
Bu bölümde, Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler kitabını keşfediyor, onun Stoacı felsefesi üzerinden zaman, öfke ve insan olmanın inceliklerini konuşuyoruz.
Transkript
Selamlar Hayalperest'in Sesi podcast kanalına hoş geldiniz.
Aramıza ilk kez katılanlar için ben Melis.
Uzun süredir kitap inceleme bölümü yapmadığımı fark ettim ve bugün sizlerle çok özel bir kitabı paylaşacağım arkadaşlar.
Marcus Aurelius'un kalemiyle tanıştığım uzun süredir kitaplığımda okunmayı bekliyordu.
Aslında bu kitabı elime aldığımda biraz da böyle çekindim.
Hani felsefi bir eser acaba dedim işte ağır, dili ağır mı, anlaşılır mı, nasıl bir şeyle karşılaşacağımı düşündüm ama açıkçası beni şaşırttı.
Çok sade, çok insani ve çok içten bir kitapla karşılaştım.
Kitapta beni en çok etkileyen yerlerden biri şu oldu.
Yazıldığı dönemden bugüne neredeyse 2000 yıl geçmiş olmasına rağmen Marcus Aurelius'un yaşadığı kaygılar, öfkeler, sorular aslında bizimkilerle aynı.
Bu da bana şunu düşündürdü.
Değişen sadece zaman, teknoloji, çevre.
Ama insan hep aynı insan aslında.
Kitabı gerçekten çok sevdim.
Tam bir başucu kitabı.
Öyle ki bazı sayfalarını 2-3 kez okudum, altını böyle kalın kalın çizdim, oturduğum üzerine düşündüm.
Sonra dedim ki bu kitabı Hayal Presta ailemle de paylaşmalıyım.
Çünkü kendi hayatıma dokunuşları oldu.
Eminim sizin hayatınıza da dokunuşları olacaktır.
Marcus Aurelius'un kim olduğundan, bu kitabı nasıl yazdığından ve içeriğinden bahsedeceğim arkadaşlar.
Bu şekilde ilerleyeceğiz.
Kitabı okuyanlar varsa da bana mutlaka yazsın düşüncelerini.
Marcus Aurelius M.S.
121 yılında Roma'da aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir.
Retorik ya da eski ismiyle belagat yani etkileyici, ikna edici konuşma sanatı ve felsefe alanında mükemmel bir eğitim almış ve 161-180 yılları arasında
Roma İmparatorluğu'nda görev yapan 5 iyi imparatordan sonuncusu olarak kabul edilmekte.
Yani çok büyük bir güce sahip aslında.
İmparatorluk onun elinde fakat İmparator Marcus Aurelius'un dünyası karmakarışık.
Tuna sınırı boyunca Cermen kabilelerine karşı savaşa girerken bir yandan da büyük bir veba salgını Batı Avrupa'yı kısıp kavuruyor.
Bu sıkıntıların yanı sıra yaşlılık ve ölüm düşünceleriyle de karşı karşıya kalan İmparator teselliyi felsefede arıyor.
Felsefe ile çok ilgileniyor.
Bu nedenle aynı zamanda ona filozof imparator da deniliyor.
Filozof imparator denilmesinin bir diğer nedeni de stoacı felsefeyi içselleştirmiş, hayatında uygulamaya çalışmış biri.
Peki nedir stoacı felsefe?
İlerleyen bölümlerde bu konuyla ilgili ayrı bir bölüm yapmak istiyorum.
Fakat bugün şimdi size kısaca değineceğim.
Stoacılarda temel esas mutluluktur.
Mutluluğun dış koşullara bağlı olmadığını, Doğaya uygun yaşayarak, topluma fayda göstererek, adaletli, ünün, şanın, geçici olduğunu ve her şeyden öte
ölümün ve kaderin kabullenilerek mutluluğa erişilebileceğine inanıyorlar stoğacılar.
Erdem'i doğaya uygun olarak yaşamak kabul etmişler.
Yani kısaca stoğacılık şunu söylüyor.
Mutluluk dış koşullarda değil, sadece bizim kendi düşünce ve eylemlerimizde.
Yani başımıza gelenleri değiştiremeyiz ama ona nasıl tepki vereceğimiz tamamen bizim elimizde.
Bunu duymak kolay ama uygulamak gerçekten de zor.
