
Yediklerimize dikkat ettiğimiz bu bölümde, Yemek Odası’ndayız. Şişmanlama korkusundan gluten hassasiyetine, tarımın başlangıcından Kleopatra’nın en sevdiği yemeklere, veganlıktan Romalıların akşam yemeklerine, Sümerlerin bira pipetlerinden Osmanlı padişahlarının en sevdikleri yemeklere, krepten salon- salamanje evlere kadar pek çok konuya değiniyoruz.
Sonunda, tanıştığımızda, beraber bir gelecek ihtimali gördüğümüz kişilerle neden her şeyden önce yemeğe gittiğimizi anlıyoruz. Beraber yemek yemekten hoşlanan kişilerin geri planında büyük bir ortak payda var. Yemek yemek sadece yemek yemek değil.
*** Instagram Adresi: Çiğdem Demirhan Studio
Transkript
Bir ara çok paylaşılan bir video vardı.
Hikaye şöyle. Daha doğrusu hikayenin benim kafamda canlanan versiyonu şöyle.
Amerika'ya taşınan genç bir Fransız var.
Çok hoşlandığı Amerikalı kızla sonunda yemeğe çıkıyorlar.
Kızın adı Kimberly. Adam heyecanla çok şık bir restorana rezervasyon yaptırıyor.
Kimberly restoranın kapısından girdiğinde tüm masalardaki kafalar gayri ihtiyari ona doğru dönüyor.
Bizim adamın yüzünde gururlu bir gülümseme.
Garson sipariş almaya geldiğinde adam başlangıç olarak stek tartar ve füme somonlu mantıya ne dersin diye lafa giriyor.
Sorarken de arada yutkunuyor.
Bu yutkunmayı yalnızca gerçek iştah sahipleri ve boğaburçları anlar.
O sırada Kimberly gülümseyerek ben veganım diyor.
Adam o an kafasını menüden kaldırıp kızın gözlerine bakıyor.
Birlikte pişirecekleri kremalı makarnaların, şarabın yanındaki şarküteri tabaklarının, kafede pari soslu bonfilelerin gözlerinin önünden kanatlanıp uçuşunu izliyor.
Yeme içmeden konuya girdik çünkü bu bölüm yemek odasındayız.
İnsanlık tarihinde ilk kez yiyecek arzı talebin önüne geçti.
İlk kez her öğün et yemek sıradanlaştı.
Atalarımız açlıkla terbiye olurken biz çok yiyip şişmanlama korkusuyla sınanıyoruz.
Osmanlı'da yapılmış gravürlerde gördüğümüz o soylu balık eti kadın figürlerini hatırlayalım.
Bugün bunların muadilini...
Sosyete dergileri diye düşünün.
Kapak kızları her zaman incecik ve karın kasları belirgin.
Çünkü eskiden varlıklı olmakla ilişkilendirilen kilolu olmak artık fakirlik ve kendine bakmamakla eş anlamlı hale geldi.
Bunun sebebini düşünürsek yine tarihte ilk kez genç yaşta ölmüyoruz.
Eski jenerasyonlara kıyasla uzun bir ömür yaşıyoruz.
Hatta son açıklamalara göre insanlar artık 69 yaşına kadar genç kabul ediliyor.
Orta yaş 70'de başlıyor.
Tıp ve teknolojideki gelişmeler insanların neyin bedenlerine iyi gelip gelmediği konusunda bilinçlenmesini sağladı.
Daha 10 yıl önce tüm kapalı mekanlarda sigara içmenin serbest olduğuna şimdi inanamıyorum.
Öncesinde otobüslerde hatta uçaklarda sigara içildiğini hayal bile edemiyorum.
Doktorlar benim jenerasyonum bebeklere yeni doğduklarında annelerinin sütü yetmezse şekerli elma püresi önerirken 35 sene sonra doğan bebeklere en az 2 yaşına kadar şekerli hiçbir şey
verilmemesi öneriliyor. Zaman geçtikçe insanlık akıllanıyor.
Bir yandan da toplumsal rollerin değişmesiyle özellikle kadınlar kendilerine ait zamana ve paraya ulaştı.
1900'lerin başında çoğu üniversitenin kapısından içeri almadığı kadınlar 2000'lerin başında global şirketleri yönetmeye başladı.
İlk kez ben demenin imkansız, ayıp ya da bencillik olmadığına kendilerini ikna ettiler.
Çocuğunun kaçıncı sınıfta olduğunu bilmeyen babaların yerini annesi spor salonunda yoga yaparken bebeğini parkta dolaştıran babalar aldı.
