
Atatürk'ün Az Bilinen Hikayeleri ve Gerçekleri
5 Kasım 2025 · 13 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün yalnızca bir komutan ve devlet adamı olarak değil, aynı zamanda Sigara tiryakiliğinden kahve sevgisine, zarafetine ve yerli malına verdiği değerden laiklik anlayışına kadar, bilinmeyen yönlerini konuşuyoruz.
Transkript
Selamlar Hayalperest'in Sesi podcast kanalına hoş geldiniz.
Aramıza ilk kez katılanlar için ben Milis.
Bugün sizlerle çok özel bir bölümdeyiz.
Çünkü konumuz ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün bilinmeyen yönleri.
Aslında podcast yapmaya başladığım ilk zamanlarda da atamızın bilinmeyen yönleriyle ilgili bir bölüm yapmıştım.
Fakat o dönemlerde mikrofonumun da anlatımımın da biraz böyle acemi olması sebebiyle zayıf kalmış bir bölümdü.
Ama inanın heyecanım bugünle aynıydı.
Her mikrofonun başına geçtiğimde o ilk günkü heyecanı tekrar yaşıyorum.
Ve elbette Atatürk anlatmakla bitmeyen, her yönüyle büyüleyen, her hikayesiyle bize ilham veren bir lider.
Bu yüzden bugün onun farklı yönlerine, belki de daha önce hiç duymadığınız hikayelerine tekrar yer vermek istedim arkadaşlar.
Hazırsanız başlayalım.
Hasta olduğu günlerden birinde doktor Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ü muayene ediyor ve kaç paket sigara içtiğini soruyor.
Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk 3 paket sigara içtiğini söylüyor.
Bunun üzerine doktor en fazla 1 paket içebileceğini söylüyor.
Mustafa Kemal Atatürk'ün çocukluk arkadaşı ve daha sonra da yaverliğini yapan, her daim yanında olan Salih Bozok da diyor ki Paşam siz zaten günde bir paket sigara içiyordunuz.
Neden üç paket sigara içiyorum dediniz?
Ulu Önderimiz de şöyle cevap veriyor arkadaşlar.
Eğer bir paket içtiğimi söyleseydim bana doktor hiç sigara içme derdi diye.
Burada sanki karşımızda hafif yaramaz bir çocuk var değil mi?
Hasta ama göz kırpıyor, durumu kendi lehine çeviriyor.
Ulu Önderimizle ilgili az bilinen bir hikaye de şu şekilde arkadaşlar.
Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk son doğu gezisini 1937 yılında Tunceli'nin Pertek ilçesine yapıyor.
Bu gezi sırasında kendisini karşılamaya çıkan ilkokul çocuklarının yüzündeki çiban izleri, yara izleri dikkatini çekiyor ve yanındaki valiye komutanlara dönüp diyor ki bu çocukların yüzünde niye
böyle izler var? Onlar da kendisine şu cevabı veriyor işte bir çeşit sivrisineğin yara yaptığını ve bu izlerin ondan kaynaklı olduğu söyleniyor.
Bunun üzerine de atamız dönüp yanındaki valinin ve komutanların yüzüne bakıyor ve diyor ki sizin yüzünüzde niye yok peki bu yara izlerinden diye soruyor.
Vali cibinlik içinde yatarak kendini koruduğunu söyleyince de atamız acı acı gülümsüyor ve benim gördüklerim cibinlikleri olmayanlar demek ki diyor.
Sonra yanındaki Şükrü Kaya'ya dönerek sözünü şöyle tamamlıyor.
Bu sivrisinekler de nedense idare edenlere değil de hep idare edilenlere musallat oluyor diyor.
Sivrisineklerden bahsediyor gibi görünse de mesaj çok derin aslında.
Güçlünün değil çoğu zaman fark edilmeyenlerin, küçüklerin ve mazlumların yanında durmak, onları fark etmek ve değer vermek gerçek bir liderliğin ve insan olmanın en
saf hali bana göre.
Atatürk sadece büyük kararlar alan bir lider değil, güçsüzlerin gücü olmayı da bilen biriydi arkadaşlar.
Kurtuluş Savaşı'nın yokluk içinde devam ettiği günlerde din adamları ve komutanların bulunduğu bir toplantıda atamız birden din için yol bir midir yoksa başka yollarda
var mıdır diye soruyor.
Tabi herkesin fikri aynı oluyor ve din için tek bir yol olduğunu söylüyorlar.
Bunun üzerine ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk gülümseyerek elbette birdir, öyle olması lazımdır fakat öyle değildir diye cevap veriyor ve şu örneği söylüyor.
Bakınız diyor İstanbul hükümeti beni idama mahkum etti ve İstanbul'da bulunan dinin en büyük temsilcisi de bu idam kararını onayladı.
Fakat Ankara'daki dinin en büyük temsilcisi İstanbul hükümetinin onayladığı idam kararını uygulamadı, reddetti.
O halde niçin din için yol bir değildir diye soruyor.
Tabii kimseden ses çıkmıyor.
Kısa bir sessizlikten sonra da şöyle söylüyor arkadaşlar.