Marcus Aurelius da zaman zaman kendi içinde bununla mücadele ediyor.
Kitabı ilginç kılan da bu zaten.
Bir imparator bile öfkesini, hırsını, korkularını, insani duygularını dizginlemekte zorlanabiliyor.
En ilginci de şu, bu kitap aslında halka sunulmak için yazılmamış.
Yani bir nevi günlük notlar.
İşte çadırında, savaşa giderken, seferleri sırasında, uykusuz gecelerde kendisine yazdığı, hatırlattığı satırlar.
Bu yüzden de çok samimi, adeta bir günlüğü okur gibi hissediyorsunuz.
Peki gelelim altına çizdiğim yerlere.
Marcus Aurelius kitabına kendi düşüncelerini, gözlemlerini ya da öğütlerini sıralayarak başlamıyor.
Hayatındaki insanlardan neler öğrendiğini anlatarak başlıyor.
Bir filozof imparator kendini ben ne biliyorum diyerek değil de hani ben kimlerden ne öğrendim diyerek tanımlıyor.
Kitabın ilk cümlesi şu şekilde arkadaşlar.
Büyük babam Verus'tan lütufkar mizacı ve öfkeden uzak olmayı öğrendim.
Babamdan, duyduklarımdan ve onunla ilgili hatıralarımdan yiğitliği ve mütemaziliği öğrendim.
Annemden tanrı korkusunu ve cömertliği, yalnızca zarar vermekten kaçınmayı değil, böyle bir şeyi aklıma bile getirmemeye özen göstermeyi, basit bir yaşam
sürmeyi ve zengin birine özgü alışkanlıklardan mümkün olduğunca uzak durmayı öğrendim.
Yani bir imparator düşünün, elinde sınırsız güç var ama o kitabına öğrendiklerim diyerek başlıyor.
Bir filozof, bir imparator gibi değil de hani sanki böyle bir öğrenci gibi değil mi?
Ve sanki Marcus Aurelius'un asıl savaşı dış dünyayla değil de kendi iç dünyasıyla gibi.
Marcus zaman kavramı üzerinde de çok sık durmuş ve diyor ki gerçekleşen her şeyi taşıyan bir nehre güçlü bir akıntıya benzer zaman.
Bu cümle bana zamanı sanki gözle görülmez bir nehir gibi düşündürdü.
Hani hep akıyor, zaman hep geçiyor biz fark etmesek de.
Ne kadar direnmeye çalışsak da aslında hiçbirimiz o akışın dışında kalamıyoruz.
Ve sonra şu satır geliyor.
Ufacık bir parçası olduğun evrenin, sana sadece kısacık bir anı bahşedilmiş zamanın bütünlüğünü ve payına düşen yazgıdaki küçücük rolünü hiç unutma.
Ne kadar sade ama bir o kadar da sarsıcı bir hatırlatma bana göre.
Burayı tekrar söylemek istiyorum çünkü çok önemli.
Ufacık bir parçası olduğun evrenin sana sadece kısacık bir anı bahşedilmiş zamanın bütünlüğünü ve payına düşen yazgıdaki küçücük rolünü hiç unutma.
Biz kendimizi dünyanın merkezindeymişiz gibi hissederken Marcus tek bir cümlede yerimizi hatırlatıyor aslında.
Bu dünyanın sonsuzluğunda aslında biz minicik küçücük bir yerdeyiz ama belki de tam da mesele burada başlıyor.
Zamanın kısa olduğunu bilmek yaşamı değersizleştirmiyor.
Aksine daha kıymetli kalıyor.
Çünkü o sınırlı olan her şey daha değerlidir aslında.
Bir gün biteceğini bildiğimiz için sevdiklerimize sarılmak daha anlam kazanır.
Bir daha aynı sabahı göremeyeceğimizi bildiğimiz için gün doğumları daha güzel gelir mesela.
Marcus'un hatırlattığı şey de şu.
Zamanın kısalığına üzülmek yerine o kısa zamanda nasıl bir iz bırakacağımıza odaklanmak.
Kendimize şunu sık sık sormalıyız aslında.
Bugün gerçekten yaşadın mı yoksa sadece bir günü daha tükettin mi?
Diğer bir altını çizdiğim yer de kendini tanımak üzerine arkadaşlar.
