
Bir Cumhuriyet Şarkısı: Sanatla Yazılan Bir Devrim
14 Mayıs 2025 · 12 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde sizleri Bir Cumhuriyet Şarkısı filmi üzerinden, sanatla şekillenen bir dönemin kalbine götürüyorum. Atatürk’ün sanata verdiği değer, Özsoy Operası’nın doğuşu, 1930’ların o umut dolu iklimi ve perde arkasında yaşanan tarihi anekdotlarla dolu bir anlatım sizleri bekliyor. Bu sadece bir film değil; unutulmaya yüz tutmuş bir ideali hatırlama çağrısı. Kulak verin, çünkü bu şarkı hala kalbimizde çalıyor…
---
Instagram @hayalperestinsesi
📩 hayalperestinsesi@gmail.com
Transkript
Selamlar Hayalperest'in Sesi podcast kanalına hoş geldiniz.
Ben Melis. Geçenlerde sinemada izleyemediğim ama Netflix'te gelir gelmez izlediğim bir Cumhuriyet şarkısı filmini sizlere önermiştim.
Yaptığım ankette bu filmle ilgili bir podcast istediğinizi gördüm.
Ben de hemen kolları sıvadım.
Filme tek kelimeyle bayıldım arkadaşlar ve çoğu sahnesini gözyaşlar içinde izledim.
Film operanın Türkiye'ye gelişini anlatıyor.
1930'lu yıllarda geçiyor ve o dönemde operanın sahnelenmesi adeta kültürel bir devrim niteliğinde.
Yönetmenliğini Yağız Alp Akaydın'ın üstlendiği film 1930'lu yılların Türkiye'sinde bir avuç genç, yetenekli ve azimli insanın Ahmet Adnan Saygun tarafından
bestelenen ve ilk Türk operası olma özelliği taşıyan Özsoy operasının sahnelenmesini ve önlerindeki tüm engellere rağmen çiçeği burnunda bir ülkede sanat devrimini
gerçekleştirmek için verdikleri çabayı konu alıyor.
Filmdeki her sahne aslında bir milletin yeniden doğuşunu simgeliyor.
O zamanlar her nota, her sahne ve her seç bir özgürlük mücadelesinin parçasıymış.
İşte bu yüzden bu film sadece bir sanatsal başarıyı değil, Cumhuriyet'in en derin köklerine ulaşan bir duyguyu da anlatıyor.
Operanın sahnelenmesi yalnızca sanatla değil, halkın kendi içindeki gücünü keşfetmesiyle de ilgili.
Her melodide Cumhuriyet'in genç umutları bir araya geliyor.
Özgürlük adına verilen mücadele tüm notalarda yankı buluyor ve bu yüzden de izlerken derinden etkileniyorsunuz arkadaşlar.
Filmde 1934 yılında İran Şahı Rıza Pehlevi'nin Türkiye'yi ziyareti sebebiyle Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün bir opera yazılıp sahnelenmesini
isteğini gerçekleştirmek üzere Ahmet Adnan Saygun tarafından Özsoy Operası'nın 27 günde bestelenişi ve sahnelenmesi anlatılmaktadır.
Evet arkadaşlar yanlış duymadınız tam 27 günde besteleniyor ve sahneleniyor.
Fakat ellerinde ne bir beste, ne bir solist, ne koro, orkestra, dansçı, ne dekor, ne de kostüm var.
İşte böyle bir yokluk içinde adeta tarih yazıyorlar arkadaşlar.
Bir düşünsenize ne sanatçı var, ne dekor var, ne beste var ama yine de inançla bir tarih yazılıyor.
İzlerken sadece bir sanat eserinin doğuşuna değil bir milletin umuda, cesarete ve inanca sarılışına da tanıklık ediyorsunuz.
O yüzden bu film sadece izlenmez hissedilir arkadaşlar.
Filmin başrolünde ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ü Ertan Saban canlandırıyor.
Ahmet Adnan Saygun'u ise Salih Bademci canlandırıyor.
Size biraz da Ahmet Adnan Saygun'dan bahsetmek istiyorum.
Sonra diziye tekrar döneceğim arkadaşlar.
Ahmet Adnan Saygun 1907 yılında İzmir'de doğmuştur.
En önemli Türk bestecilerimizden biridir.
Müzik hayatına almış olduğu piyano ve armoni dersleriyle başlamıştır.
1925 ve 1926 yıllarında ilkokul ve lisede müzik öğretmenliği yapmıştır.
