
Bu bölümde kendimize ve çevremize ait hissetmenin psikolojisini keşfediyoruz. Aidiyetin sadece bir yere değil, değerlerimize ve ilişkilerimize bağlanmakla ilgili olduğunu ve güçlü, anlamlı bağların hayatımıza kattığı bütünlüğü konuşuyoruz.
Transkript
Her şey yolunda giderken, içinizde bir boşluk hissettiniz mi hiç?
Bir şeyler eksik ama ne olduğunu bir türlü bulamadığınız zamanlardan bahsediyorum.
Bu duygudan çıkabildiniz mi?
Ya da çıkmak için bir şeylerle meşgul ettiniz mi kendinizi?
Selamlar, Hayal Perestin Sesi podcast kanalına hoş geldiniz.
Aramıza ilk kez katılanlar için ben Melis.
Umarım keyifler yerindedir, her şey yolundadır.
Bugün sizlerle ait olma hissini, aidiyet duygusunu konuşacağız arkadaşlar.
Fakat konuma başlamadan önce sizinle konuşmak istediğim birkaç şey var.
Bu bölümde biraz içimi dökeceğim sizlere.
Birkaç gün sonra podcast kanalımızın ikinci yılını kutlayacağız.
Benim için çok kıymetli burada olmak.
Nasıl yapacağım diye çıktığım bu yolda ikinci yıla geldik arkadaşlar.
Bu podcastlarla birlikte ben de büyüdüm, ben de geliştim.
Aslında bu bölümlerin çoğunda söylemek isteyip de söyleyemediğim sözlerim, duygularım saklı.
Bu nedenle de her biri benim için çok kıymetli.
benim aslında aktif olarak çalıştığım bir işim var çok böyle yapamayacağım deyip bırakmak istediğim zamanlarım oldu yetişemediğim zamanlarım çok oldu bu süreçte en çok desteği eşimden aldım Bana
her seferinde önceki bölümlerimi göstererek bunları kim yaptı dedi.
Ve tabii bir de ekip arkadaşlarım var.
Siz burada sadece benim sesimi duyuyorsunuz ama arkada kocaman bir ekip var.
Her yapamayacağım galiba dediğimde benimle konuşan, bana yardım eden çok kıymetli ekip arkadaşlarım.
İyi ki onlarla çalışıyorum.
Bunları neden anlattım size?
Ben bir cümle duydum.
Benim o cümleyle hayatım değişti.
O gün podcast yapmaya karar verdim ve başladım.
Ben de birilerinin hayatına dokunup onların hayatını değiştirmek, bitti dediği yerde tekrar başlamalarını sağlamak istiyorum.
Bu nedenle de etkileşimimizin artması çok önemli.
Sizin sevmediğiniz bir bölüm bir başkasının hayatını değiştirebilir, bunu hep söylüyorum.
Podcastlerimi çevrenize önerir, dinlediğiniz uygulamalar üzerinden takip ederseniz çok mutlu olurum.
Birlikte başka hayatlara da dokunuruz.
Bazen mesaj gönderiyorsunuz, anketlerime düşüncelerinizi yazıyorsunuz.
Hepsini tek tek okuyorum ve benim için hepsi çok kıymetliler.
Umarım ailemiz daha çok genişler ve daha çok hayata dokunuruz diyorum ve konuma başlıyorum.
Aslında bu bölümün çıkış noktası da biraz benim kendi hayatım arkadaşlar.
Bu bölümde çok çok kendimden bahsettim.
Biraz böyle sohbet havasında bir bölüm.
Beni Instagram'dan takip edenler bilir.
Yaklaşık bir yıl önce İstanbul'dan Antalya'ya taşındım.
Ve itiraf etmem gerekirse Antalya'yı hiç sevmedim.
Sokaklar, insanlar.
Hala kendimi yabancı hissediyorum.
Alışamadım. Böyle yolları falan öğrenemedim.
