
Bu özel bölümde Jack London’ın Martin Eden romanı üzerinden; başarı, hayaller, değişim ve insanın kendi iç yolculuğu üzerine konuşuyoruz.
Transkript
Selamlar Hayalperest'in Sesi Podcast kanalına hoş geldiniz.
Aramıza ilk kez katılanlar için ben Melis.
Bu bölüm benim için çok özel bir bölüm arkadaşlar çünkü şu an 100.
bölümü dinliyorsunuz. Podcast yolculuğuna başlarken bu kadar bölüm üretebileceğimi hiç düşünememiştim.
Benim zaten aktif olarak çalıştığım bir işim var ama o beni tatmin etmiyordu.
Bir şeyler üretmek istiyordum, bir şeyler yapmak istiyordum, bu dünyaya benden bir şey kalsın istiyordum ve en çok da birilerinin hayatına dokunmak istiyordum.
Şu an baktığım zaman o günlere o ilk bölümü çeken kızla şu anki ben çok farklıyız.
O dönemlerde daha özgüvenli ve olgun olduğumu düşünürdüm ama şu an bakıyorum ki aslında hiç de öyle değilmişim.
Hani bir söz var ya okudukça cahilleşen biri olarak okumadıkça alimleşenleri hayretle izliyorum diye ben de tam olarak öyle oldum arkadaşlar.
2,5 yıl önce cesur da olgun da değilmişim.
O günlere göre aslında şimdi daha cesur, daha kararlı, ne istediğini bilen biri haline geldim ve hatta daha anlayışlı biri oldum.
Önceleri pasif agresif tavırları olan biriyken şu an daha çok düşünüyorum.
Karşımdakini daha çok anlar hale geldim.
Başkalarının hayatına dokunmak isterken en çok da kendi hayatıma dokunmuşum.
Bu bölümü hazırlarken onu fark ettim.
Bu kanal bana en çok da kendime inanmayı öğretti.
İlk bölümü kaydettiğimde bir süre ekip arkadaşlarıma göndermeyip beklemiştim.
Hani yapabilecek miyim, oldu mu diye.
Bu arada harika bir ekibim var arkadaşlar.
Onlar olmasa asla yapamazdım.
Çok zorlandığım ve bırakmak istediğim zamanlar oldu ama her zaman beni destekleyip önerilerde bulundular.
Sürecin başından beri eşim her zaman yanımdaydı.
Benimle birlikte oturdu, benimle birlikte çalıştı, Instagram'ı birlikte toparladık ve daha bir sürü şey.
Hayatımda şükretmek için ne kadar çok nedenlerim olduğunu da fark ettim bu podcastleri üretirken.
İçerik üretirken neler yapabileceğimi ve aynı zamanda neleri yapamayacağımı fark ettim.
Hatta bazen herkesin her şeyi yapamayacağını da kabul ettim ve çok da rahatladım.
Çünkü günümüzde özellikle sosyal medyada işte insan isterse her şeyi yapar, çok çalışırsan şöyle olur gibi söylemlerle çok sık karşılaşıyoruz.
Ama o işler öyle olmuyor arkadaşlar.
Sonrasında kendimizi aşırı derecede eksik hissediyoruz.
Halen kendimle ilgili aşmam gereken yollarım var.
Mesela arkadaşlarımdan sadece birkaç tanesi ve aile üyelerimden de sadece birkaç kişi podcast yaptığımı biliyor.
Diğerleri bilmiyor.
Neden söylemiyorum bunu onlara?
İşte o kısım halen aşamadığım yollarda.
İnsanın bence içgüdüsel olarak bir şeylere tutunmaya, inanmaya ihtiyacı var.
Ve bunu hangi yolla yapabiliyorsak kendimiz için o yolu bulmamız gerekiyor.
Herkes için çok farklı yol olsa da mutlaka bir yol vardır.
Ve bir de bana göre bir insanın aslalarının olması, sınırlarının olması gerekiyor ki bir ortamda adınız geçtiğinde bu böyle biri bunu böyle yapar ya da bunu bu asla
yapmaz gibi net bir karakteristik özellikleriniz olsun.
Umarım sizi sıkmadım arkadaşlar.
