
Hayatta Kalmak İçin Geliştirdiğimiz 5 Davranış
15 Temmuz 2026 · 21 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
"Ben hep böyleydim." dediğimiz bazı davranışlar gerçekten karakterimiz mi, yoksa geçmişte bizi korumak için geliştirdiğimiz uyum stratejileri mi? Bu bölümde, travmaya bağlı olabilecek beş davranışı psikolojik açıdan ele alıyor ve davranışlarımızın ardındaki hikâyeyi birlikte keşfediyoruz.
Transkript
Selamlar, Hayalperestin Sesi podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melis. Bugün sizlerle çoğumuzun belki de hiç sorgulamadığı ama üzerine düşündüğümüzde bakış açımızı değiştirebilecek bir konuyu konuşacağız.
Bu bölümde olumlu bir özellik gibi görünen ama bazı kişiler için geçmişte yaşanan zor deneyimlere karşı gelişmiş uyum stratejileri olabilecek 5 davranışı konuşacağız arkadaşlar.
Ama başlamadan önce küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum.
Burada anlatacaklarım hiçbiri tanı koyma amacı taşımıyor.
Aynı davranışın arkasında farklı yaşam deneyimleri, kişilik özellikleri ya da bambaşka nedenler olabilir.
Amacım kendimizi yargılamak ya da etiketlemek değil, sadece davranışlarımızın ardındaki hikayeyi birlikte keşfetmeye çalışmak.
Çünkü bazen ben hep böyleydim dediğimiz şeyler aslında bir zamanlar hayatta kalabilmek için geliştirdiğimiz davranışlar olabiliyor.
Hazırsanız gelin önce travmanın gerçekten ne olduğuyla başlayalım sonra da konumuza devam edelim.
Travma denildiğinde çoğumuzun aklına savaşlar, depremler ya da işte büyük kazalar geliyor.
Elbette bunlar da travmatik deneyimler ancak travma sadece bunlarla sınırlı değil arkadaşlar.
Psikolojide travma, beklenmedik şekilde bizi duygusal olarak sarsan, kişiliğimize, ruhumuza ya da bedenimize yönelik bir tehdit, saldırı veya ihlal içeren olaylar olarak
tanımlanıyor. Kısacası kişinin baş etme kapasitesini aşan ve kendisini çaresiz ya da güvensiz hissetmesine neden olan yaşantılardır.
Ancak burada önemli bir noktayı da vurgulamak istiyorum.
Aynı olayı yaşayan iki kişi o olayı aynı şekilde yorumlamayabilir.
Bir kişi için oldukça sarsıcı olan bir olay, başka biri için normal gelir o davranış ona.
Çünkü travmayı belirleyen yalnızca yaşanan olayların kendisi değil, kişinin yaşı, yaşadığı koşullar, aldığı sosyal destek ve olaya yüklediği anlamlar da travmayı belirliyor.
Özellikle çocukluk döneminde yaşanan deneyimler düşündüğümüzden çok daha derin izler bırakabiliyor.
Çünkü çocuk beyni dünyayı tanımaya ve anlamlandırmaya çalışıyor.
Çocuk için anne, baba ya da bakım veren kişi sadece ihtiyaçlarını karşılayan birisi değil.
Aynı zamanda onun kendini güvenli hissettiği bir limanı.
Şimdi bir çocuk hayal edin.
Sürekli eleştirilen, ne zaman konuşsa susturulan, duyguları abartıyorsun denilerek küçümsenen bir çocuk ya da evde ne zaman bir tartışma çıkacağını hiç bilmeyen bir çocuk.
Böyle bir ortamda büyüyen çocuk için öncelik mutlu olmak değildir.
Önce kendini güvende hissetmek ister bu çocuk.
İşte tam da bu noktada beynimiz olağanüstü bir şey yapıyor.
Hayatta kalabilmek için bize çeşitli stratejiler kazandırıyor.
Bazılarımız sessiz olmayı öğreniyor.
Çünkü konuşmanın başına dert açacağını düşünüyor.
Bazıları herkesi mutlu etmeye çalışıyor.
Çünkü sevilebilmenin yolunun bu olduğuna inanıyor.
Bazıları yardım istememeyi öğreniyor.