İşte böyle böyle maddi kaygıları geride bırakabilen her birey kendi bedenine bakma, sağlıklı beslenme ve spor yapma bilincine ulaştı.
Böyle bir malzemeyi kapitalizm es geçemezdi.
Zayıf ve fit görünme takıntısı kısa sürede abartılarak üzerinden para kazanılacak bir araca dönüştü.
Mükemmel bir vücut algısı yaratıldı ve o vücuda sahip olmayan herkesin çabalayarak, para ve zaman harcayarak o hale gelmeye çalışması gerekti.
Artık vücut her şey.
Beslenme biçimlerinin de isimleri var.
Ve menülerdeki yemeklerin yanında türlü renkte noktalar.
Grüten, et ya da hayvansal ürün tüketimi arkadaş sohbetlerinde konuşulan birer konu.
Akşam yemeği bazen sabah eve bırakılan bir kutudan çıkan avuç içi kadar yağsız ızgara tavuğu mikrodalga fırında ısıtıp yemek ya da yemek fotoğraflarının arasında dolaşıp sipariş vermek ve kuryenin
kapının ziline basmasını beklemek anlamına da geliyor.
Ama bir dakika, az önce akıllandı diye övdüğüm insanoğlunun yemek yediği bunca asırdan sonra varmak istediği nokta burası mıydı?
Geriye saralım. Masada bıraktığımız yakışıklı Fransız umutsuzluk içinde oturuyor.
Sipariş konusu kördüğüme dönüşüyor.
Adam bir süre durumu değerlendirdikten sonra kendine o hazin soruyu soruyor.
Böyle bir hayata alışabilir miyim?
Salatalara, soğuk sıkım yeşil sebze sularına, avokado, çiğa, maça ve adına pek de aşina olmadığı tüm o yiyeceklere.
Peki diyor belki bu duruma zamanla alışılabilir.
Hızlı bir şarap siparişiyle daha sakin düşünebilirim.
İçki siparişi vermek için şarap menüsüne bakarken Kimberly ben alkol kullanmıyorum diyor.
Adam izninle diyor tuvalete gitmem gerek.
Videonun devamında adamın şöyle diyen sesini duyuyoruz.
Evet tuvalete gidiyorum diyerek mekanı terk etmek hoş bir davranış değil.
Bununla gerçekten gurur duymuyorum.
Fransa özellikle vegan olmanın en zor olduğu ülkelerden biri.
Avrupa'da kişi başına düşen et tüketiminin en fazla olduğu ülke.
İnternete bakarsanız Fransa'da bir vegan nasıl hayatta kalır gibi başlıklara bile rastlayacaksınız.
Amerika'da ise kadınların %84'ü Sürekli diyette.
Bizim ülkemizde son günlerde yapılan bir araştırma bulamadığım için sonucu da öğrenemiyorum.
Ama her yerde satılan Yağ yakıcı içecekler, kişiye özel beslenme kutuları, hepimizin bildiği ketojenik, taş devri diyet, glutensiz beslenme, süt ürünlerine intoleransın var konuşmaları
bana bizde de bu işin benzer oranlarda olabileceğini düşündürüyor.
Ve de bu durumun son derece normal olduğunu şaşılacak bir şey yok aslında.
Her şey gibi toplumun yemek kültürü de dönüşüyor.
İlk kez bir ateşin etrafında birkaç kişi bir araya gelip iletişim kurmaya başladığından beri birlikte yemek yeniyor.
Hayal edelim. Bir akşam üzeri.
Hava ılık. Herkesin karnı aç ama çok aç.
Çünkü açık havada ve sürekli hareket halindeler.
Kaslı ve genç adam topladığı çalı çırpıyı tutuşturuyor.
Biraz önce avladığı tavşanları bir ağaç dalına geçirip ateşin üzerine asıyor.
Tavşanın pişmesi beklenirken aralarında havadan sudan konuşuyorlar.
Taşlı evre adam tavşanın en güzel yerini karşısındaki kadını uzatıyor.
Kadın adamı iyice süzüyor.
Bu adam bana bakabilir mi?
Ayı saldırsa kurtarabilir mi diye düşünüyor.
Derken kadının tavşan istemiyorum dediğini duyuyoruz.
Ağaçtan topladığım incirleri yiyeceğim.
Ben veganım da bu söz konusu bile değil.
O çağda yaşayan bir insan dut, kayısı ya da elma dolu bir ağaç gördüğünde yiyebildiği kadar çok yerdi.
