaklardan bayan Rockwell'in herkesi çağıran sesi geldi kulaklarıma.
Arkadaşlar, güneş doğdu, sabah oldu.
Toplantı saati geldi.
Hikayemiz bu kadardı.
Farklı bir bakış açısı değil mi?
Kitabı bitirdiğimde kendimi çok zalim hissettim ben de böyle diğer hikayelerden sonra.
Biz bazen hayvanları koruduğumuzu düşünüyoruz ama...
Hayvanların da kendi içlerinde bir dünyaları, doğal dengeleri var.
Onların bu dengelerini bozmadan hayatlarını devam etmelerini sağlayabilsek keşke.
Benim de bir kedim var.
Takip edenler bilir belki bazen paylaşıyorum.
Sokaktan sahiplendim.
İlk karşılaştığımızda ağzı yüzü yara bere içindeydi.
Kötü bir haldeydi. Boğazında şiştikleri falan vardı.
Karnında küçük bir ceviz kadar böyle bir çıkıntısı falan vardı.
Hemen veterinere götürdüm.
4 tane iğne yaptılar.
2 hafta boyunca antibiyotik falan kullandık.
Arnındaki çıkıntının bir yırtık olduğunu söyledi.
Göbek fıtığı dedi. Hayvanlarda çok nadir görülür bu göbek fıtığı.
Bu hayvan muhtemelen bir travmaya, bir şiddete maruz kalmış falan dedi.
Aşırı korkaktı yani. 9 aydır beraberiz.
Hala korkak, ürkekliği hiçbir şekilde geçmedi.
Cama gelen kedilere bir şeyler söylüyor, oynuyor falan bir şeyler yapıyor onlara.
Kitabı bitirdikten sonra ben de bir düşündüm.
Acaba dışarıda olsa daha mı mutlu olurdu, ne yapardı falan diye böyle etkilendiğim hikayelerden.
Ama tabii bu sadece. Zaten sonra dışarıda yaşayamaz yani içeride yaşamaya çok alıştık ki ben de onu bırakamam.
Hayvanları sevelim, onları koruyalım.
Tek ihtiyaçları bir lokma yemek, biraz su, biraz da sevgi.
Doğayı ve hayvanları katletmenin bizlere ancak zararı olur arkadaşlar.
Podcast'imi artık toparlayacak olursam kitabın tamamını paylaşırım sizlerle.
Son çıkan kitaplardan da bir podcast yapacağım.
Bu kitap çocuk kitabı olarak geçiyor ama bence yetişkinler ve ebeveynler de okumalı.
İçinde güzel şeyler anlatıyor.
Bugünlük benden bu kadar.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Beni dinlediğiniz platformlardan da takip etmeyi ve bildirimlerinizi açmayı unutmayın.
Hoşçakalın, mutlu kalın, bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