Öğrenemediğimden de değil de böyle öğrenmek istemiyorum.
Direnç gösteriyorum. İstanbul'da da tanıdığım kimse yoktu yani.
Doğduğum, büyüdüğüm şehir değil, memleketim değil.
Ama oraya gittiğimde kendimi evimde gibi hissetmiştim.
Böyle oraya bir kendime ait hissetmiştim.
Bir akşam da köprüyü ilk kez görmüştüm.
Hatta çok iyi hatırlıyorum.
Işıkları o gün kırmızıydı.
Ve adeta dondum kaldım karşısında.
O hissi başka hiçbir şehirde hissetmedim.
Bir kafede oturduğumda, bir yerde yemek yediğimde bile ayrı bir lezzet alıyordum.
Ama Antalya'ya geldiğimde kendimi buraya hiç ait hissetmiyorum.
Her şey bana batıyor, her şey bana yabancı geliyor.
İşte bu podcast'i biraz da içime dökmek için hazırladım.
Ve aynı zamanda hepimizin zaman zaman hissettiği ait olmak hissi üzerine konuşmak istedim.
Peki aidiyet ya da ait olmak bu his nedir?
Önce onunla başlamak istiyorum.
En basit tanımıyla aidiyet, ait olmak, bir kişinin sosyal bir grup içinde kabul edildiğini, sağlam bağlar kurabildiğini hissetmesidir.
Yani bir yere gitmek gibi değil de orada gerçekten görülmek, anlaşılmak, var olduğunu hissetmek.
Ama işin ilginç yanı şu, ait olmadığımızı fark etmek çok daha zor bir deneyim.
Benim bu aralar sıkça deneyimlediğim bir durum.
Çünkü bu his genelde bir boşluk, bir yabancılaşma ve bir eksiklik olarak kendini gösteriyor.
Ben de kendimi sürekli eksik olarak hissediyorum.
Bunu anlatmak için de şöyle küçük bir örnek vereceğim size.
Metroda veya otobüste işte eve dönüş yolundasınız.
Kalabalığın içindesiniz ama kendinize yalnız hissediyorsunuz.
Herkes bir yerlere yetişme telaşında.
Siz de sanki o kalabalığın bir parçası değilmişsiniz gibi.
İşte bu buruk his ait olmamak duygusunun ta kendisi.
Psikolojide baktığımızda ise Robert Prudnik'in duygu çarkı bize 8 temel duyguyu tanımlar.
Sevinç, güven, korku, şaşkınlık, üzüntü, tiksinme, öfke ve beklenti gibi.
Ama ilginçtir bu çarkta aidiyet diye bir duygu yok.
Çünkü aidiyet tek başına bir duygu değil aslında birçok duygunun birleşimi.
Biraz güven, biraz sevilme, biraz değer görme, biraz da yargılanmadan kabul edilme gibi.
Kaç tane biraz dedim ya hiç de biraz olmadı bunlar.
Hepsi birleştiğinde ortaya çıkan bir duygu hali gibi.
Ve bunlardan biri bile eksik olduğunda kendimizi yabancı gibi hissetmemize sebep olabiliyor.
Aidiyet duygusu aslında çoğu zaman öğrenilmiş de bir davranış.
Bunu size şöyle çarpıcı bir örnekle açıklamak istiyorum arkadaşlar.
Bizim toplumumuzda futbolun çok önemli bir yeri var.
Zaman zaman hoş olmayan olaylarla karşılaşsak da birçok insanı aynı çatı altında birleştiren bir durum.
E baktığımız zaman renkler farklı, isimler farklı ama futbolun mantığı aynı, kurallar aynı.
Peki o halde neden insanlar takımlara bu kadar bağlı?
Aslında takımları değil, o takımlarla ilgili yaşadığı hikayelere bağlı.
Orada bir aidiyet duygusu var.
