
Bu bölümde, tarihten günümüze kedilerin gizemli dünyasını konuşuyoruz.
Antik medeniyetlerden günümüz evlerine uzanan bu hikâyede; insanların kedilerle kurduğu bağı, onların tuhaf davranışlarını ve neden bu kadar özel olduklarını keşfedeceğiz.
Transkript
Selamlar Hayalperest'in Sesi podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melis. Geçenlerde içerik araştırırken şunu fark ettim.
Ben kedilerle ilgili hiç bölüm yapmamışım.
Benim gibi iki kedisi olan birine pek yakıştıramadım bu durumu.
Çünkü evde iki tane kedi varken ve hayatımın büyük kısmı onların isteğine göre şekillenirken bu konuyu es geçmek olmazdı.
Bu bölümde biraz kedilerden konuşacağız arkadaşlar.
Ama sadece sevimli hayvanlar olarak değil daha derin böyle daha tarihçesini konuşacağız.
Çünkü kediler garip bir şekilde hayatımızın tam ortasında duran ama aslında hiçbir zaman tamamen bizim olmayan canlılar.
Tanıyanlar bilir. Benim iki tane kedim var.
Cafcuf ve Üzüm. Üzüm yaklaşık beş ay önce hayatımıza girdi.
Üç patili barınaktan sahiplendim onu.
Cafcuf'u da sokaktan sahiplenmiştim.
Hasta bir kediydi ama çok şükür iyileşti ve beş yıldır bizimle.
Ve ikisi de bana şunu çok net olarak öğretti.
Kediler asla sahip olunan varlıklar değil.
Daha çok bizim hayatımıza girip yerleşen ve sonra o evi sessizce yöneten canlılar.
Mesela ilk başta ben ona bakıyorum diyorsun ama bir bakmışsın ki aslında o sana bakıyor.
Sabah uyanma saatin onun mama saatine göre değişmiş.
Koltuğun hangi tarafının onun yeri olduğu belli olmuş.
Ve en önemlisi sen fark etmeden evdeki düzeni okurmuş.
Bazen bir şeyleri deviriyorlar böyle ses geliyor.
Sinirleniyorum, gidiyorum.
Ama sonra onları görünce böyle bir sakinlik çöküyor.
Sinirlenemiyorum, hiçbir şey diyemiyorum.
Ve bir de en önemli konu şu.
Sabah saat 5'te sizi uyandırıyorlar.
Mama kabında hala mama var ama mesele açlık değil.
Çünkü onlar o saatte senin uyanmanı istiyorlar.
Ve garip olan da şu ki bunu bir şekilde kabulleniyorsunuz.
Hiçbir şey söyleyemiyorsunuz.
Dünyada alarmı patisi olan tek canlı olabilir.
İşte en tuhaf nokta da bu.
Biz bunu neden yapıyoruz?
Neden bize böyle davranan bir canlıyı bu kadar seviyoruz?
Neden hayatımızın merkezine bu kadar kolay koyuyoruz onları?
Yoksa mesela gerçekten kediler mi?
Biz mi biraz delirdik ya da biz mi biraz değişiz?
Peki o zaman bu soruyu en baştan sorayım size.
Kedi nedir ve nereden geliyor bu kedi deliliği?
Haberlerde, filmlerde, dizilerde, instagramda, youtube'da her yerde kediler var.
Bir hayvan ne yapmış olabilirdi bu kadar hayatımızın orta yerine yerleşmiş olabilir?
İşte bugün bunu konuşacağız arkadaşlar.
Hem evrimsel hem tarihsel hem de sosyolojik olarak yani kısacası her yönüyle konuşacağız.
Kedi nedir? Evde yaşar, sokakta yaşar, dolaşır, kucağa gelir ya da gelmez.
Ama işte tam bu noktada durmak gerekiyor.
Çünkü kedi tanımlandığı anda kendi tanımından kaçan ender varlıklardan birisi.
Tırmalamaz dersin tırmalar, çok seveceksin bunu dersin, kucağına alırsın ısırır, sofraya çıkmaz dersin, masanın üzerine çıkmaz dersin.
Ama eve bir misafir gelir, misafirin tabağındaki yemeği almak için adeta özel operasyon düzenler.
Gel dersin gelmez, git dersin gitmez.
E peki biz bunları sevmek için biraz fazla mı delirmişiz?
Bakın şunu en baştan netleştirelim.
Kedi evcil bir hayvan değil.