Bazen insanın en büyük mücadelesi dış dünyayla değil kendi içinde olur.
Marcus Aurelius da tam olarak bundan bahsediyor ve diyor ki Başkalarının verdiği imkanla ışık saçan biri olma.
Başkalarının yardımıyla elle erilecek sükunete ihtiyaç duyma.
Özetle bir adamın kendi başına dik durması gerekir.
Dik tutulması değil.
Ne kadar sade ama sarsıcı bir cümlede mi arkadaşlar?
Kendimize soralım.
Kaç kez sadece biri bizi beğensin, fark etsin, takdir etsin diye çabaladık.
Kaç kez başkalarının gözünde iyi görünmek uğruna kendimizden vazgeçtik.
Oysa Marcus diyor ki ışığını başkalarından alan biri karanlıkta yaşamaya mahkumdur.
Çünkü o ışık söndüğünde geriye ne kalıyor?
Kendini tanımak demek o ışığın zaten içinde olduğunu fark etmektir.
Hiç kimse sana huzur veremez.
Çünkü gerçek sükunetin adresi senin içindir, senin kalbindir diyor.
Ve şöyle de bir söz daha geliyor.
Seni rahatsız eden ardından gittiğin veya kaçtıkların değil.
Onlar seni bulamaz.
Sen kendini onların peşinden götürürsün.
Bu cümleyi ilk okuduğumda bir durdum arkadaşlar.
Çünkü gerçekten bizi yoran şey olayların kendisi değil aslında.
Bizim ona verdiğimiz, yüklediğimiz anlamlar.
Bir insanın sözü, bir olay, bir başarı ya da bir başarısızlık.
Bunlar sadece birer olgu aslında ama biz onları büyütüyoruz, üzerine anlamlar yüklüyoruz.
Sonra da o anlamların içinde kaybolup gidiyoruz.
Belki de en büyük özgürlük her şeyin kontrolünü değil tepkilerimizin kontrolünü öğrenmektir.
Ne hissedeceğimizi biz seçeriz.
Ve bunu fark ettiğimiz anda da kimse bizi gerçekten üzemez.
Bakın şimdi bir cümle daha geliyor.
Saatte üç kez kendine lanetler okuyan biri tarafından övülmek ister misin?
Kendini memnun edemeyen bir insanı memnun etmek ister misin?
Ne kadar düşündürücü değil mi?
Kendiyle barışık olmayan birinin onayını neden bu kadar önemsiyoruz?
Kendinden memnun olamayan biri seni ne kadar memnun edebilir ki?
Bu soru bana çok şey düşündürdü.
Bazen başkalarının sevgisini kazanmak uğruna kendi sevgimizi, değerimizi kaybediyoruz.
Özellikle son dönemlerde sosyal medyanın da etkisiyle işte aşırı bir onay bağımlılığı, kendine olduğundan farklı gösterme çabası içindeyiz.
Peki o bizi beğenmelerini, yorum yapmalarını istediklerimiz.
Sahi gerçekte o kişiler nasıl kişiler?
Hani bir de bu işin bu tarafını düşünmek lazım bence.
Çok etkileyici bir hatırlatma daha geliyor arkadaşlar.
Başına gelen her şeyde başlarına aynı şeyler geldikten sonra dertlenen, şaşkına dönen, yakınan insanları düşün.
Şimdi neredeler?
Hiçbir yerde. Bu cümlede aslında iki şey var bana göre.
İnsanın çaresizliği ve dünyanın umursamazlığı.
Marcus bize daha önce de böyleydi diyor aslında.
Bizden önce de insanlar kaybetti, kazandı, öfkelendi, üzüldü, haksızlığa uğradı.
Ama şimdi neredeler?
O öfkeler, o endişeler, o kırgınlıklar hiçbir iz bırakmadan yok oldular ve olmaya da devam edecekler.
Okuduğumda çok şaşırdığım bir cümle daha paylaşmak istiyorum arkadaşlar.
Beni afallatan, sarsan bir cümle oldu.
Öfke ve hırsı insan doğasını öyle net ve çarpıcı bir şekilde özetlemiş ki bakın Marcus ne diyor?
Öfkeden çatlasan bile aynı şeyi yapacaklar.
Evet yanlış duymadınız tekrar söylemek istiyorum.