Futbol takımı tutan insanlara neden o takımları tuttuğunu sormuşlar.
Verilen cevaplar çok düşündürücü.
Genelde babalarının tuttuğu için ya da sevdiği kişiler tuttuğu için o takımı seçtikleri cevaplarını vermişler.
Benim eşimin de tuttuğu fanatik bir takımı var.
Yenilmelere doyamadıkları halde halen tutmaya devam ettiği.
Bence anladığınız birçoğunuz onun hangi takımı olduğunu.
Bu podcasti hazırlarken ben de ona sordum.
İşte neden bu takımı tutuyorsun diye.
Küçüken mahalleden çok sevdiği bir arkadaşı tutuyormuş.
Ben de o yüzden tutuyorum dedi.
Hatta kendisinden yaşça büyükmüş ama işte sürekli birlikte oyunlar oynuyorlarmış.
Arkadaşından etkilenerek o takımı tuttuğunu söyledi.
Sonra çalıştığım iş yerinde de bu malum takımı tutan bir arkadaşım daha vardı.
Ona da sordum aynı soruyu.
Onun cevabına biraz üzüldüm açıkçası.
Babam tutuyordu o takımı dedi.
Gol olduğu zaman çok seviniyordu ve beni havaya atıyordu dedi.
Ben de o yüzden bu takımı tutuyorum dedi.
Aslında konu takımlar, renkler, isimler değil arkadaşlar.
Tamamen kendine ait hissetmek.
Belki babasının sevgisini ilk kez o zaman hissetti.
Bu takımı tutarsam babam beni daha çok sever, havaya atar diye düşündü.
Belki eşim de bu yolla arkadaşlarıyla bağ kurdu, kendini o gruba ait hissetti.
Aslında bir eksikliğini gidermek, tamamlamak gibi bir şey ait olmak.
Peki bu aidiyet duygusunun kökeni nerede başlıyor?
Biraz da ona bakalım. Tabii ki ailede başlıyor.
Aile bireyin ilk sosyal çevresi, ilk bağlarını kurduğu yer.
Kendimizi güvende, sevgi dolu ve kabul edilmiş hissettiğimiz ilk alan, ilk yer.
Ama ailede bu duyguyu kazanamayan bireyler büyüdüklerinde de kendilerini yalnız, yabancı ve anlaşılmamış hissedebiliyorlar.
Bir yerde rahat olamıyorlar, oldukları gibi davranamıyorlar.
Bu eksiklik güven sorunları, kaygı, ilişkilerde derin bağlar kuramama hatta özgüven problemlerine bile neden oluyor.
Bir noktada kişi kendini hep eksik hissediyor.
Ne kadar başarılı olursa olsun hayatındaki hiçbir şey o boşluğu doldurmuyor.
Hatta bağlanma stilleriyle ilgili bir podcastim vardı.
Bu konuya orada daha detaylı değiniyorum.
Dinlemeyenler varsa o podcasti dinlemenizi de öneririm.
Peki aidiyet duygusu nasıl kazanılır?
Biraz da ondan konuşalım.
Kendinizi bir yere ait hissedebilmeniz için önce kendinize bir içsel yolculuk yapmanız gerekiyor.
Ve kendinize şu soruları sorarak bu yolculuğa çıkabilirsiniz.
Ben gerçekten ne istiyorum?
Nerede ve hangi durumda kendim gibi davranıyorum?
Rahat olabiliyorum?
Nerede mutlu oluyorum?
Çünkü aidiyet önce kendinizi tanımakla başlıyor.
Sonrasında derin bağlar kurmak da aidiyet duygusunu kazandırır.
Samimi sohbetler, birlikte paylaşılan güzel anılar, birlikte geçirilen kaliteli zamanlar, insanlar bizler birbirimize yaklaştıkça işte arkadaşlık ilişkilerimiz veya diğer insanlarla
olan ilişkilerimiz geliştikçe Kendimizi onlara yakın hissederiz, samimi hissederiz.