Yenebilen otları zehirlilerden koklayarak ayırt edebilir, hayvanların en hafif hareketlerini sezebilir, bugün bizim hayal etmekte bile zorlanacağımız çeviklikte hareket edebilirdi.
Dolayısıyla uzatılan bir yiyeceği.
Hele ki hayvansal proteini geri çevirecek bir homo sapiens'e belki de bu içinde yaşadığımız modern çağa kadar hiç rastlanmamıştır.
Homeros bundan yüzyıllar sonra insanı tarif ederken insan ekmek yiyendir diyor.
Medeniyeti tarımla eş tutuyor.
Oysa Hariri homo sapiens kitabında tarım yapmaya başlamanın İnsanlığı değiştiren ama ileriye değil geriye götüren bir kandırmaca olduğunu anlatıyor.
Zaten yalnızca dünyanın belli yerlerindeki bitkiler ve hayvanlar evcilleştirilebiliyor.
Keçilerin olduğu ve buğdayın yetiştiği bölgeler şanslı.
Ama ekip dikmenin imkansız olduğu sarp bir coğrafyadaysanız tarıma isteseniz de başlayamıyorsunuz.
Bu da sizin daha akıllı ya da becerikli olmadığınız anlamına gelmiyor.
Buradan... Mezopotamya'ya uzanalım.
M.Ö. 4000 yılları olsun.
Bizden 6000 yıl önce yaşamış bir kültürü düşünelim.
Maaşların arpa suyuyla ödendiği, temiz suya her daim ulaşım zor olduğu için bira içmenin daha güvenli olduğu ve aslında ekmekten bile önce biranın nasıl yapıldığını çözdükleri bir dönem.
Dolayısıyla da o devirde bira en çok tüketilen içecek.
Mezopotamya'da Babil döneminde Hammurabi'nin krallığı zamanında Sümer İlahisi yazılmış bir belgede bira yapımının tarifine rastlanıyor.
Bira tanrıçası Ninkasi, Bappir adı verilen arpa ezmesine mayalanmasını hızlandırmak için güzel kokulu bitki özleri ve hurma pekmezi ilave ediyor.
Sümer buluntularında bira içerken arpa kabuklarının ve bitki parçalarının ağza gelmesini önleyen gümüşten, altından ve lacivert taşından yapılmış çubuklara rastlanıyor.
Demek ki toplumun zengini fakiri, Herkesini bira içiyor.
Yüksek sınıflar biralarını altın pipetleriyle gün batarken manzaraya karşı yudumluyor.
Yani 6000 yılda insan değişmiş mi?
Görüyorsunuz ki bir arpa boyu yol gitmişiz.
Hayal etmeye devam edelim.
Mezopotamya'da yeni evli bir çiftin akşam yemeğine davetli olalım.
Adam bütün gün tarlada buğday biçiyor.
Hava cehennem gibi sıcak.
Eve yorgun argın geliyor. Kadın sofrayı hazırlamış.
Sofrada ne vardı diye sorarsanız ekmek ve yoğurt, haşlanmış oğlak ya da tavuk eti, biraz ahlat ve bir olması muhtemel.
M.Ö. 3000 yılında Mezopotamya'da kubbeli fırınların mevcut olduğunu biliyoruz.
Dolayısıyla pide, et ve ekmek tarzı yiyecekler de olabilir.
Bira buz gibi değil muhtemelen.
Üzücü ama elektriğin icadına daha hayli zaman var.
Kadın o akşam yalnızca meyvelerden yiyor.
Sen az yedin diyor adam kadına.
Hasta mısın? Yok diyor kadın.
Glüten bende şişkinlik yaratıyor.
Adam kafasını kaldırıp ayaklarının altında uzanan mezopotamya ovalarına bakıyor.
Ne demek acaba bu diye düşünüyor.
Bazen özellikle plazaların yakınlarında beyaz yakalı çalışanlar öğlenleri yemek yesin diye açılmış restoranlarda sipariş vermeye çalışan bazı kişilerin yüzünde de bu aynı ifadeyi görüyorum.
Adam menüde şöyle bir şeye rastlıyor.
Kinoa, maş fasulyesi, kişniş.
humus ve köfte topları, mavi ekran.
Şakayı bir kenara bırakıp konumuza dönersek, gluten alerjisi ya da intoleransı ve ileri versiyon çölyak hastalığı çok ciddi bir rahatsızlık.
Tahılların geleneksel yapısının değiştirilmesine, insan metabolizmasının ayak uyduramaması şeklinde açıklanabilir.
Dünya kalabalıklaştıkça tahıl üretimini arttırabilmek ve daha fazla verim sağlayabilmek için tahılların genetik yapısıyla oynanıyor.
