
Bu bölümde evlerimizin, eşyalarımızın ve yaşadığımız alanların psikolojimiz üzerindeki etkisini konuşuyoruz.
Dağınıklık gerçekten stres yaratır mı?
Sadelik neden bazı insanlara iyi gelir?
Yaşadığımız çevre kimliğimizi ne kadar yansıtır?
Gündelik görünen ama aslında zihnimizin derinliklerine dokunan bir konuya birlikte bakıyoruz.
Transkript
Selamlar, Hayalperest'in Sesi podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melis. Bugün çok gündelik görünen ama aslında psikolojimizle inanılmaz bağlantılı bir şey konuşacağız arkadaşlar.
Eşyalarımızı, evlerimizi, dağınıklığı ve yaşadığımız alanların zihnimizi nasıl etkilediğini konuşacağız.
Aslında çoğu zaman bunun üzerine biz çok düşünmüyoruz, fark etmiyoruz.
Bir koltuk sadece sıradan bir koltuk gibi geliyor ya da herhangi bir masa, duvara asılmış sıradan bir tablo, bir dekorasyon gibi.
Ama gerçekten öyle mi?
Bence değil. Çünkü insan yaşadığı alanı düzenlerken aslında biraz iç dünyasında dışarıya yansıtıyor.
Bu bölümü hazırlamadan önce Instagram'da küçük bir anket yaptım.
Şöyle bir soru sordum. Evinizin dağınıklığı psikolojinizi olumsuz etkiliyor mu diye.
Ve gelen sonuç beni hiç şaşırtmadı açıkçası.
Evet cevabını verdim.
Bu aslında çok şey anlatıyor.
Çünkü demek ki hepimiz fark etsek de etmesek de yaşadığımız alanlardan etkileniyoruz.
Peki neden bazı mekanlarda huzurlu hissediyoruz?
Neden bazı evler bize sıcak gelirken bazıları soğuk hissettiriyor?
Neden bazı insanlar eşya biriktiriyor bazıları ise sadeliğe ihtiyaç duyuyor?
Ve gerçekten yaşadığımız çevre zihnimizi şekillendiriyor olabilir mi?
Aslında bu konu yalnızca dekorasyonla ilgili değil.
Bu konu biraz da aidiyetle, kimlikle, kontrol hissiyle, güven ihtiyacıyla, anılarla ve insan zihninin çalışma biçimiyle de ilgili.
Şimdi buradan biraz daha derine inelim.
Çünkü mesele sadece eşya meselesi değil.
Aslında mesele insanın kendini nerede ve nasıl tuttuğu.
Etrafımıza baktığımızda gördüğümüz şeyler çoğu zaman çok basit gibi görünüyor.
İşte bir masa, bir koltuk, bir bardak ya da bir kitap.
Ama psikolojik olarak biraz daha yakından baktığımızda şunu görüyoruz.
İnsan sadece zihniyle değil yaşadığı alanla da kendini tanımlıyor ve buna genişletilmiş bellik deniyor.
Yani insan sadece kendisi değil, biraz da yaşadığı odadır, biraz da kitaplığıdır, biraz da duvardaki fotoğraflardır.
Bir eve girdiğinizde aslında o insan hakkında çok şey anlayabilirsiniz.
Hangi kitapları sevdiğini, fotoğraflarda kimlere önem verdiğini, düzeni ise hayata nasıl baktığını gösterir.
Ben mesela sadeliği çok severim arkadaşlar.
Ortada fazla eşya olmasından hiç hoşlanmam.
Aşırı titiz ve düzenli değilimdir.
Her şeyim simetrik değildir.
Ama kendi içimde bir düzenim vardır.
Evin yalnızca bir duvarında ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün metalden yapılmış bir portresi var.
Onun dışında duvarlar bomboş.
Bir de böyle hiç çiçek işte fotoğraf çerçevesi falan da yok etrafta.
Bu kaydı yaparken şöyle bir yerden de etrafı süzüyorum da cidden ortada hiçbir şey yok yani.
Bir de bir şeyleri çöpe atmaya bayılırım.
Asla istifçi bir insan değilimdir.
Hatta tam tersi böyle çöpe attıkça rahatlarım.
Özellikle moralimin bozuk olduğu dönemlerde böyle bir şeyleri düzenlemek, ayıklamak ama o çöp poşetleri de doldurup böyle evden uzaklaştırmak bana inanılmaz iyi geliyor.
Bir şeyleri attıkça sanki zihnimde de yer açıyormuşum gibi hissediyorum.
Sadelik benim için bir tercih değil de böyle ihtiyaç gibi bir şey.
Aklımdan atamadığım şeyler yerine evdeki eşyaları atarak kendimi yatıştırıyorum bence.
Ya da işte olayları çözmek yerine onu böyle ortadan kaldırma refleksi de diyebilirim.
Aslında bu durum psikolojide oldukça anlamlı bir yere sahip.