Atatürk, müzik konusundaki görüşlerini Cumhuriyet'in ilk yıllarında uygulamaya başlamıştır.
Bu kapsamda 1 Eylül 1924'te Musiki Muallim Mektebi kurulmuş ve yönetimine de İstiklal Marşı'nın bestecisi Osman Zeki Üngör atanmıştır.
Marif Mektebi 29 Ekim 1924'te Yeni Türkiye Cumhuriyeti için mühendis, ekonomist, hukukçuların yanı sıra sanatçıların da Avrupa'da
eğitim görmesini sağlayacak düzenlemeler yapmıştır.
Açılan sınavlarla devlet adına öğrenim görmeleri ve uzman olarak geliştirilmeleri amacıyla yurt dışına öğrenci gönderilmeye başlanmıştır.
Ahmet Adnan Saygun da 1928'de devlet bursu ile Paris'e gitmiş ve orada dönemin ünlü isimlerinden eğitim almıştır.
1931 yılında Türkiye'ye döndüğünde Ankara Musiki Muallim Mektebi'nde öğretmen olarak göreve başlamış.
Saygun 1934 yılında Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün talimatıyla İran Şahı Rıza Pehlevi'nin Türkiye ziyareti sırasında sunulmak üzere bir
aydan daha kısa süre içinde ilk Türk operası olan Özsoy Operası'nı bestelemiştir.
Özsoy Operası, Türk milletinin doğuşunu başlangıcı çok eskilere dayanan Türk ve İran kardeşliğini anlatmaktadır.
Eserin premieri 19 Haziran 1934 gecesi Atatürk ve Rıza Pehlevi huzurunda gerçekleştirilmiştir.
Saygun anılarında Pehlevi'nin eserden çok etkilenerek Atatürk'ün ellerine sarıldığının kendisine anlatıldığını söylemiştir.
Yine kendisinin deyimiyle bu ilk sahne denemesi Atatürk'ü heyecanlandırmış, yapılan işi bir inkılap hareketi olarak değerlendirmesine Türk gençliğinin bu alanda kısa
zamanda çok başarılı olacağına olan inancının güçlenmesine yol açmıştır.
Ahmet Adnan Saygun Türkiye'nin ilk devlet sanatçısı unvanını almıştır.
KPSS çalışanlarınız varsa size ufak bir bilgi olsun arkadaşlar.
Filme tekrar dönersek ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk İran Şahı Rıza Pehlevi'nin Türkiye'yi ziyaretinde daha önce hiç yapılmamış farklı bir kültürel
etkinlik ve karşılama yapılmasını istiyor ve opera fikri de bu şekilde ortaya çıkıyor.
Tabii ki herkes kendisine bunun yapılamayacağıyla ilgili de karşı çıkıyor.
Filmden çok etkilendiğim bir kesit paylaşmak istiyorum arkadaşlar.
Atatürk'e bu kadar kısa sürede opera yapılamayacağını söylediklerinde o büyük kararlılıkla şöyle söylüyor.
Beş günde düşmanı söküp atmışız, üç ayda alfabeyi değiştirmişiz, bir ayda da opera yaparız.
Zorluklar elbet olacaktır.
Meşakkat olmadan zafer olmaz.
Bu sözleri duyduğumda tülerim diken diken oldu arkadaşlar.
Çünkü bu sadece bir cevap değil.
Bir milletin azmine, cesaretine ve başarma inancına atılan bir imza gibi yokluk var, zaman yok, imkan yok.
Ama Atatürk bir kez daha gösteriyor ki inanç varsa, azim varsa hiçbir şey imkansız değil.
İşte bu yüzden onun liderliği hala bize ilham veriyor.
Bazen bir liderin cümlesi bir neslin yolunu çizer.
Atatürk'ün bu sözleri de tam olarak böyle arkadaşlar.
Dinlerken sadece tarih değil, içimde bir umut kıvılcımı da canlandı.
Özellikle son günlerde çok da ihtiyacımız olan bir şey.
Bir de kadınlara verdiği önemli ilgili de aktarmak istediğim bir yer var arkadaşlar.
Gözyaşımı tutamadığım yerlerden birisi de burası.
Kızlarımızın, kadınlarımızın her daim önünü açmalıyız.
Bu vatanın kadınlara olan borcu asla ödenmez diyor.
Dört aydan beri seçme ve seçilme hakları için hazırlık yaptırtıyorum.