Çünkü geçmişte yardım istediğinde karşılık bulamamış oluyor.
Bazıları da bulunduğu ortamı sürekli gözlemliyor.
İnsanların ses tonlarını, yüz ifadelerini, Hatta nefes alışverişlerini bile fark ediyor.
Çünkü zihni olası bir tehlikeyi önceden sezmeye çalışıyor.
Belki de bunları dinlerken aklınızdan şunlar geçiyor.
Ama bunlar kötü bir özellik değil ki.
Evet haklısınız bunlar kötü bir özellik değil.
Zaten mesele de burada başlıyor.
Bu davranışlar bir zamanlar seni koruyan, işe yarayan uyum stratejileriyle.
Fakat zaman geçti, o çocuk büyüdü, koşullar değişti, tehlike ortadan kalktı.
Ama beyin yıllarca kullandığı bu stratejileri bırakmakta her zaman o kadar da hızlı davranmıyor.
Bir süre sonra bu davranışlar öylesine doğal geliyor ki onları karakterimizin değişmez parçaları zannediyoruz.
Ben zaten kimseye güvenen bir insan değilim.
Ben hep güçlü durmak zorundayım.
Ben insanları kırmamak için kendimden vazgeçerim.
Herkesin istediğini yaparım gibi gibi.
İnsan beyni hayatta kalmayı öğreniyor.
Ama bazen öğrendiklerini ne zaman bırakması gerektiğini bilemiyor.
Bu yüzden çocukken bizi koruyan bazı davranışlar yetişkinlikte de otomatik olarak devam ediyor.
Bir süre sonra onları karakterimizin değişmez parçaları zannediyoruz.
Oysa belki de mesele karakter değildir.
Belki de mesele geçmişte işe yarayan ama bugün artık ihtiyacımız olmayan bir hayatta kalma biçimi.
İşte bugün konuşacağımız 5 davranış tam olarak bu şekilde arkadaşlar.
Şimdi gelin bu davranışlardan ilkiyle başlayalım.
Belki de toplumumuzun en çok hoşuna giden, en çok alkışladığı bir davranış olan aşırı bağımsızlık.
Ben kimseye yük olmam, yardım istemekten hoşlanmam, ben yaparım, ben hallederim.
Bu kişiler ben dilini çok fazla kullanırmış arkadaşlar.
Tanıdık geldi mi sizlere de bilmiyorum.
İlk başta kulağa oldukça güçlü geliyor bunlar.
Çünkü yaşadığımız kültürde kendi ayakları üzerinde durabilen insanlar hep takdir edilir.
Güçlü olmak, kendi işini kendi görmek, kimseye ihtiyaç duymamak çoğu zaman övülen bir özelliktir bizim toplumumuzda.
Gerçekten zorlandığınız bir anda bile yardım istemek yerine her şeyi tek başınıza çözmeye çalışıyor musunuz?
Birisi size istersen ben yardımcı olabilirim dediğinde içinizden geçen ilk şey yok ben hallederim mi oluyor.
Belki de mesele güçlü olmak değil yardım istemenin sizde rahatsızlık oluşturması.
Ben bu bölümü hazırlarken kendimle ilgili bir şey fark ettim.
Maalesef ki ben de yardım istemekte zorlanamıyorum.
Ve ben dilini de çok fazla kullanıyorum.
Bunu da podcast'ı hazırlarken fark ettim.
Bütün her şeyi tek başıma halletmeye çalışıyorum arkadaşlar.
Gerçekten desteğe ihtiyacım olduğunu bilsem bile yine de bir şekilde ben hallederim demeyi seçerim.
Çünkü yardım istediğim zamanlarda kendi başımın çaresine bakmam gerektiğini öğrendim hep.
O yıllarda bunun üzerimde nasıl bir etki bıraktığını anlayacak yaşta değildim ama bugün geriye dönüp baktığımda yardım istemenin neden bana bu kadar zor geldiğini biraz daha iyi anlayabiliyorum.
Elbette bu bugünkü davranışımızın tek sebebinin çocukluk olduğu anlamına gelmez.
İnsan davranışları tek bir nedene de bağlanamaz.