Bugün geldiğimiz noktada sindirim sistemimiz daha göbekli tepede üretilen buğdaya yeni alışırken buğdayın birden dönüştüğü yeni hücre yapısını parçalayamadığı için gluten bünyemizde rahatsızlık, şişkinlik ve
hazımsızlık yaratıyor. Teknoloji ve gıda endüstrisi çok hızlı ilerlerken insan vücudu adapte olamadığı için geride kalıyor.
Kızılderililere atfedilen hikayedeki gibi çok hızlı yürüyüp yol aldıktan sonra bir yerde durup dinlenirlermiş ve vücudumuz çok hızlı ilerledi, ruhlarımız geride kaldı.
derlermiş. Durup onu bekliyoruz.
Bu durum bana biraz bu olayı hatırlatıyor.
Bir dirde hangi alandaki kelime sayısı çoksa o dile sahip medeniyetin o alanda çokça yol kat ettiği söylenir.
Mesela Arapça'da deve için kullanılan binin üzerinde kelime var.
İşte devenin hörgücü azıcık aşağıdaysa başka bir adı, dişleri yamuksa başka bir adı, çok ses çıkarıyorsa başka bir adı var gibi düşünün.
Mezopotamya'da da Mutfak kültürünün en ilgi çekici kalıntıları Babililerin Sümerce ve Akatçe olarak çift dille yazdıkları ansiklopedik formdaki yazıtlar.
İki sütün halinde düzenlenmiş bu yazıtlarda evrenin doğal ve yapay unsurları büyük kategoriler şeklinde sıralanmış.
Bunların son iki tableti 800 başlıktan oluşuyor ve tamamen beslenme ile ilgili.
Bu belgelerden yola çıkarak 18-20 çeşit peynir türüne, 100 kadar çorba ve 300'e yakın ekmek çeşidinin sahip oldukları görülüyor.
Mezopotamya'da bir yer önemli içecek şarap.
Sümerli Gılgamış yazdığı destanda asmadan hayat bitkisi olarak söz ediyor.
Şarap üretiminden sorumlu şarapçı başı da saray çalışanları listesinde yer alıyor.
Belgelerde şarap evi ifadesinin olması, şarabın modern zamanlardaki gibi üretilip yıllanması için bekletildiği mahzenler olduğunu düşündürüyor.
Özetlersek bizden 6000 yıl önce buralarda her çeşit baharatı kullanan kabuklu deniz canlılarından kuş yumurtasına, zeytinyağlı bakladan oğlak güvece, bizim yediğimiz her şeyi belki
de daha fazlasını yiyen, şarap evlerinde ve birhanelerde hayatın tadını çıkaran bir topluluk yaşıyordu.
Mutfak sorumlusuna yaptığı işin sanat ve estetik yönünü vurgulamak için akatça, güzelleştirici anlamına gelen mubannu deniliyor.
Yemeye içmeye verdikleri kıymeti daha nasıl anlatsınlar?
Dediğim gibi kültür bir yere gitmiyor.
Belki değişiyor ya da dönüşüyor.
Peki bu kültür nereye evriliyor?
Biraz daha günümüze doğru yaklaşalım.
Medeniyetin beşiği Roma İmparatorluğu'na gidelim.
Tabii ki. Akşam yemeği zengin Romalılar için günün ana ve en önemli öğünü.
Bu yemekler şarap ve sosyalleşme üzerine kurulu.
Yemek odalarının merkezinde masa, ve etrafında sedirler yer alıyor.
Vitruvius'a göre zenginlerin evlerindeki bu yemek odaları uzunluğu genişliğinin iki katı olan, yüksekliği ise uzunluk ve genişlik toplamının yarısı olan mekanlar.
Yemek odaları evin en sevilen odası ve sıradan vatandaşların evlerinde yok.
M.Ö. 2. yüzyılda zengin kişilerin evlerinde birden fazla yemek odasına bile rastlanıyor.
Çünkü yemek odaları mevsimlere göre düzenleniyor.
Vitruvius, kışlık yemek odalarının güneybatıya, ilkbahar ve sonbahar Baharda kullanılan yemek odalarının doğuya bakması gerektiğini, bu sayede odaların uygun bir ısıda kalacağını belirtiyor.
Romalılar misafir ağırlama işini çok ciddiye alıyorlar.
Misafirler yemeklere genellikle yazılı davetiye ile davet ediliyor.
Masa etrafındaki sedirlerin hiyerarşisi var.
Herkes kafasına göre oturamıyor.
Ortadaki sedir onur misafirlerine ayrılıyor.
