
Bu bölümde önemli halk ozanlarından Aşık Veysel’in hayatı ve sevilen bir türküsünün hikayesini anlatıyorum
***
Instagram @hayalperestinsesi
📩 hayalperestinsesi@gmail.com
Transkript
Hayalperest'in Sesi podcast serisi başlıyor.
Hepinize keyifli dinlemeler.
Herkese merhabalar.
Hayalperest'in podcast'ine hoş geldiniz.
Ben Melis. Umarım keyifler yerindedir.
Her şey yolundadır.
Bugünkü podcast'imizde önemli bir halk uzanımız ve şairimiz olan Aşık Veysel'in hayatını ve girişte dinlediğimiz Uzun İnce Bir Yoldayım türküsünün hikayesini konuşacağız sizlerle.
Böyle söyleyince kendimi bir an Türk sanat müziği korosunu böyle sunan kişiler gibi hissettim.
En sevdiğim parçalardandır bu uzun ince bir yoldayım.
Eminim aranızda benim gibi sevenler de vardır.
Açıkçası beni çok etkileyen bir biyografi bölümü oldu arkadaşlar.
Araştırma yaparken, bölümü hazırlarken hani ya yok artık olamaz dediğim her şey maalesef ki Aşık Veysel'in hayatında olmuş.
Bu arada şarkıların hikayeleri benim podcast kanalımda en sevdiğim bölümlerden arkadaşlar.
Hikayesini bildiğim şarkıları dinlemek bana böyle ayrı bir anlamlı geliyor.
Eğer aranızda bugün beni ilk kez dinleyen varsa Barış Manço'nun Domates, Biber, Patlıcan şarkısının trajikom...
hikayesini anlattığım bir bölüm var ve yine belki de en sevdiklerimden Cumhuriyet'in divası Müzeyyen Senar'ın seslendirdiği Kimseye Etmem Şikayet şarkının hikayesini anlattığım bir bölüm de var.
Onları da dinlemenizi tavsiye ederim.
O halde konuyu daha fazla uzatmadan başlıyorum.
Asıl ismi Veysel Şatıroğlu olan Aşık Veysel 25 Ekim 1894'te Sivas'ın Şarkışlı ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya gelir.
Aşık Veysel 7 yaşına kadar her normal çocuk gibi normal bir çocukluk geçirir, koşar, oyunlar oynar.
Fakat o yıllarda çiçek hastalığı çok yaygındır ve maalesef Aşık Veysel'in iki kardeşi de bu hastalığa yenik düşer ve hayatını kaybeder.
Aşık Veysel'in kendi anlattığına göre çiçek hastalığına yakalanıp yatmadan önce annesi ona bir entare dikmiş ve bu yeni entaresini giyip onları çok sevdiği komşusu Muhsine
kadın diye anlattığı komşularına gider.
Annesiyle beraber komşusundan dönerken çamurdan ayağı kayar ve düşer.
O günden sonra da bir daha hiç kalkamaz ve maalesef çiçek hastalığına yakalanmıştır.
Sol gözü görmez olur.
O gün bugündür dünya bana zindan demiştir gözünün görmemesine.
Aslında başlangıçta sağ gözü biraz da olsa görüyormuş, ışığı seçebiliyormuş aşık Veysel'in.
Babası hatta onu böyle tedavi ettirmek istemiş işte doktorlar bulmuş.
Ancak talihsizlik aşık Veysel'in peşini bir türlü bırakmamış arkadaşlar.
Bir gün ahırda inek sağarken babası Veysel'in yanına gelir ve ona seslenir.
Veysel aniden dönünce çamurdan ayağı kayar, düşer ve babasının elindeki değnekte Veysel'in sağ gözüne batar ve o günden sonra aşık Veysel'in sağ gözü
de görmez olur. Başta babası olmak üzere bütün aile kahrolur bu duruma ve Aşık Veysel o günden sonra tamamen kendi içine kapanır.
Bir de o dönem Birinci Dünya Savaşı'ndan dolayı seferberlik ilan edilir ve köydeki tüm arkadaşları cepheye savaşmaya gider.
Aşık Veysel köyde yapayalnız kalır.
Hatta bununla ilgili de şöyle bir söz söylemiştir.
Felek kırdı kolumu, vermedi bana nöbet diye söylemiştir.
Bu durum Aşık Veysel'i çok derinden etkiler ve iyice içine kapanır.
Babası Karaca lakaplı Ahmet Bey, saza söze meraklı birisidir ve bir gün Aşık Veysel'e bağlama hediye eder.
Bu bağlama Aşık Veysel için bir dönüm noktası olmuştur hayatında.
Bilinen ozanların türkülerini çalıp söylemeye başlar bu bağlamasıyla.
Savaşa gidenlerin dönmemesi üzerine aşık Veysel'in anne babasını bir telaş sarar.
İşte hadi bize bir şey olursa Veysel'e kim bakacak?
İşte Veysel tek kalacak diye.