En azından kelimenin klasik anlamıyla değil.
Çünkü köpek gibi eğitilemez, sürülere dahil olmaz, hiyerarşi kabul etmez ama vahşi de değildir.
İnsanla aynı mekanı paylaşır, aynı sokakta yaşar, aynı rutinin içine girer.
Aramızdadır ama bize ait değildir.
Biz bu detayı çoğu zaman unutuyoruz ya da unutmak istiyoruz.
Kedi insanın kontrol etmeye alışık olduğu ilişki biçimlerine hep mesafeli durur.
Belki de bu yüzden onunla kurulan bağ karşılıklı olmayabilir bile.
Yani siz onu seviyorsunuz diye o da sizi sevecek diye bir kural yok.
Sevmeyebilir. İnsan tarih boyunca doğayı dönüştürmeye çalıştı değil mi?
Şekillendirdi, evcilleştirdi, kontrol etti.
Bitkiler ekti, hayvanları hizaya soktu, toprağa çitle çevirdi.
At, öküz, inek, manda, eşek ve daha bir sürü hayvan.
Hepsini kendi çıkarları doğrultusunda evcilleştirdi.
Ama kedi hep bu sürecin dışında kaldı.
O insanın projesi olmadı.
Daha çok insanın yanına ilişmiş bir misafir gibi davrandı.
Giderken izin almadı, kalırken söz vermedi.
Bugün hala aynı tavrını sürdürüyor.
Kediyle yaşamak bir ilişki kurmaktan çok bir duruma katlanmayı da öğrenmek gibi.
Ne zaman sevileceğine o karar veriyor.
Ne zaman yalnız kalacağına o karar veriyor.
Masadaki eşyaların ne zaman yere düşeceğine yine o karar veriyor.
Sahiplenmez ama terk etmez de.
Tam burada kedi sadece bir hayvan olmaktan çıkıyor ve bir karaktere dönüşüyor.
Ve aslında her kedinin ayrı bir birey olduğunu fark ediyoruz.
Belki de bu yüzden insanlar kedilere bakarken kendilerinden bir parça görüyorlar.
Yalnızlıklarını, sınırlarını, sessizliklerini.
Benim kedilerimin de bana benzeyen yönleri çok fazla var mesela.
Modern insanın en büyük çelişkilerinden biri de şu.
Bir şeye yakın olmak istiyoruz ama boğulmak istemiyoruz.
Sevilmek istiyoruz ama kontrol edilmek istemiyoruz.
Kedi tam da bunun canlı karşılığı gibi.
Bağ kuruyor ama bağımlı olmuyor.
Bu yüzden kedileri seviyoruz.
Deli değiliz yani çünkü onlar bize benziyor.
Hayvanlara çoğu zaman aşırı insan merkezli bakıyoruz.
Bunu doğal karşılıyorum ama hayvanları insansa duygularla açıklama çabamız bizi bazen garip yerlere götürüyor.
Mesela geçenlerde viral olan nihilist penguen, maymun panç gibi örnekler.
Hayvan davranışını tamamen insan psikolojisiyle okuyoruz.
Bu da ayrı bir mesele. Bugün evlerimizdeki kedilerin atası Orta Doğu ve Kuzey Afrika kökenli yaban kedileridir.
Çevik, sessiz, geceleri aktif ve yalnız avcılardır.
Sürüye ihtiyaç duymazlar, lider tanımazlar, emir almazlar.
İnsanın yerleşik hayata geçmesiyle birlikte işler değişti.
Tarım devrimi yalnızca insanı değil çevresindeki tüm canlıları da değiştirdi.
Tahıllar birikti, depolar doldu ve kemirgenler çoğaldı.
İşte kedi tam da bu noktada ortaya çıktı.
Çünkü orada bol miktarda kolay av var.
Ama önemli bir ayrım var.
İnsan kediyi çağırmadı.
Kedi insanın yanına geldi.
Ve bu geliş korkak değil, temkinli bir merakla oldu.
Zamanla insan yerleşimlerine yakın yaşayan kediler daha çok hayatta kaldı.
Bugünkü evcil kedinin biyolojik adı olan Felis, Ketus, Domesticus bu uzun seçilimin bir ürünü.
Ama burada evcilleşme kelimesini dikkatli kullanmak gerekiyor.
Çünkü kedi köpek gibi insan tarafından biçimlendirilememiştir.
Davranışları büyük ölçüde hala vahşi atalarıyla aynı.