Ama çocuklukta tekrar tekrar duyduğumuz bazı cümleler zamanla dünyaya bakışımızı şekillendirir.
Psikolojik araştırmalar bize şunu da gösteriyor.
Çocuklukta ihtiyaçları tutarlı bir şekilde karşılanmayan ya da yardım talepleri sık sık reddedilen çocuklar yetişkinlikte yardım istemeyi riskli bir davranış olarak algılıyormuş arkadaşlar.
Çünkü zihin bir noktadan sonra şu mesajı öğreniyor.
Kimse benim ihtiyacımı karşılayamaz.
En iyisi kendi başımın çaresine kendim bakayım gibi.
Ve zamanla bu düşünce farkında olmadan bir yaşam biçimine dönüşüyor.
Belki de yıllardır ben çok bağımsız biriyim, özgür biriyim diye tanımladığımız şey bazı durumlarda yalnız kalmamak için geliştirdiğimiz bir uyum stratejisi olabiliyor.
Burada şunu özellikle vurgulamak istiyorum.
Bağımsız olmak, kendi işini kendin halletmek tabii ki de kötü bir şey değil.
Sorun ihtiyaç duyduğumuz halde yardım isteyememek.
Bunu zayıflık gibi görmek ve her yükü tek başımıza taşımak zorunda hissetmek.
İkinci davranışım size ilk bakışta oldukça masum hatta çoğu zaman övgü alan bir özellik aşırı uyumlu olmak.
Şöyle bir düşünün arkadaş grubunuzla dışarı çıkacaksınız.
Birisi size işte nereye gidelim diye soruyor.
Siz hiç düşünmeden benim için fark etmez.
Siz nasıl isterseniz öyle olsun diyorsunuz.
Ya da işte bir yere yemek yemeye gidiyorsunuz.
Aslı canınız başka bir şey istiyor.
Ama ortamı bozmamak için herkes çoğunluk ne isterse siz de onu sipariş veriyorsunuz.
Belki de bunu o kadar çok sık yapıyorsunuz ki artık kendinizin ne istediğini düşünmeyi bile bırakmış olabilirsiniz.
Üstelik çevrenizdeki insanlar da sizi şöyle tanımlıyor olabilir.
İşte o çok uyumludur, hiç sorun çıkarmaz, ne kadar anlayışlı birisi.
Bunları duymak çok hoşunuza gidiyor da olabilir.
Çünkü bize çocukluğumuzdan beri uyumlu olmanın iyi bir şey olduğu öğretildi.
Ve gerçekten de gerektiğinde uzlaşabilmek, empati kurabilmek, sağlıklı ilişkilere katkı sağlayan önemli özelliklerdir.
Ama burada yine çok önemli bir ayrım var.
Uyum sağlamak başka bir şey.
Sürekli kendi isteklerinden vazgeçmek bambaşka bir şey.
Psikolojide buna bazı durumlarda fan tepkisi yani yaranma ya da başkasını memnun etme tepkisi de deniliyor.
Belki daha önce savaş, kaç ya da don tepkilerini duymuşsunuzdur.
Son yıllarda araştırmacılar bunlara dördüncü bir tepki daha ekliyorlar.
Bu da memnun et tepkisi.
Yani kişi kendini güvende hissedebilmek için karşısındaki insanı memnun etmeye çalışıyor.
Peki bu neden olur? Bir çocuk düşünün, evde ne zaman bir tartışma çıkacağını bilmiyor.
Anne ya da babasının öfkesini tahmin edemiyor.
Belki de kendi fikrini söylediğinde azar işitiyor.
Ya da ihtiyaçlarını dile getirdiğinde sen çok şey istiyorsun denilerek azarlanılıyor, kızılıyor.
Böyle bir ortamda büyüyen çocuk şunu öğreniyor.
Eğer sessiz olursam sorun çıkmaz.
Eğer herkesi memnun edersem bana kızmazlar.
Eğer kendi isteklerimden vazgeçersem, bunları dile getirmezsem beni kabul ederler gibi.
Ve bu strateji çoğu zaman da işe yarayabiliyor.
Özellikle böyle çocuklar daha çok seviliyor ve çocuk da kendini korumuş oluyor.