Ve köyden biriyle evlendirirler aşık Veysel'i.
Başlangıçta her şey yolunda gider.
Bu evlilikten bir kızları bile olur.
Aşık Veysel'e yardımcı olması için köyden bir erkeği evlerine yardımcı olarak alırlar.
Bir gece Veysel'in eşi ona yardım için getirilen adamla kaçma planı yapar ve zaten Aşık Veysel'in gözleri görmediği için de her şey yolunda gider.
Karısı da başkasıyla kaçarak Aşık Veysel'i terk eder.
Aşık Veysel bu dünyayı gözleriyle görememiş ancak kalbiyle görmüştür arkadaşlar.
Eşi sevgilisiyle kaçarken ayağına bir şeyin battığını söyler ve bir köşeye saklanıp ayakkabısını çıkarır.
Bana bu zamana kadar baktı, çamaşırlarımı yıkadı, kimseye muhtaç olmasın diyerek aşık Veysel eşinin onu terk edeceğini anlayınca ayakkabısının içine bir
miktar para koyar.
Bunu gören eşi şaşırır, pişman olur ancak geriye de dönmez.
Bu hikayede en çok inanamadığım şaşırdığım yer burası oldu arkadaşlar.
Gerçekten acıklı bir hayata olmuş Aşık Veysel'in ama bunu bana göre kimse yapamazdı.
Yani gerçekten birilerinin yapabileceği bir şey değil.
Yani eşinizin sizi terk edeceğini anlıyorsunuz.
Sizin yanınıza gelen yardımcıyla kaçma planı yaptığını anlıyorsunuz.
Ve ayakkabısının içine kimseye muhtaç olmasın diye para koyuyorsunuz.
Ben gerçekten çok şaşırdım.
Yani ne kadar büyük bir ozan olduğunu ya da ne kadar büyük bir insan olduğunu burada daha iyi anladım.
Yani Aşık Veysel insana gerçekten insan olduğu için değer vermiş.
Evet belki gözleri görmemiş ama kalbiyle görmüş her şeyi.
Herkes onun gibi olabilseydi memlekette hatta belki de dünyada kötülük diye bir şey kalmazdı.
Konumuza tekrar dönecek olursak bu süre içerisinde Aşık Veysel anne babasını ve onlardan iki yıl sonra da kızını kaybeder.
Bu sıkıntılarla Doğduğu topraklarda artık yaşayamayacağını anlar.
Buralar bana dar geldi der ve orada kalmak istemez.
Aşık Veysel en yakın arkadaşı İbrahim ile birlikte köyünü terk etmeye karar verir.
Civar köylerden birine gider ve orada ömürlük sevdiğim dediği Gülizar Hanım'la evlenir ve bu evlilikten 6 tane çocuğu olur Aşık Veysel'in.
1933 yılına geldiğinde dönemin ünlü şairi Ahmet Kudüs'ü tecer Cumhuriyet'in kuruluşunun 10.
yılına özel Ulu Önderimiz Atatürk ve Cumhuriyet ile ilgili şiirler yazılması konusunda Ozanlara şairlere direktifler verir.
Aşık Veysel de yazar Cumhuriyet'le ilgili bir şiir ve Aşık Veysel'in Cumhuriyet'le ilgili yazdığı şiir onun gün yüzüne çıkan ilk şiiridir.
O güne kadar hep başka ozanların şiirlerini söylemiştir.
Fakat ilk kez kendisi Cumhuriyet'le ilgili bir şiir yazar.
Şiirinin adı Cumhuriyet'in Destanı'dır ve şiir şu şekilde başlar.
Atatürk'tür Türkiye'nin ihyası diye.
Aşık Veysel'in bu şiiri çok beğenilir ve bunu Atay'a gönderelim derler.
Aşık Veysel de ben kendim götürürüm diyerek Sivas'tan Ankara'ya yola çıkar ve Tam 3 ay boyunca yürüyerek Sivas'tan Ankara'ya ulaşır.
Arkadaşı İbrahim'le beraber çıkar bu yola.
Bakın burayı tekrar söylemek istiyorum.
Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'e kendi şiirini kendi elleriyle vermek için 3 ay boyunca yürüyerek Sivas'tan Ankara'ya gider.
Ankara'da 45 gün boyunca köyden bir tanıdıklarının yanında kalırlar.
Fakat Atatürk'le bir türlü görüşemez aşık Veysel.
Bir avukat onlara fikir verir der ki matbaaya gidin destanı orada okuyun beğenirlerse gazetede yayınlanır.
İşte belki bu sayede görme imkanı bulur.
Aşık Veysel ve arkadaşı İbrahim de bir matbaaya giderler ve Cumhuriyet için yazdığı bu destan çok beğenilir matbaa tarafından ve 3 gün boyunca Hakimiyeti Milliye gazetesinde
yayınlanır. Fakat ulu önderimize bu şiir yine ulaşmaz.