Ev sahibi ve yakınları sağdaki döşeye uzanıyor.
Yemek odasına girişte konuklar ayaklarını yıkıyor veya kölelere yıkatıyorlar.
Elleriyle yedikleri için köleler konukların ellerine sık sık kokulu su döküyorlar.
Bir yemekte ortalama 7 tür yemek sunuyorlar.
Yemek bitiminde köleler ortalığı temizleyip etrafa güzel kokular serpiyor.
Sıra meyve ve tatlılara geliyor.
Ardından da şarap töreni başlıyor.
Konuklar arasından seçilen başkan şarabın suyla karıştırılma oranını ne kadar ve nasıl içileceğini belirliyor.
Genellikle de sırayla aynı kaptan içiyorlar.
Yemeklerde şarkıcılar, çalgıcılar, soytarılar, dansçılar bile bulunuyor.
Masada sofra örtüsü nadir ama peçete çok yaygın.
Konuk yemeğe kendi peçetesini getirip giderken de içine beğendiği yiyeceklerden koyup evine götürebiliyor.
Sofrada çatal veya bıçak yok.
Yemekler köleler tarafından daha önce mutfakta tek lokma da yenecek şekilde servise hazırlanıyor.
Sadece sulu yemekler, lapa veya tatlılar için kaşık kullanılıyor.
Yemek davetlerinden bahsederken genç Pilinusus'tan bahsetmeden geçemem.
Kendisi M.S. 2.
yüzyılda yazdığı mektuplarla tarihe ışık tutan Romalı bir eyalet valisi.
Yemek daveti yerine başka bir davete katılmayı tercih eden bir arkadaşına sistemkar bir mektup yazıyor.
Biz de sayesinde bu davetlerde neler yenilip içildiğini öğrenmiş oluyoruz.
Şöyle diyor. Her şey hazırdı.
Herkese birer marul, üçer salyangoz, iki yumurta, arpa suyu, karla soğutulmuş ve balla tatlandırılmış şarap, zeytin, pancar kökü, salatalık ve soğan.
Hepsi de nefis derecede lezzetli bir türlü yiyecek.
Komik oyuncuları... Lireçliğinde şarkı söyleyen kişileri dinleyecektiniz.
Siz bir başka yerde istiridye, domuz sakatatı ve deniz kestanesi yemeği tercih ettiniz.
Ve de İspanyol dansözleri seyretmeyi.
Kendisi kaybetmiş bilinusuz sen üzülme.
Peki. Fakir halk ne yiyor?
Birçok ailenin beraber yaşadığı kiralık ev bloklarındaki sıradan halk için akşam yemeği basit bir öğün.
Roma toplumunun yaklaşık %90'lık kesimini oluşturan alt sınıfın yaşadığı apartman dairelerine mutfak bulunmuyor.
Buralarda yaşayan insanlar için hemen her sokakta sıcak yemek satılan dükkanlar bulunuyor.
Hala İtalya'da dışarıda yemek yeme, kahve içme, buluşma kültürünün bu kadar yaygın olmasının sebebi belki de budur.
İtalya'da meydanlarda insanların şen kahkahalarla yiyip içtiğini görmek bende yaşama sevinci uyandırıyordu.
Meğer bunun altında fakir alışkanlıkları yatıyormuş.
Hazır Roma'dayken Marcus Antonius'un Jules Cesar'ın cenazesinde yaptığı şu konuşmayı belki duymuşsunuzdur.
Dostlar, Romalılar, yurttaşlar beni dinleyin.
Ben Sezar'ı gömmeye geldim, övmeye değil.
İnsanların yaptıkları fenalıklar arkalarından yaşar.
İyilikler çok zaman kemikleriyle beraber gömülür.
Bu konuşmayla Marcus Antonius Roman'ın tarihini değiştiriyor.
Ve tabii Sezar'ın eski karısıyla da tarihin en bilinen ve tutkulu aşk hikayesini yaşıyor.
Yani... İşte bizim Kleopatra ve Marcus senatörleriyle yemek masasında uzun saatler geçiriyorlar.
En stratejik anlaşmaları yemek masasında yapıyorlar.
Masanın etrafında uzanırlarken daha doğrusu.
Uzanmak derken gerçekten yan gelip uzanıyorlar.
Bu şekilde yemek yemek ayrıcalıklı bir sınıftan olmanın işareti.
Kleopatra ise 8 dil konuşan.
ve dönemin politikasında son derece etkili bir kadın.
Kleopatra'nın favori yiyecekleri olarak bazı kaynaklarda güvercin dolması, nirden gelen balıklar, incir ve bala batırılmış kekten bahsediliyor.