Çünkü insan zihni yaşadığı çevreyle sürekli iletişim halinde.
Yani beynimiz içinde bulunduğumuz ortamı yalnızca görmüyor.
Aynı zamanda onu sürekli analiz de ediyor.
Princeton Üniversitesi'nde yapılan nörobilim araştırmaları görsel karmaşanın beynin bilgi işleme kapasitesini zorlayabildiğini göstermiş.
Yani dağınıklık sadece estetik bir problem de değil, beynimizin kapasitesini de zorluyormuş.
Masanın üzerindeki kağıtlar, katlanmamış kıyafetler, açık çekmeceler, ortada duran kablolar ya da işte kullanılmış boş bardaklar.
Beyin bunların her birini ayrı bir uyaran olarak algılıyormuş ve dikkatimiz farkında olmadan sürekli bölünüyor.
Bu yüzden dağınık alanlarda odaklanmak daha da zorlaşıyor.
Zihinsel yorgunluk artıyor.
Karar vermek için daha fazla enerji gerekiyor.
Aslında bazen hiçbir şey yapmamış olmamıza rağmen neden bu kadar tükenmiş ya da yorgun hissettiğimizi anlamıyoruz.
Ama sorun yalnızca hayatın yoğunluğu olmayabiliyor.
Yaşadığımız alan da zihnimizi yoruyor olabilir.
Kondun daha da ilginç bir tarafı var arkadaşlar.
Araştırmalar dağınık yaşam alanlarıyla stres hormonları arasında bir ilişki olabileceğini ortaya çıkarmış.
Kaliforniya Üniversitesi'ne yapılan bazı çalışmalarda yaşadığı evi dağınık olarak tanımlayan bireylerin daha yüksek stres seviyelerine sahip olabildiği görülmüş.
Çünkü beyin dağınıklığı yalnızca bir nesne olarak algılamıyor.
Aynı zamanda o dağınıklığı tamamlanmamış işler listesi gibi görüyor.
İşte mutfakta bekleyen bulaşıklar var ya da işte katlanmamış çamaşırlar var.
Masanın üzerinde biriken, düzenlenmeyi bekleyen işte kağıtlar, dosyalar var gibi.
Beyin bunları sürekli yapılması gereken görevler olarak kollayabiliyor.
Yani aslında bazen evimizin içindeki fiziksel karmaşa zihnimizin içinde de görünmez bir etkiye sebep olabiliyor.
Belki de bu yüzden insanlar evlerini topladıktan sonra yalnızca böyle temizlik yapmış gibi olmuyor da aynı zamanda da böyle psikolojik bir rahatlama yaşıyorlar.
Eminim vardır bunu aranızda yaşayan.
Hatta dikkat ederseniz birçok insan stresli olduğunda böyle temizlik yapmaya başlıyor.
Çünkü insan bazen hayatını kontrol edemediğinde önce yaşadığı alanı bir kontrol etmeye çalışıyor.
Bu durum özellikle belirsizlik dönemlerinde daha fazla ortaya çıkabiliyor.
Bu cümlede kendimle ilgili çok fazla çıkarımda bulundum arkadaşlar.
Adeta kendime söyledim burayı.
Peki ya eşyalarla kurduğumuz duygusal bağ nedir?
İşte burası belki de konunun en insani tarafı.
Çünkü bazı nesneler yalnızca nesne değildir.
Bir çocukluk oyuncağı, yıllardır saklanan bir saat, bir defter, bir kalem, birinden kalan herhangi bir küçük eşya, küpe, kolye.
Şimdilik benim aklıma bunlar geldi.
Bunların maddi değeri çok düşük olabilir ama psikolojik değeri bazen ölçülemez hale gelir.
Çünkü insan beyni nesnelere hikayeler yükler.
Bir eşya bazen bir dönemi temsil eder, bazen bir insanı, bazen de artık geri gelmeyecek bir zamanı temsil edebilir.
Bu yüzden bazı şeyleri atmak da insanlara ihanet etmiş gibi hissettiriyor.
Çünkü aslında kişi eşyayı değil de onun temsil ettiği anıyı, anlamı kaybetmekten korkuyor.
Özellikle geçmişte kayıp yaşamış insanlarda bu bağ daha güçlü olabiliyormuş.
Aslında bu noktada ilginç de bir yere geliyoruz.
Şunu fark ettiniz mi bilmiyorum ama bazen bir insanı tanımak için onun yaşadığı ortama bakmak da böyle küçük ipuçları verebilir size.
Mesela ben kendimden de fark ettiğim bir şey söyleyeyim.
Sadeliği çok seviyorum.
Hatta bazen sadelik benim için bir tercih değil de böyle neredeyse ihtiyaç gibi bir şey.
Hayatımda da çok fazla insana yer veren biri değilimdir arkadaşlar.
Böyle az insan, net ilişkiler, belli sınırlar.
Ve bunu ilginç bir şekilde şuna benzetiyorum.