100. bölümüm olduğu için biraz konuşmak istedim.
Biraz da fazla duyguluyum.
Konuştukça fark ettiğim, anlattıkça anladığım, bazen bir bölümü kaydederken en çok kendime söyledim aslında söylediklerimi.
O yüzden bugün bu 100.
bölümde öyle hafif bir konu seçmek istemedim.
Anlamlı da bir konu olsun istedim.
Çünkü bu bir kutlama bölümü değil sadece.
Aynı zamanda da bir yüzleşme bölümü benim için.
Ve bu yüzden de bugün Jack London'dan Martin Eden'ı konuşacağız arkadaşlar.
Martin Eden okurken hep şunu hissettim.
Beni hayatım boyunca anlayan en iyi kitaplardan biriydi.
Öncelikle bu hikayeye geçmeden önce size biraz yazardan bahsetmek istiyorum.
Jack London, Amerikan edebiyatının en sıra dışı ve en etkileyici yazarlarından biridir.
Yoksulluk içinde geçen bir çocukluk.
Fabrikalarda ve balina gemilerinde geçen zorlu gençlik yılları ve altına hücum döneminde Kuzey Amerika'nın vahşi doğasında deneyimler edilmiştir.
Tüm bunlar onun yazılarına sadece bir hikaye değil, aynı zamanda çok sert ve gerçek bir hayat deneyimi de kazandırmıştır.
Jack London'ı özel yapan şey sadece yaşadıklarını yazması değil, insanı, toplumu ve insanın iç çatışmalarını çok derin bir yerden anlamaya çalışmasıdır.
Bu yüzden eserlerinde sadece macera değil insan ruhunun kendisi vardır ve onun en önemli eserlerinden biri olan Martin Eden'da tam olarak bunu anlatır.
Roman 20. yüzyılın başlarında Amerika'daki sınıf gerilimlerinin yoğun olduğu bir dönemde geçer ve romanın baş kahramanı yoksul bir denizci olan Martin Eden'dir.
Martin Eden eğitimsiz, kaba saba ama güçlü bir adamdır.
Bir gün sokakta yürürken kavga eden gençleri görür ve aralarında dövelen genci kurtarır.
Bu genç teşekkür etmek için Martin Eden'ı bir akşam yemeğe davet eder.
İşte bütün dönüşüm o yemekte başlar.
O masada tanıştığı dünya Martin'in daha önce hiç görmediği bir dünyadır.
Konuşmalar farklıdır, insanlar farklıdır, kelime seçimi bile bambaşkadır.
Eğitimsiz ve fakir bir insan olan Martin Eden kavgadan kurtardığı Arthur'un kardeşi Ruth'a aşık olur.
Ruth'un zarafeti, eğitimi ve kültürü Martin'in üzerinde derin bir etki bırakır ve Martin ona layık olabilmek için kendini baştan yaratmaya karar verir.
Kendi deyimiyle bir canavardan insana dönüşmek ister.
Bu uğurda gece gündüz çalışır, okur, yazar, düşünür, dili öğrenir, felsefe okur, edebiyatla ilgilenir ve durmaksızın üretir.
Ama burada çok kritik bir şey var.
Martin'in bu dönüşümü tamamen kendisi için değil, sevilmek içindir.
Zamanla bu yükselme çabası onu iki dünya arasında sıkıştırır.
Bir yanda doğup büyüdüğü işçi sınıfından uzaklaşır, eski arkadaşlarına yabancılaşır.
Diğer yandan da girmeye çalıştığı Burjuva dünyası onu hiçbir zaman tam anlamıyla kabul etmez.
Ve Martin ne oraya ait olur ne de buraya.
Uzun ve zorlu bir mücadelenin ardından Martin sonunda başarılı olur.
Yazar olur, ün kazanır ama işin ilginç tarafı şudur.
Martin bu insanlara yaklaştıkça onları daha yakından tanımaya başladıkça çok sert bir gerçekle yüzleşir.
Hayran olduğu sınıf aslında göründüğü gibi değildir.
Eğitimli, entelektüel, kültürlü görünen bu insanlar giderek ona yüzeysel, yapay ve sahte gelmeye başlar.