Avlanma refleksi, ani saldırılar, oyunla karışık ölüm taktikleri hepsi yerli yerinde duruyor.
O pelüş oyuncağı tekmelemesi bile aslında av refleksi.
Bu yüzden kedi evde yaşasa bile evin tam anlamıyla bir parçası olmuyor.
Çünkü ev zaten onun, siz onun evinin bir parçası oluyorsunuz.
İnsanla yaşar ama insan için şekillenmez.
Ve bu mesafe aslında kedinin en güçlü tarafıdır.
Ne tamamen vahşi ne tamamen evcil aradığı bir yerde.
Ve belki de onu bu kadar özel yapan şey tam olarak bu.
Şimdi tarım toplumlarına dönelim biraz.
İnsanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri şüphesiz tarım devrimiydi.
İnsan toprağa bağlandıkça toprakla ilgili yeni sorunlar da ortaya çıktı.
Bunların başında kemirgenler gelir ve kemirgenlerin en etkili doğal avcısı da kedilerdir.
Aslında bu insanla hayvan arasında kurulan en pragmatik, en duygusuz ilişkilerden biri.
İnsan genelde işe yarayan her şey sahiplenir.
Öküzü, boyunduruğu altına sokar, atı ehliyeleştirir, köpeği eğitir.
Ama kedi, kedi bu sistemin tamamen dışında kaldı arkadaşlar.
Çünkü kedi insanın komutlarını umursamaz.
O sadece avın çağrısına cevap verir.
Onu tarlaya süremezsiniz, zincire vuramazsınız, git fare yakala diye emir veremezsiniz.
Kedi hep arada durur.
Ve bu arada kalma hali onu benzersiz yapıyor işte.
Belki de kedi doğanın kontrol edilemeyen tarafını bize sürekli hatırlatan da bir varlık.
Fareyi yakalar ama fazlasını istemez.
Bazen sadece öldürür bazen de sadece oynar.
Ve bu dönemden itibaren kedi insan hayatında kalıcı bir yer edinde.
Ama öyle bir dönem gelir ki kedilerin neredeyse altın çağıdır.
Bu dönem antik Mısır.
İşler tamamen değişir.
Çünkü kedinin insanlık tarihinde ilk kez yararda olmaktan çıkıp anlam kazandığı yerdir burası.
Artık sadece fare avlayan bir canlı değil, koruyan, kollayan, gözeten bir tanrı figürüdür.
Ve burada Bastet isimli kedi başlı tanrıça devreye girer.
Antik Mısırlar kedilere bakıp şunu düşünür.
Bunda sıradan olmayan bir şey var.
Gece görüşü, sessizliği, ani refleksleri hepsi doğaüstü bir dikkat gibi algılanır.
Ve zamanla kedi kutsallaşır, heykelleri yapılır, tapınaklarda temsil edilir, hatta...
yalanır. Düşünsenize bir canlı önce pare kovalıyor sonra tanrı seviyesine çıkıyor.
Bu gerçekten inanılmaz bir kariyer yükselişi.
Hatta Mısırlılar kedilerin ülkeden çıkarılmasını yasaklar.
Bir kediyi kaçırmanın cezası ölümdür.
Kediye zarar vermenin cezası ölümdür.
Limanlarda kaçak kedi var mı diye kontroller yapılır.
Ama çok önemli bir detay var.
Kedi kutsallaştırılıyor mu?
Hayır. Evcilleştiriliyor mu?
Hayır. Yani sadece ona tapılıyor.
Zincire vurulmuyor.
İşte bu çok nadir bir şey.
İnsan kediyi değiştirmiyor.
Onu olduğu haliyle yüceltiyor.
İslam geleneğinde de kediler kirli ya da uğursuz diye kabul edilmez.
Aksine temiz, zararsız ve insanla birlikte yaşayabilen canlılar olarak görülür.
Hatta Hz. Muhammed ile ilgili anlatılanlarda kedilere duyulan sevgiye dair çeşitli ribayetler de var arkadaşlar.
En çok aktarılanlardan biri de şu.
Hazreti Muhammed'in Müezza isimli bir kedisinin olduğu ve onu çok sevdiği.
Hatta bir gün Müezza onun giysisinin üzerinde uyurken namaz vaktinin geldiği ve Hazreti Muhammed'in onu rahatsız etmemek için giysisinin ucunu keserek namaza gitmek için kalktığı
anlatılır. Bir başka rivayette de Müezza'nın içtiği sudan abdest alarak kedilerin ne kadar temiz canlılar olduğunu gösterdiği anlatılıyor.