Öfkeden çatlasan bile aynı şeyi yapacaklar.
Düşünün bir çoğu zaman öfkemizi, kırgınlığımızı, hayal kırıklığımızı karşımızdakini değiştirmek için kullanıyoruz.
Oysa onlar kendi doğalarına, alışkanlıklarına uygun davranmaya devam ediyorlar.
Sen sinirden çatlıyorsun ama onlar aynı kalıyor.
Sen gecelerce düşünüyorsun ama onlar hayatına devam ediyor.
Ve işte tam da o noktada şunu fark etmek lazım.
Asıl değişmesi gereken onlar değil, senin o öfkeyi taşıma biçimin.
Marcus'un bu cümlesi bir yenilgi değil de böyle bir özgürlük çağrısı gibi aslında.
Çünkü öfkeyi içinde taşımak elinde tuttuğun bir çantada bir taş taşımak gibi bana göre.
Hani hiçbir işe yaramayan, faydası olmayan bir taş.
Ama sen onu elindeki çantada tutmaya devam ediyorsun.
Fakat onu bıraktığında hafiflersin.
Bazen hiçbir şey söylemeden sadece içinden veya dışından tamam diyebilmek de bir başarı bence.
Aslında birçoğumuz belki bunu kaybetmek olarak görüyor.
Hani tamam deyip geçince böyle kendini yenilmiş gibi hissediyor.
Ama ben tam tersini düşünüyorum.
Boş yere elindeki çantada taş taşımaya benzetiyorum bu durumu.
Karşındaki aynı şekilde duygusuna, düşüncesine, hayatına devam edecek.
Ama bazen tamam diyerek onların duygularının değil kendi duygularının efendisi olursun.
Bunu da bir düşünmek lazım bence.
Kitabımıza tekrar dönersek, Marcus'un kitapta en çok vurguladığı konulardan biri de iyi insan olmakla ilgili arkadaşlar.
Bununla ilgili de altını çizdiğim bir yer söyleyeceğim.
Nasıl iyi bir insan olunacağı hakkında daha fazla konuşma.
Öyle biri ol. İyi olmak sözcüklerle, konuşmalarla değil de böyle yaşantımızda gösterilmesi gereken bir şey bence.
Sözlerimizden çok yaptığımız eylemler kalıcıdır.
Hani bir gün arkamıza dönüp baktığımızda Sözlerimiz değil, yaptıklarımız şekil verir aslında bize ve çevremize.
Daha fazla spoiler vermeden son bir yer daha söyleyip podcast'ı bitirmek istiyorum artık arkadaşlar.
Dışarıdan bir etkiyle başına bir şey geldiği için üzülüyorsan aslında üzüldüğün şey o değil.
Ona dair yargındır ve bu yargıyı da ortadan kaldırabilirsin diyor Marcus.
Marcus'un bize anlattığı şey biraz da şu aslında.
İnsan kendi öfkesini, hırsını ve korkularını dizginleyemezse ne kadar büyük bir imparator olursa olsun dünyaya bıraktığı etki de sınırlı olur.
Ama öfkesini, hırsını ve duygularını yönetebilen biri sadece kendi hayatını değil çevresindekilerin hayatını da değiştirebilir.
Belki bizler birer imparator değiliz, belki binlerce hayatı yönetmiyoruz ama her birimizin çevresine, ailesine, arkadaşlarına, işine ve kendisine bıraktığı etki birer küçük
imparatorluk gibi bana göre.
Ve Marcus Aurelius'un bize öğrettiği bu küçük imparatorluğu doğru yönetebilmek için önce kendi içimizde adil, bilinçli ve erdemli olmamız gerekir.
Kitabı okurken altına çizdiğim her satır bana başka bir şey öğretti ve fark ettim ki bu kitap tek seferlik bir kitap değil.
Belki farklı yaşlarda, belki farklı ruh hallerinde tekrar tekrar okunması gereken bir eser diye düşündüm.
Size de tavsiyem bu kitabı hayatınızın bir yerine mutlaka koyun ve okuyun.
Belki ilk seferde bir şey anlamayacaksınız ama eminim ki size dokunan cümleler de olacaktır.
Bugünlük benden bu kadardı arkadaşlar.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Haftaya yeni bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın, hoşça kalın ve en önemlisi de mutlu kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