Bir zamanlar ulaşmak istediği dünya şimdi ona anlamsız görünür.
Ve burada hikaye tam tersine döner.
Çünkü Martin Eden kazanmıştır ama artık hiçbir şey onu tatmin etmez.
Canını dişine takarak başardığı her şey bir anda değerini kaybetmeye başlar.
Çünkü fark eder ki kazandığı şeyler beklediği şeyler değildir.
Ve bu farkındalık onu yavaş yavaş başka bir yere götürür.
Hayalinin içinde kaybolur.
Aşkını, yaşama sevincini, inancını yavaş yavaş yitirmeye başlar.
En acı farkındalıksa şudur.
Geçmişte daha fakirken daha az tanınırken, daha az yükselmişken aslında daha mutludur.
Ve şimdi tanındıkça, yükseldikçe, başardıkça tükenmiştir.
Bu noktada şöyle bir soru geliyor aklıma arkadaşlar.
Yolda olmak mı yoksa varmak mı diye.
Martin için de tam olarak böyle oluyor aslında.
Martin istediği, hedeflediği hayatı elde ediyor ama o zaman da karşısına çıkan şey mutluluk değil bir boşluk oluyor.
Çünkü onu ayakta tutan şey hedefin kendisi değil, o hedefe giderken kurduğu hayalleriydi.
Martin Eden bize aslında şunu da soruyor.
Başarı her zaman mutluluk getirir mi?
Hayallerimizin peşinden gidersek gerçekten özgür mü oluruz yoksa başka bir şeye mi dönüşürüz?
Martin Eden'ın hikayesi tam olarak bu ikilemde sıkışıp kalmış bir insanın hikayesi arkadaşlar.
Bir yandan hayalini kurduğu hayatı elde ediyor.
Diğer yandan o hayatın içinde kendini kaybetmeye başlıyor.
Bu yüzden bu hikaye sadece bir başarı hikayesi değil, aynı zamanda bir sorgulama, bir iç yüzleşme hikayesi.
İşte bu yüzden bugün burada şunu sormak istiyorum.
Biz gerçekten neyin peşinden koşuyoruz?
Bir hayat mı istiyoruz yoksa bir his mi yaşamak istiyoruz?
Ve en önemlisi o hayale ulaştığımızda hala biz kalabilecek miyiz?
Kitabı okumayanlar için sonunu söylemeyeceğim arkadaşlar ama şunları söyleyebilirim.
Martin Eden bittikten sonra insanın içinde uzun süre kalan şey, aklınızda kalan şey o olaylar olmuyor da o yaşadığı duygular oluyor ve gerçekten o duygular size geçiyor.
Mesela o kadar çok çalışıyor ki ama böyle normal bir çalışma değil.
24 saat ona yetmiyor.
Aç susuz kalıyor.
Yani böyle insanüstü bir şekilde çalışıyor.
En çok durup düşündüğüm yerlerden biri oldu mesela bu çok çalışması, çalışabilmesi.
Bir de Ruth tarafından hiç anlaşılmıyor.
O kısımlara da çok üzüldüm.
Bir şeyler yazıyor ve heyecanla Ruth'a onları okuyor ama Ruth onu anlamıyor, anlamak istemiyor.
Burada onun o duygularına çok üzülmüştüm.
Okumayanlar için daha fazla spoiler vermeden podcast'ı bitirmek istiyorum arkadaşlar.
Podcast yolculuğuna ilk çıktığımda birilerinin hayatına dokunmayı hedeflemiştim ama Bugün baktığımda en çok da kendi hayatıma dokunmuşum.
Bir de tabii ki siz olmasaydınız bu bölümler olmazdı arkadaşlar.
Beni ilk günden beri dinleyen ya da aramıza yeni katılan herkese çok teşekkür ederim.
İyi ki varsınız. Son olarak bu bölüme özel Martin Eden kitabını aramızdan birine hediye etmek istiyorum.
Detayları Instagram hesabımdan paylaşacağım.
Mutlaka takipte kalın.
Bugünlük benden bu kadardı arkadaşlar.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Spotify ve dinlediğiniz uygulamalar üzerinden beni takip etmeyi unutmayın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın, hoşça kalın ve en önemlisi de mutlu kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