O ortamda duygularımızı, düşüncelerimizi daha rahat aktarırız.
Bu da aidiyet duygusunu besler.
Oraya kendimizi ait hissederiz.
Aidiyet duygusu kazanabileceğimiz yerlerden birisi de çeşitli topluluklara katılmak.
İşte bu bir spor kulübü olabilir, bir gönüllü grup ya da bir hobi atölyesi olur.
Çünkü ilgi alanlarımızla kesişen topluluklara dahil olmak da bizi bir bütünün parçası gibi hissettirir ve bu şekilde hissetmek de kendimizi oraya ait hissetmemizi sağlar.
Ve en önemlisi de bazen profesyonel destek almak gerekir.
İşte terapi süreci, geçmişten gelen yaraları fark edip onarmak da aile duygumuzun gelişmesine yardımcı olur.
Ben aslında biraz önce kendimden de böyle bir şehirden yola çıkarak aidiyet duygusunu konuştum ama belki de en önemlisi aidiyet sadece bir yere ya da birine değil de önce kendimize ait
hissetmekle başlıyor. Kendi içimizde kendimize evimizdeymişiz gibi diyebilmekle başlıyor.
Burada bir noktaya daha değinmek istiyorum arkadaşlar.
Daha farklı bir bakış açısı getireceğim sizlere.
Karanlık ve gizli yönlerimiz.
Peki ya karanlık yönlerimiz, kimseye göstermediğimiz, hatta bazen kendimizden bile sakladığımız taraflarımız?
Hepimizin içinde var bunlar.
Bastırdığımız öfke, gizlediğimiz kırgınlıklar, kıskançlıklar, korkular.
Çoğu zaman bu yanlarımızı saklamanın bizi güçlü kıldığını düşünürüz.
Ama gerçek aitlik sadece ışığımızla değil, gölgemizi de kabul etmekten geçer.
Çünkü ait olmak kusursuz olduğumuzda değil.
Kusurlarımızla ve kırılganlıklarımızla görünür olduğumuzda başlar.
Olduğumuz gibi göründüğümüzde başlar.
Bir topluluğa, bir insana veya bir yere gerçekten ait hissettiğimizde maskelerimizi indirme cesareti buluruz.
Beni bu halimle de seviyorlar, kabul ediyorlar diyebilmek en derin bağları kurar ve kendimizi oraya ait hissederiz.
Benim İstanbul'u çok sevme nedenlerinden biri de buydu.
Olduğum gibi kabul edilmek, kendim olabilmek.
Birçok kişi oranın kalabalığından şikayet etse de aslında o kargaşada herkes kendi halinde, kendi derdinde oluyor çoğu zaman.
Benim de aradığım duygulardan biri buydu belki de.
O yüzden bu kadar ait hissettim kendimi.
Evet sevgili arkadaşlar bu bölümde biraz kendi yolculuğumu biraz da aidiyet üzerinde düşündüklerimi paylaştım.
Şimdi sıra sizde.
Bana göre hayatın anlamı biraz da kendi hikayemiz.
Bir an durun ve kendinize şunu sorun.
Ben gerçekten nereye aitim?
Benim hikayem ne?
Nerede ve ne zaman kendim gibi olabiliyorum?
Cevabı bir şehir mi?
Bir insan mı? Yoksa kendi içinizde mi?
Belki de bu cevap uzun zamandır yazılmayı bekleyen hikayenizi de saklıyordur.
Cevaplarınızı bana yazarsanız çok mutlu olurum.
Belki bir sonraki bölümde de sizin hikayenize yer veririm.
Bugünlük benden bu kadardı arkadaşlar.
Podcastimin ikinci yılına yaklaşırken sizinle bu yolculuğu paylaşmak benim için çok değerli.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Haftaya yeni bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın, hoşça kalın ve en önemlisi de mutlu kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