Mazeret olarak dünyada hiçbir millette yok paşam diyorlar.
Dedim ki efendiler dünyada kadınlarını bir vatanda borçlanan millet de yok ama diyor ve şu muhteşem cümleyi ekliyor.
Yokları sayanlarla yol yürünmez.
Beni en çok etkileyen yerlerden birisi de buydu.
İnsan bir şeye yeterince inanırsa imkansız gibi görünen şeyleri mümkün kılabiliyor.
Tıpkı ulu önderimiz gibi.
Bahanelerle, amalarla, aslalarla hiç vakit kaybetmemiş.
İmkansızlıklar içinde sadece hayalleri ve inançlarıyla kararlılıkla yoluna devam etmiş.
Bazı liderler bir ülkenin tarihini yazar, bazıları ise bir milletin ruhunu şekillendirir.
Atatürk her ikisini de birden yapmış.
Atatürk'ün yokları sayanlarla yol yürünmez sözü sadece bir film repliği değil, bugün hala kulağımıza küpe olması gereken bir hayat felsefesi bana göre arkadaşlar.
Ulu Önderimizin talimatı üzerine hızla çalışmalara başlanıyor.
Bu yolda kendisine eşlik edecek sanatçıları istiyor.
Bunlar da birbirinden kıymetli isimler.
Nurullah Şevket bu isimlerden birisi.
Diğer bir isim de Birce Kalay'ın canlandırdığı Türkiye'nin ilk kadın opera sanatçısı Nimet Vahit arkadaşlar.
Onunla ilgili ayrıca bir biyografi bölümü de yapmayı düşünüyorum.
İşte filmde bu imkansızlığın nasıl aşıldığı anlatılıyor ve takvim her an saat gibi tıkır tıkır ilerliyor.
Sonuç tabii ki de muhteşem.
Belki podcast'in başında sonunun mutlu biteceğini tahmin ettiniz.
Ancak o imkansızlıklar, yokluk içinde, gece gündüz çalışmaları inanın başka bir boyut arkadaşlar.
O yüzden mutlaka bu filmi izleyin derim.
Gözlerim hep dolu dolu izledim ve keşke günümüzde değil de Cumhuriyet'in bu ilk yıllarında yaşasaydım dedim.
Bunu defalarca dedim.
Belki podcast boyunca da söyledim.
Etkilendiğim ve hatta üzüldüğüm konulardan biri de belki müzik, sinema ve tiyatro ile ilgilenen kişiler, sanatçılar bu hikayeyi biliyordur.
Ancak aslında bu hikayeyi bütün ülkenin bilmesi gerekiyor.
Okullarda, derslerde anlatılması gerekiyor bana göre.
O dönemlerde sanatla ilgilenmek, hele ki opera gibi batılı bir alanda üretmek sadece bireysel bir tercih değil.
Bir ülkenin dünyaya sesini duyurma çabasıydı.
Biz de tarihimizle ilgili bu gibi hikayeleri anlatmayı, öğrenmeyi kendimize borç bilmeliyiz.
Sizden küçük bir isteğim var arkadaşlar.
Bu hikayelerin daha çok kişiye ulaşması ve etkileşimimizin artması için dilediğiniz uygulamalar ve Spotify üzerinden beni takip etmeyi unutmayın diyorum ve konuma tekrar dönüyorum.
Bir Cumhuriyet şarkısını izlerken sadece bir filmin değil, Bir milletin yeniden doğuşuna, hayallerin, yokluklara rağmen nasıl gerçeğe dönüştüğüne tanıklık ettim.
İçimde hem tarifsiz bir gurur hem de biraz hüzün vardı.
O yılların imkansızlıkları içinde inşa edilen sanat devrimini izlerken keşke ben de orada olsaydım demekten kendimi alamadım.
Çünkü o dönemler sadece devrimlerin değil, umutların da en saf, en inatçı haliydi ve biz bugün o devrimlerin mirasçılarıyız.
O yüzden de ne zaman yorulsak, yılgınlığa kapılsak Atatürk'ün o cümlesini hatırlayalım.
Yokları sayanlarla yol yürünmez.
Ulu önderimizin bu ülke için yaptıklarını hiçbir zaman unutmayacağız.
Saygı, sevgi ve minnetle kendisini bir kez daha anıyorum.
Bugünlük benden bu kadardı arkadaşlar.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Haftaya yeni bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın, hoşça kalın ve en önemlisi de mutlu kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