Onun içindir ki din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak lazımdır.
Laiklik sadece bir kavram değil.
Toplumun farklı inanç ve görüşlerine eşit şekilde yaklaşabilmek, adaletin sağlanması ve özgürlüklerin güvence altına alınması için temel bir gereklilik bana göre.
Atatürk bunu o dönemde tartışmaya açıyor ve örneklerle açıklayarak sadece bugünü değil geleceği de gören ileri görüşlülüğünü bir kez daha ortaya koyuyor.
Çünkü biliyor ki bir ülkenin kalıcı huzuru ve özgürlüğü için layıklık vazgeçilmez bir ilke.
Özellikle son dönemlerde layıklığın neden bu kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyoruz.
Din ve devlet işlerinin birbirine karıştığı zaman neler olabileceğini bence fazlasıyla gördük.
Layıklık bu yüzden çok önemli.
Duyunca çok şaşırdığım bir hikaye daha aktaracağım sizlere arkadaşlar.
Atatürk'ün şıklığını araştıran, giyim tarzını araştıran Anıtkabir Eski Müze Komutanı, Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi yardımcı doçent doktor Ali Güler'in yaptığı bir çalışmada
Atatürk'ü giydiren ustaların hatıralarını açıklamış.
En dikkat çekenlerden biri ise atamızın kıyafetlerini diken Terze Jean Fleuris'in anlattıkları.
O devirde ithalat serbest olduğu için Türkiye'ye dünyanın her köşesinden kumaşlar geliyormuş.
Atamız kıyafetlerini hep yerli kumaştan istermiş.
Türk kumaşını, yerli malını en klas Avrupa ürünlerine bile değişmezmiş.
Avrupa modasını yakından takip edermiş fakat kendine yakışmayanı da asla giymezmiş.
Bakın terzisi Jean Fleuris atamız hakkında daha neler söylüyor.
Onun kadar zarif giyinen bir insan az gördüm desem yeridir.
Uzun yıllar askerlik yapmasına rağmen bir İngiliz jentilmenine parmak ısırtacak derecede zevki vardı diye anlatmış.
Kumaş seçerken bile yerli malı tercih etmesi aslında bir giyim tercihi değil bir duruşun bir inancın ifadesi değil mi?
Hem şıklığıyla çağdaş hem tavrıyla da halkının yanında.
Atamız zarafeti kadar kıyafetlerinin işlevselliğine de önem verilmiş arkadaşlar.
Yani onun için şıklık sadece güzel görünmek değil, aynı zamanda ihtiyacı da karşılamak.
Terzisinin torunu da bu özelliğini şöyle anlatıyor.
Böbrekleri rahatsız olduğu için sırtını sıcak tutsun diye kendi elleriyle sırtı trikolu, önü kumaş bir yelek tasarlamıştı.
Dedem o yeleği o kadar beğenmişti ki yıllar boyunca aynı modeli kendine bile dikti diye aktarmış.
Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk sadece dönemin modasını takip eden biri değildi.
Kendi tarzını, kendi duruşunu yaratmış bir insanmış arkadaşlar.
Bu bile bize çok şey anlatıyor bence.
Çünkü o hayatın her alanında düşünerek yaşayan bir liderdi.
Kıyafetinde, konuşmasında, davranışında hep bir anlam, hep bir özen vardı.
Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk en zor şartlarda bile yaşadığı ortamı güzelleştirmeye çalışırmış arkadaşlar.
Çanakkale Savaşı'nın en çetin günlerinde Mustafa Kemal Atatürk cephede bir taburu teftiş eder.
Siperler duman ve toz içinde ilerlerken tabur komutanı İsmail Şumlu'nun çadırında bir masa ve masa örtüsü dikkatini çeker.
Komutana bu eşyaları nereden bulduğunu sorar.
İsmail Şumlu da İngilizlerden ele geçirdik paşam der.
Atatürk bu masa ve örtüyü satın almak ister ama yanında para yoktur.
Bunun üzerine gülümseyerek komutana bir teklif sunar.
Trabluskarp'ta İtalyanlardan ele geçirdiğim dürbünü vereyim.
Sen de bana bu masa ve masa örtüsünü ver der.
Komutan tabii ki bu teklifi kabul eder.
Ve o an savaşın ortasında bir masa ve masa örtüsü sadece bir eşyadan daha fazlasına dönüşür.
Atatürk o masada notlar alır, emirler verir, kararlar verir.
Çünkü onun için düzen yalnızca bir alışkanlık değil, düşünce, disiplininin bir yansımasıdır.
Atatürk 23 Kasım 1916 tarihli notlarında Bu olayı bizzat kendisi yazmış arkadaşlar.
Tabır komutanından arı burnunda İngilizlerden alınmış bir masa ve masa örtüsü aldım.
Buna karşılık İtalyanlardan aldığım ve sakladığım dürbünü verdim.
Savaşın gölgesinde bile estetikten, düzenden ve üretkenlikten vazgeçmeyen bu tutum aslında onun karakterini bir özeti gibi değil mi?