Nasıl ki fazla eşyayı hayatımda tutmayı sevmiyorsam bazı insanları ya da işte fazla insanları da hayatımda uzun süre tutmakta zorlanabiliyorum.
Bir şey bana iyi gelmiyorsa net bir şekilde onu hayatımdan uzaklaştırabiliyorum.
O kişiyi çok net uzaklaştırabiliyorum.
Bu bazen dışarıdan hani böyle sert ve acımasız gibi görünebilir ama aslında benim için bir tür denge kurma hali.
Çünkü zihnimde şu var fazla olan her şey bir noktadan sonra bana yük gibi hissettiriyor.
Ama ilginç olan şu ki herkes böyle değil.
Mesela bazı evlere giriyorsunuz bakıyorsunuz renk renk objeler var işte böyle farklı tarzlar var her köşede başka bir detay var.
Ve sonra o evde yaşayan kişinin hayatına bakıyorsunuz.
gerçekten de daha geniş bir sosyal çevre, daha farklı insanlarla daha rahat iletişim kurabilme hali görebiliyorsunuz.
Sanki dış dünyaya açıklık iç mekanı da yansımış gibi.
Bu benim için mesela çok zor bir durumdur.
Ben bunu bazen şöyle de yorumluyorum.
Bazı insanlar hayatı daha geçirgen yaşıyor.
İnsanları, fikirleri, deneyimleri içeri alma konusunda daha esnekler, daha rahatlar.
Ama bazı insanlara bakıyorsunuz tam tersi.
Mesela evine girdiğinizde her şeyin tek bir renk tonunda olduğunu görüyorsanız, aşırı düzenli, sınırları çok net, hiçbir şey rastgele değilse ve o kişinin hayatına baktığınızda
da benzer bir yapı görüyorsunuz.
Daha kontrollü ilişkiler, daha seçici bir sosyal çeme ve daha net çizilmiş sınırları oluyor.
Tabi burada şunu özellikle söylemek gerekiyor.
Bunlar kesin doğrular değil arkadaşlar.
Ama insanı anlamak için küçük ipuçları gibi düşünebiliriz bunları.
Bir de çok net gözlemlediğim bir şey daha var.
Evinde bitki ya da hayvan besleyen insanlar genelde daha sorumluluk sahibi bir profile sahip oluyorlarmış.
Çünkü bu sadece seviyorum meselesi değil.
Bir canlıyı düzenli olarak beslemek, ilgilenmek, onun ritmini takip etmek.
Bunların hepsi aslında günlük bir sorumluluk pratiği.
Ve bu da insanın genel yaşamına yansıyor.
Bu bireyler daha sabırlı, daha takip eden ve daha düzenli bir yapıya sahip olabiliyormuş.
Şimdi bunları yan yana koyunca şunu fark ediyoruz.
Eşya dediğimiz şey aslında sadece eşya değil.
Ev dediğimiz şey sadece dört duvar değil.
Ve belki de en önemlisi insan dediğimiz şey sadece kendi zihninden ibaret değil.
Yaşadığı alanla birlikte şekillenen, oradan izler taşıyan bir bütün.
Bu yüzden bazen birini tanımak için Evine bakmak bile yeterli olabiliyor.
Ama yine de burada tehlikeli bir çizgi var.
Kesin demiyorum. Çünkü insan zihni bazen hızlı yargı üretmeye de çok meyili.
Bir bireyi evi fazla dağınık diye etiketleyip o kişiyi düzensiz zannetmek de yanlış olabilir.
Ya da işte fazla düzenle diye o kişiyi soğuk ya da mesafeli olarak algılayabiliriz.
Oysa her düzenin ve her dağınıklığın arkasında çok farklı bir hikaye de olabilir.
Bu yüzden belki de en doğru yaklaşıp yargılamak değil de anlamaya çalışmak.
Çünkü bazen bir insanın evi onun hayatla kurduğu ilişkiyi anlatır ama her zaman tamamını anlatmaz.
En başa dönersek bir koltuk sadece koltuk değil dedik, bir masa sadece masa değil dedik ve bir ev sadece dört duvar değil dedik.
Ama belki de en önemlisi şu, insan da sadece kendinden ibaret değil.
Yaşadığı alanla, biriktirdiği şeylerle, sakladığı ya da bıraktığı anılarla birlikte var oluyor.
Bazen bir odanın düzeni bir insanın zihnini anlatır.
Bazen bir evin sadeliği, bir insanın iç dünyasındaki sessizliğini anlatır.
Ya da bazen duvarlardaki bir fotoğraf aslında hiç söylenmeyen bir cümleyi anlatır.
Ve şunu fark ediyorum. Hayat bazen çok büyük değişimlerle değil de çok küçük farkındalıklarla da değişiyor.
Bugünlük benden bu kadardı arkadaşlar.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Spotify ve dinlediğiniz uygulamalar üzerinden beni takip etmeyi unutmayın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın, hoşça kalın ve en önemlisi de mutlu kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