Ama yıllar sonra aynı çocuk büyüdüğünde artık ortada gerçek bir tehlike olmasa bile aynı davranışı sürdürmeye devam edebiliyor.
İşte o zaman kişi kendi isteklerini fark etmekte bile zorlanıyor.
Hatta bazen şu soruya cevap veremiyor.
Ben ne istiyorum? Çünkü hayatı boyunca daha çok başkalarının ne istediğine odaklanmış.
Belki siz de zaman zaman hayır demekte zorlanıyorsunuz.
Bir rica kabul ettikten sonra eve gidip ya işte aslında ben bunu yapmak istemiyordum diye düşünüyorsunuz.
Ya da sırf birilerini kırmamak için kendi sınırlarınızı defalarca aşıyorsunuz.
Burada özellikle şunu söylemek istiyorum.
Nazik olmak güzel bir özelliktir.
Kibar olmak güzel bir özelliktir.
Empati kurabilmek de öyle.
Ama eğer bunu yaparken sürekli kendinizden vazgeçiyorsanız işte orada durup kendinize şunu bir sormanız gerekiyor arkadaşlar.
Ben bunu gerçekten kendim istediğim için mi yapıyorum?
Yoksa reddedilmekten, dışlanmaktan ya da karşımdaki kişinin bana kızmasından korktuğum için mi yapıyorum?
Bazen bu sorunun cevabı insanın kendisiyle ilgili çok önemli şeyler fark etmesini sağlayabilir.
Ve aşırı uyumluluğun en sık görülen yansımalarından biri de üçüncü davranışımız olan sürekli kendini açıklama ihtiyacı hissetmek arkadaşlar.
Kendini aşırı açıklama ve ispat çabası.
Şöyle bir durum hayal edin.
Bir arkadaşınız size bir konuyla ilgili bir şey soruyor.
Aslında kısa bir cevapla da bu soruya cevap verebilirsiniz.
Ama siz kendinizi bir anda uzun uzun açıklarken buluyorsunuz.
Karşınızdaki sizden bu kadar ayrıntı istemediği halde sanki kendinizi haklı çıkarmak zorundaymışsınız gibi uzun uzun anlatıyorsunuz.
İlk bakışta bu davranış dürüstlük ya da açık iletişim gibi görünebilir ve gerçekten de kendini ifade edebilmek sağlıklı bir beceridir.
Ancak bazı kişiler için bunun altında bambaşka bir neden yatıyor olabilir.
Psikoloji alanındaki bazı çalışmalar çocukluk döneminde sık sık suçlanan, sözlerine inanılmayan ya da duyguları küçümsenen bazı çocukların yetişkinlikte kendilerini açıklama
ihtiyacını daha yoğun yaşayabildiklerini göstermiş.
Bir çocuk düşünün, başına gelen bir olayı anlatıyor ama hemen ardından şöyle bir cümleyle karşılaşıyor.
İşte sen abartıyorsun, öyle olmamıştır, yanlış hatırlıyorsun, işte sus konuşma ya da daha kendini ifade edemeden suçlanıyor.
Böyle bir ortamda büyüyen çocuk zamanla şu düşüncelerini geliştirebiliyor.
İnsanlar bana inanmaz, kendimi yeterince iyi açıklayamazsam yanlış anlaşılırım, mutlaka kendimi savunmalıyım.
O günün koşullarında...
Bu düşünce seni korumuş olabilir.
Fakat yıllar sonra artık kimse onu suçlamadığı halde bile aynı refleks devam ediyor olabilir.
Basit bir mesajı defalarca düzenlemek, hayır dedikten sonra uzun uzun neden hayır dediğini anlatmak, belki de bütün bunlar anlaşılamamaktan duyulan kaygıyla ilgilidir.
Burada yine önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor arkadaşlar.
Kendini ifade etmek elbette sağlıklıdır ama eğer sürekli kendini ispatlamak zorunda hissediyorsan belki de kendine şu soruyu bir sorman gerekiyor olabilir.
Ben şu an gerçekten bilgimi veriyorum yoksa anlaşılabilmek için kendimi savunmaya mı çalışıyorum?
Aslında bütün bu davranışların ortak bir noktası var.