Ayrıca İslam kültüründe genel olarak hayvanlara özellikle kedilere karşı merhametli davranmanın önemine vurgu yapan pek çok sayıda başka rivayetler de bulunuyor.
Burada önemli olan bu hikayelerin tarihsel doğruluğundan çok kültürel olarak kedinin temiz ve değerli bir canlı olarak konumlanması.
Yani kedi burada ne kutsal bir varlığa dönüştürülüyor ne de dışlanan bir canlı oluyor.
Daha çok insanla birlikte yaşamasına izin verilen bir canlı.
Sonra sahne değişiyor.
Ortaçağ Avrupa'sına geliyoruz.
Ve burada kedi tamamen başka bir role geçiyor.
Artık kutsal değil artık uğursuz olarak görülüyor.
Çünkü ortaçağ bilinmeyeni açıklamak yerine bastırmayı seçen bir dönem.
Ve bağımsız olan her şey şüpheli olarak kabul ediliyor.
Kedi de tam burada hedef oluyor.
Geceleri ortaya çıkması, karanlıkta gözlerinin parlaması hepsi anlamsız bir tehdit olarak algılanıyor.
Özellikle kara kediler, cadılık anlatıları, büyüler, uğursuzluk hikayeleri.
Bir sürü şeyler ortaya çıkıyor.
Bu konuyla ilgili bir podcastim var.
O yüzden burayı kısa geçiyorum.
Ama kritik olan şey şu.
Değişen kedi değil.
Değişen insanın kediye bakış açısı.
Mısır'da koruyucu olan özellikler Avrupa'da tehdit olarak algılanıyor.
Ve sonuç kediler azalıyor, fareler artıyor, hastalıklar yayılıyor.
Doğu Dünyası'nda ise bambaşka bir tablo var.
Özellikle Osmanlı şehirlerinde kedi ne kutsal olarak görülüyor ne de uğursuz sayılıyor.
Daha sade bir yerde duruyor.
Belki de en doğru yer burası.
Mahallenin bir parçası.
Cami avlusunda uyuyor, dükkanların önünde güneşleniyor, sokaklarda dolaşıyor.
Ama kimsenin malı değil.
Herkesin ama hiç kimsenin.
Osmanlı'da hayvanlar için vakıflar kurulması, kedilere yemek bırakılması, kuşlar için yapılar yapılması bu yaklaşımın bir parçası.
Burada mesele sadece hayvanlara yararlı olmak değil, bu dünyanın sadece bize ait olmadığı fikri.
İstanbul'un kedilerle ilişkisi bugün bile çok güçlü.
Biliyorsunuz sosyal medyada şehre gelen birçok insan en çok kedileri hatırlıyor, yabancı turistler özellikle.
Çünkü kediler İstanbul'un hafızasına karışmış.
Ama yine de şöyle bir durum var.
Burada da kedi evcilleştirilmiyor.
Sadece yaşamasına izin veriliyor.
Ve şimdi modern dünyaya bakalım arkadaşlar.
Kediler artık tapınaklarda değil, Instagram akışlarında.
Ama ilginç olan şu, hiç olmadığı kadar popülerler.
Neden? Çünkü modern insan çok yalnız.
Evler küçüldü, ilişkiler hızlandı, bağlar zayıfladı.
Ve kedi bu dünyaya mükemmel bir şekilde uydu.
İlgi istemiyor, sürekli konuşmuyor, alan tanıyor, yalnızlığa direnmiyor.
Tıpkı modern insan gibi.
Ve belki de bu yüzden herkes kedileri bu kadar çok seviyor.
Çünkü aslında biraz kendimizi görüyoruz.
Kediler hakkında saatlerce konuşabiliriz.
Evrimlerini, tarihlerini, insanların onlara yüklediği anlamları.
Ama galiba bütün mesele en sonunda çok basit bir yere çıkıyor.
Bir kedi sana güveniyorsa, yanında savunmasız bir şekilde uyuyabiliyorsa, sessizce gelip yanına kıvrılıyorsa bu dünyada hala saf bir bağ kurmanın mümkün olduğunu hatırlıyorsun.
Belki de bu yüzden kediler sadece evlerimize değil hayatımızın her yerine yerleşiyor.
Bugünlük benden bu kadardı arkadaşlar.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın, hoşça kalın ve en önemlisi de mutlu kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