Kleopatra'nın hayatında tutku, ihtiras, şehvet, komplolar, zehirler, iksirler ne ararsanız var.
Bu yüzden Kleopatra'nın yediğini mi, yemediğini mi yemek lazım karar sizin.
Ve nihayetinde Roma İmparatorluğu ikiye ayrılıyor.
M.S. 330'da başkentin Konstantinopolis, Antinopolis'e taşınmasıyla Bizans dönemine geçelim.
1453 yılına kadar etkili olacak 11 yüzyıl gibi uzun bir dönemden bahsediyoruz.
Bu dönemin en etkili unsuru Hristiyanlığın resmileşmesi.
Dinle beslenme ve erdem arasında bir bağ kuruluyor.
Halka yılın 160 günü perhiz yapmaları öğütleniyor.
Açlığın Nefsi de körelteceğine inanılıyor.
Mesela et ve süt yağlarından kaçınmanın şehvet, oburluk, zamparalık gibi kötülüklerden ruhu kurtaracağına inanılıyor.
Halkın ana yiyeceği ekmek.
Günün anlam ve önemine, kişinin statü ve zenginliğine bağlı olarak ekmeğin yanında yediği yemek değişiyor.
Halkın büyük çoğunluğu da ekmek ve çorba yiyor.
Yemek salonlarında yarım ay şeklinde mermer ya da ahşaptan masalar var.
Etrafında yine uzanarak yemek yeniyor.
8. yüzyıldan sonra birinin boğazına zeytin falan kaçınca herhalde yattıkları yerden doğrulup tabure kullanmaya başlıyorlar.
Şarap, Bizans sofralarının vazgeçilmez içeceği.
Şöyle diyorlar, şarap insanı mutlu eder, ümitli, cesur ve iyi niyetli kılar.
Doğru, biradan ise hiç bahsedilmiyor.
Ne yenirdi diye sorarsanız, Trabzonlu Eginios'un 14.
yüzyılda bir anlatısında zengin bir adamın yemeğinin fırından taze çıkmış sıcak ekmek ve susamlı dürümler, gözlemeler, ballı pasta yahut çörekler, fırında kızarmış yabani tavşan ve oğlak,
kümes hayvanı türleri, balık, bakliyat ve salamura etten oluştuğunu söylüyor.
Bu zengin bir adam mı bilmiyorum ama şişman bir adam orası kesin.
Bizanslıların en sevdiği tatlıyı biz sabahları yemeye devam ediyoruz.
Bildiğimiz adıyla krep, diğer adıyla...
Lalangı Babam çocukken babaannemin un, yumurta ve sütü çırpıp tavada kızarttığını anlatır.
Bazen bala bandırıp, bazen de üzerine şeker serpip yiyorlar.
Adına da krep değil, 4.
yüzyıldan beri kullanıldığı haliyle lalangı diyorlar.
Lalangı 1700 yıldır.
adı dahi değişmeden sabahları pişmeye devam ediyor.
İşte kültürün aktarılması dediğim şey zaten bu.
1453'te Osmanlı İstanbul'u ele geçirince yemek kültüründe büyük bir değişim yaşanıyor.
Öncesinde sofra bir sosyalleşme alanı olarak da görülürken Osmanlı'da ileri gelenlerin sofrası yaşama alanının içine kurulan bir yer sofrasına dönüşüyor.
Yer sofrasında bir kasnak ve üzerinde gümüş bir sini var.
Sininin etrafında bağdaş kurularak oturuluyor.
Mümkün olduğunca hızlıca yiyilip Kalkılıyor.
Zorunluluk dışında konuşmak, sohbet etmek hoş karşılanmıyor.
Hatta Fatih Sultan Mehmet padişahların tek başına yemek yemesini kural haline getiriyor ve 1908'e kadar da bu kural geçerli oluyor.
Tanzimattan sonra batılılaşmayla birlikte büyük elçilerin ağırlandığı yemek odaları, porselen yemek takımları, gümüş çatal bıçaklar ortaya çıkıyor.
Topkapı Sarayı'nda da bugün bunları görmek mümkün.
Padişahlar ne yerdi derseniz mesela Sultan 2.
Abdülhamit'in en sevdiği yemeğin soğanlı yumurta.
olduğu söyleniyor. Hazırlanması üç buçuk saat süren soğanların yavaş yavaş karamelize edildiği bir tarifi var.
Üçüncü Ahmet Bamya'ya bayılıyor.