Zihnimiz geçmişte bizi koruyan yolları bugün de kullanmaya devam ediyor.
Kimi zaman kendimizi uzun uzun açıklıyoruz, kimi zamansa konuşmaktan önce bulunduğumuz ortamı okumaya çalışıyoruz.
Şimdi gelin bu kez de beynimizin bizi korumak için geliştirdiği başka bir davranışa bakalım arkadaşlar.
Ortamı sürekli gözlemlemek.
Bir ortama girdiğiniz anda daha kimse tek kelime bile konuşmadan havadaki gerginliği hissettiğiniz oldu mu hiç?
Ya da karşınızdaki kişinin ses tonundaki küçücük bir değişiklikten, yüz ifadesinden, bakışlarından bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünür müsünüz?
Belki de çevrenizdekiler size sık sık sen insanların ruh halini işte hemen anlıyorsun, sezgilerin çok güçlü, sen tam bir empati insanısın diyorlardır.
Gerçekten de empati kurabilmek...
Sağlıklı ilişkiler için çok değerli bir beceridir.
Bir başkasının duygusunu anlayabilmek, onun yaşadıklarını anlamaya çalışmak hepimizin geliştirmesi gereken özelliklerden biri aslında.
Ama burada yine önemli bir ayrım var arkadaşlar.
Empatiyle sürekli tetikte olmak farklı şey.
Psikolojide buna hipervijilans yani aşırı tetikte olma hali deniliyor.
Kişi farkında olmadan çevresini sürekli tarıyor.
Olası bir tehlikeyi önceden fark etmeye çalışıyor.
Yine küçük bir çocuk düşünün.
Evde huzurun ne zaman bozulacağını bilmiyor.
Anne ya da babasının o gün nasıl davranacağını tahmin edemiyor.
Belki küçücük bir hata büyük bir öfkeye dönüşüyor.
Belki de evdeki sessizlik bile yaklaşan bir tartışmanın habercisi oluyor.
Böyle bir ortamda büyüyen bir çocuk için çevresini dikkatle gözlemlemek bir tercih değildir.
O çocuğun hayatta kalmasına yardımcı olan bir beceridir.
Çünkü bazen bir yüz ifadesini doğru okumak, ses tonundaki küçücük bir değişikliği fark etmek ya da ortamın gerginleştiğini önceden hissetmek kendini korumasını sağlayabilir.
Zihni adeta sürekli çalışan bir alarm sistemi geliştirir.
Yıllar geçer, o çocuk büyür.
Belki artık böyle bir ortamda yaşamıyordur.
Ama beyin bir zamanlar işe yarayan bu sistemi hemen kapatmayabilir.
Bu yüzden yetişkinlikte de farkında olmadan insanların ruh halini okumaya çalışır.
Bir arkadaşımızın kısa mesajına geç cevap vermesini saatlerce düşünebilir.
İş yerinde bir arkadaşının yüzünün asık olmasını hemen kendiyle ilişkilendirir.
Sevdiğimiz kişinin sesindeki en ufak değişiklik bile zihninde onlarca senaryonun oluşmasına neden olabilir.
Aslında çoğu zaman kötü bir şey olmasını beklediğimiz için değil bu.
kendimizi güvende hissetmeye çalıştığımız için bunu yapıyor olabiliriz.
Burada tekrar şunu hatırlatmak istiyorum.
İnsanların duygularını anlayabilmek elbette güzel bir özellik.
Ancak eğer sürekli başkalarının ruh halini takip ediyor, onların nasıl hissettiğine odaklanıyorsanız, kendi duygularınızı fark etmekte zorlanıyorsanız, belki de kendinize şunu sormanız
gerekiyordur. Ben şu an gerçekten empatimi kuruyorum.
Yoksa olası bir tehlikeyi önceden fark etmeye mi çalışıyorum?
Bazen bu iki durum birbirine oldukça benzeyebilir.
Ama aralarındaki farkı görmek kendimizi anlamamız açısından oldukça kıymetli arkadaşlar.
Ve şimdi geldik beşinci ve son davranışımıza.
Aşırı samimiyet ve çabuk paylaşım.
Hiç yeni tanıştığınız biriyle daha ilk sohbetinizde kendinizle ilgili çok özel şeyler anlattığınız oldu mu?