Atatürk'le bir türlü görüşemeyen aşık Veysel Ankara'dan tekrar köyüne dönme kararı alır ancak hiç parası kalmamıştır.
Halk evlerinde biraz çalıp söyleyerek para toplar ve köye döneriz diye düşünürler ve dedikleri gibi de olur.
Köylerine dönerler.
Bir süre sonra İstanbul'dan radyoya çağrılır Aşık Veysel ve bu kez sesi çok daha fazla kişiye ulaşacaktır.
Belki atamız da duyar der ve İstanbul'a gelir.
Bağıra bağıra büyük bir coşkuyla söyler Cumhuriyet Destanı şiirini.
Bu kez isteği olur Aşık Veysel'in.
Ulu Önderimiz Atatürk radyoda Aşık Veysel'in sesini duyar ve çok beğenir.
Hemen kendisiyle görüşmek ister.
Ertesi gün Ulu Önderimizin görevlendirdiği kişiler radyoya gelir.
Ancak radyodan Aşık Veysel'in gittiği söylenir.
Oysa Aşık Veysel oradan birine misafir olmuştur.
En büyük hayalinin yine kıyısından döner.
Radyoya gelince haberi alır ve hemen ulu önderimize Dolmabahçe Sarayı'na koşar.
Ancak Dolmabahçe Sarayı'na gittiğinde yine yüzüne kapılar kapanır.
O bize ilk zamanıydı.
Atamız şimdi çalışıyor derler ve yine görüşemez.
Aşık Veysel belki Atatürk'e ulaştırırlar diye telefon numarasını ve köydeki adresini bırakır Dolmabahçe Sarayı'ndaki görevliye.
Kahrolur ve Aşık Veysel tam oldu dediği anda hep kıyısından iğne döner hayalini.
Eşi Gülizar Hanım bununla ilgili şöyle bir anısını aktarır.
Bir askere gidemediği için bir de atayı göremediği için hep üzülürdü der ve Aşık Veysel'e yine köyünün yolu görünür.
İşte bu dönüş yolunda arkadaşlar uzun ince bir yoldayım dizeleri dökülür Aşık Veysel'in dilinden.
Adeta kendi hayatını, yaşamını anlatmıştır bu dizeleriyle.
Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece.
Bilmiyorum ne haldeyim, gidiyorum gündüz gece.
Şaşar Veysel iş bu hale, kah ağlaya kahi güle.
Yetişmek için menzile.
Gidiyorum gündüz gece.
Diğer şarkıların hikayelerinde olduğu gibi beni gerçekten çok derinden etkiledi arkadaşlar.
Girişte de söylemiştim. Ayrıca böyle çok severek dinlediğim de bir parçadır.
Ya işte hayat çok garip ya.
Bazen gerçekten bir şeyler olmayınca olmuyor galiba.
Özellikle bu radyoya geldiğinde Aşık Veysel için işte gitti denmesine ayrı bir kahroldum.
Ya nasıl gider? Hayır gitmedi falan dedim.
Eşinin eve gelen yardımcı ile kaçmasına ayrı bir üzüldüm, ayrı bir sinir oldum.
Evet belki bu bölümde biraz canını sıkıldı dinlerken ama bir aşık Veysel'de kolay olunmamış bu bölümü hazırlarken bunu bir kez daha anladım.
Konuma tekrar devam edecek olursam.
1940'lı yıllar Aşık Veysel'in en verimli yılları olmuş.
Okuma yazma bilmemesine rağmen 6 farklı köy enstitüsünde müzik dersinde öğretmenlik yapmış.
Köy enstitüsü demişken ilk podcastim köy enstitüleriydi.
Dinlemeyen varsa onu da bir dinleyin derim.
Köy enstitüsünde ders verdiği dönemde kendisine maaş bağlanır ve Doktorlar ameliyat olursa gözlerinin açılabileceğini söyler.
Fakat aşık Veysel içimde bir dünya kurdum.
Onu yıkmak istemem.
Aşık gözüyle değil gönlüyle görür der ve doktorların teklifini reddeder.
1972 yılında kendisine kanser test işi konar ve doktorlar hastaneye yatırıp onu tedavi etmek ister.
Fakat benim kalbimde gizli şeyler var.
Onu görürsünüz diyerek tedavi olmayı reddeder.
21 Mart 1973'te aramızdan ayrılır Aşık Veysel.
Yıllardır dilimizden düşmeyen, yolculuklarımıza eşlik eden bu şarkı aslında onun talihsiz yaşamının dizelere dökülmesidir arkadaşlar.
Bir bölümün daha sonuna geldik.
İki kapılı hanın her şeye rağmen yıkılmayan yolcusunun hikayesini konuştuk bugün sizlerle.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim arkadaşlar.
Bölümlerimi eğer çevrenizdekilerle paylaşıp Spotify üzerinden takip ederseniz daha çok kişiye sesim ulaşır ve belki daha çok kişinin hayatına dokunuruz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın, hoşça kalın ve en önemlisi de mutlu kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