Sultan Abdülaziz patlıcan ezmeli yemeği çok sevince adı hünkar beyende olarak kalıyor.
Sofrada şarap yerine hoşaflar var.
Pilav ve kebaplar sarayın da halkın da en sevdiği yemekler.
Halkın yeme düzenini bu kez namazlar belirliyor.
Kuşluk zamanı kahvaltı, ikindi vaktinde akşam yemeği.
Sarayda bana ilginç gelen şey şu, malzemeler...
Günümüz mutfağıyla benzer ancak damak tadı çok farklı.
Yemeklerde zeytinyağı ve salça kullanımı ancak 19.
yüzyılda başlıyor. Öncesinde bal ve sirkenin beraber kullanıldığı yemekler, meyvelerle eti beraber pişirme teknikleri var.
Mesela erikli çorba, etli elma dolması gibi yemekler görülüyor.
Bugün kendimizi çok daha yakın hissettiğimiz Osmanlı'dansa Sümerlerin yemek tarifleri bugün yediğimiz yemeklere daha çok benziyor.
Zaman ilerledikçe sıradan halkın evinde sinide...
yemek yemek masada yemeye dönüşüyor.
Sonra mutfaklardaki masalar kahvaltı için kullanılırken akşam yemekleri salomajelerde hazırlanıyor.
Derken kalabalık evler tenhalaşıyor.
Metrekareler küçülünce Nohuto'da baklosofa evin içinde bu duvara da ne gerek var denilip mutfakla salonun arasındaki duvar yıkılıveriyor.
Yemek masası mutfakla salon koltuklarının arasında dururken insanlar gözlerini televizyonunla ayırıp birbirleriyle tek kelime konuşaması hale geliyor.
Ev sessiz değil. Ama anlatılan bir şey de yok.
Herkes kendi kafasının içinde konuşup ağzındaki yemeği çiğniyor.
Yalnız başına yaşayan nüfus arttıkça da elindeki tabağı bir tepsiye koyup televizyonun karşısına geçenlerin sayısı çoğalıyor.
Kuryenin getirdiği pizzayı kutunun içinden yiyivermek daha kolay hale geliyor.
Bir önceki kuşağın mutfakta saatlerce ne yaptığı hatırlanamıyor.
Kilolarca yaprağın komşularla birlikte kahkahalar eşliğinde çay demlenerek sarıldığı bir gün hayal bile edilemiyor.
Salça yapmak, erişte kesmek, yoğurt mayalamak, biber kurutmak eski kuşaklara ait hatıralar.
Mutfaklar temiz, beyaz ve dergilerdeki gibi düzenli.
Oysa çok geriye değil.
1950'lere gidelim.
Mutfak bir fabrika gibi durmadan çalışıyor.
Dolmalar sarılıyor, mantılar kapatılıyor, baklava hamurları açılıyor, turşular kuruluyor, reçeller kaynatılıyor, acı biberler ipe diziliyor, zeytinler kırılıyor, kekler çırpılıyor, tarhana kurutuluyor.
Mevsimlere göre dişlilerinin büyüklüğü değişen ama hep dönen bir çark.
Bunca vakit geçirilmesine rağmen mutfaklar evlerin manzaraya bakmayan, ya da ışık almayan cephelerinde.
Bunca iş burada yapılmayacakmış gibi önemsenmeden tasarlanmışlar.
Evin kalbi değil de işler bittiğinde fişten çıkarılacak bir küçük ev aleti gibi düşünülmüşler.
Bölümü başladığımız gibi bir aşk hikayesiyle bitirelim.
Bir adamla kadın muhallebicide oturuyorlar.
Kadın çok genç. Elleri ürkek güvercinler gibi karıştırıyor çayı.
Tek şekerli. Adam 3 kesme şekeri ince belli bardağa bir çırpıda atıyor.
Garsona 2 sakızlı muhallebi getir diyor.
Zaten çok seçenek yok.
Ve zaten kararı kendisi vermekte bir beis görmüyor.
O dönem insanlar beraber muhallebi yiyip birbirlerini tanıyor.
Evlenince adam eğer varlıklıysa Şişli'deki salon salamancı evlerde oturuyorlar.
Salon salamancı evlerin iki tane giriş kapısı var.
Misafirlerin ve ev erkanının kullandığı kapı evin holüne açılıyor.
Diğer kapı ise mutfak ya da mutfağın önündeki alana.
Bu kapıyı çalanlar manavın ya da kasabın çırağı ya da tüpçü ya da sütçü.
Muhallebi yiyen çift evleniyor.
Kız evdeki baskından bunalmış.