Belki çocukluğunuzdan, belki yaşadığınız zor bir ilişkiden, belki de kimseyle kolay kolay paylaşamadığınız duygularından bahsettiğiniz, ben bunları neden anlattım ki diye düşündüğünüz oldu
mu hiç sonunda? Belki de çevrenizdeki insanlar sizi oldukça samimi, içten, açık sözlü biri olarak tanımlıyordur.
Gerçekten de duygularımızı paylaşabilmek ve insanlarla yakın ilişkiler kurabilmek sağlıklı ilişkilerin önemli bir parçasıdır.
Ancak burada yine önemli bir ayrım var.
Yakınlık kurmak başka bir şeydir.
Henüz güven oluşmadan bütün sınırları ortadan kaldırmak ise bambaşka bir şey.
Psikolojide buna bazen oversharing yani gereğinden hızlı ve yoğun kişisel paylaşım deniliyor.
Elbette zaman zaman hepimiz böyle davranabiliriz.
Bu tek başına bir sorun ya da bir travma göstergesi de değil.
Ancak bazı kişiler için bunun altında çok daha derin ihtiyaçlar bulunabiliyor arkadaşlar.
Yine bir çocuk düşünün.
Belki de çocuğun yaşadığı evde mahremiyet diye bir şey yoktu.
Odasına kapısı çalınmadan giriliyordu ya da kendisine ait bir odası özel alanı yoktu.
Duyguları, bilinmesini istemediği şeyleri ulu orta herkese anlatılıyordu.
Ve bunların anlatılmasını istemediğinde kendisine saygı da duyulmuyordu.
Ve tabii bu çocuk sınır koymayı hiçbir zaman öğrenemedi.
Nerede susması gerektiğini, neyi anlatması, neyi anlatmaması gerektiğini öğrenemedi.
Böyle bir ortamda büyüyen çocuk için yakınlık ile sınırsızlık birbirine karışıyor.
Çünkü sağlıklı sınırların nasıl kurulduğunu öğrenme fırsatı bulamadı.
Yıllar sonra yetişkin olduğundaysa birisi ona sıcak davrandığında, samimi davrandığında çok kısa sürede güçlü bir bağ kurduğunu zannediyor.
Sanki karşısındaki kişi yıllardır tanıyormuş gibi davranıyor ve anlatmaması gereken her şeyi anlatabiliyor.
Oysa güven paylaşılan bilgi miktarı ile değil zamanla kurulan bir ilişki ile alakalı.
İnsanlar birbirlerini yavaş yavaş tanırlar.
Sınırlar da bunun önemli bir parçasıdır.
Bazen çok hızlı kurulan yakınlık gerçek bir bağdan çok yalnız kalmama ihtiyacından besleniyor olabilir.
Duygularımızı paylaşmak yanlış değildir.
Kırılgan yanlarımızı gösterebilmek de cesaret gerektirir.
Ancak bunu henüz güven oluşmadan yapmak bazen bizi incinmeye daha açık hale getirebilir.
Bugün konuştuğumuz bütün bu davranışlar bir zamanlar güvende kalabilmek için zihnimizin geliştirdiği uyum stratejileri olabilir.
Bu davranışlar sizin kim olduğunuzu değil bir zamanlar nelerle baş etmek zorunda kaldığınızı gösterir.
Bu yüzden onları fark etmek kendimizi yargılamak ya da suçlamak için değil kendimizi biraz daha iyi anlayabilmek içindir.
Çünkü bir davranışın sizi bugüne kadar korunmuş olması onu hayatınız boyunca taşımak zorunda olduğunuz anlamına gelmez.
İnsan beyni öğrenebildiği gibi yeniden öğrenme kapasitesi de sahiptir.
Kendinizi tanıdıkça, ihtiyaçlarınızı fark ettikçe ve hayatınızda daha fazla güven duygusu hissettikçe artık bize hizmet etmeyen bazı alışkanlıklarımız da yavaş yavaş yok olur.
Belki bu değişim bir anda olmayacak ama isterseniz de olacak.
Bugünlük benden bu kadardı arkadaşlar.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın, hoşça kalın ve en önemlisi de mutlu kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