Disiplin, zarafet ve yarına duyulan inanç.
Atatürk yalnızca cephede bir komutan değil, her ortamda güzelliği, düzeni ve umudu var edebilme gücünün bir simgesi bana göre arkadaşlar.
Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk tam bir kahve tiryakisiymiş arkadaşlar.
Çalışırken peş peşe kahve içermiş, sade ve köpüklü kahveyi tercih edermiş.
Hatta yanında çalışan kütüphanecisi Nuri Bey ve garsonu İbrahim Bey gittikleri her yere çiğ kahve, Çekilmiş toz kahve ve cezve götürürlermiş.
Yani kahvesi her zaman onun yanında olurmuş diyebiliriz.
Ben bu hikayeyi ilk duyduğumda hiç şaşırmadım açıkçası.
Çünkü ben de tam bir kahve bağımlısıyım.
Günde neredeyse 1 litreye yakın kahve içmeden duramıyorum.
Kahve içmediğim dakikalar gerçekten kendimi eksik hissediyorum.
Bu gidişe bir dur demem lazım ama bir ara ilgileneceğim onunla da.
En çok etkilendiğim ve hoşuma giden bir hikayeden daha bahsetmek istiyorum.
Burayı lütfen iyi dinleyin arkadaşlar.
Özellikle sona bıraktım.
İngiliz kralı Edward İstanbul'u gezmeye gelir.
Yatından inip deniz motoruna binerek Dolmabahçe Sarayı'na gelir.
Mustafa Kemal Atatürk de onu rıhtımda beklemektedir.
Deniz motoru rıhtıma yanaşır ve kral Edward inmek için hazırlanır.
Atatürk de ona elini uzatır.
Tam o sırada dalgadan dolayı tekne sallanır ve kral Edward'ın eli yere değer.
O sırada Atatürk de elini uzatmış beklemektedir.
Kral elini silmek ister fakat Atatürk buna izin vermez ve yurdumun toprağı temizdir, elinizi kirletmez diyerek kralın elini tutar ve onu rıhtıma çıkarır.
Kral Edward'ın bu Türkiye ziyaretinden önce İngiliz sarayında verilen ziyafetleri öğrenir ve ona uygun hazırlıklar yaptırır.
Hatta Kral Edward sofraya oturduğunda kendimi İngiltere'de gibi hissettim diyerek atamıza teşekkürlerini sunar.
Sofrada Türk garsonlar hizmet etmektedir.
O sırada garsonlardan biri heyecanlanır ve elindeki tepsiyle yere düşer.
Misafirler ve diğer garsonlar şok olmuştur.
Fakat ulu önderimiz öyle bir şey söyler ki herkes asıl şoku o zaman yaşar.
Kral Edward'a dönerek bu millete her şeyi öğrettim fakat uşaklığı öğretemedim der.
İnsanın yüzüne tokat gibi vuran bir cümle gibi adeta değil mi?
Nasıl aklına geliyor böyle bir şey söylemek?
Hem de dünyayı sömüren İngilizlere karşı işte böyle bir zekası vardı, böyle bir dahiydi atamız.
O an salondakilerin özellikle kralın yüzünü görmeyi çok isterdim.
Bu söz Anıtkabir'in resmi sitesinde anekdot olarak paylaşılmış fakat tarihi belgelerde birebir kaydı bulunmuyor arkadaşlar.
Yani bu bilgiyi de vermiş olayım.
Yani bu hikaye daha çok Atatürk'ün karakterini, zarafetini ve yurduna duyduğu derin sevgiyi anlatan bir halk anlatısı niteliğinde.
Bence doğruluğu tartışılsa bile bu söz atamıza o kadar çok yakışıyor ki ben gerçekten söylemiş olduğunu düşünüyorum.
Yani bana göre öyle. İşte atamız böyle bir dahiydi arkadaşlar.
Muhteşem bir zekaya sahipti ve tıkır tıkır her şeyi yerinde ve zamanında işliyordu.
Nüfus yokken, donanımlı ordu yokken, ekonomi yokken, üniversiteler yokken...
cephelerde savaşıp kurtlar sofrasında bağımsızlığımızı ve haysiyetimizi kurtarmıştır.
Osmanlı'dan kalan borçlara rağmen aşar gibi yüklü bir vergiyi kaldırmıştır.
Bugün nüfus, donanımlı ordu, üniversiteler ve daha pek çok açıdan 1920'lerin fersah fersah ilerisinde olmamız gerekirken maalesef daha da geriye gidiyoruz.
O yüzden atamızı daha çok anlayıp ve anlatıp ülkemize sahip çıkmamız gerekiyor.
Atamızı anlatmaya zaman yetmez.
O yüzden bugünlük bölümü sonlandırıyorum artık.
Atamızın bilinmeyen yönlerinin devamı gelsin isterseniz bana mutlaka yazın fikirlerinizi.
Hatta belki birlikte de hazırlarız.
Bugünlük benden bu kadardı arkadaşlar.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Hafta eğilim bölümünde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın, hoşça kalın ve en önemlisi de mutlu kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