Kendi evinin hanımı olmak istiyor.
Adamın Halaskar Gazi Caddesi'nde beyaz eşya dükkanı var.
Kendi işinin patronu.
Seni kraliçeler gibi de yaşatırım diyor.
Adam kadındaki doğuştan kırılganlığı korumaya ant içerken zarafetinin de üzerine bulaşmasını umuyor.
Biliyor biraz nobran ama o da zamanla değişiyor.
Herkes evine bulaşık makinesi alıp evlerin o küçük mutfaklarına sığmayan blenderlar katı meyve sıkacakları satıldıkça işler de iyiye gidiyor.
Önceleri Osman Bey'den giyinen adam artık nişantaşında diktirdiği gömleklerinin manşetlerini adının baş harflerini işletiyor.
Evin beyi akşam kapıyı çaldığında Hanım muhakkak rujunu sürmüş, saçını başını toplamış oluyor.
Ocağın altını az önce kapattı ama sanki yemekleri bir başkası pişirmiş gibi davranıyor.
Sofradan çorbasını hıpırdatarak içen adamı dinliyor.
Adamın iştahla yemesi...
Onda bebeğinin doyduğundan emin olan bir anne tatmini yaratıyor.
Bazı arkadaşları taze fasulyenin yanına bir pilav yapıp bir kasede cacık koydu mu yemek hazır diyor.
Oysa o öyle değil. Her gün ama her Allah'ın günü çorba da yapıyor.
Salata için turp da doğruyor.
Sabahtan kuzu gerdanı düdüklü tencereye koyup öğlen olmadan pişiriyor.
Tüm gün neler yaptığını tam anlatacakken üzerine yorgunluk çöküyor.
Bacakları ağrıyor. Aldığı kiloları vücudu taşımıyor.
Menüde bademli pilav var.
Yanında da musakka diyor. Masa günün Z raporunun alındığı yer.
Birbirlerini sevdiklerini, defalarca beraber yemek yediklerini ve yiyeceklerini.
Kimsenin kimseyi terk etmeyi düşünmediğini, herkesin hayatından memnun olduğunu her defasında teyit ettiği bir mekan.
Şükretmenin, dua etmenin, umut etmenin tapınağı.
Kadın aileyi doyurabilmiş olmanın, adam da dışarıdan toplayıp getirebilmenin huzurunu yaşıyor.
Bir hazlı paylaşmanın, İlişkiler üzerinde yatsınamaz bir etkisi var.
Bir rahatlama, suç birliği, diğerlerinin tuhaf bulduğu şeyleri normalleştirme, hakir görülen yemeklerin birlikte yendikçe sınıf atlaması gibi.
Tavuk ciğer, billur, kelle çorbası, beyin söğüş, ısırgan otu, kokoreç.
Islak hamburger, bamya, insanlar beraber yedikçe kırmızı çizgileri soluklaşan yiyecekler değil mi?
Öğlenleri tarlada çalışan işçilerin beraber yedikleri pilav ya da şantiyede akşam üzeri demlenen çay nasıl bu kadar lezzetli?
Beraberlik hissi damakta belli ki başka bir merkezi de uyarıyor.
Yemek kültürü geriye kalan her şeyden süzülmüş en rafine bölüm.
Yıllar içinde görülen, tadılan, öğrenilen, nesillerden nakledilen tüm birikim bir soğuk sıkım zeytinyağı makinesinin içinden geçiyor ve bir damla süzülüyor.
O damla kendine benzer bir yağ damlası bulursa içine karışıyor.
Benzemez bir damla suyla karşılaşırsa aynı kapta farklı hayatlar yaşıyor.
Bence yani. Bir insanın hayatını birlikte geçirmek istediği birini bulduğunda her şeyden önce balık tutmaya, baleye ya da ormanda yürüyüşe değil de yemek yemeye davet etmesinin altında yatan sebep bu olmalı.
Sabah kahvaltıda Ali Haydar'a gidip ciğer yiyen biriyle kasesindeki granolanın üzerine badem sütü koyan biri zaman ve mekandan bağımsız olarak ayrı dünyaların insanları.
Hatay'daki 30 metrekare bir mutfakta sabah pişirilen kaytazlarla Levent'teki stüdyo dairenin açık mutfağındaki buzdolabında çürüyen yarım limon gibi farklılar.
Bu iki kişinin arasındaki mesafeyi ne aşabilir?
İnsan ne yerse odur sözünü bir kez daha düşünelim.
Ne yerse, nasıl yerse ya da...
Nerede yerse o da olabilir.
Kimberly de Kleopatra da.
Yeni bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
